Küçücük bir gözyaşıydı o. Uzun süredir o gözde duruyordu, gitmeye de hiç niyeti yoktu. Yanaklardan süzülüp yok olmak, buhar olup havaya karışmak onun en büyük korkusuydu. Orada gerekli hissediyordu kendini. Eğer giderse herşey kötü olacaktı sanki.
Bir gözde duruyordu. İçten bakan, buğulu bir göz. Ne zamandır bulunduğu gözü takip eden başka bir göz vardı. O nereye gitse peşindeydi, hissediyordu bunu. Oda bakıyordu çünkü o göze. Ama o göz ona baktığında gözyaşları doluyordu. Küçük gözyaşının yanına yenileri gelip, gidiyorlardı. Fakat o hırslıydı, azimliydi; burayı asla terketmek istemiyordu. Yoksa oda bilirdi en ufak bir üzüntüde ya da sevinçte buralardan taşınmayı..
Gözyaşının anlayamadığı bir şey vardı. Neydi bu gözü bu kadar üzen şey? İstediği göz ona bakıyordu, bunda üzülecek ne vardı? Belirsizlik üzmüş olmalıydı gözü. Ah, keşke onunla konuşabilseydi. Herşeyi anlatsa, ona biraz ümit, biraz moral verse belki herşey daha iyi olurdu. Gözde artık sevinçle bakardı dünyaya.
Bir gün gözde büyük bir fırtına çıktı. Önüne ne çıkarsa götürüyordu bu fırtına. Gözyaşı ne yapacağını bilemedi. Pes edemezdi hemen. Daha verilecek akıllar, söylenecek güzel sözler vardı göze. Sonra gökgürültüsü gibi sesler duymaya başladı. İçten ve acı çeken seslerdi bunlar. Biri bağırıyordu sanki. Haykırışları anlar gibi oldu:
SENİ SEVMİYORUM!! SENİ SEVMEYECEĞİM!!...
Anlamıştı artık gözyaşı; takip eden göz, gözyaşı hepsi acı veriyordu göze. Gözyaşının yapacağı hiçbirşey yoktu. Gitmeliydi uzaklara. Hem artık gözde istemiyordu onu.. Yoksa ağlar mıydı bu kadar? Seversen ağlar mısın bu kadar? Seversen ağlatır mısın bu kadar?...
Bir gece kararlı bir şekilde gitti gözyaşı, birkaç arkadaşıyla..
Sonra ne göz ağladı bir daha, ne de gözyaşı...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla




