Ahmet Çakır
Meslektaşlara övgü
Bu, pek sık yaptığım bir iş değil ama meslekdaşlarımı övmek zorundayım. Futbol Federasyonu'nun açıklamaları sonrasında sadece spor değil genel olarak medyanın çok iyi bir sınav verdiği kanısındayım.
TFF'nin konuyla ilgili olarak aldığı ya da alamadığı karar, meslekdaşların en az yüzde 90'ı tarafından son derece iyi değerlendirildi. İlgili haber, yorum ve öteki yaklaşımlar, hayret edilecek kadar yerli yerindeydi.
Konuyla ilgili olarak benden görüş isteyen tv kanallarına da bunu söylemekten başka birşey yapmadım çünkü gerçekten gerekli değildi. Benim yapabileceğim değerlendirmenin çok daha ötesinde ve ilersinde sözler edilip yazılar yazıldı. Meslekdaşlarımı gönülden kutluyorum.
Bu kapsamda rüyamda görsem hayra yormayacağım durumlar da oldu. Örneğin, günün birinde bu nedenle Erman hocayı övmek zorunda kalacağımı bana söyleseler hem güler hem ağlardım. Ancak onun konuyla ilgili "Tarihi fırsat kaçtı" başlığı altında yaptığı şu kısa değerlendirmeye bakar mısınız:
"TFF'nin açıklamaları, hayal kırıklığı. Açıklamak için beklemeye gerek yoktu. Aynı şartlar olayın başlangıcında da vardı. Futbol Federasyonu, kucağında bulduğu bu gayrımeşru çocuk için, 'Tanımıyorum' dedi. 'Ben karışmam' dedi. 'Her ne haliniz varsa siz görün' dedi." (Erman Toroğlu, Hürriyet, 16 Ağustos)
Ayrıca bizim gazetede Hüseyin Gülerce'nin o şiirsel başlığı ve nefis yazısı (Meçhule giden bir lig kalkar bu federasyondan... Zaman, 17 Ağustos 2011) kolay unutulacak gibi değildi. Mehmet Kamış arkadaşımızın, futbola dökülen çok büyük paraların ne kadarının doğru yerlere gittiği yolundaki uyarıları da altın değerindeydi.
Sadece Zaman'da değil hemen tüm gazete ve televizyonlarda gerçekten çok isabetli yorumlar yapıldı, TFF'nin kararındaki çelişki ve tutarsızlıklar ortaya konuldu. Ancak bunun aynı zamanda taraftar olan okurların pek hoşuna gitmediği de görüldü. Örneğin, Gülerce'nin o muhteşem yazısının okurdan 6 üzerinden 2 yıldız alabilmiş olması ilginçti. Kaldı ki bir yığın suçlama ve hatta tehditlerle karşılaştığını tahmin etmek de zor değil Gülerce'nin...
Şike ve teşvik başta olmak üzere bu tür kötülüklerin önlenmesi için elbette ki toplumun gerekli desteği vermesi gerekiyor. Ancak her olaya taraftar gözüyle bakılıp 'Tamam, belki birşeyler olmuştur ama sonuçta mutlaka ben haklıyım. Tek doğru benim dediğimdir' anlayışında bir topluluk karşınıza dikilince işler zorlaşıyor...
Ayrıca, birbirimize masal anlatmayalım: 2 Temmuz'a kadar bu toplumda konuyla ilgili egemen değer yargısı, 'yöneticiler ve öteki ilgililer ister yasadışı ister ahlak yoksunu işler yapsın, yeter ki takımım şampiyon olsun' şeklindeydi. Tribünlerdeki 'Vur, kır, parçala/Bu maçı kazan' sloganı da bunun değişik bir anlatımıydı.
3 Temmuz'dan sonra birden herkes 'temiz futbol'dan yanaymış rolü yapmaya başladı, fair play masalları anlatılmaya başlandı, ahlaki öğütler hatırlandı. Geçiniz efendim, hepimiz bu toplumun insanıyız, birbirimizi kandırmaya çalışmayalım. Bu âlemin saygı duyulan insanları niye futbol dünyamız için 'bataklık' diyor, anlamak çok mu zor?
İçerdeki durumu çok yadırgamıyoruz. Bu toplum neredeyse ilk kurulduğu günden bu yana böyle yaşıyor. Her olayda 'vaziyeti idare etme' anlayışı üstün geliyor. Bunu anladık. Ancak bu kez işin bir de UEFA boyutu var. TFF'nin o noktadaki açıklaması, tüyler ürperticiydi. Bunu da hemen herkes anladı. Şimdi endişe içinde neler olacağını bekleyeceğiz.
Olsun. Biz bunun gibi ne badireler atlattık! Depreme bile kulak asmayan toplum elbette ki bu işin de kendi anlayışına uygun bir çözümünü bulacaktır.
Cenk Tosun'a ne oldu?
-Olay biraz geride kaldı ama konu güncel. O nedenle yazmakta yarar var. Estonya milli maçında iki yedek kalecimiz dışındaki bütün oyuncular forma giydi ama sadece Cenk Tosun bundan yoksun kaldı. Üstelik maçın ikinci yarısında Colin Kazım 'daha fazla oynamak istemiyorum' diye bağırdığı halde Hiddink onu 90 dakika sahada tutup Cenk Tosun'u yanında oturttu.
Cenk Tosun'un Gaziantepspor serüveni muhteşem başladı. Doğal olarak bununla ilgili övgüler de gündeme geldi. Onu elinden kaçırmış gibi görünen Galatasaray yönetimi de haliyle tepki gördü, eleştirildi.
Ancak, genç futbolcu için biraz ihtiyatlı olmakta yarar vardı. Bundesliga'nın ilk yarısını ortalarda bitirip ikinci devrede gol atamadığı için küme düşen Frankfurt'un onu tutmak istemeyişi de görmezden gelinemeyecek bir durumdu. (Bu durumu bir aracı ile Skibbe'ye sordurdum. Bilinen nezaketiyle sorunun etrafından dolaşmayı yeğledi. 'Sadece kiraya verecektik ama o mutlaka gitmek istedi' dedi.)
Genç futbolcunun son 8 resmî maçta gol atamamış olması ve takımının da Legia karşısında biraz da bu yüzden elenmişliği gibi durumlar görmezden gelinebilecek gibi değil. Cenk Tosun rüya gibi bir başlangıç yaptı ama sonrasında bir tıkanıklık doğmuş gibi. Milli maçta 1 dakika bile oynayamayışı 'olabilir' denilebilecek bir durum gibi görünmüyor.
Kısacası, Cenk Tosun'un gerçek Türkiye sınavı şimdi başlıyor...
Samimiyetin önemi
-Galatasaray'ın Arda'nın gitmesinden sonra biraz çılgınca bir hal alan transfer çalışmalarında yaşanan çok ilginç gelişme gözden kaçtı. Sarı Kırmızılı kulübün Arsenal'den aldığı Eboue, GSTV'de açıklamalar yaparken, Fatih Terim'in bir basın toplantısında kendisini transfer etmek istediklerini söylemesinin etkileyici olduğunu anlattı. Bunu Galatasaray'ın internet sitesinde gören Fildişi Sahilli futbolcu, gelmeye karar vermişti.
Oysa bugüne kadar biliyorduk ki herhangi bir oyuncunun transfer edilmek istendiğinin açıklanması hep sorun çıkarıyordu. O futbolcunun değeri 1 iken 3 oluyor, başka güçlükler de çıkıp transfer yatıyordu. Yöneticiler de sürekli olarak bundan yakınıyordu.
Oysa Eboue bunun tam tersinin gerçek olabileceğini ortaya koydu. Yani Terim, onu almak istediklerini gizlemeye çalışsa belki de bu iş olmayacaktı.
Demek ki neymiş? Transferde bile açıklık ve samimiyet kimi zaman işin kolaylaşmasını sağlayabilirmiş...
Bu transferde belki de ilk kez yaşanan, yani tarihi bir olay. O nedenle bir yere kaydedilmesinde yarar var.
19 yaşındaki ihtiyarlar!
-Meslekdaşlarımı öven bir anayazı yazmışken çok sık tekrarlanan ufak bir arızayı da şuraya sıkıştırıvermek uygun olur.
Efendim, biliyorum ki bu, ilgili arkadaşların hata olduğunu hiç fark etmeden söyledikleri bir söz. Özellikle maç spikeri arkadaşlarımız "19 yaşındaki genç futbolcu" sözünü sıklıkla kullanıyorlar.
Oysa bu sözün üzerinde birkaç saniye düşündüğünüzde, 19 yaşındaki futbolcuların bir bölümünün ihtiyar olabildikleri, arkadaşımızın da bu ayırımı ortaya koyabilmek için böyle söylediği gibi tuhaf bir durum ortaya çıkabiliyor.
İşin doğrusu şu: 19 yaşında ve genç ifadesini aynı cümle içinde kullanmaktan kaçınmak gerek. Yayın sırasında o oyuncudan ilk kez söz ederken 19 yaşında deyip bir başka seferde genç sıfatını kullanmak çok daha doğru olur.
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yaz...ektaslara-ovgu


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla