Ya ben şanslıydım ya da sen.
Ama hiçbir zaman birlikte şanslı olmadık.
Belki de ortak bir şanssızlığı bölüşmek için saçıldık oradan oraya.
Omuz omuza veren iki insan, yüzlerini görebilir miydi birbirinin?
Yüzlerimizi hep görelim diye mi hiç kalmadık omuz omuza?
Uzak olmak, yakınlığın ilk koşuluydu; yakın olmaksa, ezberleyip unutmanın...

Ben yakınları sevmezdim, sende sırf bu yüzden uzakları.
Mevsimleriyse hep birlikte sevdik.
Ben seni yazın en muzip yerine yakıştırırdım, haziranlı bir güne.
Sense beni yağmurlu bir mevsimin, eylül sonuna.
Yıldızlar da böyle yakıştırmamış mıydı bizi dünyaya?

Şimdi kış geldi.
Bir kışa yaraşır iki soğuk yüz olmadık hiç.
Hala olmadık.
Bu yüzden nerede görse tanırdı bizi yaz.
Tüm haziranlar bir yerden çıkarırdı yüzümüzü.
Çünkü hangi Aralık'da yakalansak birbirimize, hazirandık hala biraz.

Şimdi sıcak şeyler içtiğini düşünüyorum.
Boynuna kalın bir atkı doladığını.
Bol bol C vitamini aldığını.
Kış koşarak geliyor.
Beni düşünmeni gerektirmeyecek kadar kalın giyiniyorum ben.
Artık kimseye "bitki çayı içer misin?" diye sormuyorum.

Herkesi kimsesizleştiriyorum sadece.
Sana da yaptığım gibi.
Neden değişmiyorum?

On yıl sonra nasıl olacağımı anlatmıştın bana, o zaman gülümsemiştim.
Şimdi on yıl sonrasından korkuyorum.

Sonra bir pencerenin kenarından, mevsimin nereye gittiğini izleyip, sana mektuplar yazıyorum.
Ve elyazısız yolluyorum.
İmzamı sessizliğimden anlıyorsun, bu yüzden vazgeçmiyorsun.
İki sessiz bir kışa fazla...
Bu yüzden mi vazgeçmiyorsun?