İnsan bazen mevsimleri umursamıyor. Hayatın gidişatına kendini öyle bir kaptırıyor ki, neden yağmur yağdı, hava neden bu kadar soğuk ya da sıcak, bunaldım, sıkıldım, terledim gibi yakınmalara vakti bile kalmıyor. Sanırım o kadar meşgulüm ki hayatın yoğunluğundan ben de aynı durumdayım bu aralar.
Bu sabah bir bardak çayımı yudumlarken fark ettim; yazın ortasındayız ve bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Pencereye doğru yaklaşıp aşağıya doğru baktığımda çevrede kimsenin olmadığını gördüm. “ İstanbul yalnız kalmış” dedim. Yağmurun güzelliğine dayanamayıp “ Dur İstanbul bekle kimse yoksa ben varım dedim ve attım kendimi dışarı..
Duymayı özlemişim yağmur damlalarının denize düştüğü andaki o mayhoş sesini.. Kaldırımlar da çırıl çıplak kalıyor yağmuru görünce, sanki ayaklarım daha yumuşak basıyor üstüne. Başımı kaldırdığımda yemyeşil yapraklarından vazgeçmeyen ağaçları görüyorum, kışın intikamını alırcasına dimdik duruyor yağmur karşısında. Kumrular saklanıvermiş herhalde diyorum yağmurun ani baskınında mağdur olmamak için. Yalnız başıma attığım adımlarıma birisi ortak olsun istiyorum ve bir mesaj çekiyorum o anki sözcüklerimden duygularımı en iyi anlayacak eski bir dosta. “ Yağmuru gördün mü?” diyorum önce.. “ Ben Antalya dayım” diye bir yanıt geliyor çok geçmeden. Vazgeçiyorum ve durup denizi izliyorum. Üsküdar – Eyüp vapuru geçiyor. İçim burkuluyor. Yalnızlığımız buraya kadarmış İstanbul kardeş diyorum. Birazdan iskele insan kaynayacak, yerlerin yine izmarit dolacak!
Geri dönmeye karar veriyorum ana cadde üzerinden evime. İlerideki otobüs durağında papatyaları solduran kız duruyor. Ben onu her sabah görüyorum ama o beni görmüyor. Aynı sokakta oturuyoruz ve benim odamdan onların balkonları rahatlıkla görünüyor. Görünüyor diyorum çünkü balkonları papatyalarla dolu ama geçenlerde hepsinin solduğunu gördüm. Ya papatyalar solmamalı ya da ben görmemeliyim! Derin ve acı dolu bir anısı var bende. O an aklıma o gece geliyor;
“ Hava çok soğuktu. Üşüyordum. Bir hastaneden çıkıyor ve sanki sırtıma az önce saplanmış bir bıçağın yarası yeni yeni sızlamaya başlıyordu. Adım attıkça acısı artıyor, baktığım her yer kapkara görünüyordu. Sırf benim değil kimsenin yüzü gülmüyordu sanki. Ben yürürken ardımda kalan hastane binası bana hüznün adresi burası der gibi gözüküyordu. Kulağımdaysa hep o ses defalarca yankılanıyor : Allah’ım sen büyüksün Ya rabbim, kurtar bizi bu dertten diyordu Ablam. Kucağında küçücük bedeniyle aylardır süregelen hastalıkla annesinin himayesinde savaşmaya çalışan Yeğenim! Şimdi hayalimde onun son halini anımsarken bile dudaklarını büzmüş çaresiz bakışlarını göz yaşlarıyla karıştırarak ruhumuzu üzüntüye boğan hali içimi cız ediyor. Ve hala sırtımdaki o bıçak yarası sızlamaya devam ediyor. Çünkü o da bir papatyaydı. Solmaması için her şeyi yaptık ama soldu..”
Pastaneden poğaça aldım. Eve girmeden önce güneş yeni doğmuşcasına dikiliyordu karşıma. Sanki yaşadığım tüm karanlık gecelerin üzerine “ Bekle! Eninde sonunda doğacağımı bil! dercesine parlıyordu önümde. Kaldırımlar bir anda kurumuş, yapraklarsa sevinircesine hışırdamaya başlamıştı sanki. Ve kuşlar uçuşurken İstanbul yeni bir güne daha başlıyordu.
Günaydın İstanbul kardeş dedim, papatyaları soldurma olur mu ?
Thanks to Cihanti


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
