Belki...
Bir belki'nin peşine takılıp sürükleniyoruz hayatın ardından.
Belki ile başlayıp farklı şekillerde biten bir sürü cümle kuruyoruz.
Bunun adı umut mu, hayata pozitif bakmak mı yoksa aptalca bir
Polyanna'cılık oyunu mu, bilmiyorum.
Örümcek ağları gibi ipek ipliklerle bağlıyız sentetik sevdalara. Her bir sevdaya kendimiz isim koyup hakettiği ve hatta bazan hak etmediği kadar anlam yüklüyoruz ona. İçimizin engin denizlerine dökülen nehirler gibi varsayıyoruz hepsini. Sanki hepsinin yolu eninde sonunda bize çıkacakmış gibi geliyor. Belki biraz fazla dolaşır, belki kimi zaman yatağından taşıp sele karışır ama sonunda gelip döküleceği yer içimizin engin denizleridir zannediyoruz. Fırtınalı havalardan sonra sığınacağı liman bizdedir, kayalara çarpmaktan yorulan ruhu sükut bulmak için açıklardaki dingin akıntıları izler, bir fenerin uzaktan hayal meyal görünen cansız ışığını referans alarak bulur belki rotasını sanıyoruz.
Adını ne koyarsak koyalım, şeklini biz belirliyoruz sevdanın ve ona göre yeni düşünceler, duygular, tepkiler geliştiriyoruz. Tebessümler ve hüzün çizgileri arasında bir zaman gidip geliyor yüz ifademiz. Kah şen şakrak neşeli ışıklarla bakıyor gözlerimiz, kah çiğden önceki alacakaranlık sisleri çöküyor bir perde gibi göz bebeklerimize. Binlerce belki arasından bizi mutlu edecek ya da belki teselli edecek doğruları seçmeye çalışıyoruz, daha net görebilmek için gözlerimizi kısarak. Yetmiyor bazen onda bulduğumuz, ondan duyduğumuz cevaplar. Belkiler arasından duymak istediklerimizi bulmaya çalışıyoruz. Aradığımız çoğunlukla bir cevap olsa da kimi zaman belkilerle gerçek cevaplardan kaçıyoruz.
Malum sevda bir adım geri çekilecek olsa kapkara oluyor ufuklarımız. İçimizdeki cam faunus paramparça oluyor, sırça yüreğimiz kristal gibi yansıtamıyor artık güneşten gelen ışığı. Düşler dünyasının pembe kaftanlı prensesi iken karanlıklar aleminin sert bakışlı prensi oluyor hayallerimiz, umutlarımız. Dünya ve yaşam bitti sanıyoruz, kısa bir süreliğine de olsa. Ya şöyleyse, ya böyleyse diye korkularımızı masaya yatırıyor, yine belkilere sığınarak kaçmaya çalışıyoruz hepsinden. Fakat düğüm olmuş bir yumağı iki ucundan çeker gibi daha da karıştırıyoruz kendimizi. Her düğüm kör düğüme dönüşüyor. Dayanamayıp koparıveriyoruz ipleri orta yerinden.
Bulmak, yitirmek, yitirdiklerinin yerine yenisini bulmak... Ağlayarak doğduğumuz günden, ağlatarak öldüğümüz güne kadar değişmeksizin devam ediyor bu döngü, belkide değişmeyen tek şey olarak. Kimi zaman bulduklarımız eski yaralara tuz olurken kimi zaman yitirilenlerin yerini hiçbirşey dolduramıyor. Giden giderken senden de birşeyler götürmüşse, yüreğinin bir yanını alıp gitmişse onarılamıyor kırılıp dökülenler.
Bir zaman böyle devam eder hayat. Eksik kalan yanlarımızı hesaplamakla, nerede ne kadar eksildiğimizi aramakla, hangi parçamızı hangi köşe başında unuttuğumuzu hatırlamak için çabalamakla geçer günlerimiz. Ve biz yine kendimizi lal duvarlara, ama dalgalara, kendimize ve geceye anlatırız. Hiçbiri bilmez, anlamaz içimizdeki fırtınaları. Bir tek gece anlar söylediklerimizi. Bir tek gece heryerde aynıdır çünkü.
Kimi zaman etrafımızı saran kaos yine, yeni muammalar sokar hayatımıza. Nerede durmamız gerektiğini kestiremez, rengarenk boyanmış bir uçan balon gibi havada asılı kalıveririz. Tüm bunları düşünerek kentin daracık sokaklarında, denize nazır, fotokopi günler yaşarız.
Sevmelere alışkın yüreğimiz boşluğa tahammül edemez hale gelir.
Hep aynı cümleyi telkin ederiz kendi kendimize
"bu da geçecek, boyuna kanayacak değil ya!"
Biraz da incinmişliklerin eseridir, yaralar kabuk tutmaya başlar zamanla. Her anımsamamızda ince bir sızı geçmez artık içimizden. Nedeni ve nasılı önemli değildir, tek ve yalın gerçek vardır artık. Artık esip geçen bir rüzgar, yağıp toprağa karışan bir yağmur gibidir yaşananlar. Islak ve karmakarışık şaçlarımız kalır geride.
Islak ve karmakarışık duygularımız gibi...
Artık o da bozuk para değerine muhabbetler, üç kuruşluk iltifatlar ve sahte sevgi provaları kıymetindedir.
Taht-ı revan'da oturmuyordur artık.
Kaftanında zümrüt işlemeler değil,
acıtan ve inciten yanlarını gizlemeye çalışan yamalar vardır.
Gülüşü güneş, bakışı ilaç değildir artık.
Adının başındaki sıfat ne olursa olsun, adı sevda değildir artık,
daha ne olsun...
Bir zaman daha geçtikten sonra yeniden ilmekler almaya, yeniden, yeni sevdalar oyalamaya başlarız kendimize.
Mutlu oluruz her yeni deseni, her yeni motifi gördükçe, hissettikçe.
Ta ki o sevdalar kara sevdaya,
sonra düğüme, sonra kördüğüme dönünceye dek.
Sonrası malum.
Yeni belkiler...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

