• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
10 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    earthsea adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-07-2005
    Mesajlar
    305
    Karizma Gücü
    0

    Fuzuli Kimdir? Hayatı, Biyografisi ve Yaşamı Hakkındaki Yazılar(1480-1556)

    Türk Divan şairi. Temelini bireysel duygu ve sevgide bulan bir şiir anlayışını geliştirmiştir. Gerçek adı Mehmed b. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır. Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür. İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kerbelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki "Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli" (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır. Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); "Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ" (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden var olmuştur). Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrıca insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, "ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör" dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlâkla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). "Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar" diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslâm dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler: Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslâm dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir. Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir. Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı, ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür. Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir:"Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz". Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir. Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır. Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.
    TürkYaşamı seviyorum Ya Yaşamı





    ESKİ DELİ GERİ GELDİ
    (deli olmasam bile bi delilik olayım vardır yinede)

  2. #2
    FikrimYok adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    1,518
    Karizma Gücü
    0
    Gazellerinden ve Beyitlerinden Seçmeler:

    Gazel

    1- Hâsılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı

    Garazım yoh reh-i aşkında fenâdan gayrı

    2- Ney-i bezm-i gamem ey âh ne bulsan yele
    ver

    Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

    3- Yetti bîkesliğim ol gaayete kim çevremde

    Kimse yoh çevrile girdâb-ı belâdan gayrı

    4- Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

    Ne açar kimse kapım bâd-i sebâdan gayrı

    5- Bezm-i aşk içre Fuzûlî nice âh eylemeyen

    Ne temettu bulunur bende sadâdan gayrı
    Açıklama:

    1-Senin sokağının başında beladan başka
    elde ettiğim (bir şey) yok -aşkının yolunda
    yok olmaktan (ölmekten) başka da bir amacım
    yok.

    2-Ey ah! Gam (hüzün) meclisinin ney'iyim,
    ateşe yanmış kuru vücudumda arzudan başka
    ne bulursan yele ver (savur) dağıt.

    3-Kimsesizliğim o dereceye vardı ki,
    çevremde -bela girdabından başka dönen
    kimse yok.

    4-Bana, ne gönül ateşinden başka kimse
    yanar,-ne de tan yelinden başka kimse
    kapımı açar.

    5-Fuzûlî! Aşk meclisinde nasıl ah
    etmeyeyim? -bende sesten başka ne kâr
    bulunur.



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel
    1 bende mecnundan füzun aşıklık istidadı var
    aşık-ı sadık benem mecnunun ancak adı var
    2 kıl tefahür kim senin hem var ben tek aşıkın
    leylanin mecnunu şirinin eğer ferhadı var

    3 ehl-i temkinem beni benzetme ey gül bülbüle
    derde sabrı yok anın her lahza bin feryadı var

    4 öyle bed-halem ki ahvalim görende şad olur
    her kimin kim dehr cevrinden dil-i naşadı var

    5 gezme ey gönlüm kuşu gafil feza-yı aşkta
    kim bu sahranın güzer-gahında çok sayyadı var

    6 ey fuzuli aşk men'in kılma nasihten kabul
    akl tedbiridir ol sanma ki bir bünyadı var

    Açıklama

    1 bende mecnundan daha fazla aşıklık özellikleri var
    sadık olan aşık benim, mecnunun sadeece adı var

    2 ben senin aşığınım ki bununla övünmelisin
    nasıl leylanın mecnunu şirinin ferhadı var

    3 aklım başımda ey gül beni bülbüle benzetme
    onun derde sabrı yok her an feryadı var

    4 öyle kötü haldeyim ki halimi görenler mutlu olur
    zamanın çarkından kimin neşesiz bir gönlü varsa

    5 ey gönlümün kuşu, aşk aleminde boş boş gezme
    cunku bu alemin her yolunda birçok avcısı var

    6 ey fuzuli! aşkı yasaklayan nasihatçıya uyma
    o aklın tedbiridir sanmaki onun bir temeli var

    ---------------------------------------

    aşk men'i: aşkı menetme
    bünyad: temel
    dehr: zaman
    ehl-i temkinem: ağırbaşlıyım
    nasih: nasihatçı
    naşad: neşesiz
    tefahür: iftihar



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel
    ey firak-i leb-i canan ciğerim hun ettin
    çehre-i zerdimi hun-ab ile gul-gun ettin
    ciğerim kanını gözyaşına döktün ey dil
    vara vara anı Kulzüm bunu Ceyhun ettin

    nice hüsn ile seni Leyla'ya nispet kılayım
    bilmedin kadrimi terk-i ben-i mecnun ettin

    ahd kıldın ki cefa kesmeyesin aşıktan
    aşık-ı vade-i ihsan ile memnun ettin

    cüra cüra mey içip zib-i cemal artırdın
    zerre zerre gözümün nurunu efzun ettin

    ey fuzuli akıdıp seyl-i sirişk ağlayalı
    aşk ehline figan etmeği kanun ettin

    ---------------------------------------

    cüra: yudum
    efzun etmek: çoğaltmak
    hun: kan
    kulzüm: kızıldeniz
    seyl-i sirişk: gözyaşı seli
    zerd: sarı
    zib: süs



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel
    1 hasılım yok ser-i kuyunda beladan gayrı
    garazım yok reh-i aşkında fenadan gayrı
    -
    2 ney-i bezm-i gamem ey ah ne bulsan yele ver
    oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı
    -
    3 perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk
    ki gözüm görmeye ol mah-likadan gayrı
    -
    4 yetti bikesliğim al gayete kim çevremde
    kimse yok çevrile girdab-ı beladan gayrı
    -
    5 ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
    ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı
    -
    6 bozma ey mevc gözüm yaşı hababın ki bu seyl
    koymadı hiç imaret bu binadan gayrı
    -
    7 bezmi aşk içre fuzuli nice ah eylemeyem
    ne temettu bulunur bende sadadan gayrı
    ------------------------------------------

    1 senin etrafında elde edebildigim bir sey yok beladan baska
    bir amacım yok aşkının yollarında kendimi kaybetmekten başka

    2 uzuntu toplulugunun neyiyim, ne bulursan rüzgara ver
    ateşle yanmış kuru cismimde havadan başka

    3 hicran günü yüzüme bir perde çek ey gözyaşı
    ki gözüm kimseyi görmesin o ay yüzlü güzelden başka

    4 yetti artık kimsesizliğim, çevremde kim varsa al
    dönen hiç bir şey yok bela girdabından başka

    5 ne yanar kimse bana gönül ateşinden özge
    ne açar kimse kapımı sabah rüzgarından başka

    6 ey dalga! bu sel gözümün yaşının bir kabarcığıdır, bozma
    sağlam hiç bir şey bırakmadı bu binadan başka

    7 aşk alemi içinde ah edip sızlanma ey fuzuli!
    ne kar bulabilirsin ki kendinde bu sedadan başka

    ------------------------------------------

    bi-keslik:kimsesizlik
    çevrile: dönen
    habab: kabarcık
    mah-lika: ay yüzlü
    mevc: dalga
    reh: yol
    seyl: sel
    sirişk: gözyaşı
    temettu: kar



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel
    1 ya rab belayı aşk ile kıl aşina beni
    bir dem bela-yı aşktan etme cüda beni

    2 az eyleme inayetini ehli derdden
    yani ki çok belalara kıl mübtela beni

    3 oldukça ben götürme beladan iradetim
    ben isterim belayı çü ister bela beni

    4 gittikçe hüsnün eyle ziyade nigarımın
    geldikçe derdine beter et muptela beni

    5 öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim
    vaslına mümkün ola yeürmek saba beni

    6 nahvet kılıp nasib fuzuli gibi bana
    ya rab mukayyed eyleme mutlak bana beni

    -----------------------------------------

    1 tanrım, aşk belasıyla beni tanıştır
    bir an bile aşk belasından uzak tutma beni

    2 elinin bolluğunu dert isteyenlerden esirgeme
    yani bir sürü belalara müptela et beni

    3 ben olduğum sürece beladan dileğimi çevirme
    çünkü ben belayı istiyorum, bela ister beni

    4 sevgilimin güzelliğini gittikçe artır
    bela geldikçe derdine daha beter müptela et beni

    5 vücudumu onun ayrılığında öyle hafif kıl ki
    hafif esen sabah rüzgarı bile ulaştırabilsin ona beni

    6 kibirlilik edip fuzuli gibi bana
    ey tanrım, bir an bile başbaşa bırakma kendimle beni

    -----------------------------------------

    iradet: dilek
    nahvet: kibirlilik
    nigar: sevgili



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel

    Ey gönül yârı iste candan geç
    Ser-i kûyun gözet cihandan geç

    Yâ tama' kes hayat zevkinden
    Yâ leb-i lâl-i dil-sitândan geç

    Mülk-i tecrîddir ferâgat evi
    Terk-i mâl eyle hân-ü-mandan geç

    Lâ-mekan seyrinin azîmetin et
    Bu harâb olacak mekandan geç

    ı'tibar etme mülk-i dünyâya
    ı'tibar-i uluvv-i şandan geç

    Ehli dünyanın olmaz ahireti
    Ger bunu ister isen andan geç

    Meskenin bezm-gâh-i vahdettir
    Ey Fuzûlî bu hâk-dandan geç



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel

    Ey bî-vefa ki âdet oluptur cefâ sana
    Bi'llah cefadır olma demek bî-vefa sana

    Geh nâz ü geh kirişme vü geh işvedir işin
    Cânın sevenler olmasa yiğ âşnâ sana

    Bin cân olaydı kâş men-i dil*şîkestede
    Tâ her biriyle bir kez olaydım fidâ sana

    Aşkından mübtelalığımı ayb eden sanır
    Kim olmak ihtiyâr iledir mübtelâ sana

    Ey dil ki hecre düzmeyip istersin ol mehi
    şükr et bu hâle yoksa gelir bir belâ sana

    Et gül gâmımda eşk ruh-i zerdim etti âl
    Bildirdi ola sûret-i hâlim sabâ sana

    Düşmez çü şâh kurbu Fuzûlî gedâlara
    Ol şehden iltifat ne nisbet bana sana



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel


    Ol ki her sa'at gülerdi çeşm-i giryânım görüp
    Ağlar oldu hâlime bî-rahm cânânım görüp

    Eyleyen ta'yin-i cezâ-yi müdâvâ derdime
    Terk edip cem' etmedi hâl-i perîşânım görüp

    Lâle-ruhlar göğsümün çâkine kılmazlar nazar
    Hiç bir rahm eylemezler dâğ-i hicrânım görüp

    Tut gözün ey dûd-i dil çerhin ki devrin terk edip
    Kalmasın hayrette çeşm-i gevher efşânım görüp

    Pertev-i hur-şîd sanmam yerde kim devr-i felek
    Yere urmuş âf-tâbın mâh-i tâbânım görüp

    Suda aks-i serv sanmam kim koparıp bağ-bân
    Suya salmış servini serv-i hırâmânım görüp

    Ey Fuzûlî bil ki ol gül-'ârızı görmiş değil
    Kim ki ayb eyler benim çâk-i girîbânım görüp



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel

    Gönülde bin gâmım vardır ki pinhân eylemek olmaz
    Bu hem bir gam ki il ta'nından efgân eylemek olmaz

    Ne müşkil derd olursa bulunur âlemde dermânı
    Ne müşkil der imiş aşkın ki dermân eylemek olmaz

    Fena mülküne çok azm etme ey dil çekme zahmet kim
    Bu tedbîr ile def'i derd-i hicrân eylemek olmaz

    Sakın gönlüm yıkarsın pendden dem urma ey nâsih
    Hevâ-yi nefs ile bir mülkü vîran eylemek olmaz

    Dehânın üzre lâ'lin istemiş dil def-i müşkildir
    Görünmez hiç cürmü yok yere kan eylemek olmaz

    Du'âlar eylerim benden yana bir dem güzâr etmez
    Ne çâre sihr ile servi hırâman eylemek olmaz

    Fuzûlî âlem-i kayd içre sen dem urma aşkından
    Kemâl-i cehl ile da'vây-i irfân eylemek olmaz



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı

    Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel
    Ya Rab, belâ-yı aşk ile âşinâ kıl meni
    Bir dem belâ-yı ışkdan kılma cüda meni

    Az eyleme inayetini ehl-i derdden
    Ya'ni ki çok belâlara kıl mübtela meni

    Oldukça men götürme belâdan irâdetim
    Men isterem belâyı çü ister belâ meni

    Temkinimi belâ-yı mahabbetde kılma süst
    Tâ dost ta'n edüp demeye bî-vefa meni

    Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigârımın
    Geldikçe derdine beter et mübtelâ meni

    Öyle zâif kıl tenimi firkatinde kim
    Vaslına mümkin ola yetürmek sabâ meni

    Nahvet kılub nasîb Fuzûlî gibi mana
    Yâ Rab mukayyed eyleme mutlak mana meni



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel


    Eyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünya nedür
    Men kimem sâkî olan kimdür mey ü sahba nedür

    Gerçi cânândan dîl-i şeyda içün kâm isterem
    Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dîl-i şeyda nedür

    Vasldan çün âşıkı müstağnî eyler bir visal
    Âşıka mâşukdan her dem bu istiğna nedür

    Hikmet-i dünya vü mâfiha bilen ârif degül
    Ârif oldur bilmeye dünya vü mâfiha nedür

    Âh u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
    Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel


    Hansı gülşen gülbün-ü serv-i hırâmânunca var
    Hansı gülbün üzre gonca la'l-i handânunca var

    Hansı gülzâr içre bir gül açılur hüsnün kimi
    Hansı Gül bergi leb-i lâl-i dür-ebşânunca var

    Hansı bâgun var bir nahli kadün teg bâr-ver
    Hansı nahlün hâsılı sib-i zenahdânunca var

    Hansı hûnî sen kimi cellâda olmuşdur esîr
    Hansı cellâdun kılıcı nevk-i müjgânunca var

    Hansı bezm olmuş münevver bir kadün teg şem'den
    Hansı şem'ün şu'lesi ruhsâr-ı tâbanunca var

    Hansı yerde tapılır nisbet sana bir genc-i hüsn
    Hansı gencün ejderi zülf-i perîşânunca var

    Hansı gülşen bülbülün derler Fuzûlî sen kimi
    Hansı bülbül nâlesi feryâd ü efgânunca var



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel

    Ney kimi her dem ki bezm-i vaslünı yâd eylerem
    Tâ nefes vardur kuru cismümde feryâd eylerem

    Rûz-ı hicrândur sevin ey murg-ı rûhum kim bugün
    Bu kafesden men seni elbette azâd eylerem

    Vehm edüp tâ salmaya sen mâha mihrin hiç kim
    Kime yetsem cevr-ü zulmünden ana dâd eylerem

    Kan yaşum kılmaz vefâ giryân gözüm isrâfına
    Munca kim her dem ciğer kanından imdâd eylerem

    ıncimen her nice kim ağyâr bî-dâd eylese
    Yâr cevri içün gönül bî-dâda mutâd eylerem

    Bilmişem bulman visâlinlik bu ümmîd ile
    Gâh gâh öz hatır-ı nâ-şâdumı şâd eylerem

    Levh-i âlemden yudum eşk ile Mecnûn adını
    Ey Fuzûlî men dâhi âlemde bir ad eylerem



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel


    Bilmez idüm bilmek ağzun sırrını düşvâr imiş
    Ağzunı derlerdi yoh dedüklerince var imiş

    Âciz olmuş yakmağa âhı ile kûhu Kûh-ken
    Neylesün miskin anun 'ışkı hem ol mikdâar imiş

    Daşa çekmiş halk içün Ferhâd şîrîn suretin
    'Arza kılmış halka mahbûbun 'aceb bî-'ar imiş

    Ka'be ihrâmına zâhid dediler bel bağladı
    Eyledüm tahkîk anun bağlanduğı zünhâr imiş

    'Ömrlerdir eylerem ahvâl-i dünyâ imtihân
    Nakd-i 'ömr ü hâsıl-ı dünyâ hemün bir yar imiş

    Zevk-i dîdârı ile dir-dârun yoh etdüm varumı
    Devlet-i bâkî ki derler devlet-i dîdâr imiş

    Dün Fuzûlî 'ârızun görgeç revân tapşurdu cân
    Lâf edüp derdi ki cânum var emânet-dâr imiş



    --------------------------------------------------------------------------------

    Gazel


    Kad enâr el-aşk-ı li'l-'uşşâkı minhâci'l-hüdâ
    Salik-i râh-i hakikat aşka eyler iktida

    Aşktır ol neş'e-i kâmil kim andandır müdâm
    Meyde teşvir-i hararet neyde te'sir-i sadâ

    Vâdi-i vahdet hakikatte makâm-i aşktır
    Kim müşahhas olmaz ol vadide sultândan geda

    Eylemez alvet-sarây-i sırr-i vahdet mahremi
    Âşıkı ma'şuktan ma'şuku âşıktan cüda

    Ey ki ehl-i aşka söylersen melâmet terkin et
    Söyle kim mümkin midir tağyîr-i takdîr-i Hudâ

    Aşk kilki çekti hat levh-i vücûd-i âşıka
    Kim ola sâbit Hak isbâtında nefy mâ'ada

    Ey Fuzûli intihâsız zevk buldun aşktan
    Böyledir her iş ki Hak adiyle kılsan ibtida


    --------------------------------------------------------------------------------


    Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib!

    Kılma derman kim, helakim zehri dermanındadır



    --------------------------------------------------------------------------------

    Ol yire varanı eylesun Hak cennetmekan
    Anın meni her daim şen olasız duada
    Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti,
    "İyi insanlar iyi atlara binip gitti."


    ...Nasıl saat günün bir parçasıysa, ben de bütünün bir parçasıyım.. Saat gelir ve geçer, ben de gelir geçerim...

    piktetos_

    Epiktetos, başlangıçta bir köle. Topal da.. Efendisi bir gün bir kıskaçla bacağını burkarak kendince eğlenir. Zavallı esir Epiktetos efendisine "efendim, kıracaksınız der.." Efendisi hiç istifini bozmadan eğlencesine devam eder ve en sonunda bacağını kırar. Epiktetos hiç bir sıkıntı ve acı emaresi göstermeden, büyük bir soğukkanlılıkla "efendim söylemiştim, kırdınız!" der.

  3. #3
    Icewind adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    656
    Karizma Gücü
    0
    Söylesem tesiri yok , Sussam gönül razı değil. (Fuzuli)
    Ne güzel bir cümledir.
    Vatan sevgisinden beslenen fedakarlık duygusu, dejenere insanlara gülünç gelir

  4. #4
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    Fuzuli’nin Hayatı (1480-1556)

    Gerçek adı Mehmed B. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.
    Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.
    İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki "Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli" (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.
    Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); "Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ" (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur).
    Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, "ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör" dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riy&#226 ve bilgisizliktir (cehl). "Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar" diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:
    Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
    Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal
    Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir.
    Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.
    Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.
    Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: "Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz". Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.
    Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
    Kim ne mikdar olsa ehlin eyler ol mikdar söz
    Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.
    Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.
    Fuzuli’nin Edebi Şahsiyeti

    Türkçe, Arapça ve Farsça' nın geçerli olduğu bir coğrafyada yaşayan Fuzûlî, bu üç dil ile şiir yazacak kadar dili vukûfu ve şuûru olan bir şairdir. Gençlik yıllarında yazdığı aşk şiirlerinde, muhtemelen Türkçe' yi kullanan Fuzûlî, daha sonraları Farsça çoğunlukta olmak üzere Arapça ile de şiirler söyleyerek, yaşadığı edebî atmosferin bir aynası olmuştur.
    Türkçe Divan' ının önsözünde şiir anlayışını ifade eden Fuzûlî, şiir gibi bir sanat şubesinin ilimsiz olmayacağının şuûruna vararak, "İlimsiz şiir, esası yok duvar gibi olur ve esassız duvar gâyette bî-îtîbar olur" diyerek aklî ve naklî ilimlerden olan hadis, tefsir, kelam, fıkıh gibi İslâmi ilimleri; mantık, hendese, astronomi ve tıp gibi aklî ilimleri öğrenmiştir.
    Sanat ile ilmi bir arada kaynaştıran Fuzûlî, üç dili de bilmesine rağmen, Türkçe şiirlerinde, kolay anlaşılabilen ve devrinin ortalama insan zümrelerinin konuştuğu bir dil kulanmış; pek ağırlıklı Arapça ve Farsça unsurlar kullanmamıştır.
    Fuzûlî' nin başta Ali Şir Nevaî ve Habibi gibi Türkçe yazan şairleri iyi bildiği, eserlerinden anlaşılmaktadır. O, Habibi' nin "dedim dedi" gazeline nazire yazmıştır. Hasan Çelebi 1586 yılında yazdığı tezkiresinde, Fuzûlî için "Nevâyî tarzında karîb bir üslûb-ı bedî ve semt-i garibi vardır" ifadesiyle, O' nun Ali Şir Nevaî şiiriyle olan münasebetine dikkat çeker.
    Kânunî Sultan Süleyman' ın seferine katılan Hayâli ve Yahya Beyler ile de görüşen Fuzûlî' nin, Anadolu şiirinden etkilenmiş olması mümkündür; Necati Bey' in "gayrı" redifli şiirine yazdığı üç nazire de, bunun bir işaretidir.
    Fuzûlî, Türkçe yazan şairlerden başka, Farsça yazan, Hâfız; Nizâmî ve Câmi gibi şairlerden de etkilenmiştir.
    Fuzûlî' nin yaşadığı coğrafya, gerek İslâmiyet öncesi devirlerde ve İslâmiyet' in hakim olduğu devirlerde, devamlı, büyük kargaşanın yaşandığı ve bunun sonucu olarak, her karış toprağına kan ve hüzün sinmiş bir coğrafyadır. En büyük acı, Kerbelâ vak' asında Hz. Hüseyin' in şehit edilmesidir ki, İslâm tarihinin en trajik olayıdır. Bu ızdırap dolu iklimin çocuğu olan Fuzûlî' nin şiirlerinde ilk dikkat çeken tematik özellik, ızdıraba dayalı, lirik bir aşktır. Klasik Türk şiirinin kavuşma yerine ayrılık tema' sını idealize etmesi de, Fuzûlî' nin ızdırap anlayışıyla çıkmış ve böylece "muzdarip şair Fuzûlî" doğmuştur. Şiirlerindeki lirizmin temelinde evrensel bir beşeri özellik olan ızdırap yatan Fuzûlî, şiirlerinin fonuna tasavvufu yerleştirerek aşk ve mistisizm gibi iki erişilmezlik anlayışını birleştirmiştir. Fuzûlî' nin şiirlerindeki aşkın tasavvufi mi, beşeri mi olduğu tartışmaları, O' nun şiir anlayışının sınırlandırılması demektir. Fuzûlî, gerçek insandaki evrensel duyguları, içinde bulunduğu toplum ile, en kısa yoldan paylaşmak üzere, tasavvufi sembolleri kullanmış; bu yolla ezeli ve ebedi olan aşkı anlatmıştır. O' nun şiirlerinde tasavvuf, Ahmet Yesevî, Seyyid Nesîmî, Niyazî-i Mısrî ve İbrahim Hakkı' nın şiirlerinde olduğu gibi esas amaç olmamıştır. Fuzûlî tasavvufi terimleri, beşeri özellikleriyle şiirleştirerek öğreticilik (didaktisizm) ten uzak durmuş, lirizme yaslanarak hissettiricilik peşinde koşmuştur.
    Bu yüzden Fuzûlî' nin şiirlerinde bulunan tasavvufi ve beşeri hisler, O' nun aşkı ulvîleştirdiğinin göstergesidir.
    Fuzûlî, yoğun bir lirizmle ifade ettiği şiirlerinde, aşkı uğruna her şeyini fedâ edebileceği bir insanî değer olarak görür ve bunu şöyle dile getirir:
    Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil
    ( Ey gönül! Sevgili canını istemiş; vermemek olmaz!)
    Fuzûlî, gene Leyla ile Mecnun' undaki bir başka beytinde, aşkı kemalinin, sevgili için can vermek olduğunu; bunu yapamayanların eksikliklerini itiraf etmeleri gerektiğini şöyle söyler:
    Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın
    Vermeyen cân i' tirâf etmek gerek noksânına
    Fuzûlî, insanın en yüce hakkı olan yaşama hakkının karşısına sevgiliyi koyarak büyük bir gerilimi ortaya koyar. Esas özelliği ızdırap olan bu gerilim candan vazgeçmek, onu sevgili için feda etme anlayışı, Fuzûlî' nin şiirini âdetâ bir "can pazarı" na döndürmüştür. Bunun sonucu olarak Fuzûlî, sanki ölümü idealize etmiştir. İşte, bu "ölümü idealize ediş" in, Allah' ın cemaline mazhar olmanın beşerî planda ilk ve en acı merhalesi olası yüzünden, kimi araştırmacıların, Fuzûlî' nin şiirlerindeki aşkın ilahî aşk olduğunu ileri sürmelerine yol açmıştır. Kullandığı dilin atasözleri ve deyimler başta olmak üzere bütün inceliklerini şiirine aktaran Fuzûlî, evrensel duygular olan aşk ve ızdırabı da derinden derine yaşayan bir edebî şahsiyet olarak en zor ifade edilebilecek duyguları bile kolayca ifade ederek, özellikle manzum eserlerinde sehl-i mümteni örnekleri vermiştir. Gerek bir insan olarak ve gerekse bir şair olarak yaşadığı ve hissettiği her şeyi, son derece samimi bir şekilde ifade eden Fuzûlî, şiir tekniğinde de başarılıdır.Aruz kusurlarının ses özelliğinden bile istifade ederek, özellikle bir buçuk hece okutan medleri, birer çığlık haline dönüştürmüştür. Türkçe, duygu ve teknik uyumun sağlanmış olması yüzünden, Fuzûlî' nin şiirleriyle, şiir dili olma özelliği kazanmıştır.
    Fuzûlî, Türk şiirinde, en fazla etkisi olan şairlerden biridir. Fuzûlî devrinde veya daha sonra yaşayıp da, ona nazire yazmayan şair azdır. Taşlıcalı Yahya Bey Fuzûlî' nin en çok okunan şiirlerinden biri olan Su Kasidesi" ne, Nâilî, "sakın" redifli gazeline, Nedim "Perişanındadır, yanındadır" gazeline nazireler yazmış, Bakî, meşhur "usanmaz mı - yanmaz mı", gazelini tahmis etmiştir. Hasan Ali Yücel' in Fuzûlî divanına nazire olarak tertip ettiği divanı onun bire bir taklidi niteliğindedir. Fuzûlî' nin tesiri günümüzde de tesir etmekte olup, Şahin Uçar, "Şeydâ Divânı" adını verdiği eserinde, tamamen Fuzûlîyane bir söyleyişi tercih etmiştir.
    Fuzûlî' nin edebi kişiliğinin bir başka yönü de mensur eserlerinde görülmektedir. Türkçe yazdığı ve Hz. Hüseyin' in Kerbela' da şehadetini anlattığı Hadîkatü's - Sü'edâ ( Saadete Ermişlerin Bahçesi )'- sında Fuzûlî, şiirlerine nazaran Arapça ve Farsça unsurlara daha çok yer vermişse de, pek uzun olmayan cümleleriyle, konuyu üsluba feda etmemiştir. Manzum - mensur karışık olan bu eserde, Fuzûlî, duygu yoğunluğunun arttığı yerlerde veya hikmet ifade etme ihtiyacı duyduğu kısımlarda kıt' alar ve beyitlerle anlatımına renklilik katmıştır. Klasik nesrin özelliği olan seciyi, bütün eseri boyunca kullanan Fuzûlî, Hz. Hüseyin' in şehadetini anlattığı kısımda, secilerden de istifade ederek, trajediyi şiirleştirmiştir.
    Fuzûlî, zaman zaman bazı devlet yöneticilerine yazdığı mektuplarda da, dile olan hakimiyetini göstermiş ve böylece, Türk nesir dilinin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Bilhassa, Nişancı Celal-zade Mustafa Bey' e yazdığı ve "Şikâyet - nâme" adıyla bilinen mektubunda Fuzûlî, hem bir dil, hem bir hiciv ustası olduğunu göstermiştir.
    Fuzûlî, mektuplarında da, secili nesir tekniğini tercih etmiştir.
    Fuzûlî' nin edebî şahsiyeti hakkında, sonuç olarak şu söylenebilir: O, dili ustaca kullanarak, Türkçe ile kusursuz denebilecek şiirler söylemiştir. Fuzûlî' nin şiirlerinde aşk ve ızdırap iç içedir ve şiirlerin fonunda tasavvuf en belirgin özellikleriyle yer alır. Şiirlerinde samimi olması dolayısiyle, lirizmi yakalamış ve buna paralel bir üslup kullanarak, şiir sanatında kalıcılığı yakalamıştır. O, Farsça bir beytinde de ifade ettiği gibi, ülkelerin askerlerle değil, dil kılıcıyla fetheden bir şairdir.
    Gazel 1 (Defterdeki)
    Benim tek, hiç kim zâr ü perişân olmasın yâ Rab
    Esîr-i derd-i aşk u dâğ-ı hicrân olmasın yâ Rab
    Ey Rabbim! Hiç kimse, benim gibi ağlayıp inlemesin;
    Aşk derdinin esiri ve ayrılık yarasıyla yaralanmış olmasın!
    Dem-â-dem cevrlerdir çekdiğim bî-rahm bütlerden
    Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasın yâ Rab
    Her zaman, bu put kadar güzel eziyetler çekerim.
    Bu kâfirlerin esiri bir müslüman olasın ey Rabbim!
    Görüp endîşe-i katlimden ol mâhı budur derdim
    Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasın yâ Rab
    O ay gibi güzel olan sevgiliyi beni öldürme düşüncesinde görüyorum.
    Ey Rabbim! O güzel, bu düşüncesinden pişman olup beni öldürmekten vazgeçmesin.
    Çıkarmak etseler tenden çekip peykânın ol servin
    Çıkan olsun dil-i mecrûh peykân olmasın yâ Rab
    O selvi boylu sevgilinin ok demrenine benzeyen bakışını tenimden çıkarmaya çalışırlarsa;
    Yaralı gönlüm ( canım ) çıksın, demrine benzeyen bakışı orada kalsın ey Rabbim!
    Cefâ vü cevr ile mu' tâdım anlarsız n' olur hâlim
    Cefâsına had ü cevrine pâyân olmasın yâ Rab
    Ben eziyetlere alışkınım, onlar olmadan halim ne olur?
    Ey Rabbim! Sevgilinin cefasına sınır, cevrine son olmasın!
    Demen kim adli yok yâ zulmü çok her hâl ile olsa
    Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasın yâ Rab
    Sevgilin adaleti yok, eziyeti çok demeyin.
    Her nasıl olursa olsun, gönül tahtına oturan ondan başka bir sultan olmasın ey Rabbim!
    Fuzûlî buldu genc-i âfiyet mey-hâne küncünde
    Mübârek mülkdür ol mülk vîrân olmasın yâ Rab
    Fuzûlî, meyhane köşesinde esenlik hazînesi buldu.
    Ey Rabbim! O meyhane köşesi kutlu bir yerdir, harap olmasın!
    Gazel 3 (Defterdeki)

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı
    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı
    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı
    Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı
    Gâmım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı
    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı
    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı




    KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-I NEBEVÎ (Su Kasidesi)
    Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
    Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
    (Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.)
    Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
    Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su
    (Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi
    kaplamıştır, bilemem..)
    Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
    Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su
    (Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da
    zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)
    Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
    Ihtiyât ilen içer her kimde olsa yara su
    (Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin
    sözünü korka korka söyler.)
    Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
    Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su
    (Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin
    yüzün gibi bir gül açılmaz.)
    Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
    Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su
    (Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de)
    gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )
    Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
    Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su
    (Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene
    verilen su boşa gitmez.)
    Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
    Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su
    (Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı
    bir iştir.)
    Iste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
    Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su
    (Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum
    bu defa da benim için su ara.)
    Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
    Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su
    (Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da
    kevser istiyorlar.)
    Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
    Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su
    (Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi
    andıran sevgiliye aşık olmuş.)
    Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
    Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su
    (Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)
    Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
    Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su
    (Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su
    sunun.)
    Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
    Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su
    (Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı
    olması bu dikbaşlılığından) kurtarabilir.)
    Içmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
    Gül budağınun mizâcına gire kurtara su
    (Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu
    engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)
    Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
    Iktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su
    (Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)
    Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
    Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su
    (Insanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)
    Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
    Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su
    (Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana
    çıkarmıştır.)
    Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
    Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su
    (Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden), ateşe tapan
    kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)
    Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
    Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su
    (Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa
    kalarak) parmağını ısırır.)
    Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
    Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su
    (Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette
    yılan zehrine döner.)
    Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
    El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su
    (Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet
    denizi dalgalanmıştır.)
    Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
    Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su
    (Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)
    Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
    Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
    (Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da olsa o
    eşikten dönmez.)
    Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
    Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su
    (Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini
    dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)
    Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
    Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su
    (Ey Allah'ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su
    diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)
    Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’da
    Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su
    (Sen o kerâmet denizisin ki mi'râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)
    Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
    Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su
    (Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)
    Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
    Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su
    (Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)
    Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
    Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su
    (Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası)
    gibi birer inci olmuştur.)
    Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
    Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su
    (Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı)
    döktüğü zaman,)
    Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
    Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su
    (O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  5. #5
    finito adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-06-2005
    Mesajlar
    15,172
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    10
    teşekkürler arkadaşlar.

    divan edebiyatının en büyük şairlerinden biriydi.

    özellikle dizelerinde nesnesel aşkı ilahi aşka dönüştürmesi ile tanınırdı.

    Leyla ile mecnun bunun en güzel örneklerindendir.

    düz yazıda da muhteşem bir ahenge sahipti söz sanatları yazısını adeta bir danteldeki gibi özenli bir hale getirirdi.

    buna örnek olarak da şikayetname isimli eseri okunabilir.

    bende mecnundan füzun aşıklık istidadı var
    sadık aşık benem mecnunun yalnız adı var




    beyiti hep aklımdaydı
    Bu mesaj en son " 04.04.06 " tarihinde saat 22:22 itibariyle finito tarafından düzenlenmiştir...
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu
    ©º° SKYMOON EFE toprağın bol mekanın Cennet olsun °º©


    Türkforum'a bugüne kadar gönderilen her 58 mesajdan birinin Efeler Birliği başlığına gönderildiğini biliyor muydunuz?

  6. #6
    Miryokefalon adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    20-05-2006
    Mesajlar
    2,983
    Karizma Gücü
    0

    Fuzuli

    Fuzulî
    Yaşadığı dönem: 16.yy - Azeri
    Hayatı: Mehmed B. Süleyman, Fuzuli (Kerbelâ, 1480 - Kerbelâ, 1556)

    Gerçek adı Mehmed B. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki karşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır. Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

    İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. Oniki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kerbelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Hz.Ali'ye bağlılığı, Hz. Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Hz. Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan Oniki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.

    Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun 'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr);

    Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur) .

    Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar diye başlayan Şikayetnâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:

    Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
    Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal

    Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir.

    Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.

    Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.

    Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz . Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.

    Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
    Kim ne mikdar olsa ehlin eyler ol mikdar söz

    Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.

    Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.

    Fuzuli’nin Edebi Şahsiyeti

    Türkçe, Arapça ve Farsça' nın geçerli olduğu bir coğrafyada yaşayan Fuzûlî, bu üç dil ile şiir yazacak kadar dili vukûfu ve şuûru olan bir şairdir. Gençlik yıllarında yazdığı aşk şiirlerinde, muhtemelen Türkçe' yi kullanan Fuzûlî, daha sonraları Farsça çoğunlukta olmak üzere Arapça ile de şiirler söyleyerek, yaşadığı edebî atmosferin bir aynası olmuştur.

    Türkçe Divan'ının önsözünde şiir anlayışını ifade eden Fuzûlî, şiir gibi bir sanat şubesinin ilimsiz olmayacağının şuûruna vararak, İlimsiz şiir, esası yok duvar gibi olur ve esassız duvar gâyette bî-îtîbar olur diyerek aklî ve naklî ilimlerden olan hadis, tefsir, kelam, fıkıh gibi İslâmi ilimleri; mantık, hendese, astronomi ve tıp gibi aklî ilimleri öğrenmiştir.

    Sanat ile ilmi bir arada kaynaştıran Fuzûlî, üç dili de bilmesine rağmen, Türkçe şiirlerinde, kolay anlaşılabilen ve devrinin ortalama insan zümrelerinin konuştuğu bir dil kullanmış; pek ağırlıklı Arapça ve Farsça unsurlar kullanmamıştır.

    Fuzûlî'nin başta Ali Şir Nevaî ve Habibi gibi Türkçe yazan şairleri iyi bildiği, eserlerinden anlaşılmaktadır. O, Habibi'nin "dedim dedi" gazeline nazire yazmıştır. Hasan Çelebi 1586 yılında yazdığı tezkiresinde, Fuzûlî için "Nevâyî tarzında karîb bir üslûb-ı bedî ve semt-i garibi vardır" ifadesiyle, O'nun Ali Şir Nevaî şiiriyle olan münasebetine dikkat çeker.

    Kânunî Sultan Süleyman'ın seferine katılan Hayâli ve Yahya Beyler ile de görüşen Fuzûlî'nin, Anadolu şiirinden etkilenmiş olması mümkündür; Necati Bey'in "gayrı" redifli şiirine yazdığı üç nazire de, bunun bir işaretidir.

    Fuzûlî, Türkçe yazan şairlerden başka, Farsça yazan, Hâfız; Nizâmî ve Câmi gibi şairlerden de etkilenmiştir.

    Fuzûlî' nin yaşadığı coğrafya, gerek İslâmiyet öncesi devirlerde ve İslâmiyet'in hakim olduğu devirlerde, devamlı, büyük kargaşanın yaşandığı ve bunun sonucu olarak, her karış toprağına kan ve hüzün sinmiş bir coğrafyadır. En büyük acı, Kerbelâ vak'asında Hz. Hüseyin'in şehit edilmesidir ki, İslâm tarihinin en trajik olayıdır. Bu ızdırap dolu iklimin çocuğu olan Fuzûlî'nin şiirlerinde ilk dikkat çeken tematik özellik, ızdıraba dayalı, lirik bir aşktır. Klasik Türk şiirinin kavuşma yerine ayrılık tema'sını idealize etmesi de, Fuzûlî'nin ızdırap anlayışıyla çıkmış ve böylece "muzdarip şair Fuzûlî" doğmuştur. Şiirlerindeki lirizmin temelinde evrensel bir beşeri özellik olan ızdırap yatan Fuzûlî, şiirlerinin fonuna tasavvufu yerleştirerek aşk ve mistisizm gibi iki erişilmezlik anlayışını birleştirmiştir. Fuzûlî'nin şiirlerindeki aşkın tasavvufi mi, beşeri mi olduğu tartışmaları, O'nun şiir anlayışının sınırlandırılması demektir.

    Fuzûlî, gerçek insandaki evrensel duyguları, içinde bulunduğu toplum ile, en kısa yoldan paylaşmak üzere, tasavvufi sembolleri kullanmış; bu yolla ezeli ve ebedi olan aşkı anlatmıştır. O'nun şiirlerinde tasavvuf, Ahmet Yesevî, Seyyid Nesîmî, Niyazî-i Mısrî ve İbrahim Hakkı' nın şiirlerinde olduğu gibi esas amaç olmamıştır. Fuzûlî tasavvufi terimleri, beşeri özellikleriyle şiirleştirerek öğreticilik (didaktisizm) ten uzak durmuş, lirizme yaslanarak hissettiricilik peşinde koşmuştur.

    Bu yüzden Fuzûlî'nin şiirlerinde bulunan tasavvufi ve beşeri hisler, O'nun aşkı ulvîleştirdiğinin göstergesidir.

    Fuzûlî, yoğun bir lirizmle ifade ettiği şiirlerinde, aşkı uğruna her şeyini fedâ edebileceği bir insanî değer olarak görür ve bunu şöyle dile getirir:

    Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil
    (Ey gönül! Sevgili canını istemiş; vermemek olmaz!)

    Fuzûlî, gene Leyla ile Mecnun'undaki bir başka beytinde, aşkı kemalinin, sevgili için can vermek olduğunu; bunu yapamayanların eksikliklerini itiraf etmeleri gerektiğini şöyle söyler:

    Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın
    Vermeyen cân i' tirâf etmek gerek noksânına

    Fuzûlî, insanın en yüce hakkı olan yaşama hakkının karşısına sevgiliyi koyarak büyük bir gerilimi ortaya koyar. Esas özelliği ızdırap olan bu gerilim candan vazgeçmek, onu sevgili için feda etme anlayışı, Fuzûlî'nin şiirini âdetâ bir "can pazarı" na döndürmüştür. Bunun sonucu olarak Fuzûlî, sanki ölümü idealize etmiştir. İşte, bu "ölümü idealize ediş" in, Allah'ın cemaline mazhar olmanın beşerî planda ilk ve en acı merhalesi olası yüzünden, kimi araştırmacıların, Fuzûlî'nin şiirlerindeki aşkın ilahî aşk olduğunu ileri sürmelerine yol açmıştır. Kullandığı dilin atasözleri ve deyimler başta olmak üzere bütün inceliklerini şiirine aktaran Fuzûlî, evrensel duygular olan aşk ve ızdırabı da derinden derine yaşayan bir edebî şahsiyet olarak en zor ifade edilebilecek duyguları bile kolayca ifade ederek, özellikle manzum eserlerinde sehl-i mümteni örnekleri vermiştir. Gerek bir insan olarak ve gerekse bir şair olarak yaşadığı ve hissettiği her şeyi, son derece samimi bir şekilde ifade eden Fuzûlî, şiir tekniğinde de başarılıdır.Aruz kusurlarının ses özelliğinden bile istifade ederek, özellikle bir buçuk hece okutan medleri, birer çığlık haline dönüştürmüştür. Türkçe, duygu ve teknik uyumun sağlanmış olması yüzünden, Fuzûlî' nin şiirleriyle, şiir dili olma özelliği kazanmıştır.

    Fuzûlî, Türk şiirinde, en fazla etkisi olan şairlerden biridir. Fuzûlî devrinde veya daha sonra yaşayıp da, ona nazire yazmayan şair azdır. Taşlıcalı Yahya Bey Fuzûlî'nin en çok okunan şiirlerinden biri olan Su Kasidesi" ne, Nâilî, "sakın" redifli gazeline, Nedim "Perişanındadır, yanındadır" gazeline nazireler yazmış, Bakî, meşhur "usanmaz mı - yanmaz mı", gazelini tahmiş etmiştir. Hasan Ali Yücel'in Fuzûlî divanına nazire olarak tertip ettiği divanı onun bire bir taklidi niteliğindedir. Fuzûlî'nin tesiri günümüzde de tesir etmekte olup, Şahin Uçar, "Şeydâ Divânı" adını verdiği eserinde, tamamen Fuzûlîyane bir söyleyişi tercih etmiştir.

    Fuzûlî'nin edebi kişiliğinin bir başka yönü de mensur eserlerinde görülmektedir. Türkçe yazdığı ve Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehadetini anlattığı Hadîkatü's - Sü'edâ ( Saadete Ermişlerin Bahçesi )'- sında Fuzûlî, şiirlerine nazaran Arapça ve Farsça unsurlara daha çok yer vermişse de, pek uzun olmayan cümleleriyle, konuyu üsluba feda etmemiştir. Manzum - mensur karışık olan bu eserde, Fuzûlî, duygu yoğunluğunun arttığı yerlerde veya hikmet ifade etme ihtiyacı duyduğu kısımlarda kıt'alar ve beyitlerle anlatımına renklilik katmıştır. Klasik nesrin özelliği olan seciyi, bütün eseri boyunca kullanan Fuzûlî, Hz. Hüseyin'in şehadetini anlattığı kısımda, secilerden de istifade ederek, trajediyi şiirleştirmiştir.

    Fuzûlî, zaman zaman bazı devlet yöneticilerine yazdığı mektuplarda da, dile olan hakimiyetini göstermiş ve böylece, Türk nesir dilinin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Bilhassa, Nişancı Celal-zade Mustafa Bey'e yazdığı ve "Şikâyet-nâme" adıyla bilinen mektubunda Fuzûlî, hem bir dil, hem bir hiciv ustası olduğunu göstermiştir.

    Fuzûlî, mektuplarında da, secili nesir tekniğini tercih etmiştir.

    Fuzûlî' nin edebî şahsiyeti hakkında, sonuç olarak şu söylenebilir: O, dili ustaca kullanarak, Türkçe ile kusursuz denebilecek şiirler söylemiştir. Fuzûlî' nin şiirlerinde aşk ve ızdırap iç içedir ve şiirlerin fonunda tasavvuf en belirgin özellikleriyle yer alır. Şiirlerinde samimi olması dolayısiyle, lirizmi yakalamış ve buna paralel bir üslup kullanarak, şiir sanatında kalıcılığı yakalamıştır. O, Farsça bir beytinde de ifade ettiği gibi, ülkelerin askerlerle değil, dil kılıcıyla fetheden bir şairdir.

    Başlıca Eserleri

    Türkçe Divanı (A.Gölpınarlı tarafından, 1948)


    Leylâ ve Mecnun (Mesnevi, N.Halil Onan tarafından, 1956)


    Hadikatü's-Suada (Saadete Ermişlerin Bahçesi - S.Güngör tarafından, 1955)


    Beng ü Bade (Bilimsel baskı K.Edip Kürkçüoğlu tarafından, 1970)


    Şikâyetnâme (Mektuplar)



    Kaynak: "http://tr.wikipedia.org/wiki/Fuzuli"


    Şiirleri: Kaside Der Naat Hazreti Nebevi (Su Kasidesi) (kaside)
    Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni (Gazel)
    Benim tek hîç kim zâr ü perişân olmasın yâ Rab (gazel)
    Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı (Gazel)
    Serv-i âzâd kadinle bana yeksan görünür (Gazel)
    Âh eylediğim serv-i hırâmânın içindir (Gazel)
    Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza (Gazel)
    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı (Gazel)
    Reng-i rûyundan dem urmuş sâgarı sahbâya bak (Gazel)
    Ezel kâtipleri uşşâk bahtın kare yazmışlar (Gazel)
    Mende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var (gazel)
    Kerem kıl, kesme sâkıy, iltifatın bînevâlardan (Gazel)
    Hüsnün oldukca füzûn ışk ehli artuk zâr olur (gazel)
    Hansı gülşen gülbüni serv-i hıramanunca var (Gazel)
    Gerçi ey dil yâr içün yüz verdi yüz mihnet sana (Gazel)
    Ey giyip gülgûn demâdem azm-i cevlân eyleyen (Gazel)
    Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür (Gazel)
    Dôstum âlem senünçün ger olur düşmen bana (Gazel)
    Zülfü gibi ayagın koymaz öpem nigarın (Gazel)
    Ezel kâtipleri uşşâk bahtın kare yazmışlar (Gazel)
    Ey musavvir yâr timsâline sûret vermedün (Gazel)
    Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn (Gazel)
    Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever (Gazel)
    Ol ki her sa'at gülerdi çeşm-i giryânım görüp (Gazel)
    Batalı kana ohun dîde-i giryân içre (Gazel)
    Mürde cânım iltifâtundan bulur her dem hayât (Gazel)
    Yâ Rab hemîşe et lutfunu reh-nümâ mana (gazel)
    İlm kesbiyle pâye-i rif’at (kıt'a)
    Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânundadur (gazel)
    Gönülde bin gamum vardur ki pinhân eylemek olmaz (gazel)
    Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrandur sana (gazel)
    Karadenizliler Birliği
    Samsun


    http://s16.bitefight.net/c.php?uid=54107

    █████████X███████▒│

    sigaraiçmeyenlerbirliği


    DEMOKRASİ İÇİN DEMOKRAT PARTİ

  7. #7
    İpekSultan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-03-2007
    Mesajlar
    246
    Karizma Gücü
    0
    Kerem kıl , kesme sâkıy , iltifatın bînevâlardan
    Elinden geldiği hayrı , diriğ etme gedâlardan

    Esîr-i gurbetiz biz , senden özge âşinâmız yok
    Ayağın kesme başın çün , bizim mihnetserâlardan

    Sabâ! Kûyunda dildârın nedir üftâdeler hâli?
    Bizim yerden gelirsen bir haber ver âşinalardan

    Deme zâhid ki: 'Terk et simber bütler temâşâsın!
    Beni kim kurtarır Tanrı sataştırmış belâlardan!

    Vücûdum ney gibi sûrah sûrah olsa ah etmem
    Muhabbeten dem urdum , incinmek olmaz cefalardan

    Fuzûli! Nâzenînler görsen izhâr-ı niyaz eyle
    Terrâhhum umsa ayıp olmaz , gedâlar padişahlardan...
    GERÇEK BIR KADIN OLABILMEK IÇIN,
    ACINI DA TÜM IHTISAMIYLA SERGILEYEBILMELISIN...
    ÖNCE KENDINDEN SAKLANDIGIN YERDEN ÇIKMALI, SONRA TÜM KORKULARINI SOBELEMELISIN...
    GERÇEK BIR KADIN OLABILMEK IÇIN,
    GEBERMELISIN ASKINDAN!
    BIR KADIN EN GENÇ BÖYLE TARIHE GEÇEBILIR...

  8. #8
    İpekSultan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-03-2007
    Mesajlar
    246
    Karizma Gücü
    0
    Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni
    Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni

    (Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni ,
    bir an bile ayırma aşk belasından beni)

    Az eyleme inayetini ehl-i dertten
    Yani ki çoh belâlara kıl müptelâ beni

    (Az eyleme yardımını dertlilerden ,
    Yani çok aşk belaları ver bana)

    Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigârımın
    Geldikçe derdine beter et müptelâ beni

    (Gittikçe artır sevgilimin güzelliğini ,
    Bana gelince onun derdine daha çok müptela et beni)

    Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim
    Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni

    (Onun ayrılığında öyle zayıflat beni ki
    Saba yeli beni ona ulaştırabilsin)

    Nahvet kılıp nasîb Fuzuli gibi bana
    Yâ Rab mukayyed eyleme mutlak bana beni

    (Ya Rabbi bana Fuzuli gibi gurur verme
    beni bana asla bırakma)
    GERÇEK BIR KADIN OLABILMEK IÇIN,
    ACINI DA TÜM IHTISAMIYLA SERGILEYEBILMELISIN...
    ÖNCE KENDINDEN SAKLANDIGIN YERDEN ÇIKMALI, SONRA TÜM KORKULARINI SOBELEMELISIN...
    GERÇEK BIR KADIN OLABILMEK IÇIN,
    GEBERMELISIN ASKINDAN!
    BIR KADIN EN GENÇ BÖYLE TARIHE GEÇEBILIR...

  9. #9
    İpekSultan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-03-2007
    Mesajlar
    246
    Karizma Gücü
    0
    Vefa her kimseden kim istedim ondan cefa gördüm
    Kimi kim bîvefa dünyada gördüm bîvefa gördüm

    (Her kimden vefa istediysem ondan cefa gördüm; kimi gördüysem vefasız dünyada, onun vefasızlığını da gördüm)

    Kime kim derdimi izhar kıldım isteyip derman
    Özümden bin beter derd ü belaya mübtela gördüm

    (Kime derman için derdimi açtıysam , onu benden bin beter dertli gördüm.)

    Mükedder hatırımdan kılmadı bir kimse gam def'in
    Safadan dem uran hemdemleri ehl-i riya gördüm

    (Kederli gönlümden kimse üzüntülerimi gidermedi. Esenlikten dem vurarak beni teselli edecek dostlarımı iki yüzlü gördüm)

    Ayak bastım reh-i ümmide, sergerdanlık el verdi
    Emel serriştesin tuttum elimde ejderha gördüm

    (Ne zaman umut yoluna ayak bastım, başım dönüp durdu. Emel ipinin ucuna yapıştım elimde ejderha gördüm)

    Fuzuli ayb kılma yüz çevirsem ehl-i âlemden
    Neden kim her kime yüz tuttum andan yüz bela gördüm

    (Ey Fuzuli , artık insanlardan yüz çevirirsem beni ayıplama. Çünkü kime yaklaştıysam ondan belanın yüz türlüsünü gördüm)
    GERÇEK BIR KADIN OLABILMEK IÇIN,
    ACINI DA TÜM IHTISAMIYLA SERGILEYEBILMELISIN...
    ÖNCE KENDINDEN SAKLANDIGIN YERDEN ÇIKMALI, SONRA TÜM KORKULARINI SOBELEMELISIN...
    GERÇEK BIR KADIN OLABILMEK IÇIN,
    GEBERMELISIN ASKINDAN!
    BIR KADIN EN GENÇ BÖYLE TARIHE GEÇEBILIR...

  10. #10
    Son_Mohikan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2006
    Mesajlar
    5,827
    Karizma Gücü
    7
    Divan Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden biri olarak kabul görür, ama bana göre en büyüğüdür.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •