• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
9 sonuçtan 1 --- 9 arası gösteriliyor
  1. #1
    duarden
    Ziyaretçi

    Aşk inadına bir alçalıştır (tamamlandı)

    Tanrı var... Tanıdım ben onu... Dokundum ben ona... O var ve ben onu çok özlüyorum... Hem de çok... Tanrı var ve şu anki halimden o sorumlu.
    Sadece o...

    Odamda bir başınayım ve ne yapacağımı bilmiyorum. Günlerdir dışarıya çıkmadım. Hiçbir şey bana heyecan vermiyor. Her şey cansız sanki...
    Her sey yavan ve tatsız... Birazdan dergiden arayıp bu haftaki yazımı getirmemi isterler.Oysa yazdığım falan yok.Çünkü sadece onunla doluyum.Dopdoluyum.Yazmak ona ulaşmak içindi, onu bulmak içindi.Şimdi buldum onu... Aradığımı buldum. Ama o yok ortada... Tanrı yok... Hem var, hem yok...

    En son aradığımda benimle uzun konuşamayacağını, uzak bir yerden misafirlerinin geldiğini söylemiştin. Seni özledim, biraz konuşalım, dedim. Sesini özledim, dedim. Ama, rahat değilim, konuşamam, dedin. Sonra... Sonra... Ne zaman sonra... Yarın aramaya çalışırım, dedin. “Yarın”ı öyle kolay söyledin ki, deliye döndüm hırsımdan. Oysa ben hiçbir zaman tanrı olamadım. Hiçbir zaman yarının geleceğinden senin kadar emin olamadım. Birine deliler gibi aşıkken yarınlar hep çok uzaktı bana. Yolu kardan kapanmış, kimselerin arayıp sormadığı ve sonsuz bir unutuluşa terk edilmiş köyler gibi uzak ve imkansızdı... Evdeki bütün elektrikli ısıtıcıları yakıp kazak üstüne giyiyorum, ama yine de üşüyorum... Çok derinlerden gelen bir üşüme bu... Çocukluğumdan gelen. Çok eski bir üşüme... İlk terk edilişlerden, ilk hayal kırıklıklarından, ilk vedalaşmalardan gelen... Çocukluk üşümesi bu, her aşkta ortaya çıkan... Canım kardeşim benim, canım çocukluğum, ne kadar üşütsen beni, o kadar artıyor sana duyduğum mahcubiyet... Ellerim ne zaman boşluğu sarsa hep seni hatırlıyorum. Ben büyüdüm, sen orada kaldın... Hep orada... Hep soylu, hep kırgın... Ben insanların arasına karıştım, sen orada kaldın... Her imkansız aşk, bana çok uzakta bıraktığım çocukluğumu anımsatır... Tanrıya benzettiğim imkansız sevgili, beni uzaktaki o çok kırgın çocukluğumla buluşturduğun için minnettarım sana... Tanrıya benzettiğim imkansız sevgili, beni o çok uzaktaki, o çok kırgın ve hep kendine kanayan çocukluğumla bu sonu gelmez, bu kapkaranlık gecenin ortasında bıraktığın için nefret ediyorum senden ve sensiz olamıyorum... Böyle bir duayı ilk sen başlattın... Sağ ol tanrım, yeni bir çığır açtın! ...

    Aradığınız numaraya şuan ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar arayın. Aradığınız aşk şuan çok meşgul, ona bir türlü ulaşılamıyor...
    Seninle arama bir sürü gereksiz ve aşağılık adam ve kadın giriyor. Kim bunlar? Seninle aramda işleri ne? Tanrım, gerçek buysa, gerçek olan her şey bende tiksinti uyandırıyor. Donmuş bu dünya... Cansız... Ölü gibi. Soluk alıp vermiyor... Sadece senin aramanı bekliyorum... Sen ararsan dünya buzlarından arınacak ve hiç olmadığı kadar canlanacak... Sen ararsan dünya bütün kimsesiz ve kanayan çocuklarıyla birlikte soluk alıp verecek... Sen ararsan... Sen ararsan... Sen ararsan...

    Evet alçalıyorum. Ama elimden başka bir şey gelmiyor. Aşk bu... Alçalma, yükselme tanımıyor. Bu dünyaya ait her duygu ona yabancı. Aşık olsaydın bilirdin... Sevgilisine, ben senin köpeğinim, diye mektuplar yazan Rus şair Mayakovski’yi bir kez daha hatırla. Hiç utanmıyorum söylemekten, ben senin köpeğinim. Öyle olmasam, içim titreyerek ve bu dünyadaki her şeyden elimi eteğimi çekip yalnızca senin telefonunu bekler miydim? ... Biliyor musun aşk sonsuz bir alçalıştır sevgili, bunu senin varlığın öğretti bana... Aşk inadına bir alçalıştır, bunu senin yokluğun öğretti bana...

    Evine başka köpek aldığın için vücudu önce yaralar döken, sonra da acılar içinde ölen bir köpeğin vardı, hani yıllardır sana bağlı, senden başkasını tanımayan... Senden gizlicen annen gömmüştü onu, evinizin arkasında uzak bir bahçeye... İşte ben o köpeğin ta kendisiyim... Üzerime soğuk topraklar örtülse de, benden umut kesilse de, yine de beni ziyaret etmeni, bir kez olsun ayağıma gelmeni, toprağıma o sıcacık ellerinle dokunmanı istiyorum. Ben bunun için öldüm biliyor musun; toprağıma o güzel, o eşsiz ellerinle dokunman için... Ben senin ihmal ettiğin ölü köpeğinim...

    Cezmi Ersöz





    NOT:
    bu yazı 1999 yılının son lemanında yada 2000 ilk lemanında yayınlanmıştı daha sonra Yine Seninle Geldi Hayat' adlı kitabınada koymuştu cezmi ersöz niye mi anlatıyorum bu yazının tamamı degil eksik biraz ve ben yazının oldugu iki kaynagıda arkadaşlara verdim şimdi bu yazıyı tamamlayan olursa cok sevinicem
    bu sırada yazının ismini hatırlayamadıgımdan başlıgı yaznın içinden aldım sanki buymuş gibi geldi bide kitabın 38 sayfası diye hatırlıyorum nedense :)

    yanlış hatırlamışım 51. sayfaymış aşayamı ekleyelim burayamı?
    Bu mesaj en son " 10.08.05 " tarihinde saat 21:34 itibariyle duarden tarafından düzenlenmiştir... Neden: sayfa nereye eklesem? ;A

  2. #2
    titan#6 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    31-01-2005
    Mesajlar
    1,424
    Karizma Gücü
    8
    cok gusel bır yazı eksıklerını tamamlamaya calışıcam en kısa zamnda
    yeraltından yazmak için yerinüstünden kovulmuş olmanız gerekir
    E.B.

  3. #3
    duarden
    Ziyaretçi
    Alıntı titan#6 tarafından gönderildi.
    cok gusel bır yazı eksıklerını tamamlamaya calışıcam en kısa zamnda
    teşekkürler titan#6 gerçetkten yazı tamamlanınca ayrı bi güzellik olarak kalacak

    beklerken bir hikaye daha paylaşalım Cezmi Ersöz den

    hikaye aşaıgı alındı
    Bu mesaj en son " 20.10.05 " tarihinde saat 10:44 itibariyle duarden tarafından düzenlenmiştir...

  4. #4
    duarden
    Ziyaretçi

    Aşk inadına bir alçalıştır 2 hikayenin devamı

    ..................

    Biliyor musun, aşk sonsuz bir saçmalayıştır sevgili... Bunu senin varlığın öğretti bana..... Aşk inadına saçmalayıştır.Bunu senin yokluğun öğretti bana....Dinlerle bir ilgim yok, ama geçen gece öyle çağresiz kaldım ki, evdeki din kitaplarında aşk hastalıklarıyla ilgili bölümler aradım..... Ne yazık ki hiçbiri buna değinmemiş... Sadece İncil'in 465. sayfasında insanın aşağılanması konusunda beni ço etkileyen bir bölüm vardı. Aşağılanan insanları birgün Tanrının göreceği ve onları düştükleri yerden yukaruı çıkaracağı söyleniyordu burada. Orayı birkaç kez okudum.... Ailenizi, dostlarınızı, yakınlarınızı terk edin, sadece tanrıya bağlanın, diyen bir bölüm daha vardı... Orayı okuduğumda, işte,dedim, ben buyum... Ben herkesi terk ettim... Ne ailem, ne dostlarım, ne yakınlarım var... Seninse bir işin, sevenlerin ve geleceği var.... Benim senden başka kimsem yok... Ama senin bundan haberin yok. Sen normal hayatını sürdürüyorsun. Misafirlerin gelip gidiyor. Arkadaşların arıyor Şairin Dediği gibi, evinde güneş hiç batmıyor... Bense kimsesiz çocukluğuma sarılmış, kıyasıya üşüyorum. Sen beni aramıyorsun ya... Sen galip ve güçlüsün ya... Sen uzak bahçelerde soğuk toprakların altındaki ölü köpeğini birkez olsun ziyaret etmiyorsun ya... Bende benim gibi alabildiğine sevmiş, ama beklediğini bulamamış, hep terk edilmiş, hep yan yolda çocukluğuyla birlikte karanlık bir gecenin ortasında bırakılmış, aşkla yaralanmış arkadaşlarımı, yakınlarımı arıyorum telefonla... Onlara çektikleri acıyı soruyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar bana, uzak bir yerden susuyorlar sanki.... Çok acı çektiklerini seslerindeki ıssılıktan anlıyorum. Kanayan sesim ıssızlıkta yankılanıyor. Bencillik mi, umutsuzluk mu bilmiyorum, ama aşk acısıyla her ses bana seni hatırlatıyor.

    Aşk bir boşlukta durmadan çırpınıştır sevgili... Bunu senin varlığın öğretti bana. Aşk bir boşlukta inadına çırpınıştır. bunu senin yokluğun öğretti bana. Yine ben arıyorum. Sen arayacaktın, dayanamadım ben aradım. Telefonun kapalı yine... Yine o aşağılık kadınlar ve erkekler... Yine aranan aşka ulaşılamıyor, diyen, gaipten gelen sesler.... Evet, geç oldu. Kim bilir saat gecenin kaçı... Uyuman lazım... Sabah dinlenmiş ve sağlıklı uyanmalısın.... Randevuların var... Yapman gereken işler var; yoğunsun biliyorum. Sen tanrısın ya, senin her yere yetişmen lazım.... Bense buradayım, beni bıraktığın imkansız ve uzun gecede... Gidecek hiçbir yerim yok... Beklediğim bir sabahta yok... Kimseye yetişmek zorunda değilim. Çünkü, gerçeklerden nefret ediyorum. Beni senden alıp koparan bu dünyadan nefret ediyorum. Yapabildiğm tek şey seni düşünüp ağlamak... İp gibi akıyor gözyaşlarım... Dudaklarımda toplanıyorlar önce sonrada ağzımın içine giriyor. Gözyaşlarımın tadının ne kadar güzel olduğunu anlatacak kimsem bile yok.......

    Aşk soyludur, gizemlidir, sessiz ve derinden yaşanır; ama bazen acısı öylesine zorlar ki insanı , bunu olsun birine anlatmak ister... Ama bulamaz... Yoktur... Herkes gelecek olan sabaha hazırlanmak için bu dünyayı kabullenmiştir. İşte bu kabulleniş beni çılgına çeviren; bu kabulleniş bende ne kadar uslu, buyun eğmiş, her hesaplaşmayı sonraya erteleyen ne kadar sabır ve incelik varsa, içimden kanatarak söküp atmaya çağıran...

    O anda sevgili yoktur gözümde. o anda sen yoksundur... Aşkından ve umutsuzluğunan soluksuz kalan bir at gibiyimdir. Rakip tanımayan, ama çağresizliğinden ne tarafa koşacağını bilemeyen bir at.... Öfkesi ve aşkı ona zaman kaybettirir; bütün yarışlardan çıkartılır... Ama onun derdi bu değildir, o boğuluyordur, bütün yarışların ve bütün hesapların dışında kalmıştır, ama onun öfkesi başkadır... Onu bu hale getireni delicesine özlüyor ve bu yüzden soluk alamıyordur... Bu umutsuzluktan çıkabilmek için şuursuzca, ne yaptığını bilmeden, en güçlü, en hayati damarını dönüp ıssırır. Biraz olsun soluk alabilmek için, geriye dönüşsüz bir şekilde ıssırır kendini....

    İşte ben de o at gibiyim... Çıldırmışım sensiz bu gecede... Soluk alabilmek için en hayati damarını ısırp koparmaktan başka çarem yok.... Çünkü o at gibi ben de bu dünyanın ritmine uyamıyorum. bu dünyanın ayak oyunlarına, soğukkanlılığna... Neyin doğru, neyin yalan olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Her söylenene hemen inanıyor, hemen kalbimi ortaya koyuyorum... O mağrur, o kimsesiz kalbimi... Bazen bu dünyada bunca aç insan varken , savaşlarda haksız yere ölen bunca insan varken, sadece seni düşünüyor olmaktan utanmam gerektiğini düşünmüyor değilim. Ama inan hiç utanmıyorur. Çünkü ben seni böyle umutsuzca sevdikçe, o aç insanları , o savaşta hayatınıyitiren insanları daha iyi ve derinden anlıyorum. Onların benden farkı yok ki... Ben de açım... Her saniye sevgisizlikten soluğum kesiliyor. Tıpkı açların olduğu gibi... Her saniye soluğum umutsuzluktan kesiliyor... Tıpkı savaştan ölenler gibi... Açlık ve savaş aslında kalplerde başlıyor ve kalplerde sürüyor. Herkes birbirini bir şekilde öldürüyor. Bazen aç bırakarak, kimi zaman siperlerde kursunlayarak... Bazen de sevgisine karşılık vermeyerek, susarak öldürüyor. Kim olduğunu, sevip sevmediğini, aşktan ne anlayıp ne anlamadığını, yarından ne beklediğini anlatmayarak ve her şeyi bi sonraki güne erteleyerek, ben seni sonra ararım, şu an ço meşgulüm, diyerek öldürüyor....

    Öyle çok bekledim ki seni ve beklerken öyle çok acı çektim ki, bu acıdan birkez olsun kurtulmak ve bir an önce kendime dönmek için basitlik sırada bi bayağılık yapmanı bekledim. Düşün umutsuzluğumu... Ama yapmadın... Bir kez olsun ağzından sana duyduğum aşkı gölgeleyecek ve bana biraz olsun soluk aldırabilecek basit kelime, bayağı bir ifade çıkmadı. Ne kadar istesem de seni yok sayamadım. Dedim ya tanrımdın sen benim... Tanrı kadar mükemmel, tanrı kadar uzak, tanrı kadar acımasız... Tanrı kadar umutsuz.... Sana kendimi ne kadar adasamda senin kim olduğunu, benim için , aşk için, beraberliğimiz için ne düşündüğünü bütün çıplaklığıyla asla bilemeyeceğim. Bu bilinmezlik yüzünden bazen çıldıracağımı düşünüp korktum. Bazen yolda rastladığım delileri bile kıskandığım oldu. Onların özlediği kise yoktu. Belleklerini tamamen yitirmişlerdi... Hiçbir şey hatırlamıyorlardı. Ama birkez daha çıldırma şansları yoktu. İşte bu yüzdeen onları kıskanmaktan vazgeçtim. Aklımı yitirmek istemiyordum. Seni öyle cok seviyordum ki, defalarca ve aynı acıyla tekrar tekrar çıldırmayı göze alabilirdim. Cok acı verse de, seni hep hatırlamak istiyorum. Böyle düşününce delirmek bana yavan ve tatsız geldi... Daha üç gün önce, seninle uyumayı çok özledim, diyordun..... Bugünse sesin öyle uzak , öyle yabancı ki... O bir anda solan sessin... Tek umudum sesinken, o yavaş yavaş yorulup , içine kapanan sesin... Seni ne kadar sevdiğimi, ne çok özlediğimi söylerken, birden sözümü kesim, çok alakasız bir şey söylemen ne kadar kırıcıysı hep, bunu sen bilemezsin... Ama etkisi çok kısa sürüyordu her defasında... Ben yine sevgimi anlatmaya devam ediyordum, hissedip hissetmediğine bakmada. Senin gerçekte kim olduğunu bilmeden sana duyduğum aşkı anlatıp duruyordum sana... Oysa senin misafirlerin vardı.. Yarın çok önemli işlerin vardı... Dişlerini fırçalayıp bir an önce uyuman gerekirdi... Senin beklediğin bir sabah vardı... Benimse yok...

    Ne yaparsan yap... Yarın senin sabahın... Öyle çok acı çektim ki ve bu acı öylesine karşılıksızdı ki, en sonunda senin benden ayrı, benden başka, benden çok uzak biri olduğunu keşfettim....

    Senin yaptığın tek şeysevgili, beni içimdeki tanrıyla buluşturmak oldu... Bunca zamandır sana haksızlık ettiysem beni affet. Beni bu dertle bırak ve git... Yolun açık olsun... Neden sen yaptın bunu.. Neden sen beni çimdeki tanrıyla buluşturdun, bunune sen, ne ben bileceğiz... Ama ne zaman bir yerde aşk dense, aklıma ilk sen geleceksin... Ama inan senin bunda bir suçun yok... Sen bu dünyanın kurallarına göre yaşayan, herkesin mutlu olmasını isteyen ve zor durumda kalanların yardımına koşan bir insansın... Ama bana yardım etmen için henüz çok erken... Çünkü sonunda anladım ki, kalbimle benim aramda çok eskiden kalan bir suçum varmış... İçimdeki tanrıya işlediğim suçler birikmiş benim... Artık her şeyimle ona kulak vermeliyim... Oradan döner miyim, dönmez miyim, bilmiyorum... bunda senin bir suçun yok inan.. Sen git yoluna.. Benim derdim kendimleymiş... Tanrım dediysem sana, sana onca korkunç yükü yüklediysem, bağışla beni; bütün alçalışım, bütün saçmalayışım, bütün tükenişim kendimleymiş... Kendime çok susadığım bir anda sen geçmişsin yolumda...

    Sanmaki seni unuturum... Buralarda bir aşk olursa, buralarda bir ışık olursa... Buralarda bir güneş doğarsa, ilk çağıracağım sensin... Unutmam seni...

    Cezmi Ersöz

    bu hikayeyle ilğinç bir kesişmemiz vardır 1999yılı son lemanı yada 2000 yılı ilk lemanında yayınlandı önce okudum bir arkdaşa verdim hikaye kayboldu gitti, 2001 yılında bu sefer bir arkadaşım eski leman koleksiyonunu verince yine rastkadım ona bir arkadaşıma verdim o başka arkadaşına gene yollarımız ayrıldı
    2002 yılında kitap basımını bir arkadaşımda gördüm sonra itabı aldım başka bir arkadaşıma verdim ... böyle işte eski bir dostu yeniden görmek gibi bitti
    Bu mesaj en son " 10.08.05 " tarihinde saat 21:33 itibariyle duarden tarafından düzenlenmiştir... Neden: bugün bitcek yazı bitti saygılarımla

  5. #5
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Başlık aslında bana Victor Hugo'nun sözünü hatırlatmıştı.."Öyle alçak bir kapıdır ki açlık, geçilmesi zaruri oldu mu, insan artık ne kadar büyükse, o kadar çok eğilir." Bir de şizofreni aşka mektubu hatırlattı...
    Ben kısa bir araştırma yaptım ama net üzerinde bulamadım yazıyı Bu yüzden büyük bir merakla bekliyorum yazının devamını...
    Ama bu kitabı alacağımm...

    Bu arada ellerin kolların dert görmesin...Yüreğine sağlık...
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

  6. #6
    duarden
    Ziyaretçi

    Biliyorum Bu Yara Hiç Kapanmayacak

    Telefonlarıma cevap vermeyeceksin…Cevap versen bile, öyle yorgun öyle
    isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi…

    Sevmeyeceksin beni…Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin…
    Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan…Uçuruma
    atlar gibi sevdalanışımdan…
    Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın…
    Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe
    uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın…
    Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana
    acı çektireni…Seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür
    gibi konuşanı sevdin…Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep.
    Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan…
    Beni sevmeyecektin biliyorum ama…Ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini
    sevmeye…Öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı
    çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz
    çözüldüm…
    Sana da olmuştur…Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini
    bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir
    telaşla söylersin…
    Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini
    hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini…Ama yine de engelleyemezsin
    kendini tutamazsın.
    Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin…Üstelik bunu anladıkca daha da
    batırmak istersin kendini…Biraz daha zor duruma düşürmek…
    Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin…Sanki bile isteye kendi
    mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin…Kendinden gizli bir öç alır gibi.
    Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi…Sanki hiç sevilmek istemiyormuş
    gibi…
    Bir tür gurur muydu bu?
    Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi
    ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu
    hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı?
    Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda
    oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu
    biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini…İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra
    avucunu açıyor; Mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı
    diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu…
    Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı…
    Yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.Görgü kitabı
    masanın üstünde dururdu hep.
    Annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.Yemeğe nasıl oturulacak..çorba
    nasıl içilir? Kaşık nerede, çatal nerede durmalı…Balık nasıl yenir? Peçete nasıl
    katlanır…Sinemada nasıl oturulur…
    Ben de eskiden senin gibi saftım.İnanırdım bu dünyada bile şölenler
    olacağına…Bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk
    yaşayabilirler diye inanırdım…O kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen
    inanırdım…
    Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi…Sonra
    birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı…İçerden, arka
    odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım
    hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! …
    Ben de senin gibi saftım o zamanlar…Gidilecek neresi var dı ki derdim…İşte
    hep birlikteyiz…Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? …
    Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir
    araya gelmişiz tesadüften de öte…Biz…bizim aile, herkes, aslında hiç
    istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz…
    Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız.
    Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! …
    Evet cok geç anladım…
    Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası
    özlerken, aslında herkes…annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek
    üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş…
    Dünyanın en mutsuz otogarı…Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim
    evimiz…Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin
    sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz…
    İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip
    bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.
    Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere
    gidemiyordu…Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman
    ediyordu…
    Hem biz, bizim aile…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar
    gibiydik…
    Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık…
    Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü
    engel olamadığımız o felaket duygusu…
    Anlamıştım senin ailen de böyleydi…
    Üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında
    istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size! …
    Sana ya da kardeşine…Tesadüfen dünyaya geldiğinizi…Beklenmedik bir misafir
    olduğunuzu! …Aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini
    söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! …
    Sizin için…Senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten
    sonra…
    Senin de ailen benimki gibiydi…Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak
    yağmurlar gibiydi…Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın
    her şeye…
    Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken
    kaybetmiş gibisin hep…
    Ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız
    kadınlarda…
    Sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız
    erkeklerde…
    Biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın…
    Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde…Ne acıki, hep bizi
    incitip üzenlere bağlanacağız…Telefonlarımıza çıkmayanlara… Çıksa bile küfür
    gibi konuşanlara sevdalanacağız…
    Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz…
    Ölesiye, amansız seveceğiz onları…
    Biliyorum, bu yüzden odan böyle…Güncelerin ortalık yerde…Kitapların
    orada, burada…Anıların saçılmış ortalık yere…Her şeyin darmadağın…
    Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun…Sen
    de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir
    gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim
    her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup
    gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun…
    Biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin
    hayaletisin…Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı…
    Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi…Aklı başında, mazbut insan rolünü
    oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı…Hepsi
    yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi…Düşleri çok
    garipti…En kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka
    kıtalara gitmeyi düşlerlerdi…
    Yine aradım seni, yoksun…bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın…
    Bir kere çözüldüm sana…Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim…
    Oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim
    gibi…
    Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi…Öyle özledimki kendim gibi
    biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi…
    Yine aradım seni yoksun…Beni de birileri arıyor…Beni de kendi gibi birini
    sevmeyi özleyenler arıyor…Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi
    özleyen birileri arıyor.
    Hiç cevap vermiyorum…BEN SENİ İSTİYORUM, SENİ ARIYORUM…
    Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri
    yok ediyor…
    Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor…
    Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni…Seni bir başkası…
    Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram…Seni biri
    sevse de hiç kapanmayacak bu yaran…
    Hiç kapanmayacak! …Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç
    gibi…

    Cezmi Ersöz


    şizofren aşka mektuplar serisinden
    Bu mesaj en son " 12.08.05 " tarihinde saat 17:58 itibariyle duarden tarafından düzenlenmiştir... Neden: arama yaptım ama Ebruli belki gene azilik olmuştur şimdiden affola

  7. #7
    duarden
    Ziyaretçi

    Kalplerinde aşk işaretiyle doğarlar kimileri


    Gözlerimden Çok Yaramı Sevdim.


    Kalplerinde aşk işaretiyle doğarlar kimileri... Yeryüzüne gönül İndiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar, hayata ve insanlara merhamet duyarlar, ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıktan gibi yaşayamazlar.

    Aşk işaretiyle doğanlar yaşarken dünyaya talip olamazlar... Bilirler ki ne isteseler, neyi alsalar, ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları, teselli etmez... Gönüllü sürgündür onlar... Gizliden gizliye hissederler bunu..Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere. Kopup geldikleri ışığa olan inançları ne kadar büyükse, içlerindeki acı o kadar derindir... Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri... Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarım...

    Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden... Yorulur kendisini anlatamamaktan... Sevgilim der, sevgilim, ama, sevgilim dediği yanında değildir, bilir... Bazı günler insan soluksuz kalır, içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır... O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır... İnsan soluksuz kalmaya görsün, sevgili diye bütün yanlışlarına, bütün kaçışlarına, kendine yaptığı ihanetlere sarılır... İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün, her şey olmak, her yere yetişmek için bu hayata düşer... Her şey olduğunu, her yere yetiştiğini sandığı anda ortada kendisi yoktur artık... Kaybolmuşluğa çok yakındır... Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır... Daha az acı çekiyordur artık... Ama artık daha mutsuzdur eskisinden... Daha mutsuzdur, o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...

    Soluksuz kaldığımı kendimden bile sakladığım bir gündü.., Kaybolmuşluğa yakındım... İçimdeki acı hızla eksiIiyordu... Işık soluyordu, soluyordu tıpkı sesim gibi... Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi... Öylesine kaybolmuştum ki, bulamıyordum artık İçimde neyi yitirdiğimi, neyi kirlettiğimi... Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden, kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı... Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız hiç önemli değil... Gerçekten değil... Kaybolmuş insanlar birbirini çabucak buluyor... Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor... Konuşmaya susamıştık... Sanki ikimiz de dilini, kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye... Oysa böyle bir şey yoktu, hep buradaydık... Işığımızdan koptuğumuz yerde... O ışığı orada bırakıp bu dünyaya, bu hayata gönü! indirdiğimiz, her şeyde, her yerde olduğumuzu sandığımız yerde... Hep o soluksuz kaldığımız yerde... Daha vakit var, o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimiz de... Belki aynı gece, belki yıllar boyunca konuştuğumuz yerden bana geldik... Susuz ve yorgun... Yaşamaya köpekler gibi aç, ama ölüme dünden razı..

    Bana geldik... Belki içimizdeki acıyı avutur, koptuğumuz ışığı ikna eder, biraz olsun hiç yaşamamış, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar, içimizden bir ömür çalar, yitirdiğimiz ve anlayamadığımız ne varsa uzakta bırakır, buradan, bu hayattan yolumuza devam ederiz, sanmaya geldik... İçtik, şımardık, ağladık, hayatı özledik, çığlık attık; , ardımızda bıraktığımız ve bir kez olsun sahiden dönüp bakmadığımız onca kırık kalp, onca vazgeçiş, onca erteleyiş, onca unutuluş bir gecede bağışlanır sandık... Ama olmadı... Bunu ilk ve son kez sevişirken anladık... Birbirimizin çıplak bedenlerine dokunduğumuzda... Aynı andı, belki de peş peşe, derinden, çok derinden öksüz kalan bir çocuk gibi kesik kesik ağlamaya başladık... Engel olmaya çalışsak da yine de kahredici bir hoşluğu vardı bu ağlayışın içimizde... Bu hayatta sevgili olarak birlikte gidecek bir yerimiz yoktu... Geçmişimiz bizi geri çağırıyordu... Gidecek bir yerimiz yoktu, ama kaybolmamıştık... Bu yüzden kahredici bir hoşluğu vardı gözyaşlarımızın...

    Sonra sabah oldu... Sonra acı ve özlemin yerini utangaç bir boşluk aldı... Bütün o eksik bazların yerini derin bir suçluluk duygusu aldı... Sonra o gitti, yaramda hiç unutmayacağımız bir ürperti bırakarak gitti... Yaram ki, kimse onun kadar beni anlayamaz; yaram ki, kimse onun kadar beni sevemez... Gözlerimden çok içimdeki yaramı sevdim... Çünkü ondan başka kimse bana beni göstermedim Herkese, ama herkese yalan söyledim, ama bir tek o biliyor hepsini... Bir tek o gördü beni kendimi aldatırken... Onu unutmaya çok çalıştım... Yok saymaya... Hayat diye içine girmediğim akvaryum kalmadı... Her mevsim mutluluk modaydı.,. O akvaryumların içinde mutluymuşum gibi yaptım... Yaramı unutup herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım... Akvaryumun içinde herkes gibi camların dışında bir yeri Özledim... Bana ait olmayan bir hayatta ,hiçbir ortak yanım olmayan insanlarla akvaryumundışını özledim... Yaramı unutup, neyi özlediklerini bilmeyen insanların özleyişlerini sevdim... Bilmiyorum, belki bunu da kendi yaramı unutmak için yaptım hep.... Sonunda anladım ki, nereye gitsem sonunda yarama dönüyorum... Ne yapsam, ne etsem döndüğüm tek yer yine o eski kalbim... Bütün o oyunlardan bana kalan o eski yadigâr... Ne kadar sevsede insan, tükenip yorulduğu bir saat var... Herkesin bencil bir ömrü var... İşte en çok o zaman hatırlarım o eski kalbimi, çok sevdiğim bir yabancı gibi hatırlarım... mahcup bir özlemle çağırırım onu dağıttığım yerlerden, hayatlardan, yorgun ve bencil sevgilerden utanarak... Sanki kendi kalbimi geri çağırmak bir suçmuş gibi cağırırım... Güzellik ve soyluluk saklıdır o kalpte... Kalbimde kimsesiz kalmış güzelliğe ve soyluluğa vurgunumdur ben... Onu he arzulayışımda karşıma tanrı çıkar. Böyle eksik, böyle yarım, böyle susuz, böyle bir başına o bırakmıştır... Tanrı vardır ve benim sonsuzluğum ondadır...

    Bu susuzluğu hissettiğim andan beridir hayattan korkmamayı öğrendim... Kime dokunsam, tanrıya sonsuz yakarış; kime dokunsam, o büyük kopuşun sancısıydı ; kime dokunsam, kendimdeki ilk ağrıya dkunuş gibiydi... Kime dokunsam, eksik ve yanlış bir tanrıya dokunmak gibiydi... Tanrıyı unutmak, içimdeki aşkı unutmak gibidir bazen... Böyle zamanlarda kalkıp giden her şeyin peşine takılırım... Bütün zamanların, bütün ternlerin, bütün vaatlerin ve hızların arkasından giderim... Farklı olmak adına, kendim olmak adına, herkes gibi olmak adına koşarım giden her şeyin ardından.. İçimdeki tanrıyı, içimdeki aşkı soluksuz, kimsesiz bırakarak, koşarak giderim herşeyin ardından.. kendimi hatırlamamak için her anımı, her dakkamı tıka basa hayatla doldururum... İçimdeki aşkı, içimdeki susuzluğu unutabilmek için bir projeye, bir yazboz tahtasına dönüştürürüm kendimi... Her yerde ve herkesle olmak için kendimi boşlukta bir yerde yeniden yaratmaya çalışırım.. Herkesle ve her yerde olmak için, her yere bir an önce yetişmek için, kendime bana ait olmayan bir kalp, bir yüz alıp, kimsenin bilmediği, uğraşmadığı bir boşluğa yerleştiririm... Herkes ve herşey olmak için, beni çağırdıkları her yerde olmak için, bu boşlukta yaşadığım kimsesizlik, bu boşlukta yüzüme çarpan kapılar, bu boşlukta hızlandıkça geçiktiğim, bu boşlukta çırpındıkça yitirdiğim her şey ban aşksız geçen yıllarımı hatırlatır... Bana tanrısız ömrümü, yüzümde yoksun geçen anlarımı hatırlatır.. Böyle zamanlarda defalarca çiğneyip geçerim kendimi... Verdiğim sözleri, ettiğim yeminleri... Atarım kendimi herkesin ortasına... Gözlerimi atarım hoyrat gözlerin önüne... önce ben başlarım kendimi yağmalamaya.. O güvenmediğim hayatı ve zamanı yanıma alarak gizlediğim ne varsa ortaya dökerim... öç alırcasına kendimden... Dökerim her şeyi ortaya.. Herkesin kendinden kurtulmak için kışkırttığı yurtsuz ve kimsesiz gece için... Böylesine gecelerde herkes o eski yarasına haksızlık etmiştir, böylesine gecelrin sabahında herkes ezbere ve çabuk konuşur ve kimsenin gözlerine korkusuzca bakamaz... Herkes bir an önce, eksik ve yanlış da olsa bir gece önceki ömrüne dönmek ister.. Herkes susuz bıraktığı o eski kalbine dönmek ister..

    Bunları bilince, bunları hissederek yaşayınca kimseye kızamıyor insan. Öfke dönüp dolaşıp geliyor, yine içte patlıyor... İçimde patlıyor... Çünkü kime kızıp, kîmi lanetlesem en sonunda onu içimde buluyorum... Suçladığım herkeste biraz ben varım... Kimi yargılasam elimde kanı var... Kime bağlansam onda haksızlık ettiğim ömrüm, susuz bıraktığım tanrım var... Kime koşup sarılsam onda kollan bağlı erdemim var... Başkalarını yargıladıkça kendisini tutsak eden, başkalarım küçümsedikçe küçülen sevgim var... Oysa ne yapsam o yurtsuz gecem, susuz bıraktığım aşkım benî hiç unutmaz... Sorar hesabını... Defalarca gelip geçerek ömrümden, kimlerdi diye sorar o kanayan yüz bana, kimdi bütün gece onca yargıladıkların... İtildiğin ve sığındığın hüzünden tek bir yanıt çıkar, tek bir ses... O sesler, o bütün gece yargıladıkların aslında serişindir... Bilirsin ki o ıssız gecede bunu sana söyleyen senin sesindir... Sahibini ancak bu ıssız gecede bulmuştur... içinde soluksuz bıraktığın tamının sesi, içinde öyle kimsesiz, öyle kanlar içinde bıraktığın sahipsiz yüzünün sesidir... Ne olur sus ve öfkelenme der, bu ses bana... Boyun eğ bu sese... Kabullen onu... Bîr kez olsun kendi sesinin önünde eğil der... Bir kez olsun kulak ver ona... Kulak ver ona, onun neleri yitirdiğini, neleri sonsuza dek kaybettiğini bir kez olsun onun ağzından duy... Yüzünden akan kanı olsun öp... Sadece gözyaşı değil onlar, dokun onlara, dokun kendi kanma, yitirdiğin ve Özlemini çektiğin her şeyi kendi kanında bulacaksın... Orada bütün yargıladıkların var... Orada reddettiğin bütün ömrün var... Bu hayattan tiksinip lanetlediğin ne varsa, hepsi kanında saklı... Seni terk edip ihmal edenler, seni bir türlü anlamak istemeyenler, seni yargılayıp dışında bırakanlar orada... Orada, seni deliler gibi sevseler de senin içine bir türlü giremeyenler... Ne olur bir kez olsun onca insana dağıttığın kendini geriye çağır... Ne olur bir kez olsun anla, Ömründen daha uzağa gidemezsin... Onca yıl susuz bıraktığın tanrından daha uzağa gidemezsin... Ne olur anla, onca yıl kîmsesiz bıraktığın yüzünden daha uzağa gidemezsin... Ne olur bir kez olsun anla, yaranı yok sayarak hiçbir yere gidemezsin...

    Yaşamak ne ki, hem kendini, hem sevdiklerini durmaksızın kimsesiz bırakmak değil mi?... Yaşamak yüzünü onca yemine rağmen ortada bırakmak değil mi?... Yaşamak her gittiğin yerde bıraktığın yüzlerini özlemek değil mi?... Yaşamak, içinde o sonsuz ve tesellisiz acının tesellisini aramak değil mi?...

    Bu hayatın ne yengisi, ne yenilgisi teselli etti beni... Ne zaman, kazandım, ne zaman, artık kurtuldum, desem, daha derin bir boşluk açıldı önüme... Bu hayatın kurallarıyla ne zaman çıksam yola, kazandıkça kaybettim, yükseldikçe alçaldım... Ne aklımdan kurtuldum, ne delirdim... İçimdeki erdem öylesine soluksuz kalmış ki, ne zaman aşkın bir güzellik görsem ertelediğim hayatım gelirdi aklıma... İçimdeki erdemi suç ve günahla sınamaya geç başlamıştım çünkü..

    Çünkü ne zaman kirli, inançsız bir gece yaşasam anlamsızca ve kimsesiz bir ağlayış gelirdi içimden... Ne zaman benî bana hissettiren birine sarılsam, çok uzaktan, çok eski bir duygu bana rağmen, bana inat yanımdan geçip giderdi... Kimi sevsem hiç olmadığı kadar yalnızlaşırdı... Kimi anlamaya çalışsam hayatımın boşluğu çarpardı yüzüme... Kime elimi uzatsam o unutulmuş ömrümle karşılaşırdım... Kendimi daha fazla ne kadar tüketebilirdim?... Kime sarılsam verip de tutmadığını sözler çıkardı karşıma..

    İnsan her sabah doğan güneşten utanır. İnsan er ya da geç gelen mevsimlerden utanır...

    İnsan onca yıl susuz bıraktığı tanrısından utanır...

    İnsan bunca işarete, bunca özleme rağmen bir türlü gidemediği yerlerden utanır...

    İnsan yanan bir hayattan onca yıl bir kurtuluş beklediğine utanır.

    Cezmi ERSÖZ...

    Yine Seninle Geldi Hayat'tan.........
    Bu mesaj en son " 20.10.05 " tarihinde saat 10:45 itibariyle duarden tarafından düzenlenmiştir... Neden: yazı bitti bikaç fazladan yazı var ama asıl hikaye bittimişti zaten bikaçta ekleme yaptık saol Ebruli

  8. #8
    cylmz35
    Ziyaretçi
    Uzun bir metin o yüzten 3 fasıl halinde okuyabildim.
    fakat;
    Paylaşımın için sağol.. Çok güzelmiş.

  9. #9
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    ellerinn dert görmesin..yüreğine sağlık...
    Bu mesaj en son " 15.08.05 " tarihinde saat 13:16 itibariyle Ebruli tarafından düzenlenmiştir... Neden: estagfurullah..Bazen çıkmayabiliyor..Konu bitmiş sabitlemeyi kaldırdım...Sen de saol Duarden...
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Inadına Oyun Oynayın..! | Makale |
    2005 Konuları bölümünde Butcher tarafından açılmış
    Yanıt: 11
    Son Mesaj: 07.11.05, 00:49

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •