• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
25 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    neoorog adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2003
    Mesajlar
    673
    Karizma Gücü
    9

    Felsefe Alanları

    A. Temuçin ve O. Hançerlioğlu'nun felsefe sözlükleri temel alınarak farklı kaynak ve web sitelerinden bölüm modlarınca derlenmiştir.
    Daha ayrıntılı bilgi vermek isteyenler ya da buradaki bilgilerde yanlışlık tespit edenler bölüm moderatörlerine özel mesajla durumu bildirebilirler.
    Kültür&Sanat&Eğitim Bölümlerimizi Gezdiniz mi?
    Zopacılar Birliği

    May Elune guide my path...

  2. #2
    neoorog adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2003
    Mesajlar
    673
    Karizma Gücü
    9

    Varlıkbilim

    Varlıkbilim (Varlık Felsefesi-Ontoloji): Varlık üzerine ussal araştırma. Bir bütün olarak varlığı ele alır. Var olanın en temel niteliklerini inceler. İlk kez 17. yy’da terim olarak kullanılmıştır.
    - Thales, Anaksimenes ve diğer Milet okulu filozoflarının ilk neden araştırması varlıkbilimsel bir araştırmaydı. Aristoteles “ilk felsefe” (protophilosophia) adını verdiği disiplin için “varlığı varlık olarak ele almak” deyimini kullanmıştı.
    -Gerçek, öz, biçim, sonlu, sonsuz, zorunlu, yetkin, eksik gibi kavramlar varlık felsefesinin alanındadır.
    -Yalnızca varlık felsefesi varlığı ayrıştırmaz, varlığın bir bütün olarak tüm nitelikleriyle ilgilenir. Örneğin estetik, varlığın sadece “güzel”lik niteliğiyle ilgilenir.
    Kültür&Sanat&Eğitim Bölümlerimizi Gezdiniz mi?
    Zopacılar Birliği

    May Elune guide my path...

  3. #3
    neoorog adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2003
    Mesajlar
    673
    Karizma Gücü
    9

    Bilgi Felsefesi

    Bilgi Felsefesi (Epistemoloji): İnsan bilgisinin yapısını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı. Bilimsel çalışmalarda ortaya konulmuş ilkelerlerle, varsayımlarla, sonuçlarla ilgili eleştirel bir araştırmadır.
    -Yöntem bilim (metodoloji) bir bilim alanında geçerli olan yöntemleri değerlendirir. Bilgi felsefesi daha bütünsel yaklaşır.
    -İlk soru olarak bilginin olanaklı-olup olmadığını sorar. Örneğin sofistlerin başlıca iki temsilcisi bilginin olanağını sorgular. Protogoras, doğrunun her kişiye görünen şey olduğunu savunur. Evrensel bilgiye inanmaz. Gorgias, “varlık yoktur”; “hiçbir şey gerçek değildir”; “bazı şeyler varolsaydı bile bunları tanımak olanaksız olurdu”; “varlık bilinseydi de başkasına bildirilemezdi”; “bildirilse de anlaşılamazdı” tezlerini öne sürer. Bunların karşısında bilginin olanaklı olduğunu savunan ancak elde edilme yolu konusunda ayrışan akılcılar, duyumcular, sezgiciler... yer alır
    -Doğruluk-yanlışlık, kesinlik-olasılık, mutlaklık-görelilik vb. kavramlar bilgi felsefesinin alanına girer.
    -Bilgi felsefesiyle bilim felsefesi iç içe geçmiştir. (episteme: bilgi, bilim)
    Kültür&Sanat&Eğitim Bölümlerimizi Gezdiniz mi?
    Zopacılar Birliği

    May Elune guide my path...

  4. #4
    ferraone adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-10-2003
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    9

    Etik (Ahlak Felsefesi)

    Etik (Ahlak Felsefesi): İnsanlar arasındaki ilişkilerin temelinde yer alan değerleri, ahlaki bakımdan iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olanın niteliğini ve temellerini araştırır.
    -Ahlakçılık, ahlaksızcılık gibi anlayışlarla ilgilenir.
    -Meslek ahlakı, vatandaşlık ahlakı gibi ayrımlar olsa da, etik için temel ayrım, insanı mutluluğa götürecek yollar açısından “mutluluk ahlakı” ve insanın topluma karşı zorunlulukları-sorumlulukları açısından “ödev ahlakı” arasındadır.

  5. #5
    neoorog adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2003
    Mesajlar
    673
    Karizma Gücü
    9

    Estetik

    Estetik: Aishetike Yunanca duyum anlamına gelir. Estetik doğa ve sanatta güzeli araştıran felsefe dalıdır.
    -Estetikle ilk ilgilenen filozof Platon oldu. Dizgeci filozof, “filozoflar aristokrasisinin yararı için-yararına göre güzeli tanımladı.
    -Ayrı bir disiplin olarak 18 yy.’da Baumgarten kurdu. Ona göre estetik “güzel üzerine düşünme bilimi”dir. Mantık zihinsel bilginin yetkinliğini yeni “hakikati” araştırır, küçük kız kardeşi estetik duyusal bilginin yetkinliği olarak “güzel”i araştırır.
    -Kant “iyi” ve “güzel”i ayrıştırdı, “estetik haz”la “duyusal hoşlanma”nın farkını açıkladı.
    Kültür&Sanat&Eğitim Bölümlerimizi Gezdiniz mi?
    Zopacılar Birliği

    May Elune guide my path...

  6. #6
    ferraone adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-10-2003
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    9

    Sanat Felsefesi

    Sanat Felsefesi: Düşünce, amaç ve sorunların; beceri ve düş gücüyle, güzeli yaratarak aktarıldığı etkinlik alanlarına sanat denir. Sanat felsefesi, sanatın yapısını insanlar açısından işlevini ve anlamını araştırır.
    -Sanat eleştirisi gibi sanatçının psikolojik süreçleriyle, yapıtın üretildiği dönemin toplumsal yapısıyla ilgilenmez. Yapıtın kendisiyle ilgilenir, içeriğini inceler ve gerçeklikle ilişkisini araştırır.

  7. #7
    ferraone adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-10-2003
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    9

    Din Felsefesi

    Din Felsefesi: Dinsel kavramları, davranış biçimlerini felsefe temelinde savunmaya veya eleştiriye yönelik felsefe araştırmalarıyla ilgilenir. Son 150 yıldır ayrı bir felsefe dalı olarak biçimlenmiştir.
    -Daha çok Tanrı’nın üstün ve mutlak bir gerçek olarak kanıtlanmasına yoğunlaştı.
    1-Ontolojik kanıt: Kavramın varlığı gerçekliğe işaret eder. (Bir kavram türetildiyse mutlaka gerçeklikten kaynaklanmıştır.)
    2-Kozmolojik kanıt: Nedensellik ilişkisine göre evrenin bir ilk nedeni olmalıdır.
    3-Tasarıma dayalı kanıt: Kusursuz evren düzeni, üstün bir yaratıcının eseridir

  8. #8
    zelif
    Ziyaretçi

    ÇÖzÜmleyİcİ(analİtİk) Felsefe

    Yeni-olguculuğun daha sonraki bir aşamasında lingüistik çözümlemecilik ile karşılaşılır. Lingüistik çözümlemecilik akımının başında da Wittgenstein'ı görürüz; ama bu kez karşımızda Tractatus yazarı Wittgenstein değil, Felsefi Araştırmalar (Philosophische Untersuchungen) yazarı Wittgenstein vardır. Lingüistik çözümlemecilik Viyana Çevresi'nin temel tutumunu sürdürürse de, sınırsız bir “anlam” anlayışından hareket eder. Burada, artık felsefe araştırmalarında tek ölçütün doğabilimsel bir anlam ölçütü olmadığını görürüz: Öyle ki felsefe araştırmalarının alanı, doğabilimsel olsun ya da olmasın, mevcut ya da olanaklı tüm dilsel deyileri içine alan sonsuz bir alandır. Böylece, daha önce dışlanan metafiziksel deyiler de yeniden felsefe araştırmalarının içine alınır; ama bu kez yok-anlamlılıklarını saptamak için değil; çünkü “anlam” ölçütü değişmiştir. Daha doğrusu, “anlam” konusunda tek ölçüte başvurulmaktan vazgeçilmiştir. Bir önermenin “anlam” artık doğabilimsel bilgi içeriğine göre saptanmaz; çünkü, artık çeşitli “anlam bağlamları”ının, çeşitli “anlam öbekleri”nin olduğu kabul edilir. Önemli olan, herhangi bir deyinin hangi “anlam bağlam” içerisinde kullanıldığıdır. “Anlam bağlamlar” sonsuz olabileceği gibi, anlam ölçütleride sonsuzdur; ama, “anlam bağlamları”ının sonsuz olması, yine de, insan düşüncesini doğabilimsel çîzgiden koparmayı gerektirmez; çünkü, örneğin J. Wisdom'a göre, «bir felsefe yanıtı, temelde dilsel bir referanstır. Bu referanslarla yanıtlanan sorular temelde, dilsel kullanımı hiç de bir (nesnel) duruma işaret etmediği halde bu durumun betimini geçerli kılan bir önermenin kullanım tarzına dayanılarak soru haline gelirler; yani her ne kadar çeşitli “anlam bağlamları” varsa da bunlar ve özellikle felsefe kuramlarıyla ilgili “anlam bağlamları” hiç de nesnel bir duruma işaret etmezler. Bu nedenle tüm bu “anlam bağlamlar”na değişik anlam ölçütleriyle eğilmek gerekirse de tüm bu “anlam bağlamları”ın nesnel bir duruma işaret edip etmedikleri de gözönünde tutulmalıdır. Wittgenstein bunu şöyle belirtir: “Felsefenin tek bir yöntemi yoktur. Tersine, çeşitli tedavi yollarının olması gibi, çeşitli yöntemler vardır.” Böylece lingüistik çözümlemecilik dile, doğabilimsel doğruluk ölçütüne dayalı tek bir anlam ölçütü açısından değil de dilin kullanımında ortaya çıkan çok-anlamlılık bakımından eğilmekle, dili bilgi-kuramcılığının dar bakış açısından kurtarmış olur. Böylece dil, öncelikle bir toplumsal iş görme aracı haline getirilir. Dil, toplumsal bir etkinliktir. Felsefe de, temeli toplumsal olan bir araştırmadır. Buna göre bir önermenin anlamı, verdiği bilgiye göre değil, içinde yer aldığı belli bir dil kesitine göre oluşan bir anlam ölçütü açısından değerlendirilmelidir. Bu bakımdan tek bir “dil”den değil, artık “diller”den söz etmek gerekir; çünkü dil bir yaşam biçimidir ve yaşam biçimi sayısı kadar dil vardır. Her yaşam biçimi kendine ait bir dil oyununu gerektirir. Bir dil, toplumların gereksinimlerinden çıkan bir “bildirişme olanağı”dır.

    Bilgi vermek, dilin yüklendiği işlevlerden yalnızca bir tanesidir. Oysa dilin yüklendiği işlevler sonsuzdur. Bu yüzden ”anlam” bilgici bir kısıtlamaya tabi tutulamaz. Dil, nesnelerin adının toplamı değil, sözcüklerle yapılan işlerin toplamıdır. Bir deyinin anlamı iş gördüğü ortamdaki, etkin olduğu dil oyunu içindeki anlamıdır ve bu niteliğiyle de toplumsaldır. Anlam, belli bir dil oyunu içinde iş gören bir öğedir. Dil oyununu oluşturan da yaşam biçimi olduğuna göre, anlam yaşam biçimine bağlıdır. Anlam yaşam biçimlerine göre oluşur, tek bir anlam ölçütü bu yüzden olamaz. Bu yüzden “metafizikse” önermeler de belli bir dil oyunu içinde “anlamlı” olan önermelerdirler; ama metafiziksel önermeler “bir nesnel duruma işaret etmedikleri” için “düşsel bir dil oyunu”na aittirler. Bu nedenle lingüistik çözümlemecilik belli bir türde felsefe yapmayı, yani metafiziği engellemeyi de içerir. Lingüistik çözümlemecilik, “düşsel bir dil oyunundan kaynaklanan ve “geleneksel felsefe”yi, felsefe tarihini doldurmuş olan “felsefe sorunları”nı ortadan kaldırmak ister. Bu, Wittgenstein'ın şu sözlerinde en açık anlatımı bulur: Ulaşmaya çalıştığımız açıklık, tam bir açıklıktır; ama bu sadece şu demektir: Felsefe sorunları tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Beni etkin kılan özel keşif, isteğime göre felsefe yapmayı ortadan kaldırmaktır. Bu keşif felsefeyi yatıştırır. Böylece felsefe sorular tarafından kamçılanmaz, kendisi bizzat bir soruya konu yapılır.


    Tarihselcilik Tartışması Üzerine başlıklı yazıdan alınmıştır

  9. #9
    zelif
    Ziyaretçi

    Akademİ

    Platon’un okulu Akademia bu çağda varlığını koruyan okulların başında gelir. Dönemin başında Akademia’nın materyalizme yöneldiği gözlenir. Sonraları Arkesilaos, okulun yeni bakış açısını ortaya koyar: kuşkuculuk. Kuşkucu Akademia’nın en önemli düşünürleri, Arkesilaos ve Karneades’tir. Karneades Sokrates gibi hiç yazmamıştır. Onu, öğrencisi Klitomak ve Latin yazar Çiçero aracılığı ile tanıyoruz.

    Theophrastos ve ondan sonra gelenler Aristoteles’in ve eski yazarların yapıtlarının toplu incelemesine başlarlar. Bu çalışmalar, daha önce anllattığımız öğreti düzenleyiciliğini doğurur. M.S I. Yüzyılda Aristotelesçilik yeniden soluklanır. Rodoslu Andronikus, Aristoteles’in yapıtlarını yayar.


    Arkesilaos

    Arkesilaos yada Arkesilas (316-241). Aeolia bölgesinde Pitane’de doğmuş. Önce Aristoteles’in en yakın dostu, iş arkadaşı ve ardılı Theophrastos’un öğrencisi olmuş, sonrada Akademia’ya girmiş. Pyrrhon’un çok etkisi altında kalmış. Keskin zekalı, alaycı bir hatip olarak ün salmış.

    Pyrrhon’un öğretisini değiştirmeden bütünü ile benimseyen Arkesilaos, bir Akademia’lı olarak Platon felsefesi üzerinde durup, bu felsefenin, özelliklede Sokrates’in yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye çalışır.

    Sokrates hep kendisinin bir şey bilmediğini ileri sürerdi: kendisi konuşmalarında hiçbir sav ileri sürmez, savları karşısındakine söyletirdi; sonrada bir takım sorular ve itirazlarla ona bir şey bilmediğini itiraf ettirirdi.

    Platon’un gençlik dialoglarında bulduğumuz bu yöntem, Arkesilaos’a göre, “her savı, bundan yana ve buna karşı olan eşit güçte kanıtlarla destekleyebileceğimizi” ileri süren şüpheci ilkenin bir anlatımıdır. Nitekim Arkesilaos’un kendiside tartışmalarında Sokrates’in bu yöntemini kullanırmış. Yalnız; Sokrates gibi, karşısındakini kendi, üzerinde bir düşünceye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına yol açmak için değil de, onu şüpheci görüşe geçirmek için bu yöntemi kullanırmış. Arkesilaos’un bilgi anlayışı asıl niteliğini, başlıca karşıtı stoa ile, daha doğrusu Zenon ile olan savaşımında kazanmıştır. Stoa’ya göre gerçek üzerine olan bilgimiz duyu algılarına dayanır, bu bilginin kaynağı burasıdır. Yalnız, bütün duyu tasavvurları değil de, ancak kataleptik tasavvurlar doğruyu sağlarlar, ancak “kavranmış”, ruhumuzda sağlam kök salarak “saklanmış” olan tasavvur (katalepsiz) besbellidir, apaçıktır, dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsiz doğru bilginin ölçüsüdür. Stoa’nın bu anlayışını Arkesilaos şöyle eleştirir: bir tasavvurun doğru mu yanlış mı olduğunu, yani bu tasavvurun varolan bir şeyle mi yoksa varolmayan bir şeyle mi ilişkili olduğunu bize güvenle bildirecek böyle bir doğruluk ölçüsü yoktur. Duyu yanılmalarında, rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir apaçıklık niteliği taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar, oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. Bu da gösteriyor ki, tasavvurumuzun yanlış mı, doğru mu olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.

    Bu yüzden stoalıların doğruluk kriteriumu işe yarayan bir ölçü değil. Arkesilaos’un bilgi teorisi, hemen hemen, dogmatizmin baş temsilcisi Stoa’ya karşı yaptığı bu eleştirmede sona erer.

    Karneades

    Şüpheci çığır, Arkesilaos’un Akademia başkanlığında yerine geçenlerden Kyreneli Karneades’te (214-129) büyük bir ilerleme göstermiştir. O da Arkesilaos gibi başlıca Stoa ile tartışır; Arkesilaos Zenon ile savaşmıştı, Karneades ise Khrysippos ile savaşır.Arkesilaos’un Stoa’ya karşı açmış olduğu polemik ile bu iki çığır arasında başlıyan tartışma, ta milattan önceki birinci yüzyıla kadar sürecek, sonunda iki çığır arasında bir uzlaşmaya varılacaktır.

    Karneades’in tartıştığı Khrysippos (281-208) stoa’nın ikinci kurucusu sayılır. Khrysipposenon ile Kleantes’in) öğretilerini tamamlamış, geniş bilgisi, dialetikteki büyük ustalığı ile ayrıntılarına kadar iyice işlenmiş bir sistem kurmuştur. Bu sistem, bundan böyle, Stoa’nın ana çizgileri ile değişmeyen kadrosu özü olarak ta ilk milat yüzyıllarına kadar ayakta kalacaktır. Khrysippos Kilikya’da Soloi’li ya da Tarsus’lu imiş. Olağanüstü bir bilgisi, şaşılacak bir çalışkanlığı vardır. Khrysippos’a göre felsefe, bilgeliğe vamak için bir çalışma, bir uğraşmadır; felsefe, insan ve tanrı ile ilgili şeyler üzerine bir bilimdir. Bundan dolayı da fizik, ahlaktan sonra gelir ve tanrı ile bilgiler, güçlükleri yüzünden, en sonda yer almalıdır. Bununla birlikte Khrysippos bilgi dallarının stoa’da yerleşmiş olan sırasını bozmamıştır. Mantık onunla Stoa’da büyük bir önem kazanmıştır; ama onun için de asıl önemli olan bilgi öğretisidir ve bunun ağırlık merkezi de “doğruluğun ölçüsü” (kriteriumu) sorunudur.

    Karneades’te başlıca eleştirmesini yine Stoa’lıların bu “doğruluğun kriteriumu” kavramına, kataleptik tasavvur anlayışına yönelmiştir. Ona göre, doğru ve yanlış Tasavvurları birbirinden ayırt edebilecek güvenilir bir ölçü, bir belirti elimizde yok. Karneades Stoa’nın yalnız bir doğruluk anlayışını eleştirmekle kalmamış, öğretinin bütününe karşı çıkmıştır. Şüpheciliğini, Arkesilaos ile ölçüldüğünde, çok daha ilke bakımından temellendirmiş olan Karneades için güvenilecek bir doğru ölçüsü yoktur. Çünkü bu ölçü duyu algılarında ya da düşünmede (akılda) aranabilir. Duyu algılarının hepsi relatiftir. Örneğin, aynı bir kule uzaktan yuvarlak, yakından dört köşeli görülür, aynı bir gemi üzerinde bulunana duruyor, kıyıda bulunana yürüyor görünür; böylece her algının karşısına, karşıtı çıkarılabilir. Düşünmenin (aklın) de güvenilir bir kaynak, bir dayanak olmadığını göstermek için, Karneades dialektik güçlükleri ele alıp Megaralıların ileri sürdükleri şaşırtıcı, bozuk sonuç çıkarmaları gösterir. Bu yüzden düşünce ile yapılan belirlemeler de algılarınkinden daha az rölatif değiller.

    Stoalılar; bir Önerme (axioma) ya doğrudur, ya da yanlıştır diyorlardı. Buna karşı Karneades “yalancı sofismi” ile çıkar; bu önerme hem doğru hem yanlıştır.

    Sonra her tanıtlama, esasta bir kabule dayanır, ama bu kabulünde yeniden tanıtlanması gerekir. Böylece düşünce de dönüp dolaşıp ya sonsuz olarak geriye gitmek zorunda kalırız, ya bir döngü içine düşeriz, ya da tanıtlanmamış bir kabul ile karşılaşırız. Buna göre: “doğru” ne duyularla kavranır, ne de akılla çıkarılabilir; çünkü duyularla edinilen şeyin “gerçek” olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyiz; akılla çıkarımda da hiçbir zaman son, koşulsuz, mutlak olarak geçersiz olan bir şeye varamayız. Bilgimizin bu iki kaynağı yalnız başlarına bu işi başaramıyorlarsa, beraber olduklarında, yani iki “aldatıcı” bir araya geldiğinde de yine bir şey yapamazlar.

    Bir Stoalı, Karneades’e “sen doğru bilinemez diyorsun, ama hiç olmazsa -bu doğru bilinemez- sözünün doğru ve bilinen bir şey olması gerekir” demiş. Buna karşılık Karneades, kendi önermesinin de kural dışı kalamayacağını söylemiş; yani kendi savının da mutlak doğruluğu yok, bu bakımdan ancak olasılı bir değeri var; bu da ancak subjektif bir kanı. Burada Karneades’in olasılık öğretisiyle (probabilism) karşılaşmaktayız. Olasılık, bilinemeyen doğru’nun, bie kapalı olan doğrunun bilgisinin yerine geçen şeydir ve pratik hayat için teorik temel budur. Bu anlayışa Karneades, tasavvurda br subjektif, bir de objektif yön ayırmakla varmıştır: her tasavvur ilkin objenin bir bilgisi, bir yansısıdır; ikinci olarak sujektif bir şeydir, suje’nin bir durumudur. Objektif olarak tasavvur doğru ya da yanlış, gerçek ya da gerçek değildir; subjektif bakımdan da az ya da çok olasıdır, yani bizde az ya da çok bir inanma yaratır. Bize dışardaki bir objeyi az ya da çok karşılıyor görünür. İşte günlük hayatımızda, pratik eylemlerimizde biz bu olasılık kriteriumuna yöneliriz ve yönelmemizde gerekir. Bize doğruluğu olası görünen bir tasavvuru, bu tasavvur başkaları ile çelişik olmadıkça, kabul eder ve ona uyarız. Yalnız, bu kabulümüzün bir sanı (doxa) olduğunuda bilmeliyizdir. Bundan dolayı şüpheci bir bilgenin özel belirtileri şunlar olabilir:

    Zekice bir ihtiyat, her yönünden görmeye çalışmak, bilgimizin, bilgimize güvenimizin sınırlarını bilmek, bütün olanakları hesaba katmak.

  10. #10
    zelif
    Ziyaretçi

    Deneycİlİk

    Ing. empiricism;

    Fr. empirisme,

    Alm. empirirmus,

    es. t. ibtibıîriyye, tedrîblyye

    Eski Yunanca'da "deney", "deneyim", "duyu verisi" gibi anlamlar taşıyan empeiria'dan türetilmiş felsefe terimi. Felsefedeki en genel anlamıyla tüm bilginin kaynağının deneyim olduğunu söyleyen bilgikuramı; insan bilgisinin tek kaynağının deney olduğunu öne süren bilgi öğretisi.

    Deneycilerin deneyimden anladığı genellikle duyu organları aracılığıyla gerçekleştirilen deneyimdir. Gizemci deneyim, estetik deneyim vb. deneycinin başvurmayı tercih etmeyeceği bilgi edinme yollandır. Deneyci düşüncenin en belirgin özelliği deneyime önsel (a prion) bilgiyi yadsımasıdır. Deneyci görüş insan zihninin deneyimden yararlanmadan sahip olduğu düşünülen kavramların varlığını reddeder. Deneyciliğin savunucularına göre deneyimden bağımsız gibi görünen her kavram deneyimle edinilen başka kavramlara indirgenebilir. Felsefe tarihi boyunca bütün zorunlu doğruların önsel yani a priori olduğu kabııl edilegelmiştir. A priori önermelerin varlığından hoşlanmayan deneycilere göre ter zorunlu doğru aslında tanımı gereği doğrudur, yani uzlaşıma bağlıdır. Bir başka deyişle her zorunlu doğru analitiktir. Bunun sonucu olarak a priori önermelerin hepsi analitik olacağından -diğer yandan usçu fılozoflara göre sentetik a pırorz önermeler de vardır- a priori önermeler arak deneyci görüşlere ters düşmez. Böylelikle, deneyciler deneyimden bağımsız gibi görünen matematik, mantık gibi bilimlerin doğru önermelerinin dünya hakkında bilgi vermeyen önermeler olduğunu savunmuşlardır. Felsefe tarihine bakıldığında, bilgiyi deneyimle edinilen bilgiye indirgemeye eğilimli birçok fılozoftan (sözgelimi ilkin Francis Bacon ‘ söz açılabilir, ancak deneyciliği dizgeli bir şekilde ortaya koyan düşünür John Locke 'tur. Locke en başta Descartes 'ın "doğuştan gelen düşünceler" (Lat. ideae innatru) görüşüne karşı çıkmış ve zihnin herhangi bir deneyime girmeden önce boş bir kâğıt gibi olduğunu (tabula rasa) ve deneyimle doldurulduğunu ileri sürmüştür. Locke'tan sonra G eorge Berkeley ve David Hume da deneyci bilgi- kuramını savunmuşlardır. XIX'. yüzyılda John Stuart Mill, kendinden önceki deneycilerin cesaret edemediği bir şekilde matematiksel ve hatta mantıksal bilginin - bile tümevarımla ve deneyimle elde edilen bilgi türleri olduğunu öne sürmüştür. Deneyci görüşler Viyana Çevresi felsefecilerince de çok tutulmuş ve benimsenmiştir. Ancak 195U7erden sonra W. V. Quine 'ın "Two Dogmas of Empiricism" ("Deneyciliğin İki Dogması", 1951) başlıklı yazısında deneyciliğin önkabullerine getirdiği eleştiri ve Noam Chomsky 'nin Arjıeets of the Theary of Syırtrıx (Sözdizimi Kuramının Çeşidi Yönleri, 1965) adli kitabında dil bilgisinin a priori temellerini ortaya koyması ile deneycilik çok kan kaybetmiştir.

    Felsefe tarihi boyunca deneyciliğe yapılmış olan eleştiriler temelde iki koldan ilerler. Ilk eleştiri a priori bilginin varlığını öne sürer. "Mantık ve matematik bilgisinin deneyle onanmaya ihtiyacı yoktur" itirazı deneyciler için üstesinden gelmeyi tam olarak hiç beceremedikleri bir zorluğu dile getirir. XX. yüzyılda mantıkçı deneyciliğin bu itiraza verdiği yanıt -Hume 'un yanıtının aynısıdır- mantık ve matematik önermelerinin analitik önermeler olduğu ve bu yüzden de dünya hakkında zaten bilgi vermedikleri biçiminde özetlenebilir. Bu görüş, Quine 'ın "Deneyciliğin İki Dogması" adli makalesinde analitik ve sentetik önermeler ayrımına yapağı itirazla oldukça yıpranmışlar.

    Deneyciliğe yapılan ikinci eleştiri ise deneyciliğe içerden saldırır. Deneycilik, bu ikinci eleştiriye göre, bilgisinin deneyimden geldiğini iddia ettiği, örneğin "ideal koşullarda tüm cisimler aynı hızla düşer" türü bilimsel önermelerde bile bazı deneyim dışı ilkelere ve kurallara başvurduğumuzu gözden kaçırmaktadır. Öncelikle "ideal koşullar" denilen koşulların bilgisinin ne tür bir deneyimle elde edildiği belli değildir. İkincisi, deneyimlenen sonlu örnekten bütün cisimler için bir sonuç çıkarmak tümevarım ilkesine başvurmadan mümkün değildir. Tümevarım ilkesinin deneyimle temellendirilebileceği de savunulamaz, çünkü bu "tümevarım her zaman işe yarar" gibi bir öncül gerektirir ve tümevarımın hep işe yaradığım söyleyebilmek için yine tümevarım yapmak gerekir. İnsan bilgisinin tek kaynağının duyular yoluyla gerçekleştirilen deneyimler olduğunu öne süren deneycilik, Felsefenin en temel sorularından "Bilginin kaynağı ya da kökeni nedir?" sorusu bağlamında verilen yanıtlara bağlı olarak felsefe tarihinde usçuluk ile uzantıları doğuştancılık ve önselciliğe karşıt bir konumda yol almıştır.

    Deneycilik anlayışının izleri felsefe tarihinde geriye doğru sürüldüğünde "Stoacılik" ile "Epikurosçuluk"a dek uzandığı görülmekle birlikte, bu anlayış en yetkin biçimiyle başını Locke, Berkeley ve Hume 'un çektiği "İngiliz Deneyciliği"nde temellendirilmiştir. Bunun yanında David Hardey ve Joseph Priestley tarafından ortaya atılan "Çağrışımcı Deneycilik" deneyciliğin bir sonraki aşamasına karşılık gelirken, Viyana Çevresi düşünürlerince geliştirilen "Mantıkçı Olguculuk" ya da "Mantıkçı Deneycilik" deneyciliğin en son biçimini almış modern uzantısıdır.

    Felsefe Sözlüğü Bilim ve Sanat Yayınları

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Kamp Alanları ??
    2008 Konuları bölümünde 12ywz tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 20.07.05, 14:01

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •