Kurt Vonnegut Jr.


Otomatik Piyano
Yeni kitaplar bölümünde ele aldığımız kitaplardan biri gündelik yaşam ve sistem eleştirisi, diğeri ise bilimkurgu-polisiye özellikler taşıyordu. Eski kitaplar için seçtiğim metin ise her ikisini birden barındırıyor; yani o, hem bir bilimkurgu klasiği, hem de sisteme yönelmiş radikal bir saldırı. Türkiye’deki son yayın tarihi 1997, ama 1952’de yazmış Kurt Vonnegut Jr. bu romanı. Eserleri, Türkiye’de E yayınları ve Altın Kitaplar tarafından dolaşıma sokulmalarının etkisiyle olacak, yalnızca meraklısının ilgisini çeken Vonnegut, Amerikan edebiyatının yaşıyan en önemli isimlerinden birtanesi. Her zaman fantastik öğelere yer verdiği metinlerinde, II.Paylaşım savaşı sırasında Dresden’de yaşadığı bombardıman gününün etkisi büyüktür. 120 bin kişinin öldüğü o anı görmüş bir insanın, gelecek için karamsar olmaması beklenemezdi elbette. İlk romanı olan “Otomatik Piyano”, ufak tefek umut/kurtuluş pırıltıları yansıtmakla birlikte, oldukça karanlık bir gelecek tablosu çizerek, Kurt Vonnegut Jr. dünyasını çok iyi sergiliyor.

“Tarihte şu noktada, yani M.S.1952’de, hayatımız ve özgürlüğümüz büyük ölçüde müdür ve mühendislerimizin beceri, hayal gücü ve cesaretine bağlı ve umarım hepimizin hayatta ve özgür kalmasına yardım etmeleri için Tanrı’da onlara yardım eder. Ama bu kitap tarihteki başka bir an hakkında, artık hiç savaş olmayan bir zaman ve...” önsözüyle, gelecek bir zaman dilimindeki Amerikan toplumunu, New-York özelinden anlatmaya başlıyor yazar. Çok uzak olmayan bir geçmişte yaşanan savaştan sonra, savaşı kazanan know-how’ı yani bilgiyi elinde tutan kesimin iktidarı üzerine kurulu bu toplumda, belli bir zeka ve beceri düzeyinde olmayan insanlar “haşat ve ıskartalar” sınıflamasıyla, kentin güneyinde, nehrin karşı yakasında, bir tür varoş bölgesinde yaşarlar. Bütün hizmet ve üretimin -eski ustaların bilgi birikimlerinin kaydedildiği- makinalar tarafından gerçekleştirildiği, böylelikle insana ihtiyac duyulmayan yeni toplum düzeninde, hizmeti önemsizleşen yönetici sınıf mensupları da her an nehrin öte tarafına gönderilme tehlikesi altındadır.

Teknokrat ve bürokratlar, askeri otoriteye de egemen olduktan sonra, önlerinde hiç bir engel kalmamış gibidir. Ancak, gerek yönetici kesime mensup mühendisler, gerek varoşlara itilmişler arasında yaşayan insanlar arasında, sistemden ve yaşamın gidişinden memnun olmayanların başlattığı bir devrimin önüne geçilemez. İsyancılar, insanların yerlerini alan makinalara karşı büyük bir kıyım başlatırlar. Liderlerinin de bildiği gibi, nihai başarıya ulaşacak bir kalkışma değildir bu, ama.önemli olan bir sembol olarak devrimi yaratmaktır.

Metin Üzerine
Popüler türler arasında, gelecekteki toplum yapısına ilişkin kurguları nedeni ile en ideolojik olanı, kuşkusuz bilimkurgu metinleridir. “Otomatik Piyano”yu da yalnıca bir bilimkurgu roman olarak değerlendiremeyiz. Ancak, içerdiği eleştiriyi sonraya bırakıp, onun edebiyata ilişkin yönleri üzerinde durmak istiyorum: Bir romanı oluşturan ögelerden ikisi, karakterler ve mekan/atmosfer tasvirleri hemen öne çıkıyor. Yazarın yarattığı karakterlerden tamamı, öykü ile organik olarak ilişkilendirilmiş. Sistem karşıtı durumuna gelen karakterlerin yaşamlarındaki değişiklikler, olaylara bağlı olarak ilerliyor, onların düşüncelerindeki sıçramaların maddi temellerini, rastlantı ögesini de ihmal etmeden yansıtabililiyor Kurt Vonnegut. Karşı tarafta olanları da elbette. Mesela, kahramanımız Paul, nehrin öteki tarafına doğru kayarken, karısı Anita’nın kişilik ve düşünce yapısı ona eşlik etmekten çok uzaktır; kocasının sağladığı yaşam standartını sağlayacak başka bir mühendisi tercih etmekte bulur kurtuluşu.

Bilimkurgu romanların asıl başarısı, yarattıkları atmosfere bağlıdır. Thomas Moore’un “Ütopya”sı, Bacon’un “Yeni Atlantis”i gibi klasik ütopyalarla başlayan mekan düzenlemelerindeki mükemmelliği devralan bilimkurgu edebiyat, okuyucusunu öykünün havasına sokabilmek için, kurmaca geleceği çok iyi tasvir etmek zorundadır. Hiçkimse, hayal edemediği bir kentte, hayal edemediği makinalardan oluşan bir dünyaya ait bir öyküden keyif almaz. Kurt Vonnegut’un geçmiş, gelecek ve şimdi arasında bir yerde duran metni, yarattığı New-York atmoseri ile, okuyucuyu hemen içine çekiyor.

Klasik anlatım tekniği, yani üçüncü tekil kişinin bakış açısı ile aktarılan öyküyü epikleştiren Arap şeyhi, hem teknik hem içerik açısından çok önemli. Kenti ziyarete gelen, ve dışişleri yetkilisinin rehberliğinde bir Limuzin ile sokaklarda gezinen şeyh, modern toplumun çelişkilerini açığa çıkarmak için önemli bir yabancılaştırma motifi olmuş. Model alınacak “gelişmiş” ülkesinin tanıtımını yapan rehberin, şeyhin soruları karşısında düştüğü komik durumlar ve kendi yaşamındaki trajedi, yabancılaştırma yoluyla kapitalist sistemdeki çarpıklıkları açığa çıkaran bir Brecht metnini hatırlatıyor bize.

Rasyonel Aklın Eleştirisi:
Bu kara ütopya, yalnızca teknoloji eleştirisi içermiyor, aynı zamanda gündelik yaşantının aldığı biçimlere, evlilik müessesine, iş yaşamındaki çirkinleşen rekabete, üniversite ve eğitim kurumlarına da yöneliyor. Kurt Vonnegut’un anlattığı dünyadaki temel düşünceyi, kitaptan yaptığım “kıymetli hiçbir şeyin değişmediği, bir zamanlar doğru olanın her zaman doğru olduğu, doğruların az sayıda ve basit olduğu ve bir insanın herhangi bir problemle akıllıca başa çıkabilmesi için bu doğrudan başka bir bilgiye ihtiyacı olmadığı yolundaki inanc” olarak özetleyebilirim.

Kurt Vonnegut Jr.’nin, bugünlerde gerçekleşmeye başlayan kehanetlerine şaşmamak elde değil. Henüz elektronikteki devrimin yaşanmadığı yıllarda, tüplü sistemle çalışan bilgisayarlarla yönetilen bu uygarlığın, insanlar üzerindeki iktidarını sağlayan şey, az önce belirttiğim “rasyonellik” oluyor. Kapitalist ekonomik etkinliğin burjuva özel hukuk ilişkisini ve burokratik iktidarın biçimini belirtebilmek için, ilk kez Max Weber, “rasyonellik” kavramını olumlu anlamıyla kullamıştı. Bilimsel ve Teknolojik gelişme denilen olgu ile sosyal yaşamın gelişmesinin/rasyonelliğinin paralelliği, Aydınlanma’dan beri yakamızdan hiç düşmedi. Gündelik yaşantılarımız çoğunlukla, aklın egemen kılındığı ve böylelikle doğruluğu/geçerliliği ‘bilimsel’ olarak da onaylanmış bir sistem ve onun bize sunduğu ürünler içinde sürüp gidiyor.

Teknoloji dediğimiz şey:
“Otomatik Piyano” romanında çok iyi biçimde açığa çıkarıldığı gibi, toplumun artan “rasyonelleştirilmesi”, bilimsel ve teknik ilerlemenin kurumsallaştırılmasına bağlı. Tekniğin ve bilimin, toplumun kurumsal alanına sızdıkları ve böylelikle kurumların kendilerini dönüştürdükleri ölçüde, eski meşrulaştırmalar tasfiye edilirler. Öykü boyunca, yıllar süren mücadeleler sonucu kazanılmış sendikal hakların, insan hak ve özgürlüklerinin, burjuva hukuk ve demokrasisinin sistemin sağlıklı işlemesi adına yok edilişini izleriz. Bir bilimkurgu metninin geçmiş, gelecek ve şimdi arasındaki bağları ortaya çıkarması, beklenen ama her zaman gerçekleşmeyen bir zenginliktir. Vonnegut, yaşadığı yılların olağanüstü bir sistem/toplum gözlem ve analiziyle, çok sonraları Stuart Hall’in, “teknolojiler diğer teknolojilerin ve onlara eşlik eden bilinç biçimlerinin yerini almazlar. Tüm sahayı yeniden örgütler, biçimlendirirler” önermesinin edebi malzemesini yaratmış.

Kurt Vonnegut’un yaptığı teknoloji eleştirisine övgüler yağdıran bu yazı, teknolojinin sağladığı olanaklar ile yazıldı ve dolaşıma çıktı. Üstelik buradaki kullanımı ile, teknoloji hiç de zararlı ve yıkıcı bir görünüm arzetmiyor. Ancak, bütün bir sistem içerisinde, bu tür WEB sitelerinin istisna olduğunu unutmamak gerekli. Tersi bile olsa, teknoloji yalnızca kullanılan bir araç değildir. Bu konuda Mcluhan, “Toplum üzerinde etki eden şey, mesajın içeriği değil, brüt ideolojik unsur olarak teknolojinin kendisidir“ derken, Heidegger’in “tekniğin özü de, asla ve hiçbir şekilde teknik bir şey değildir. Bunun için yalnızca teknik-olanı tasarladığımız ve öne çıkardığımız ve bununla yetindiğimiz veya ondan kaçındığımız sürece, tekniğin özüyle bağımızı asla kuramayız. Her yerde özgürlükten yoksun ve tekniğe bağlanmış haldeyiz; onu tutkuyla olumluyalım veya olumsuzlayalım. Tekniği nötr birşey olarak gördüğümüzde mümkün olan en kötü tarzda tekniğe teslim oluruz; çünkü bugün özellikle pek rağbet gören bu tasarım, bizi bu tekniğin özü karşısında büsbütün körleştirir” düşüncesini bir anlamda özetlemektedir.

İnternet ve diğer teknolojik iletişim araçları ile ilişkilendiğimizde, ideolojik hegemonyanın alanındayız artık. Teknolojik gelişmeler, kendilerine bir kez hayranlık uyandırdıklarına, onun ardında duran maddi zenginliğin ve tarihsel bir üretim tarzının, bundan böyle kendisini gizlemesine gerek kalmaz. Öyleyse şu soruyu sorabiliriz; sistem eleştirileri, sistemin sağladığı ortamlarda yapıldığı sürece, gerçek bir muhalif duruşun varlığından sözetmek mümkün olabilir mi?

A. Ömer Türkeş