Fotoğraf makinesinin önündeki "gülüm-seyen"in asık suratlı bir fotoğrafını çekebilir fotoğraf makinesinin arkasındaki. "An"ın avcısıdır, deklanşöre tetiğe basar gibi basar.

Yerden taklalar atarak göğe düşer fotoğraf. Havada çırpınarak yere düşer bıldırcın. Kanın rengi belli değil, fotoğraf siyah beyaz. Gölgeden yonttuğu heykeli dikecek bir park arıyor. Güneşli bir park arıyor gölgeden heykelini gösterebilmek için. Bütün parklar kapalı, puslu hava. Fotoğrafı çekilenin pusuya düşürüldüğünden haberi yok. Gülümsemeye devam ediyor, fotoğrafçı üçayağı toplarken. İki ayak üzerinde ne yalanlar söyleniyor. Fotoğraflar yalan söylemezmiş, peh! Aynalar bile ayartılıyor. Evdeki her aynada farklı görünüyor gözlerim. Üzerine zeytinyağı dökülmüş yeni mahsul kara zeytinler, birden buruşup çürüyor. Bir odadan diğer odaya geçene kadar değişiyor mevsim. Pusulanın oku hakikate saplanıyor. Kanın rengi belli değil, fotoğraf siyah beyaz.

Fotoğraf makinesinin arkasındaki dramaturg emirler yağdırıyor. Sen, bir adım öne. Sen, yakanı düzelt. Sen, kambur durma. Sen, ellerini yapıştırma gövdene. Sen, evet sen, saçlarını topla. Aynı resmin içinde olduğunuzu unutmadan sokulun birbirinize. Çek elini arkadaşının omzundan. Fotoğrafın ruhuna dokun. Sen, neden dışarıda kaldın. Fotoğraflarda iyi çıkmıyorsun demek. Tereddüt etme senin resmini çekmeyeceğim. Doğrusu kimsenin fotoğrafını çekmeyeceğim. Herkesin fotoğrafı hiç kimsenin fotoğrafı değildir. Bir köpek yavrusu gibi bakma kameraya. Hiç kimsenin fotoğrafı kendisi değildir hem. Fotoğrafına bakanların kulağına eğilip o ben değilim diyebilirsin. Gülümsüyorlar mı böyle dediğinde? Hemen fotoğraflarını çek onların. Ellerine tutuştur resimleri ve de ki, siz değilsiniz fotoğraftaki.

O fotoğraftaki ben değilim. Beni dünya satranç şampiyonlarından biri koydu bu kareye. Şah mı, vezir mi, at mı olmak istediğimi sormadı. Ben at olmak isterdim oysa fotoğraftan fotoğrafa sıçrayan. "L" giden atlardan değil, iki adım attıktan sonra üçüncüyü de atabilen küheylanlardan. At değilsem neyim o halde? Fil olsaydım çapraz sorguya alırdım nefsimi. Kale olsaydım bu düşmanların içimde işi ne? Vezir olsaydım kavuğum olurdu, başım çıplak. Şah da bir adım atabilirmiş ben de. Peki, ben neden öndeyim? Bandolar kahramanlar için çalıyor, demek. Yerçekimi kayboldu. Ayaklarım basmıyor yere. Her şey uçuşuyor sandalyeler mesela. Havaya atılan püsküllü sopa düşmeyecek.

Fotoğrafçının ne gördüğünü deliler gibi merak ediyorum. Resimden sürünerek çıkıyorum bir akşamüstü. Tel örgüyü aralarken ellerim kanıyor. Kanın rengi belli değil, fotoğraf siyah beyaz. Sürünüyorum yerde ve fotoğrafçının arkasından bir güneş gibi yükseliyorum bir sabah. Yükseliyorum ve kapıyorum ağzını, fotoğrafın ruhuna dokun, diyen. Kıskıvrak bağlıyorum uçuşan sandalyelerden birini yakalayıp gökten. Sandalyede sımsıkı bağlı oturuyor esirim ağzında tıkaç. Üç ayak üstünde hürriyet heykeli gibi duruyor makinesi. Tek gözlü bir canavar gibi duruyor elimi uzatamam. Dayamalıyım gözümü fakat pencere nerede? Ağzından tıkacı çekiyorum, pencere nerede? Gülümsüyor, fotoğrafını çekmeliyim, yaklaşmaktan başka çare yok. Bir masal kahramanı değil miyim, bir adım atabilen her yöne. Bir adım ilerimde canavar.

Üç ayağını da kırıyorum köpeğin. Tek ayak üstünde sekerek kaçıyor, kuyruğunu kıstıracak bacakları yok. İki elimle kaldırıyorum pencereyi, bir halterci gibi titriyor bacaklarım ağırlıktan. Koşmaya başlıyorum sağa sola, nesnelere yaklaşıp uzaklaşarak. Pencere başımın üstünde. Ben kaldırdım ağırlığı, satranç şampiyonu değilim dünyanın. Koşmaya başlıyorum astapadayı devirip. Sen bir astapada nasıl devrilir bilir misin? Bütün taşlar birbirine karışıyor işte, kâh at oluyorsun kâh fil kâh kale. Bir tek piyon olmuyorsun adımları benzese de şaha. Her açıdan fotoğrafını çekmeye başlayınca dünyanın, nesneleri düzenlemeden. Bak nasıl cazibesine kavuşuyor arz, bak nasıl düşüyor püsküllü sopa yere.

Aşkın sureti yok. Şems'i tanıdık karardı tenimiz aksetmedi aynalara. Işık fazla diye çığlık atsa da fotoğrafçılar güneşten dönüş yok. Hayvanın sureti var. Bir yerde durmuyoruz üç ayağını kırdık köpeğin. Afrika'da açtık gözümüzü, sinekler hücum etti göz kovuklarımıza. Kocaman bir fotoğraf çekmeyelim diye nesnelerle oynamadan. Kanın rengi belli olan bir fotoğraf. Fakat devrildi astapada bir kere. Şam tatlısına baldıran zehri akıtırken yakalandı canavar. Tek gözüyle parça parça etse de her sureti ne gam. Evrenin her noktasında dalgalanıyor sancak, hilalden dönüş yok.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yaz...title=fotograf