• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Zaman, Emperyalizm Ve Öteki

    Zaman, felsefecileri en çok uğraştıran kavramlardan biri olmuştur. Zaman konusunda söz söylememiş filozof bulmak neredeyse çok zor. Dile getirilenlerin çoğu da rasyonalist ya da idealist nitelikli düşünceler. Örneğin, Kantçı gelenek içinde mekan gibi zaman da, a priori, insan bilincinde ya da zihninde deney öncesi verili bir şey olarak görülmüştür. Yani Kantçılara göre, doğuştan gelen deneyimden başka bir şey olmayan zaman, insan doğasının mutlak, değişmez bir parçasıdır. Zaman, doğal olarak verilidir, doğuştan alnımıza yazılmıştır. Bu anlayışın karşısına, daha çok materyalist diyebileceğimiz bakış açısı, zamanın kültürel bir ürün ya da yaratı olduğunu koymuştur. Realist ve materyalistlere göre zaman, insan etkinliği dışında bir anlama sahip değildir. O halde zaman, ya doğada verili bir Tanrısal ürün ya da insanın etkinliğinin –aslında üretiminin– simgesi ve sonucu olarak ele alınmıştır.

    Zaman: Verili mi yoksa üretilmiş mi?
    Bazı entelektüel çevrelerde ya da halk bilincinde zaman, bir kader gibi algılanır: Boyun eğilmesi gereken bir güç; insandan bağımsız, biraz da mistik bir şey. Böylesi bir yaklaşım, zamanı somut değil soyut bir çerçeveye koyar. İnsan tasarımının bir ürünü olacağını kabul etmez. Zamanın karşısında hiçbir şey duramaz, sen ne dersen de, zaman geçiyor gibi sözler, zamanı, insanın karşısına, insandan bağımsız bir güç gibi çıkarır; Marksizme göre bu bir yabancılaşmadır. Bu anlamda zamana, tıpkı din ya da para gibi mutlak ve doğaüstü yani tanrısal bir güç atfedilir; zamanla insan zamanın oyuncağı olur.
    Oysa zaman, insanın bireysel ve toplumsal yaşamını düzenlemek için uydurduğu bir kavramdır. Saat gibi makineler, takvim gibi araçlar bu kavramın, maddi koşullar içindeki işlevini somutlar; günlük yaşam içinde zamanın kullanımını gerçekleştirir. Zamanın akışı, bizim çeşitli konumlardaki değişikliklerimiz için bir ölçme ediminin dışında bir anlama sahip değildir. Yani, insanın olmadığı bir durumda zaman anlamsızdır. Zamana anlam ve içerik veren, doğa, tanrı ya da mutlak akıl değil; somut koşulları içindeki insandır. İnsanın uygarlaşma sürecinde bir gereklilik olarak ortaya çıkar zaman; tıpkı bilim ya da felsefe gibi. Tıpkı iki ilişki, nesne, yapı arasında yaşamı tasarımlamak gibi. O nedenle, zamanı, somut toplumsal ilişkiler içindeki yeri ve anlamı bakımından ele almak gerekir. Zamanı yaratan insandır; soyut bir kavram olarak zaman, ancak insan etkinliğinin çerçevesinde somutluk ve anlam bulur. Tıpkı tarih gibi zaman da, yaşanmışlığın bir göstergesi, kanıtı ve sonucu olarak var olur. Tarihi saptamak ya da zamanı ölçmek, insanların kendileri ve doğayla olan ilişkilerinin nitelik ve niceliğinin belirlenmesinden başka bir şey değildir. 1453te İstanbulun fethedilmesi ya da saat on birde meydanda buluşalım sözleri, tarih ve zamanın insan etkinliği içinde belli bir sistematiğe göre yerleştirilmesini ifade eder. Doğada kendiliğinden yıl ya da saat yoktur. Dünyanın hareketleri ya da doğadaki doğal sirkülasyonlar, insanın bireysel ve toplumsal yaşamını ilgilendirdiği ölçüde tarih ve zamanın konusu olur.

    Mutlak mı Göreceli mi?
    İyi bilindiği gibi Newton paradigması, tüm bir pozitivist bilim ve toplum anlayışının yaslandığı bir mantığa dayanıyordu. Newtoncu zaman anlayışı genel ve mutlaktı; evrensel ve mutlak olan bir zaman, her çağ, toplum ve koşul için aynı olmalıydı. Mutlak zaman, Tanrı yaratısı, insandan bağımsız nesnel bir oluştu. Einstein, zamanın bir nesne değil de, ilişki biçimi olduğunu kanıtlayınca, birçok tartışma ortaya çıktı. Öncelikle, zamanın bir nesne gibi ölçülemeyeceği ileri sürüldü; çünkü zaman nesne(l) değildi. Zaman, insan dışında akan bir bağımsız varlık olarak kavranamazdı. İnsanın, pratiğe dönük olarak kavramlaştırıp ölçtüğü zaman, öznel ve değişken özellikler gösteriyordu. İnsan (özne-nesne) ve hareket (değişim) olmaksızın zaman olamazdı. İnsan, iki nokta (olay, mekan, ilişki vs.) arasındaki değişimi saptamak için zamanı keşfetmişti ama zaman, birçok yönüyle insanlığın belli bir gelişim aşamasında ortaya çıkmış bir kavramdır ve farkı kültür, dönem ve mekanlarda çok farklı anlamlarda kullanılabilmektedir -örneğin köylü için gündüz zamanı ezan, kentli biri için çalar saat ile başlar, iki kesimin zaman algıları çok farklıdır. Köylü gündüz zamanını çoğu zaman gevşek biçimde, kentli ise ayrıntılı ve kesin biçimde belirler. Birçok kültürde önemli olaylar (birinin evlenmesi gibi) başka bazı önemli olaylarla (o büyük fırtına) ilişkilendirilip konumlandırılır. Sanayi toplumlarında her önemli olay, belge, ilişki, kişilik ve sonuç, ayrıntılı ve kesin bir zaman çizelgesi içine yerleştirilir.
    Ölçemediğimiz sürece zaman, anlamsızdır. Zamanı ölçmek de, insanlar arası ilişkileri ve doğanın geçirdiği dönüşümleri saptamak demektir. Örneğin, insanın yaşlanması ya da bir makinenin eskimesi, bir tükenişi simgeler; burada zaman, maddi değişimin– yaşlanma ya da eskime– saptanmasından başka bir şey değildir. O nedenle, Descartes, Hegel ya da Kantçı anlamda söylenenlerin aksine insan deneyiminden bağımsız, mutlak ve değişmez bir zaman yoktur. Aslında, geçen ve ölçülen, zaman değildir; iki ilişki ya da nesne arasındaki ilişkinin değişmesi; insanın yaşlanması, hücrelerin etkisizleşip azalmasıyla organizmanın yenilenme gücünü yitirmesidir. Burada zaman dediğimiz şey, insan organizması ile yaşlanma arasındaki ilişkinin ortaya konmasından başka bir şey değildir. İnsanın zamanı nasıl yaşadığı, algıladığı ve neyle ilişkilendirdiği, toplumsal ve doğal koşullara göre değişir. O nedenle ilkel, geleneksel ve modern zaman anlayışları çok farklıdır. Uygarlık geliştikçe, zaman anlayışı ve algısı incelmiştir; gerek zamanölçerler gerekse de planlama açısından insan, zamanı daha fazla dikkate almaya başlamıştır.
    O halde, insanın zaman bilinci değişmez, ebedi değildir; genel ve mutlak bir zaman anlayışı, hiçbir koşulda değişmez toplumsal yasa anlayışına tekabül eder ki bu çok su götürür. Öte yandan, bakıldığı konuma göre değişen bir zaman anlayışı öne süren Görecelilik teorisi de, yüzer-gezer bir anlayışı ortaya koymaktadır -bu görüşün vardırıldığı en son nokta da belirlenemezliktir. Oysa zaman, ne bu ne ötekidir; zaman, toplumsal ilişkilerin düzenlenişinin kavramsal bir aracıdır. Ve bu aracı da insanlık tarihinde en etkili ve tartışmalı şekilde kullanan da Batı uygarlığıdır.

    Batının emperyalist zamanı
    İlkel zaman, kutsal zaman, d/evrimsel zaman, modern zaman... Bunlar farklı zaman anlayışları gibi görünür ilk bakışta; aslında, farklı dünya görüşleri, farklı yaşam koşulları ve farklı güç ve sınıf ilişkilerinin göstergesi ya da sonuçlarıdır bunlar. Batı, uygarlıkta bir moment (uğrak, aşama) olarak, güç/iktidar uyguladığı ilişki ve grupları adlandırmıştır; ilkel, nesnel bir gerçeklikten ziyade, Batının bir yakıştırmasıdır; ilkele atfedilen geri ya da olmayan, tarih dışı zaman anlayışı da, Batı nezdinde kendi üstünlüğünü meşrulaştıracak bir başlangıç noktası yaratır: En son, en üstün, en modern vs. olan Batı, kendi dışındakini zaman açısından en geriye; tarihsel evrimin başlangıcına yerleştirir. Batının payına hareketli, ötekinin payına donmuş bir zaman anlayışı düşer. O nedenle Batılı zaman anlayışı, ötekine karşı ideolojiktir. Batının emperyalist mantığı ve pratiği, modern zaman anlayışını öteki üzerinde bir iktidar aracı olarak kullanır. Başka (aslında ilkel, pagan, yamyam, geleneksel vs.) bir zamanda yaşayan öteki, modern zamana döndürülmelidir. Modern zaman, sömürüye dayanan kapitalist üretim tarzının belirlediği üstyapısal ilişki biçimlerinin sergilendiği çeşitli momentlerden başka bir şey değildir; zaman, Batılı kapitalist devletler için bir sömürü aracına dönüştürülmüştür. Örneğin, vahşilik, ilkellik ya da akrabalık, Batılı rasyonel ve modernleşmeci aklında, bir gelişim basamağının –zamanda ilerlemenin– ilkini, en gerisini ifade eder. Batı mantalitesi kendisinde, bu geri zamanı, kendi zamanının nesnel gerekleri doğrultusunda dönüştürme gereği bulur. Misyonerlik, emperyalizm ve küreselleşme, bu mantalitenin çeşitli uğrakları olarak zamanda ve mekanda bir mesafe yaratır; Şarkiyatçılık gibi bir disiplin bu zamansal ve mekansal mesafenin haklılığını ya da meşruluğunu sembolize eder. İlkel ya da cahiliye zamanında yaşayanlar, mutlaka modernleştirilmelidir; bunun anlamı, modern zamanların, meta ilişkilerine açılması gereken otantik ilişki ve mekanların üstüne bir kabus gibi çökmesidir. Tepesine Coca Cola düşen ya da Kargo Kültü geliştiren Afrikalı yerlilerin içine sokulduğu zaman, aslında tam da modern bir zaman değildir. Kapitalizm, girdiği yeri piyasa ilişkilerine açarken orayı mutlak bir gelişmişlik içine sokmaz; geri bıraktırılmış eski üçüncü dünya ülkelerinin durumu budur.
    Batı emperyalizmi arkeoloji, etnoloji-antropoloji gibi bilimler aracılığıyla öteki zamanı yaşayan kültürlere, kendi içinde ya da yanında yaşama hakkı tanımaz; onların zamanı, kültürel ürünleri ve sembolleri üzerinden müzelere havale edilir-etnografya müzelerinin anlamı budur. Ötekinin zamanını müzelik yapan emperyal mantık, kendi zamanını mutlaklaştırır –doğruluk, değişmezlik ve üstünlük açısından. Bugün tüm dünya Batı zamanına göre yaşamaya itilmektedir; elbette mesafeler de atılmadan. Ötekini kendinden farklı bir zamana yerleştiren Batı, tuhaf bir çelişki olarak, onu aynı zamanda kendi zamanı içine çekmeye çalışmaktadır. Örneğin, Saddamın Baas rejimi ABDnin gözünde çeşitli açılardan (diktatörlük, ilkellik vs.) geri bir düzendi; ileri değerler (demokrasi, liberalizm, vs.) ile değiştirilmesi gerekiyordu. ABD için Irakta en azından Batıya açık bir sistem kurulmalıdır; ama bu, Irakın Batılı bir ülke olması gerektiği ya da yapılacağı anlamına gelmez. Araplar, Batı içi zamana (çok partili sistemden vs. oluşan bir yapı) sokulmuş gibi gösterilen bir ilişkisellik içinde ancak sömürülecek değerleri olduğu sürece alınacaktır. Irak, Batının zamanında ancak eğreti bir durumda kalacak ve uygarlaştırıcı Batılı değerler dışında tutulacaktır. Bağdatın müzelerini değil de petrolünü isteyen ABDnin tutumu, Irakın uygarlaştırıcı Batılı bir zaman içine asla alınmayacağının taze bir örneğidir. Batılı emperyalistler, sömürdükleri toplum ve kültürleri zamandaşları (çağdaşları) yapmamıştır hiçbir zaman.

    Sonuç
    Adına her ne denirse densin, öteki, bizimle aynı dönemde yaşayan çağdaşlarımızdır. Ötekinin mekanı, belli bir zaman anlayışı (ilerleme, modernleşme vb.) adına sömürülemez. Ötekinin zamanının, her kültürel ürün gibi yaşamaya hakkı vardır. Zamansız ya da tarihsiz hiçbir toplum ve kültür yoktur. Mutlak ve tekbiçimli bir zaman anlayışı, hiyerarşik ilişkilere yol açar; ama evrensel bir zaman anlayışı, farklı zaman algı ve anlayışlarının, bir zenginlik ve renklilik içinde göz alıcı bir tayfı oluşturmak bakımından verimlidir ve mutlaka oluşturulmalıdır. Zamanda birlik, zamanla birliktelikle mümkündür.

    Kemal İnal
    Evrensel Kültür Dergisinden alınmıştır


    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    25-07-2005
    Mesajlar
    23
    Karizma Gücü
    0
    Zaman Konusnda Yapılmış Çok Güzel Bir Paylaşım SAĞOLUN.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Karl Marx ve Emperyalizm
    2005 Konuları bölümünde selcuktr61 tarafından açılmış
    Yanıt: 34
    Son Mesaj: 03.10.11, 23:21

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •