YALNIZ KALDIĞINDA NE YAPAR İNSAN
Gece kalkıp varlığının farkına vardığında sadece ürperdi. “Daha önce hiç kendimi yalnız hissetmemiştim” diye geçirdi içinden. İnsan yalnız kaldığında ne yapar? Acıkır mı, acır mı yoksa kendine. Evdeki kedi bile bir mobilya gibi geliyor insana. Miyavlasa bile. Kim bir şekerin tadını anlatacak ona ya da kim fön çektirmenin rahatlığını. Fön çektirmek, hayatı şöyle bir düzleştirmek. Her şeyin en başına dönmek.
“Keşke…” dedi her yalnız kalmış ve düşüncesiz insan gibi. Düşüncesiz insanlar konuşmak için düşünmeyi, zulüm sayarlar. “Keşke O’na bunu demeseydim, Bu’na da şunu demeseydim” Keşkeler ne kadar hayat kurtarır ki? Kimin hayatı ders alınmamış keşkelerden geri dönmüş? Son kez koparıyorum kulağımla beynimin irtibatını. Duymak istemiyorum. Ama düşüncelerden kulak sorumlu değil. İnsan yalnız kaldığında ne yapar? Eski sevgilisini mi düşünür, ya da sevgililerini. Güzel düşünmek yetenek işidir. Güzel yerler, güzel bir şelale. Kalkıp bir bardak suyun tadına baktı. Beğenmiş olacak hepsini içti. Yerlere baktı, her gün çiğnediği halıya. Ne kadar mağrur görünüyor ezilse de her gün. Şöyle bir döndü. Kendi rüzgarıyla serinledi. “Bir keresinde elimden kayan yıldızın parıltısı büyülemişti beni, şimdi su bardağından halıya damlayan su zerreciği ağlatıyor beni, gecelerin yalnız keşkesi, bir hayatın sözleşme kağıdının son cümlesi. Bırakayım da elimden geleni yapayım, susmak ve her şeyi seyretmek için.”
Uykunun kolları ne güzeldir, kabus görmek bile uyandığında rahatlatır insanı. Su bardağını kırık mutfak dolabının kenarına bırakıp uyumak için tekrar yatağına yöneldi. Yorganı hala sıcaktı. Kendi ısısını hissetti. İçinden yorganına ve yastığına şiir yazmak geldi, gitti. “Düşünmemem lazım yoksa arkası geliyor ve saatlerce sadece gözlerim kapalı kalıyor, bu da uyku değil tabi. Ne yapıyorum ben! Bak yine düşünmeye başladım düşünmemeyi düşünüyorum. Tamam kes.” Gece en ufak ses bile büyür çağlayan sesi gibi gelir. Kalbinin sesi mi bu ritim yoksa saat mi? Korkmak istemiyor ama seslerin sesi korkusunu fişekliyor. En olmadık fikirler geliyor aklına. Birden güneş doğsa bu fikirler ölse diye aklından geçiyor. Karanlığın en acımasız saatleri bunlar sakın kapılma ruhunun ihtiraslarına korku nedir ki. Ellerimin arasındaki balon. Şişirmezsem sönük kalır, ya da patlatana kadar şişir. Patlama sesi de korkutabilir seni ama dudakların hazırdır titremeye. Gece soğuk da olur ama titremiyor. Titreyen tek şey şu sokak lambası. Ne kadar da yaşlı bir görüntüsü var sokak lambası da yaşlanır mıymış. Yaşlanır. Bir taş bile yaşlanır kum almak için. Plajdaki kumlar ne kadar da sıcak sanki gidin buradan cennet güzellikleri terk edin diye cehennem ateşi saçıyorlar. Acaba cehennem nasıl bir yer bir halk plajı kadar kalabalık olabilir mi? Sokak lambası var mı acaba? “Off yine düşünceden düşünceye atlıyorum. Uyu.. Uyu.. ellerin serbest kalsın beyninden firar etsin.”
Yaşanmamış bir oda dolusu şenlik var. Sabah yağmurun sesi bir çalar saat misali. Uyandığında hiç uyanmak istemedi. Gece korkusuna rağmen, sanki onlar yaşanmamış gibi tekrar akşam olsa, bu sefer çok güzel uyurum diye içinden geçirdi. Hastalıklı bir ruh gibi düşünüyordu. Kendine bir ceza verdi; çok sevdiği kahvaltıyı yapmadı. Öğleye kadar boş bırakacaktı midesini. Midesinin suçu neyse. Bir dolmuşa bindi, saf bir dolmuştu bu. Diğerlerine benzemiyordu. Ama yine de aynı fiyattı. Ödedi. Ayakta kaldı, üzülmedi, kızgındı kendine, ceza vermek için fırsat bekliyordu. İnsanlara baktı. Ne biçim insan bunlar. Ben tek değilim. Kimlere benzedik biz. Bizleri böyle zombileştiren neydi. Hepimiz aynıydık. Acaba benim gibi kendini cezalandıran var mıydı? Şu adam olabilir mi? Olabilir. Sürekli yere bakıyor. “Kardeş neden sürekli yere bakıyorsun” deyiverdi birden. Bu ne demekti şimdi . Bir tayfun, kasırga koptu sanki dolmuşta. O saf dolmuş bir küheylan gibi şahlandı sanki. Adam baktı suratına. Hafif gülümsedi “ Şimdi senin suratına bakıyorum bir fark göremiyorum” Benim suratım bir saf dolmuş zemininden farksız mı? Bu ne biçim bir hakaret. Neden sordum? Al sana ceza. Birkaç kişi daha bana bakmadan, dışarı bakarak gülümsedi. Ben aşağılanmıştım. Bir insanın diğer bir insanda görmek istediği bir duyguydu bu. Oradaki yolcuların en aşağılıydım ben. Ezin beni. Adama baktım sonra, bir laf söyleyeyim durum berabere olsun. Çağdaş şehir hayatına uyan akıllıca ve ezici bir laf. Konuşacaklarım geldi ağzıma. Bu olmaz, bu olabilir, şunun başını değiştireyim. Boş ver. Kaşınan bendim. Midemin öcünü aldı ağzım.
Yine sessizlik oldu.İnsansal bir sessizlik yaksa araçların her zamanki performansı devam ediyordu. Adam yine dolmuş zeminine kilitlendi. Saçları kahverengi tipik insan boynu olan gözleri rahatsız bir adam. Galibim. “Ya biterse aşkımız, ne olurum kahrımdan, ağlama göz bebeğim, geleceğim ardından…” Şoför adam ne kadar keyifli dinliyordu misafirlerinin macerasına aldırış etmeden. terk edilmemiştir belki hayatında hiç ama terk edilmiş gibi şarkıcının terk edilme feryadına üzülür şarkıdaki. Ama her insan bir potansiyel terk edilen değil midir zaten? Şu kahverengi saçlı adama taktım. O da beni terk etti şimdi. Yoksa O nu öldürsem mi? Ölü demek susmak demek, ölü demek pişman demek. Ne düşünüyorum ben. İşim ne olacak, ya tanıdıklar. En azından bazıları beni örnek alıyor. Bir sigara yaksam mı acaba. Bir de sigara içsem düpedüz deli derlerdi bana, atarlardı sonra dışarı. İnsanlar dayanamaz kendilerinden olmayana. Aforoz ederler. Dışarı atsalar şoför paramı verir mi geri acaba? Sigarayı eline aldı biraz dolaştırdı. Bir iki kişi acaba yakar mı, yapamaz canım bakışı savurdu. İçemez canım diyenleri haklı çıkarıp yerine koydu tek sigarayı. Ben bir korkağım. Oniki insana bile karşı gelip kanunları çiğneyemedim. Bir de bu adamı öldürecekmişim hadi oradan.Ben aykırı olamıyorum. Benden ayrı oniki insan . Birden şu toplumsal yalnızlık hissine kapıldı. O kadar insanın içinde yalnız hisseden insanlar kervanına katıldı bir an. Dolmuş durdu, yere bakan adamın yanındaki şahıs indi. O oturdu. Yan yanaydılar ama aradan kocaman bir nehir akıyordu. Yolcuların balık tutup yüzdükleri bir nehir. Sırtı kaşındı birden hafiften sürttü koltuğa bir sağa bir sola. Adama dokundu bir an. O beklenen ürperti olmadı sinirli insanların temasındaki. Dışarı bakıp bir yıldız tuttu gündüz vakti. Beraberce yıldızla inecekleri yere vardılar. Hayatın sessiz dokunuşları yüzüne işlemiş yaşlı insanlar gibi hissetti dolmuştan inerken. Ve onların yaptığı gibi nazik olup kendini rezil eden adama yol verdi. Hatta bu adam o kadar da kötü söz söylememişti, alınganlığı üzerindeydi herhalde o gün. İyi ki bu adamı öldürmemişim. “Kardeş ömrümün son noktasındaki son durakta bekle beni sana bir hediyem var, dolmuş ve yıldız aşkına ve bana dua et hala yaşadığın için” Adam kahkahalarla güldü. “Yazık evlat gençsin de daha”
Son simitçinin son simidini satmadan hali nasıl olur acaba? Onu bilmem ama tıraş olamadığımı fark ettim. Başkaları fark etmez inşallah.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

