• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
21 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    selcuktr61 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-04-2005
    Mesajlar
    309
    Karizma Gücü
    0

    KişiseL GeLişim YazıLarı

    Peçetelerin gücü

    Geleceğiniz için hayal kurmak ile bir iş planı yazmak arasındaki fark nedir? Herkes hayal kurar.


    Bir meslek sahibi olmayı, ev ya da araba almayı, okumayı, tatile gitmeyi, işte başarılı olmayı, sevdiğiyle buluşmayı ya da evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, kitap yazmayı ve daha birçok benzer ve benzemez eylemi veya durumu hayal eder. Hayal kuranlardan hangileri hayallerine daha çok ulaşır? Hayal kuranlardan, ulaşmak istediklerini yazanlar, hayallerine ulaşırlar.

    Ulaşmak istediğiniz hayali yazmaya başladığınızda artık bir karar vermişsiniz demektir. Konuşurken yüzlerce olasılık vardır. Her şeyi söyleyebilirsiniz; her seferinde aynı hayali biraz değiştirerek ya da tamamen farklı anlatabilirsiniz. Ama bir kez yazdınız mı durum değişir. Yüzlerce hayalin içinden "ben bunun gerçekten olmasını istiyorum" diyorsunuzdur. Eğer hayalinizi bir resim gibi ayrıntılarıyla betimlerseniz ona bir adım daha yaklaşırsınız. Çünkü aklınız o ayrıntılara nasıl ulaşılacağını da belirlemeye başlar.

    Dünyanın en büyük iş fikirleri, sanılanın aksine şirketlerin toplantı salonlarında değil, konuşmanın, düşünmenin, tartışmanın, birlikte hayal kurmanın zevke dönüştüğü bir yer olan restoranlarda kağıt peçete üstüne çıkar. Örneğin, Amerika'nın milyar dolarlık gözde havayolu şirketi Soutwest Havayolları fikrini Herb Kelleher bir restoranda peçeteye yazmıştır. Richard Branson lisedeyken ilk hayalinin iş planını defterinden kopardığı bir not kağıdına yazmıştır. Peter Drucker'ın eşi Doris Drucker 86 yaşında kurduğu şirketinin iş planını yine küçük bir not kağıdına yazmıştır.

    Özellikle bir hayalinizi yazdığınız zaman karar vermenin yanı sıra, o hayali tekrar gözden geçirilebilir bir gerçeğe dönüştürmüş oluyorsunuz. O yazı, sizin hayalinize olan inancın bir belgesine, kanıtına dönüşmüş oluyor. Onu gördükçe, o hayale daha çok inanıyorsunuz. Bu tür hayallere birer-ikişer kelimelik bir ad/marka vermek onları paylaşmayı da kolaylaştırıyor. Yazılı olanı çoğaltmak da çok kolaydır. Fotokopi çekebilirsiniz, poster yapabilirsiniz, e-posta ile yüzlerce, web sitesiyle binlerce kişinin hayalinizi görmesini, üstüne konuşmasına olanak sağlarsınız. Bu insanlardan geri bildirim aldıkça hayaliniz hayal olmaktan çıkar, bir gerçekliğe dönüşür. Bir hayalinizi yazmak ve okunmasını sağlamak reklam yapmaya benzer. Şirketler ürünlerinin çok iyi olduğuna ve çok satacağına inanırlar ve bunu yazarlar (yazmak, sesli ve görsel kayıtları da içerir). O kadar çok yazarlar ki (o kadar çok reklam yaparlar ki) sonunda hayalleri gerçek olur.

    Bazen bir hayalinizi hayata geçirmek için o dönemki koşullar uygun olmayabilir. Ancak yazacak olursanız, hayaliniz yarına çıkabilir. Koşullar uygun hale geldiğinde hayalinize, projenize yeniden dönebilir ve onu gerçekleştirmeye başlayabilirsiniz. Hatta çocuklarınız ya da torunlarınız bile bununla uğraşabilir.

    Hz. Muhammed'e (sas) gelen ilk emir “Oku” olmuştur. Okuyabilmenin ön koşulu, okuma-yazma bilmek değil, önce “okunacak” bir şeyin yazılmasıdır. Yüce Yaratıcı evrenlerin kitabını, kurallarını yazmıştır. İnsanlık uygarlık tarihi, icatların formüllerinin, edebiyat eserlerinin, resimlerin, müziğin, sinemanın önce hayal edilmesinin sonra da yazılmasının tarihidir. Öyleyse, yazalım. Hayallerimizle dünyada minik ya da kocaman bir değişiklik yapabilmek için yazalım.

    Hayvanlarla insanlar arasındaki en büyük farklardan biri, insanın kendisinden sonraya bir değişikliği bırakma gücüdür. Hayvan ise dünyaya tanımlanmış işlevinin dışında bir katkıda bulunmadan gider.

    melih arat
    www.zaman.com.tr
    Asım'ın nesli diyordum ya...Nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

  2. #2
    selcuktr61 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-04-2005
    Mesajlar
    309
    Karizma Gücü
    0
    Özgüvenimiz var mı?

    İnsanları, özgüven açısından üçe ayırabiliriz: Özgüveni düşük ya da hiç olmayanlar; özgüveni ortalama olanlar; özgüveni çok yüksek olanlar.


    Özgüven düşüklüğüne ne yol açıyor? Aslında hepimiz dünyaya eşit bireyler olarak geliyoruz. Bazılarımız müzik ya da resim gibi özel alanlarda doğuştan yetenekli olabilir. Ancak özgüven sonradan öğrenilen veya kaybedilen bir özellik. Herhangi bir bebek ya da çocuk çevresini tanıma, kurcalama, harekete geçme konusunda istekli ve arzuludur. Ancak bazı bebekler ve çocuklar; bir yaşlarından itibaren çevresindekileri tanıma ve kurcalama bakımından daha özgür davranırken; bazıları davranmaz. Bunun nedeni çocuk değil, çocuğu yetiştirenlerin tavrıdır.

    Şimdi üç çocuk hayal edelim. Üçü de zekâları ortalama ve sıradan çocuklar. Birinci çocuğun her yaptığına kızılıyor; sürekli hatalı olduğu vurgulanıyor; sürekli olarak eleştiriliyor ve kendisine kötü sıfatlarla hitap ediliyor. Çocuğa 'otur, yerinden kalkma' deniyor. İkinci çocuğun yaptıklarının çoğuna kızılıyor, sık sık hatalı olduğu vurgulanıyor; sıklıkla eleştiriliyor ve kendisine bazen iyi bazen de kötü sıfatlarla hitap ediliyor. Çocuğa odaklanılmıyor; ama çocuğun da hareketlerinin kısıtlanması eğilimi hakim. Üçüncü çocuğun yaptıkları konusunda ince ayrımla yaklaşılıyor ve çocuğun hatalı davranışları nazikçe belirtiliyor. Çocuk sürekli olarak olumlu yönden eleştiriliyor. Kendisine sık sık olumlu sıfatlarla hitap ediliyor. Çocuk yeni deneyimler için cesaretlendiriliyor. Bu üç çocuk büyüyor. Birinci çocuk okulda güçlükle başarılı oluyor. Zor arkadaşlık kuruyor. Kendini ifade etmekte zorlanıyor. Karşı cinsle konuşmakta zorlanıyor. Daha zor öğreniyor. Kolej ve üniversite sınavlarında başarısız oluyor. İkinci çocuk okulda ortalama başarı elde ediyor. Çok sayıda olmasa da arkadaş edinebiliyor. Çekingen değilse de sosyal girişken olarak tanımlamaz. Kolej sınavlarını kazanamıyor ama üniversite sınavını kazanıyor. Üçüncü çocuk okulda bazı derslerde çok başarılı; birçoğunda da başarılı. Popüler ve çok arkadaşı olan bir çocuk. Sosyal girişken ve kendini her ortamda ifade ediyor. Görevlere talip oluyor. İrili ufaklı başarıları var. Kolej ve üniversite sınavlarını kazanacağını düşünüyor ve kazanıyor.

    Başlangıçta eşit olan bu üç çocuğun, ilerleyen dönemde eşit olmadığını düşünebilirsiniz. Aslında kapasite olarak eşitliklerini korumaktadırlar. Kendilerine olan özgüvenlerine ilişkin farkları, kendilerinden değil, onlara diğer insanların davranışlarından kaynaklanıyor. İnsanların bize olumsuz sözler söylemesi ve olumsuz davranışlarda bulunması aslında bizim değerimizi azaltmaz.

    Bu anlamda özgüveni hiç olmayan insanların ana sorunu, kendilerine güvenemeyecek insan olmaları değil, kendilerine güvenebileceklerine inanmamalarıdır. Bu inancı, kendi kendilerine değiştirmeleri sorunu çözecektir. Ancak bunu yapamayacak olurlarsa özgüveni yüksek üçüncü çocuğun formülü işe yarayabilir.

    Üçüncü çocuğun kendine olan güveninin artması, başlangıçtan itibaren irili ufaklı projelerde başarı elde etmesi ve deneyim kazanmasıdır. Küçük projelerde elde edilen başarılar, büyük projelere başlamak için cesaret vermektedir. Ayrıca bu başarılar, çevremizdeki insanların yorumlarını önemsiz hale getirmekte ya da yorumları olumluya dönüştürmektedir. Kişi kaç yaşında olursa olsun, özgüveni hangi seviyede olursa olsun, mevcut özgüvenin izin verdiği bir denemeye cesaret etmek; onda başarı kazanmak, özgüven seviyesini yükseltecektir.

    melih arat
    Asım'ın nesli diyordum ya...Nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

  3. #3
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0

    benden bir söz ..

    cesaret varsa başarı da olur..
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

  4. #4
    selcuktr61 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-04-2005
    Mesajlar
    309
    Karizma Gücü
    0

    Para ile özgürlük olur mu?

    İnsan ne zaman özgürdür? Çok parası olduğunda mı, yoksa ahlakı olduğunda mı? Para ile her şeyi yapabilir miyiz? Öyle görünüyor. İstediğiniz yere tatile gidebilirsiniz.


    İstediğiniz arabayı alabilirsiniz. İstediğiniz eşyalara sahip olabilirsiniz. İstediğiniz kadar eğlenebilirsiniz. Okula bile gitmeye gerek kalmaz gibi görünüyor. Bana sorarsanız sadece böyle görünüyor. Özgürlük seçeneklere ulaşabilme imkânına sahip olmaktır. Para bizi hayattaki seçeneklere ulaştırır gibi görünüyor; ama ahlak olmadığı zaman dünyanın tüm parası sizin olsa özgür olamazsınız. Bu bir ikilem gibi görünüyor.

    Ahlak birçokları için sınırlayıcı bir olgu gibi görünüyor. Tam tersine, ahlak insanı bu dünyada en çok özgürleştiren olgu olarak kabul edilebilir. Örneğin, borç alarak parasal varlığını artıran ve bunları ödememek için formüller geliştiren bir insan düşünelim. Ödeyebileceği halde borçlarını ödemeyen bu insan, borcunu ödemediği insanların önüne çıkma özgürlüğünü kaybetmiş demektir. Basit bir örnekle, mahalleden borç aldığınız ve borcunuzu ödemediğiniz bir komşunuzun evine gitme özgürlüğünü kaybedersiniz. Yeterince çalışmadan, konuları öğrenmeden, kopya çekerek derslerini geçen bir öğrenci düşünelim. Diyelim ki söz konusu ders İngilizce olsun. Bu öğrenci ahlaklı bir birey gibi davranmadan elde ettiği sınıf geçme hakkı sonucunda, İngilizce okuma, konuşma ve yazma özgürlüğünü kaybetmiştir. Çünkü dili öğrenememiştir. Bir genç eğer ahlaklı, kendine hakim değilse ve bu ailesi tarafından onaylanmamışsa, gece geç dönme ya da tek başına tatile çıkma özgürlüğünü kaybeder. Bir polis memuru düşünelim. Polis memurunun ahlaklı olması demek, ilk olarak meslek unvanı gereği, kural ve kanunlara diğer insanlardan daha fazla uyan bir memur demektir. Ancak kanunsuz ya da kurallara uygun olmayan şekilde davranan bir polis, itibar görme özgürlüğünü kaybedecektir. Örneğin, bir polis memuru rüşvet almaz; tam aksine rüşvetle iş görenleri yakalar. Ama ahlaksız davranıp rüşvet alacaksa, onun rüşvet aldığını bilenler, onu bir polis memuru olarak saymayacaklardır. Bu tespit edilirse polis memuru olarak çalışma özgürlüğünü de kaybeder.

    Çok zengin bir işadamı çalışanlarına hak ettikleri maaşı vermiyorsa, onları fazla çalıştırıyorsa, ahlaklı davranmadığı söylenebilir. Bu durumda çalışanlarından ellerinden gelenin en iyisini isteme özgürlüğü giderek azalır. Çalışanlar böyle bir patrona gönüllü olarak değil, zorunluluktan hizmet ederler. Ellerinden gelenin en iyisini değil, işlerini kerhen yaparlar. Tartı sırasında çalan bir kasap ya da bakkal, yeni müşteri kazanma özgürlüklerini günden güne kaybederler. Halbuki ahlaklı bir kasap ya da bakkal, doğru tartarak ürünlerini satıyorlarsa, sürekli olarak yeni müşteri kazanma özgürlüğüne sahiptirler.

    Ahlaklı bir insan olmanın insanı özgürleştirdiğine ilişkin bu örnekler sizi ikna edemediyse, Bir zamanlar Türkiye'nin en zengin insanlarından birkaçını düşünelim. Cavit Çağlar ve Uzan Ailesi'nin bazı mensupları, kanunlar çerçevesinde ahlaklı davranmadıkları gerekçesiyle hapis cezası talebiyle yargılanıyorlar. Bazı başkaları doğdukları vatana, evlerine bile dönemiyorlar.

    Ahlaklı olmayan insanlar özellikle de rahat uyuma özgürlüklerini kaybediyor. Yalan söyleyerek ya da kendi meslek unvanlarının gereklerini yapmayarak ya da başka insanların paralarını zimmetlerine geçirerek ya da toplumun ya da dinin ahlaksız olarak tanımladığı davranışları yapanlar birçok sorun yaşamaya başladıklarından geceleri rahatça uykuya dalma özgürlüklerini kaybediyor.

    Ahlaklı iseniz, cebinizde paranız olsun olmasın fevkalade özgür olduğunuzu söyleyebilirim. İstediğiniz yere gitmekte, ama en güzeli rahatça uykuya dalabilmekte…

    melih arat
    Asım'ın nesli diyordum ya...Nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

  5. #5
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0

    Sınırımızın ötesinde yeni bir hayat

    Kaya'nın müziğe yeteneği vardı. Dört yaşındaki bu çocuğun yeteneğini keşfetmesi için evlerinde müzik yapabileceği hiçbir alet yoktu. Annesi-babası ona bebekken bir zil dahi almamıştı.

    Evde bir sürü oyuncak tabanca, araba, asker, aletler vardı. Ama bunların hiçbiriyle müzik yapılamıyordu. Müzikle ilgili hiçbir şey denememiş olması, onun sınırlarını oluşturmuştu. Kaya, altıncı sınıfta ilk kez müzik dersi almaya başladığında flütle tanıştı. Bu yeni deneme onu eski hayat sınırlarının ötesine taşırken sahip olduğu bir cevheri de ortaya çıkardı.

    Nilgün'ün annesi tipik bir koruyucu-kontrolcü anne olarak, evdeki her şeyi kendi yapardı. Nilgün bir erkek çocuğu gibi yetişiyordu. Annesi yemekleri kendi yapıyor; ev işlerini kendi yapıyordu. Annesi Nilgün'le yemek hazırlamak ve ev işleri arasında bir sınır oluşturmuştu. Nilgün 24 yaşına geldiğinde nişanlısı İlker, ona birlikte yemek kursuna gitmeyi teklif etti. Evleneceklerdi, ama Nilgün daha hayatında yumurta bile kırmamıştı. Yemek pişirme kursuna gittiler. Nilgün, hayatında ilk kez yemek pişirmeyi deniyordu. Böyle olmasına rağmen sınıftaki en güzel yemekleri Nilgün pişirdi; doğuştan yetenekliydi. Nilgün o günden sonra her fırsatta yemek pişirmeye başladı. Diş hekimliği bölümünü bitirmesine rağmen, aşçılığını kendisinin yaptığı bir restoran açtı. Hiç hayal etmediği, geçmişteki sınırlarının çok ötesinde bir hayat başlamıştı.

    Kehanet, yazları cankurtaran olarak çalışıyor ve kışları da kapalı havuzlarda yüzme öğretmenliği yapıyordu. Her yıl aynı plaj ve havuzda çalışıyordu. Evlenmek istiyordu; ama çevresindeki kızların hiçbirini bir eş olarak değerlendiremiyordu. Hayatı sürekli deniz ve havuz kenarında geçtiği için de tatilini evde geçirmeyi tercih ediyordu. Bir gün bir arkadaşı, İtalya'nın kırsal bölgelerinde gençlerin üzüm toplayarak kısa süreli çalışabildiğini söyledi. Bir ay üzüm ya da elma topluyorsunuz, sıra dışı bir tecrübe yaşıyorsunuz ve ülkenize dönüyorsunuz. Bu imkânı internetten biraz araştırdı ve bir organizasyon şirketiyle anlaşarak İtalya'da üzüm toplamaya başladı. Kendisi gibi başka ülkelerden gelmiş gençler vardı. Litvanyalı bir genç kızla tanıştı. Birbirlerine âşık oldular ve evlenerek Türkiye'ye yerleştiler. Kehanet, denemediğini denemiş kendi kişisel sınırlarının ötesine geçmişti.

    Şekerpare Hanım, ekonomik krizde yönetici olarak görev yaptığı işini kaybetmişti. Yaklaşık bir yıldır işsizdi. Ancak varlıklı bir ailenin kızı olarak işsizliği onu çok olumsuz etkilememişti. Yine de çalışmak istiyordu. Alışveriş için ilk kez gittiği beş katlı bir konfeksiyon mağazasında, alışveriş yaparken mağaza düzeniyle ilgili satış temsilcisine bir öneri getirdi. Öneriyi duyan mağaza sahibi, Şekerpare Hanım ile sohbete başladı. Mağaza sahibi, sohbet sırasında Şekerpare Hanım'ın özgeçmişini ve daha önce görev yaptığı yerleri öğrendi ve ona mağazanın yöneticiliğini teklif etti. Şekerpare Hanım, açıkçası şaşırmıştı. Olayı analiz etmeye çalıştı. Daha önce gitmediği bir mağazaya gitmişti, daha önce getirmediği bir öneriyi getirmişti. Deyim yerindeyse kendi kişisel sınırlarını aşmıştı. Sonunda aldığı iş teklifini kabul etmiş ve yeni bir iş sahibi olmuştu.

    Ahmet konuşma yapmaktan çekinen biriydi. Hayatının en büyük ideali de öğretmenlik yapmaktı. Bir yüksekokuldan kendisine ziyaretçi öğretim görevlisi olması teklifi geldi. Bu teklifi kabul etmek onun kendi sınırlarının ötesine geçmesi demekti. ‘Denemediğini dene' düsturuna uygun olarak kabul etti. İlk birkaç günlük konuşma deneyimi oldukça zor olduysa da, giderek konuşmacı performansı iyileşti. Kendi sınırını aşarken bir idealine de ulaşmış oldu.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

  6. #6
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0

    Bu yazıyı okumak için zaman kaybetmeyin!

    İnsan bir şey yaparak yıl kaybeder mi ya da bir yıl kazanır mı? Bazı gençler, diyelim ki beğenmedikleri bir üniversiteyi bitirmek üzeredir ve bu bölüm için yıllarını kaybettiklerini düşünürler ve bir tür bunalıma girerler. Bazı yetişkinler de beğenmedikleri bir mesleği ya da işi yaparak yıllarını kaybettiklerini söylerler; ama bir taraftan da “Yeni bir işe ya da mesleğe geçmek için artık çok geç.” derler. Bazı anne-babalar çocuklarını okula erken başlatmak isterler. Erken başlatmak istemelerini de gerekçesi olarak “çocuk bir yıl kazansın” düşüncesidir.

    Altı yaşında okula başlayan bir çocuk, bir dizi sorunla karşılaşabilir. Yedi yaşında olan normal bir çocuğun zekası, çocuğun yaşı dolayısıyla, altı yaşındaki normal bir çocuğun zekasından daha ileridir. Dolayısıyla herhangi bir şeyi anlamada yedi yaşındaki çocuk, altı yaşındakinden daha avantajlı durumadır. Altı yaşında bir çocuk ise, bir şeyleri eğer geç anlıyor ve geç yapabiliyorsa, bu durum çocuğun kendine olan güvenini düşürebilir. İkinci bir sorun da, altı yaşında bir çocuk fiziksel olarak yeterince gelişmediyse, kendisinden yaşça büyük sınıf arkadaşları tarafından hırpalanabilir. Sınıfın küçüğü olma sorunu ise ilköğretim boyunca devam edecektir. Bunlar bir yana, çocuk yıl kazansın diye, çocuğunu okula göndermeye çalışan anne-babalarını pek anlayamıyorum. Çocuk okulları erken bitirirse ne olacak, ona bir yıl daha az bakarak tasarruf mu yapmış olacağız? Bu çocuk erkenden çok başarılı mı olacak? Hayata erken atılınca ne olacak? Ne için acele ediyoruz?

    Birçok insan gençlik yıllarında şu ya da bu şekilde zaman kaybediyor. Hazırlık okuyarak, üniversite sınavı için bazen özel bir yıl ayırarak, askere gitmek için bekleyerek, askerden geldikten sonra iş arayarak ya da başka nedenlerle bir şekilde zaman kaybediyor. Zaman kaybediyor desem de, bu zamanları insan kazansa ne olacak erkenden kariyer başarısı mı gelecek, kişi gidip evlenip çoluk çocuğa mı karışacak, ne olacak? Ne için acele ediyoruz?

    Bazı üniversite öğrencilerinin şu ya da bu nedenle yıl kaybettikleri ve “Artık her şey için çok geç” diye söylenmelerini de anlayamıyorum. İnsanın yaşamında yetişmesi gereken önceden belirlenmiş katı bir program mı var? 18 yaş civarında mezun olan biri 23 yaş civarında üniversiteden mezun olabilir. Ancak böyle bir zorunluluk yok. Üniversiteyi 30 yaşında da bitirebilirsiniz. Önemli olan amacınıza ulaşmaktır. Diyelim ki Ankara’da oturuyorsunuz ve amacınız İstanbul’a gitmek, ama bir şekilde yanlış otobüse bindiniz ve Erzurum’a gittiniz. Orada yapmanız gereken “Geçti, bitti” demek yerine, tekrar İstanbul’a bir otobüs bileti almaktır.

    Ray Kroc, McDonald’s zincir yapmak için çalışmaya 54 yaşında başladı. Peter Drucker’ın karısı Doris Drucker 80 yaşından sonra şirket kurdu. Dyson süpürgelerinin kurucusu, 1978’den 1991’e kadar şirketi kurabilmek için para aradı. Bu insanlar, kaybettikleri yıllara hiç üzülmediler.

    Önemli olan değişik eğitim kurumlarında kaç yaşında bulunduğunuz değil, yaşamınızı değerli işler ve deneyimlerle doldurup dolduramadığınızdır. Kurumlara girmekte ya da kurumların içinde geç kaldığınız için endişelenmekten çok, yaşamınızda yeni deneyimler kazanıp kazanamadığınıza, yeni bir şeyler öğrenip öğrenemediğinize endişelenebilirsiniz. Yeni deneyimlerin ve öğrenmelerin adresi de, daha önce gitmediğiniz yerler, sormadığınız sorular, okumadığınız kitaplar ve dergiler, dinlemediğiniz müzikler, girmediğiniz fuarlar, konuşmadığınız insanlardır.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

  7. #7
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0
    Merhaba,

    Ekteki dosyada bin defa dolasmis askida kahve oykusu var.

    Ancak Turkiye icin bir uygulama onerisi de iceriyor.

    Oturdugunuz mahalledeki kafe, pastanelere, firinlara siz de onerebilirsiniz.

    Not: Yirmi gun once yaptigimiz ziyarette italya'da ekte anlatilan toplumsal terbiyeden cok, daha cok vahsi kapitalizm uygulamalarina tanik olduk. Ama yine de fikir guzel. italya'da uygulanip uygulanmadigi degil, Turkiye'de uygulanip uygulanmadigi onemli.

    Cok sevgiler,


    http://**********.de/files/6645699/A...VE_1_.ppt.html

    melih arat - zaman
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

  8. #8
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0

    TaahhÜt Ederİm!

    Az zamanda çok iş başarmanın sırlarından bir tanesi, söz vermektir. Söz vermek ya da eski deyimle yapacağını taahhüt etmek, vicdan ve sorumluluk sahibi insanlar için harekete geçirici bir güçtür. İnsanlar, belirli bir işle ilgili söz verirken çoğu zaman o işi yapabilecekleri zaman normunu ele alırlar. Söz konusu işi, norm zamanın üçte birinde yapmayı taahhüt edecek olurlarsa belki de o işi, üçte bir zamanda yapmanın yolunu icat edebilirler. Taahhütlerine sadık kalamasalar, işi norm zamanın yarısında bile bitirseler bile kendilerine ve müşterilerine bir katma değer üretmiş olurlar. Alışık olduğunuz zaman normlarının dışında taahhütlerde bulunmak, geçen zamanı daha iyi değerlendirmeye zorlayan, saniyeleri ya da dakikaları hissettiren itici bir güçtür.

    Diyelim ki, eskiden bir ayda bir iş yaparken, artık bir ayda aynı işin yanında dört ya da beş farklı iş yapmayı daha taahhüt ettiniz. Ayın sonunda işlerin türüne ve sizin bu işleri becermedeki yetenek ve koşullarınıza bağlı olarak ya bu işlerin hepsi yapılmıştır ya da bir kısmı yapılamamıştır. Ancak ortada bir sonuç vardır. Siz bir önceki aydan daha çok iş yapmışsınızdır. Bu yöntemi sürekli kullandığınız takdirde bir yıllık vadede, bir önceki yıla göre daha çok iş yapmış olursunuz.

    İnsanların çok önemli bir bölümü düzenli spor yapmak, düzenli okumak istemekte ama bunların hiçbirini yapamamaktadır. Seminerlerimde katılımcılara “Her sabah saat yedi ile yedi otuz arasında yürüyüş yapmak ister misiniz?” diye sorarım. Bazen saat değişikliği önerseler de hemen hepsi “Evet” der. Ben de “Öyleyse adresinizi verin” yarın sabah kapınıza geleceğim” derim; onlar da “tamam” der. Normal şartlar altında kendi kendine yataklarından çıkmayan bu insanlar, bir başkasına söz verince harekete geçmektedir. Buradaki kritik nokta, sözün bir başkasına verilmesidir. Çünkü insanlar başkalarına söz verdiklerinde mahcup olmamak için sözlerini tutmaya çalışmaktadır. İnsan birçok örnekte kendisine verdiği sözleri tutmamaktadır.

    Kitap okumak için, kilo vermek için birçok insan kendine söz verir; ama sözünü tutmaz. Ancak bir kitabı bir arkadaşınıza belirli bir günde özetleyeceğinize söz verirseniz son gece de olsa o kitabı okur ve özetini verirsiniz. Bir arkadaşınıza 60 gün içinde 8 kilo vereceğinize dair söz verir; vermediğiniz takdirde 5 bin Euro arkadaşınıza ödeyeceğinize dair bir senet imzalayacak olursanız 8 kilo vereceğinizden emin olabilirsiniz. Neden böyle peki?

    İnsanlar ikiye ayrılırlar:

     Önden Motorlular ve
     Arkadan İttirmeliler

    Elimde bir istatistik yok, ama kendi gözlemlediğim kadarıyla toplumun büyük çoğunluğu Arkadan İttirmeli; çok küçük bir kısmı da Önden Motorlu. Önden Motorlu insanlar, kendi kendilerine harekete geçebilen, kendilerine verdikleri sözleri tutabilen insanlar. Tek başlarına erkenden kalkıp yürüyüşlerini yapabilen, başkalarına söz vermeden projelerinden ilerleyen insanlar. Arkadan İttirmeliler de, ancak itici bir kuvvet olduğu zaman iş yapan insanlar. Sınav günü gelince çalışanlar, patrona mahcup olmamak için projeyi bitirenler, ancak sunum yapılacak günün gecesinde projeyi bitirenler.

    Eğer Arkadan İttirmelilerdenseniz bunda bir sorun yok. Önemli olan insanın kendini tanımasıdır. Kendi kişilik profilinize göre hareket edin. Sürekli söz verin ve bunları tutmaya çalışın.


    Melih Arat
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

  9. #9
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0
    Her zaman keşfetmek için bak!!
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

  10. #10
    slim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    304
    Karizma Gücü
    0

    Evet mi, Hayır mı?

    Gülşen, iyi bir öğrenimin ardından iyi bir iş bulmuştu. İşinde kısa sürede yükselmişti. Bu arada evlenmiş ve birkaç yıl sonra da anne olmuştu. Bir taraftan bir dergide yazıları da yayımlanmaya başlamıştı. Bununla birlikte aile yaşantısı da parlak bir performans sergiliyordu. Eşi ve oğluyla son derece mutluydu. Bir gün eski komşusu Ahzade ile karşılaştılar. İkisi de aynı yaştaydılar; birlikte sohbet etmek üzere bir kafeteryaya oturdular. Ahzade, liseden sonra üniversiteye devam edememişti; ancak evlenmiş ve o da çocuk sahibi olmuşlardı. Ahzade, cesaret ederek Gülşen’e başarılarını açıklayacak bir formülü olup olmadığını sordu.

    Gülşen de, babasının iki arkadaşından söz etti. “Babamın arkadaşları Yalçın ve Merih Bey’den çok önemli iki şey öğrendim” dedi. Yalçın amca, bana küçükken ‘Hayır’ kelimesinin gücünü anlattı. Birçok insan, “hayır” kelimesi üstüne düşünmez. Ben de düşünmemiştim. Yalçın amca, özellikle bu dünyada zamanında “Hayır” demesini bilenlerin yükseldiğini söylemişti. Ben de ‘Ne zaman hayır?’ denir diye sormuştum. O da kısa bir cevap vermişti: ‘Bir amacın olduğunda ve amacına uygun olmayan bir şey teklif edildiğinde hayır denir.Yani şöyle, diyelim ki, amacın ders çalışmak. Ama arkadaşın sinemaya gitmeyi teklif ediyor. Amacına uygun bir öneri mi, değil. Öyleyse hayır diyeceksin. Ya da bir çok kadın kilo vermeyi amaçlıyor. Ama bir misafirliğe gidildiğinde tatlı, şeker ve çikolata teklifleri yapılıyor. Hayır demeyi bilmiyorlar ve kilolarına kilo katıyorlar. ’ İş yaşamında da böyleymiş. Şirketin bir amacı var; bu amaca uygun olmayan önerilere hayır demeyi bildiğinde, sadece amaca uygun eylemler kalıyor. Ben de bunu kendime yaşam felsefesi yaptım. Gerektiğinde hayır diyorum. Ama sanırım buradaki püf noktası, bir amaca sahip olmak. Bir amacın yoksa, neye göre hayır diyeceğini de bilemiyorsun. Aslında bir-iki referans noktası var. Örneğin, insanın dini ve ahlaki değerleri de, gerektiğinde bazı önerilere hayır demek için referans noktası olabilir.

    Ahzade, “Peki, Merih Bey’den ne öğrenmiştin?” diye sordu. Gülşen, gülümseyerek söze başladı: “İnanmayacaksın ama, Merih amcadan da ‘Evet’in gücünü öğrendim. Ben yedi-sekiz yaşında bir çocukken bir gün bize misafirliğe gelmişlerdi. Merih amca, kızı Halime ile yürümek isteyip istemediğimi sormuştu. Ben de ona ‘Hayır’ demiştim. O zaman Merih Amca bana, ‘Peki, evet deseydin ne kazanacaktın?’ onu biliyor musun?’ diye sordu. Ona yine ‘Hayır’ dedim. Merih amca, tatlı ve yumuşacık bir ses tonuyla devam etti. ‘Ah evladım, keşke evet demenin sihirli gücünü bir an önce öğrenebilseniz. Bak şimdi, sen kızımla yürüme teklifime evet demedin ve ne yapıyorsan onu yapmaya devam edeceksin. Televizyon seyrediyorsun; sanırım her zaman seyrettiğin bir program bu, yani bugün seyretmezsen yarın da seyredebilirsin; aynı bölüm olmaz belki ama, önünde sonunda benzer bir şeydir. Halbuki Halime ile yürüyecek olsaydın, Halime bizim sana aldığımız hediyeyi verecekti. Büyüklerin küçüklere hediye vermesi de güzel ama yaşıtların birbirine hediye alması ve sunması bence onların arasındaki arkadaşlığı besliyor. Ayrıca Halime, belki de seninle çok iyi arkadaş olabilecek birisi. Ama sen ‘hayır’ dediğin anda bunu da öğrenme şansını kaybettin. Eğer ‘hayır’ demeni gerektiren çok özel bir neden yoksa, insanlara ‘evet’ dedikçe başarılı olursun; yaşamın sunduğu hediyeleri alabilirsin. Ama her şeye hayır diyenlerden olacak olursan, insanlarla aranda köprü kurulmasını engellediğin gibi, öğrenme fırsatlarını da kaçırmış olursun.’

    İşte böyle Ahzade, ben de ne zaman hayır diyeceğimi ve ne zaman evet diyeceğimi öğrendim. Zamanında söylediğim hayırlar benim üniversiteye hazırlanma yönümdeki çalışmalarıma odaklanmamı sağladı. Bana birer öğrenme fırsatı tanıyabilecek her konuya da çok özel bir neden olmadıkça evet diyorum yaşamımda. Yaşamım bir tenis maçı gibi geçiyor; masanın bir yönü evetse, diğeri hayır. Önemli olan tenis topuna isabetli bir vuruş yapmak gibi, isabetli bir zamanda ve güçte evet ya da hayır diyebilmek.


    Melih Arat
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.


    Her zaman keşfetmek için bak!!

    Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar!!

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •