• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
5 sonuçtan 1 --- 5 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski [1821-1881]



    Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski [1821-1881]

    Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski 30 Ekim 1821’de Moskova’da babasının bir doktor olarak görev yaptığı Yoksullar Hastanesi’ne ait bir apartmanda doğdu. 1837’de annesinin ölümünün ardından babasının yanından ayrılarak St. Petersburg’a taşındı ve orada Askeri Mühendislik Okulu’na kabul edildi. Bir sınıf arkadaşı onun için "sürekli kendisini ayrı tutardı, hiçbir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı, ve genellikle bir köşede elinde bir kitapla otururdu" diye anlatıyordu. Yurtluğunda düzensiz bir yaşama çekilmiş olan ve oğluna düzenli bir gelir sağlamayı reddeden babasının tutumu Dostoyevski’nin bu hastalıklı içe-kapanıklığını daha da ağırlaştırdı. Bir keresinde, Dostoyevski babasına ilgisizliği yüzünden hakaret dolu bir mektup gönderdi; ama baba Dostoyevski yanıt vermeye fırsat bulamadan serfleri tarafından öldürüldü. Ailesi içerisinde söylendiğine göre, daha sona ona bütün yaşamı boyunca acı çektiren sara nöbetlerinin ilkini bu dönemde geçirmişti.

    Mühendislik Okulundaki sınavlarının ardından, Dostoyevski üsteğmenliğe getirildi. Ama 1844’de cebinde üzerine "sivil giysi alacak parası" bile olmayan Dostoyevski kendini yazın sanatına adamak için görevinden ayrıldı. 1846’da ilk romanı İnsancıklar’ın çıkışıyla, genç yazarlar arasında en büyük gelecek vaadedeni olarak görüldü. Eleştirmen Belinsky aracılığıyla "birçok önemli kişi" ile tanıştı ve "yazın dünyasında nasıl yaşanacağı konusunda kapsamlı bir ders" aldı. Ne var ki başarısı kısa sürdü. İnsancıklar’ı izleyen birkaç romanı kötü eleştiri aldı ve Dostoyevski, Belinski’nin salonundan uzak durmaya başladı, çünkü orada özellikle daha önceleri ona karşı "dosttan da öte" olmuş olan Turgenyev’in de katıldığı sürekli alaylara konu ediliyordu.

    Ama bu sırada başka bir küme ile ilişkisini sürdürdü. Petrashevski'nin öncülüğündeki gençlerden oluşan bu kümedekiler, Fransız toplumcularını incelemek ve Rusya’daki toplumsal ve politik reformları tartışmak için biraraya gelmiş ilericilerdi. 1848’i izleyen tepki dalgasında “Petrashevski çevresi”nin üyeleri tutuklandı ve yalancı idam ile sonuçlanan bir soruşturmadan sonra Dostoyevski, Omsk’ta bir ceza kolonisine gönderildi. Hapisanede, "yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadığını yazdı. "Yakınımda içten bir konuşma yapabileceğim tek bir varlık" yoktu. "Soğuğa, açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim, ve salt iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkumların nefreti sürekli üzerimdeydi." Bu acılı durum sarasını daha da ağırlaştırdı ama "kendi içime kaçış ... meyvalarını verdi." 1854’de cezasını tamamlamak için bir asker olarak Semipalitinsk’e gönderildi. Beş yıl sonra, arkadaşlarının yardımı aracılığıyla cezası kaldırıldı.

    St. Petersburg’a dönüşü üzerine Dostoyevski, Ölüler Evi ve Ezilenler’i yayınladı. Aynı dönemde ağabeyi Mikhail ile birlikte Zamanlar adında başarılı bir dergi kurdu. Ne var ki 1863’te bir yanlış anlama sonucunda hükümet tarafından kapatıldı. Dostoyevskilere yayınlarının adını değiştirerek Çığır adı altında yeniden çıkarma izni verildi, ama yeni yayın kamunun dikkatini çekmeyi başaramadı. 1846’da Mikhail öldü ve yaklaşık bir yıllık bir çabadan sonra Dostoyevski dergiyi yayımlamaya son verdi. Kendini borçların altında ve ağabeyinin ailesini geçindirme sorumluluğu karşısında buldu.

    Çığır’ın başarısızlığı Dostoyevski’nin daha sonraki tüm çalışmasında izini bırakan bir kişisel bunalımla çakıştı. Sibirya’dayken akıllı ama ahlaksız bir okul öğretmeninin dul karısı olan Maria Dimitrievna Isaev ile evlenmişti. Evlilik ikisine de mutluluk getirmedi ve St. Petersburg’a döndükten kısa bir süre sonra Dostoyevski, Polino Suslova adında kösnül ve saldırgan bir kadınla yakın ilişkiye girdi. Polino Suslova onun çalışmasını ciddi bir şekilde etkilemiş ve kumara karşı sinirceli tutkusunu kışkırtmış gibi görünür. Polina ile birlikte Rusya’dan ayrı olduğu bir sırada Dostoyevski’nin karısı hastalandı ve ağabeyinin ölümünü üç ay önceleyen ölümü onu Yeraltından Notlar (1864) olarak bilinen itirafı yazmaya götürdü.

    İzleyen yıllarda Dostoyevski sürekli sara, yoksulluk ve kumarbazlığına eşlik eden bir endişenin sıkıntısını çekti. Parasal yükümlülükleri yüzünden yayıncılarla yıkıcı sözleşmeler imzaladı ve onlar tarafından Suç ve Ceza (1866) ve Kumarbaz (1867) gibi yapıtları olağanüstü bir hızla yazmaya zorlandı. Bunlardan ikincisi üzerinde çalışırken Anna Grigorievna Snitkin adında bir sekreter tuttu ve aynı yıl onunla evlendi. Romancı olarak başarısı alacaklılarının bir bölümünü susturmasını sağladı, ama bu "diğerlerini o kadar kızdırdı ki" suçlamalardan kurtulmak için St. Petersburg’tan ayrılmak zorunda kaldı."Her zaman yabancı bir ülkede bir yabancı” olacağı yakınmasına ve "yazma yeteneğini bütünüyle yitireceği" korkusuna karşın, yurtdışında yaşadığı dört yıl yaşamının en üretken yılları oldu. Cenova ve Vevey’de Budala’yı (1868-69); Dresden’de Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler’i (1871) yazdı.

    Sürgündeyken Dostoyevski "gazete gibi bir şey" çıkarmayı ve bu yolla kanıları konusunda “bir kez olsun son sözü söyleyebilmeyi” tasarlıyordu. Tasarısını 1876’da Bir Yazarın Günlüğü’nün basımıyla uygulamaya koyuldu. Bunda Zamanlar’da başlatmış olduğu ulusal ve demokratik Hıristiyanlık öğretisini genişletti. Bu etkinliğinin sonucunda bir gazeteci olarak sözü geçer biri oldu ve son yıllarını göreli olarak daha iyi bir ortamda geçirdi. 1877’de Büyük bir Günahkarın Yaşamı adında çok büyük bir diziyi oluşturmak için yayıma ara verdi. Bu "bütün yaşamım boyunca bana bilinçli ya da bilinçsiz olarak işkence etmiş olan” Tanrı’nın varlığı sorunuyla ilgili bir çalışmaydı. Bitirdiği çalışmanın biricik bölümü olan Karamazov Kardeşler 1880’de basıldı.

    O yıl Rus Yazını Dostları Toplumu’nun Moskova’daki Puşkin anıtının açılışında konuşma yapması için onu çağırısıyla çağdaş ünü doruğa ulaştı. Konuşmayı bitirdiği anda, "batılı" düşünceleri uzun süre kişisel çatışma kaynağı olmuş olan Turgenyev bile "beni öpücüklere boğmak için yanıma geldi ... ve yineleyerek büyük işler yaptığımı bildirdi" diyordu.

    Dostoyevski sonraki yıl 28 Ocak’ta öldü. Cenazesi toplumsal bir gösteri için fırsat oldu.


    Eserleri :

    31 edebi eseri yayımlanmıştır.

    01. Bednye Lyudi (İnsancıklar - Poor Folk) 1846
    02. Dvoynik (Öteki - Double) 1846
    03. Gospodin Prokharçin (Bay Prokharçin - Mister Prokharchin) 1846
    04. Roman v Devyati Pismakh (Dokuz Harfte Roman - A Novel in Nine Letters) 1847
    05. Khozyavka (Ev Sahibesi - The Landlady) 1847
    06. Polzunkov 1848
    07. Slaboye Serdtse (Bir Yufka Yürekli - A Faint Heart) 1848
    08. Çujaya Jena i Muj Pod Krovatyu (Başkasının Karısı - Another Man's Wife and the Husband Under the Bed) 1848
    09. Çestni Vor (Dürüst Hırsız - An Honest Thief) 1848
    10. Yolka i Svadba (Noel Ağacı ve Düğün - The Christmas Tree and the Wedding) 1848
    11. Belye Noçi (Beyaz Geceler - White Nights) 1848
    12. Netoçka Nezvanova 1849
    13. Malenki Geroy (Küçük Kahraman - The Little Hero) 1849
    14. Dyadyuşkin Son (Amcanın Rüyası - Uncle's Dream) 1859
    15. Syelo Stepançikovo (Stepançikovo Köyü - The Village of Stepanchikovo) 1859
    16. Unijennye i Oskorblyonnye (Ezilenler - The Insulted and the Injured) 1861
    17. Zapiski iz Myortvogo Doma (Ölüler Evinden Hatıralar - Memoirs from the House of the Dead) 1860-1862
    18. Skverni Anekdot (Tatsız Bir Olay - A Nasty Affair) 1862
    19. Zapiski iz Podpolya (Yeraltından Notlar - Notes from the Underground) 1864
    20. Krokodil (Timsah - The Crocodile) 1865
    21. Igrok (Kumarbaz - The Gambler) 1866
    22. Prestplenye i Nakazanye (Suç ve Ceza - Crime and Punishment) 1866
    23. Idiot (Budala - The Idiot) 1868
    24. Veçni Muj (Ebedi Koca - The Eternal Husband) 1870
    25. Besy (Ecinniler - The Possessed) 1871
    26. Bobok 1873
    27. Podrostok (Delikanlı - A Raw Youth) 1875
    28. Krotkaya (Nazik bir Yaratık - A Gentle Creature) 1876
    29. Mujik Marey (Köylü Marey - The Peasant Marey) 1876
    30. Son Smeşnogo Çilavyeka (Gülünç bir Adamın Rüyası - Dream of a Ridiculous Man) 1877
    31. Bratya Karamazovi (Karamazov Kardeşler - Brothers Karamozov) 1879
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

  2. #2
    finito adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-06-2005
    Mesajlar
    15,172
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    10

    Fyodor Mikhailovch Dostoyevski ( suç ve ceza )

    Fyodor Mikhailovch Dostoyevski


    Suç ve Ceza


    Polisiyelerden söz açıldığında, pek çok incelemeci ve eleştirmen, türün yüksek edebiyata giren ürünlerine örnek olarak Dostovyevski’nin “Suç ve Ceza” romanını gösterir. Elbette hem suçu hem de cezayı barındıran öyküsü ile polisiyelere özgü bir kurgusu var bu romanın. Ne var ki, bu haftanın yeni kitaplarında sözünü ettiğim yazarlar gibi, Dostovyevski de polisiyenin sınırları içinde değerlendirilemez. Roman sanatının en çarpıcı metinlerinin yazarı olan Dostovyevski, suçu ve cezayı, insanın bilgisine varmak için kullanmıştır



    Hayatı



    Rus edebiyatının en büyüklerinden olan Dostovyevski, 1821 Moskova doğumludur. Orta sınıf bir aileden gelen yazarın babası, yoksullar hastanesinde cerrahtı. Dostovyevski ilk eğitimini ailesinden aldı. Romanlarının tümünde, ailesinin çektiği sıkıntıların ve tanık oldukları yoksulluğun etkisi görülebilir. Çok çalkantılı geçmiştir Dostovyevski’nin hayatı. 17 yaşında askeri akademiye girmiş ama oradaki katı disipline uyamayıp ayrılmış, Norodniklerin siyasi görüşlerini benimsemiş, 1849’da idama mahkum edilmiş ve tam idam sehpasında öğrenmiştir cezasının sürgüne çevrildiğini. Ölümün kıyısından dönen ve Sibirya’daki sürgün yaşantısında zor günler geçiren Dostovyevski’nin siyasi görüşlerinin temelden farklılaştığını söyleyebiliriz. Kişiliğini derinden etkileyen epilepsi nöbetlerinin sıklaşması da bu tarihte başlar. Artık mistik bir dünya görüşü egemendir Dostovyevski’nin metinlerine.

    Bu günlerde Orhan Pamuk’un editörlüğünde başlayan Dostovyevski dizisinin ilk kitabı olarak yayınlanan “Ecinniler”, Dostovyevski’nin Norodnik ve ateist geçmişine dair bir özeleştiridir. Sürgün dönüşü; aşkları, evlilikleri, Avrupa seyahatleri, ***** tutkusu ve geçim sıkıntıları, Turgenyef’le olan çekişmelerleriyle geçirdi ömrünü bu büyük yazar. Çoğu kitabını yayıncılardan aldığı “kaporalar” nedeniyle çok kısa sürelerde tamamladı ve bugün dünyanın en çok satan yazarları arasında olan Dostovyevski, 1881 yılında geçim sıkıntıları içinde hayata veda etti.

    Çevrenin baskılarından kaçmak için -genç yaşta-kitaplara sığınmış, dünya edebiyatından özellikle romantiklerden etkilenmişti. Romanlarında fantazya, gerilim, cinayet, korku gibi temaları kullanan ; E.T.A.Hoffmann, Schiller, Goethe, Sheakspeare, Balzac ve Dickens en sevdiği yazarlardı. Dostovyevski’de, bu saydığım yazarların izlerini kolaylıkla bulabiliriz. İlk romanı “İnsancıklar”ı 1846 yılında yazdı. O yıllarda Rus edebiyatını yönlendiren eleştirmen Belinski tarafından beğenilen “İnsancıklar”, sıradan, yoksul, çaresiz insanların hayatını anlatır. Henüz gözlemlerini yansıtma aşamasındadır Dostovyevski.

    Sürgün cezasına çarptırılana kadar, sadece hikayeler yazarak sürdürdü edebiyat yaşantısını. Sibiryada ise eline alabileceği tek kitap İncildi. Yazmaya ve Petesburg’a 1959 yılında, yine hikayeleriyle döndü. 1861’de, kendi çıkardığı dergide “Ezilenler”in tefrikasına başladı. Ancak, Dostovyevski’ye eski ününü geri veren kitabı, Sibirya hayatını anlattığı “Bir Ölü Evinden Anılar”(1861) oldu. Kaybedilen özgürlük teması, özgürlük peşinde koşan Rus aydınları tarafından övgü ile karşılandı. Bu övgü, 1864 yılında yazdığı “Yer Altından Notlar”a kadar sürdü. Dostovyevski’nin çağdaşı sosyalist aydınları hicvettiği bu kısa romanın aldığı tepkiler estetik değil, politik nedenlere dayalıydı. Turgenyef’le Dostovyevski arasındaki gerilim hem romana hem de tartışmalara yansımıştı. Oysa, “Yer Altından Notlar”, çaresiz insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikayesidir. Dostovyevski’nin daha sonra işleyeceği birçok felsefi ve ahlaki problem, bu romanla başlamıştır.

    Artık “büyük romanlar” dönemi açılmıştır Dostovyevski’nin yazarlık kariyerinde. “Suç ve Ceza” 1866’da yayınlanır. Onu “Kumarbaz”(1866), “Budala”(1869), “Ebedi Koca”(1870), “Ecinniler”(1872) ve “Karamazof Kardeşler” izleyecektir. Bütün bu romanlarına rağmen, siyasi eğilimleri nedeniyle “söylem” dışı kalan Dostovyevski,ölümünden kısa bir süre önce -Puşkin’in ölüm yıldönümünde yaptığı parlak konuşmayla- iade-i itibar görür. Devlet tarafından tehlikeli, aydınlar tarafından gerici bulunan Dostovyevski, -hiç değilse- cenaze merasiminde yalnız kalmamıştır...!

    Suçlar, Cezalar, İyiler, Kötüler

    “Suç ve Ceza” ve “Karmazof Kardeşler” romanlarında, Dostovyevski, bir cinayet etrafında kurar metinlerini. Ne var ki, cinayet bir “oyun” ya da basit bir heyecan unsuru değildir. Daha açık bir biçimde söylersem, yazar öldürme eylemini amaca dönüştürmez. “Suç ve Ceza”nın Raskolnikov’u ya da “Karamazof Kardeşler”in Smerdyakov’u, yazarın ahlaki bir sorgulama yapmak için cinayete ittiği karakterlerdir.

    Fakir bir genç olan Raskolnikov, hukuk fakültesini yarıda bırakmıştır. Avrupa kaynaklı siyasi ve felsefi düşüncelerin etkisi altındadır. Güçlü ve güçsüz insanlar karşıtlığında, kendi yerini tespit edebilmek amacıyla, zaten borçlu olduğu tefeci bir kadını kurban olarak seçer. Ancak kararını uygularken pek de rahat değildir Raskolnikov. “Kollarına müthiş bir dermansızlık gelmişti. Kollarının her geçen saniye gittikçe uyuşarak ağırlaştığını kendisi de fark ediyordu. Baltayı bırakıp düşürmekten korkuyordu”. “Ne yaptığının farkında olmadan, hemen hemen kendini zorlamadan, sanki bir makine gibi, baltanın tersini kadının kafasına indirdi. Bu sırada neredeyse dermansız gibiydi. Ama baltayı indirir indirmez gücü yerine geldi” cümleleriyle canlandırılan suç sahnesi, 350 sayfalık romanın 140’ıncı sayfasında cereyan eder.

    Artık işin ceza kısmına gelmiştir Dostovyevski. Kimsenin kendisini görmediğini ve geride bir iz kalmadığını bildiği halde, Raskolnikov müthiş bir tedirginlik içine düşer. İnsanlığını, masumiyetini yitirmiştir. Ceza, yalnız kendisine verilmemiştir, ailesi de etkilenir Raskolnikov’un günahından. “Katilin cinayet mahalline dönmesi” kuralına uygun olarak, yakalanmayı ve rahatlamayı; arınmayı isteyen genç adam, öldürdüğü tefeci kadının evine gelir, komiserle tanışır ve soruşturmanın baş şüphelisi olur. Komiser Porfiry Petroviç, zeki bir adamdır ve katil olduğunu anlamıştır Roskolnikov’un ama ona bir fırsat tanımak, itiraf ederek ruhunu yüceltmesini sağlamak ister. Ailesi tarafından fahişeliği zorlanan temiz kalpli Sonia’ya suçunu ve aşkını itiraf eden Roskolnikov, nihayyet huzura kavuşur ve teslim olur. Sibirya’ya sürgün edilen Roskolnikov, yanında Sonia ile birlikte yola çıkarken henüz pişman olmamış, ruhu tam anlamıyla temizlenmemiştir. “Ama burada, yeni bir hikaye, bir adamın derece derece yenileşmesinin, yavaş yavaş yeniden hayat buluşunun, bir dünyadan bir başka dünyaya geçişinin, şu ana kadar hiç bilmediği yeni bir gerçekle tanışmasının hikayesi başlıyor” diye bitirir romanın Dostovyevski.

    Kısa Bir Ek
    Hakkında ciltler dolusu inceleme ve biyografi kitabı yazılan Dostovyevski’yi kısa bir yazı içerisine sığdırmak söz konusu olamayacağı gibi, sadece “Suç ve Ceza”daki felsefi ve ahlaki motifleri tartışmak bile sayfalar tutar. Yine de, -eksik olacağını bilerek- “Suç ve Ceza” üzerinde biraz durmak istiyorum.

    Metindeki temel düşünce özgürlüktür, daha doğrusu bireyin nasıl özgürleşebileceği... Rasyonel düşüncenin egemen olduğu ve insanın bilinçli eylemlilikle özgürlüğe kavuşacağı inancının giderek aydınları coşkuya sürüklediği o yıllarda, Dostovyevski metafizik bir dünya görüşüne bağlanır. İnsanın tanrı olmadığını ve dolayısıyla eylemlerinde özgür olamayacağını, özgürlüğe ancak ahlaki bir arınma ve tanrı yolunda ilerleme sürecinde varılacağını işler. Hıristiyan inancına dayalı varoluşçuluğun izleri vardır romanında.

    Öte yandan, Ferud’un psikanaliz çalışmalarını da etkilemiştir “Suç ve Ceza”. Freud, id, ego ve süper ego üçlüsünün “Suç ve Ceza”da eksiksiz olarak yer aldığı vurgular. Roskolnikov’un id’i, ona tefeci kadını öldürmesini ve parasını çalmasını emreder. Bu eylemin muhakemesi ego sürecinde olur ve süper egosu Roskolnikov’u suçluluk duyguları içerisinde kıvrandırır.

    Toplumcu bir bakışla da önemlidir “Suç ve Ceza”. Ana meselesi olmadığı halde, Dostovyevski, hiç bir meslektaşının yapamadığı kadar canlı nakletmiştir Rusya’daki yaşamı. Yoksul üniversite öğrencileri, ailesi tarafından fuhşa zorlanan kadınlar, küçük burjuvaların vurdumduymaz ve boş hayatları, polis devletinin yarattığı korkular, aslında Çarlık Rusyasında bıçağın kemiğe dayandığının göstergeleridir. Suç ve ceza, iyi ve kötü karşıtlıkları her ne kadar siyasi bir taraf olmasından ve o yılların devrimcilerini acımasızca eleştirme isteğinden kaynaklansa da, Dostovyevski’nin eleştirisi -Gorki’ye göre- “yetmişlerin devrimci hareketini karalamak için yapılan sayısız girişimin en yetenekli, en bilinçli ve en başarılı örneğidir”.

    Edebi anlamda ise, kendisine kadar olan gerçekçilik anlayışında bir yeniliktir “Suç ve Ceza”. Roman sanatının dış dünyayı anlatma konusunda düştüğü tekdüzelikten, yani nesnel dünyanın sadece yansıtılmasından, insanın iç dünyasında olup bitenlerin de işin içine sokulmasıyla kurtulması, insan psikolojisinin derinliklerine inme kaygıları Dostovyevski ile başlar. O, bilinç akımı tekniğini dolaysız biçimde kullanmaz ama metinlerinin izinden gidenlere, bu tekniğin kullanımına uygun bir tarih yaratır.

    “Yüreklerin sağır olmadığı” bir dünyayı tasavvur etmişti Dostovyevski. Bütün karamsarlığına rağmen, romanlarının sonlarında -soru işaretleri de olan- iyimser bir kapı araladı. Ancak o kapının artık açılamayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünkü yaşam tarzımız ve ideolojilerimizle yeniden okuduğumuzda, “Suç ve Ceza”daki ahlaki çatışmalar, rastlantılar, vicdan azapları abartılı gelebilir bizlere. Bu abartı kavrayışı bile, Dostovyevski’nin giderek rasyonelleşen, metalaşan, ahlaki kaygılardan uzaklaşan bir toplumda yaşamaktan dolayı -daha o yıllarda- attığı çığlığın haklılığının kanıtıdır.

    Türkiye’de pek çok kez basılan Dostovyevski romanlarının yeniden ele alınması ve özenli çalışmalarla okuyucuya sunulması sevindirici. Mutlaka okunması gereken bir yazar Dostovyevski.


    dostoyevsky nin yayınlanmış kitapları :

    Netoçka Nezvanova
    İnsancıklar
    Ev Sahibesi
    Bir Yufka Yürekli
    Ebedi Koca
    Beyaz Geceler
    Öteki
    Kumarbaz
    Yeraltından Notlar
    Ecinliler
    Karamazof Kardeşler
    Ölü Evinden Anılar
    Delikanlı
    Öteki
    Ezilenler
    Ev Sahibesi
    Tatsız Bir Olay
    Budala
    Bir Garip Kişinin Düşü
    Batı Çıkmazı


    kaynak : A. Ömer Türkeş

    ( pardorra.com.tr )
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu
    ©º° SKYMOON EFE toprağın bol mekanın Cennet olsun °º©


    Türkforum'a bugüne kadar gönderilen her 58 mesajdan birinin Efeler Birliği başlığına gönderildiğini biliyor muydunuz?

  3. #3
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    HANGİ FELSEFİ AKIMLARDAN ETKİLENMİŞTİR?

    Modern psikolojinin temelinde harcı bulunan, insan üzerine yazılabilecek her şeyi yazdığı iddia edilen,okudukça bu iddianın doğruluğuna inanılan bir yazardır Dostoyevski... Kitaplarında asıl etki nihilizme aittir. Fakat yazarın 1864'de yazdığı Yeraltından Notlar, varoluşçuluğun edebiyattaki ilk yansıması olarak kabul edilebilir. ''Varoluşçuluk'' denilince ilk akla gelen Sartre gibi Dostoyevski'de de yaşamdan tiksinme, bulantı vardır. Eserlerinin dünyası karanlıktır ve kısır döngü içindeki insanlar vardır. Onun için var olmak özden önce gelen bir hakikattir. Dostoyevski'nin çağdaşı sosyalist aydınları hicvettiği bu kısa romanın aldığı tepkiler estetik değil, politik nedenlere dayalıdır. Turgenyev'le Dostoyevski arasındaki gerilim hem romana hem de tartışmalara yansımıştır. Oysa, "Yer Altından Notlar", çaresiz insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikâyesidir. Yazar'ın daha sonra işleyeceği birçok felsefi ve ahlaki problem, bu romanla başlamıştır.

    Yazar düşünce sanat deneyimini çalışmalarıyla sürekli arttırmıştır. Tanrı'dan - bir ıstırap Tanrı'sından - , tanrıtanımazlıktan, kötülükten, özgürlükten söz eden roman kişileri, gerçekte aynı bilincin değişik anları gibidir. Bu kişiler aracılığıyla Dostoyevski cinlerini ruhundan uzaklaştırır. Bakış açısı değişmekle birlikte ,yapıtları mutlakın aynı coşkulu ve acı veren arayışı içindedir. Bence eğer,bugün insan anlayışımızda, kendi kokumuz, pisliğimiz, yenilgilerimiz ve acılarımızı sahiplenip sevebilmek ve aşağılanmanın zevklerinde bir mantık
    olduğunu kabul etmek varsa bu görüşün başlangıcı olabilecek nitelikte bir eserdir Yeraltından Notlar. Bir yandan Rusya'da işlerin Batılılaşma ile yürütülebileceğini bilmesi, öte yandan da Batılılaşmacı, materyalist Rus aydınlarına duyduğu öfke, ya da Dostoyevski'nin bilgisi ile öfkesi arasındaki gerginlik Yeraltından Notlar 'ın tuhaflığı, değişikliği ve özgünlüğünü ortaya çıkarıyor gibi...

    Eserlerinde gerçek ve kurgu arasındaki sınırı alaşağı eden yazar, kimilerinin fantastik olarak tanımladığı sunum biçimlerinin, onun için gerçeğin özünü ifade ettiğini savunuyor. Neo-klasikçi olarak kabul edilen yazar, bilime yönelik düşünceleriyle de romantizm akımından etkilenmiştir("Ayrıca tıbba saygı duyacak kadar boş inançlarım var") Varoluşçuluğun ilk izlerini taşıdığı düşünülen romanlarında gerilim, cinayet, korku, kendi deyişiyle 'dehşet' vardı. Bu, 'anarşist' bir yapısı olan yazarın neden hiçbir ideolojiyi savunmadığını da
    bence açıklıyor. Ona göre her türlü fanatizm, en derinlerde yalnızlık ve sevgisizlikten beslenirdi. Tasvirlerden ve abartılı betimlemelerden, kurgusu alelen ve matematiksel olarak ortada anlatım biçimlerinden nefret ederdi. O, insan ruhunu, şeytan ve Tanrı'nın savaştığı bir alan olarak görüyordu. Zıt duyguların aynı insanda bulunabileceğine inanırdı. İnsanın, umudunu yitirip amaçsız kaldığında çektiği can sıkıntısı bile, yazara göre, insanı bir hayvana çevirebilirdi. Dostoyevski'nin portresi itibariyle insanda beliren ürkütücü gizem
    duygusu, yazarın ruh hali ve her çağ için geçerliliğini koruyan klasik romanlarındaki buluş ve dokunuşlarıyla bütünlük kazanıyordu. Onun , bütün hayatı ve eserleri boyunca da Tanrı inancı ve bunun sorgulanmasının üzerine gittiği görülmüştür.

    Dostovyevski'nin giderek rasyonelleşen, metalaşan, ahlaki kaygılardan uzaklaşan bir toplumda yaşamaktan dolayı -daha o yıllarda- attığı çığlığın sesini duymak ve buna eşlik etmek, bu çığlığı niye attığımızı bilmek hepimizin faydasına olmuştur ve olacaktır.
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

  4. #4
    syhgndlf adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-04-2005
    Mesajlar
    1,628
    Karizma Gücü
    0
    benim için dünyaya gelmiş olan en iyi roman yazarı..
    karamazov kardeşler ve budala aklımdan çıkmazz.. budala da kendini anlattığı söylenir ki insan kendini anlatmasa bu kadar güzel anlatamaz sanal bir kişiyi...

    bunun yanında raskolnikov karakteri ise odamda her daim gezen bir karakterdir...
    MEHMEDİM

    Gayrı anlatılmaz bu savaş bence
    Dağ taş konuşmuştu kendi dilince
    Hücum diye bir ses duydum ilk önce
    Sonra allah allah dedi mehmedim

    Ne ana ne sıla ne yar hayali
    Bir gör mehmetteki kükremiş hali
    Kırpmadı gözünü yağmur misali
    Mermi yedi havan yedi mehmedim
    Can askerim

    Öyle bir iman öyle ihlaski
    Secde eder cümle can ve bitki
    Bir temmuz akşamı allah şahitki
    Şaha kalkmış vatan idi mehmedim

    Bu akşam yıldızlar saramış gibi
    Tepeler titreşir hava kış gibi
    Bir dağın sırtında dağ varmış gibi
    Omuzlamış bir mehmedi mehmedim
    Can askerim



    Mesaj SAYIM =1903

  5. #5
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0
    “Yoksulluk ayıp değil, bu bir gerçek, hem içkiye düşkünlüğün de bir erdem olmadığını bilirim ben, hem de daha iyi bilirim bunu. Ama sefalet, sayın bayım sefalet ayıp. Yoksullukta yaradılışımızdaki soylu duygularınızı koruyabilirsiniz ama, sefalette hiç kimse, hiçbir zaman koruyamaz bunu. Sefalete düşmüş bir kimseyi sopayla bile kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler toplumun içinden. Bunu da sırf onu daha çok alçatmak için yaparlar. Bunda haklılar da, çünkü sefalete düşerken ilk kez ben kendimi aşağılarım.”
    Suç ve Ceza'dan


    (...) Kristof Kolomb, Amerika’yı tam keşfettiği sırada değil, keşfetmeye giderken mutluydu. Evet, Kolomb, Yeni Dünya’ya ayak basmadan üç gün önce, yani umutsuzluğa kapılan tayfaların gerisin geriye Avrupa’ya gitmek için ayaklandıkları sırada mutluluğun son derecesini tadıyordu. Yerin dibine geçsindi Yeni Dünya, onu gözünün gördüğü yoktu. Kristof Kolomb, Amerika’yı Amerika olarak görmeden, nereyi keşfettiğini bilmeden ölmüştü. Asıl sorun o değildi. Asıl sorun yaşamada, olayı yaşamanın içinde, yani sürüp giden, sonu gelmeyen keşif eylemindeydi; yoksa keşfin gerçekleşmesinde değil. (...)

    Neden korkuyorlardı, bilmiyordum. Çocuğa her şey açık açık anlatılmalı bence...Büyüklerin küçükleri, bütün ana-babaların kendi öz çocuklarını ne kadar az tanıdıklarını düşünür de çok şaşarım. Küçük olduklarını, daha öğrenmelerine vakit bulunduğunu ileri sürerek onlardan pek çok şeyi gizlemek... İşte insanı üzen, yanlış bir düşünce tarzı! Oysa çocuklar birçok şeyi yalnız anlamakla kalmazlar, babalarının onları daha pek küçük, her şeye aklı ermez saydıklarını da bilirler. Büyüklerin öyle çapraşık sorunları olur ki, ufacık bir çocuk buna kolay bir çözüm yolu buluverir. Ama bunu kimse görmez. Tanrım! Minicik, güzel bir kuş gözlerinizin içine güvenle bakarak sizi sevinçle dinlerken siz onu aldatabilir misiniz? Kuşları çok sevdiğim için çocukları onlara benzetirim.

    Budala'dan
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •