• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Edebi Akımlar

    KLASİZM
    ROMANTİZM
    REALİZM (Gerçekçilik)
    PARNASİZM
    DOĞALCILIK (Natüralizm)
    SEMBOLİZM (Simgecilik)
    İDEALİZM
    GELECEKÇİLİK (Fütürizm)
    DADAİZM
    GER&#199KÜSTÜC&#220ÜK (Sürrealizm)
    HARFÇİLİK (Letrizm)
    VAROLUŞ&#199LUK (Egzistansiyalizm)
    KİŞİSELCİLİK




    TANIM
    Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisidir. Belli başlı edebi akımlar, klasizm, romantizm (coşumculuk), parnasizm (sanat sanat içindir), naturalizm (doğalcılık), sembolizm (simgecilik), idealizm (ünanimizm), realizm (gerçekçilik), fütürizm (gelecekçilik), dadaizm, gerçeküstücülük (sürrealizm), letrizm (harfçilik), varoluşçuluk (egzistansiyalizm), personalizm (kişilikçilik) olarak sıralanabilir.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    KLASİZM
    Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



    ROMANTİZM
    18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.
    Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygınlaşma şansı buldu.
    Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge’nin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngiltere’de William Blake, Almanya’da Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jean Paul, Novalis, Fransa’da Chateaubriand ve Madame de Stael romantizmin ilk temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset romantik akımın önemli yazarlarıdır.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    REALİZM (Gerçekçilik)


    Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve edebi eserlerin bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneğin, realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert ile Zola’nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya’da Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngiltere’de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika’da Theodore Dreiser, İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



    PARNASİZM
    Adını, Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden alır. Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. 1830’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Temel kuramı "sanat sanat içindir" diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Bu akımın etkisindeki edebi eserlerde ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. Parnas şiir için "biçimciliği amaçlayan" şiir de denebilir. Parnasizm, bir yönüyle kendisinden sonraki doğalcılığa kaynak olmuştur. Zengin bir dil, zengin bir biçim, zengin ve yoğun bir duygusallık işlenir. Theophile Gautier’in şiirlerini, Theodore de Banville, Leconte de Lisle izlemiştir. Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeşleştirilir.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    DOĞALCILIK (Natüralizm)
    19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir tutum ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir.
    Doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in Historei de la Litterature Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluşturur. İlk doğalcı roman Goncourt Kardeşler’in bir hizmetçi kızın yaşamını konu alan Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola’nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola’nın yanısıra Guy de Maupassant, J. K. Huysmans, Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet doğalcı eserler veren yazarlardır.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    SEMBOLİZM (Simgecilik)
    19. yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgecilik, geleneksel Fransız şiirini hem teknik hem de tema açısından belirleyen katı kurallara bir tepki olarak başladı. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, şiirle insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları betimlemeyi amaçladı. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel eğretileme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar.
    Simgeci şiirin başlıca temsilcileri Charles Baudelaire’nin şiir ve görüşlerinden fazlaca etkilenen Fransız Stephane Mallarme, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud’dur. Sembolik yazarlar arasında Jules Laforgue, Henry de Regnier, Rene Ghil, Gustave Kahn, Belçikalı Emile Verhaeren, ABD’li Stuart Merrill, Francis Viele Griffin yer alır.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



    İDEALİZM
    Dünyayı ve varoluşu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin temel olduğu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm özellikleri edebi eserlerde de görülür. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip gelişen kentleriyle bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır.
    Topluluk bilincini ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar Jules Romains’tir. Bu akımın temelleri, Romains’le Chenneviere’nin yazdığı Petit Traite de Versification (Şiir üzerine küçük inceleme) ve Georges Duhamel’le Charles Vildrac’ın kaleme aldığı Notes su la Technique Poetique (Şiir tekniği üzerine notlar) adlı eserlerde ortaya konulmuştur.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    GELECEKÇİLİK (Fütürizm)


    20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak değerlendirilir. İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’nin 1909’de Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınladığı bildiri gelecekçiliğin manifestosu oldu. Bildiride, "Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız" deniyordu. Bu geçmişin bütünüyle reddi demekti. Aynı bildiride, "Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz" sözleri, siyasal alanda o dönemde gelişen faşizmden yana bir tavrın da açık göstergesiydi.
    Gelecekçiliğin kurucusu Marinetti, Avrupa’da birçok yazarı etkiledi. Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski gelecekçiliğe yöneldi. Rus gelecekçiler kendi bildirgelerini yayınladı. Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi. Şiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim devriminden sonra da gelecekçi akım güçlendi. Mayakovski’nin ölümüne kadar etkisini sürdürdü. İtalya’daki gelecekçiler ilk şiir antolojisini 1912’de yayınladı. Gelecekçilik faşizm ile özdeşleşti. Ve 1920’lerin ortalarına doğru etkisini yitirdi. Eserlerinde mantıklı cümleler kurmayı reddeden gelecekçilerin parolası, "sozcüklere özgürlük"tü. Ezra Pound, D. H. Lawrence ve Giovanni Papini bu akımdan etkilenen yazarlardır.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    DADAİZM
    Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı. Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1. Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Dada’cı yazarlar, Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı.
    Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes’in yazılarının yer aldığı Litterature'dü. Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar gerçeküstücülüğe yöneldi.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    GER&#199KÜSTÜC&#220ÜK (Sürrealizm)
    Avrupa’da bir ve 2’nci dünya savaşları arasında gelişti. Bu akım temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların eserlerinden alır. 1924’te "Manifeste du Surrealisme"i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Ve bu bütünleşme içinde düşsel dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenin Breton için, bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği idi.
    Breton’un yanısıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi deyimleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerini geliştirmeye" başladılar. Bu şairlerin dizelerindeki sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geldiği için insanı irkiltiyordu. Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.
    1925’ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, başka akımlara yönelmeye başladı. Ama resimden, sinemaya, tiyatroya kadar bir çok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton’un yanısıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Arnaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    HARFÇİLİK (Letrizm)
    Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou'nun yaptığı, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. Isou’ya göre, "harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz." Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, "sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması"dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    VAROLUŞ&#199LUK (Egzistansiyalizm)
    Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:
    1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
    2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir.
    3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
    4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.
    Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.


    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    KİŞİSELCİLİK
    Kişiselcilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes'in "Düşünüyorum öyleyse varım" (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçekliğin dokusunu oluşturur.
    Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.



    www.edebiyatturk.net
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  2. #2
    finito adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-06-2005
    Mesajlar
    15,172
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    10
    teşekkürler dostum. bu konuyu sabitlemenin dünya edebiyat akımlarını yakından izlemek isteyen arkadaşlar için ve bizler için de daha şık olacağını düşünüyorum. edebi akımlarla ilgili tüm paylaşımlarımızı ve eklemelerimizi bu başlık altında yapalım

    GERÇEKÜSTÜCÜLÜK

    Tuğrul İnal, Türk Dili Dergisi, Yazın Akımları Özel Sayısı, Cilt XLII, Sayı : 349, Ocak 1981


    (....)

    Çağcıl yaşamın şiirine doğru


    Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı trajik, kaygılı, kimi zaman umut kırıcı ortamda,
    her çağda olduğu gibi insanoğlu, varoluşuna yeni bir anlam ve çekidüzen vermekten geri durmayacaktı: Savaşın ve bunalımların ardından yeni bir hümanizma,yeni
    bir yazın ve estetik anlayışı gelecekti. öyle de oldu. Kimileri çağdaş teknolojinin
    yıktığı geleneksel değerleri korumak, eskiyi yeniden canlandırmak istedi: Kimileri de, yıkıntı halindeki bir uygarlık içinde, eskiden, geleneksel olandan tümüyle
    koptu. Ne var ki, eski değerlere bağlananlarla yeni değerler ve yeni bir dünya
    yaratma eylemine girişenler arasında "organik" farklılıklara karşın temelde kesin ayrılıklar yoktu. Dünya görüşleri ve eylem biçimleri ne olursa olsun, hepsi de
    ortaklaşa olarak trajik öğenin yanında toplumsal öğeyle de ilgilenmek gereğini
    duyuyorlardı. Drieu la Rochelle, eskiye bağlılığın gereğini savunurken, Fransız
    fütüristleri, dadaistler, geçmişle bağlarını koparmış bir şiiri yazıyorlardı. Max
    Jacob, Pierre-Albert Birot, Sıc ve Littérature dergilerinde yeni şiirin örneklerini
    veriyorlardı.

    Savaş öncesinde Marinetti, şiirde sözdizimi (syntaxe) kurallarını kaldırarak
    sözcüklere ve tümcelere salt bir özgürlük getirmekten yana olduğunu açıklıyordu.
    Gerçekten de, dadaistlerden önce Apollinaire, Calligrammes'larında sözcükleri
    beyaz kağıt üzerinde özgürce dizer. Paul Dermée, 1919'da Nord-Sud dergisinde
    eski şiire kızgınlıkla bakan fantezist şiirirr tipik bir örnegini verir. Sözdizimi
    kurallarının şiirden atılması, sözcüklerin insanın içinden geldiği gibi dizilişi, bunalım çağında trajediyle burun buruna yaşayan insanoğlunun herşeyin biçimini önce
    kendi içinde, sonra da toplumsal çizgide değiştirebileceğine sevinçle ama daha
    çok gururla inanması anlamına gelmektedir. Bu, kendini bulma ya da bütünleme
    demektir. Ne var ki, makine uygarlığı içinde insanoğlunun iç dünyası da dış dünyası da giderek değişir. Makine ve makineye ilişkin bütün öğeler şiirin konusu içine girer. Geleneksel şiirde hiç eksik olmayan doğa imgesi yerini makine imgesine
    bırakır. Teknik sözcükler yeni şiirin bir simgesi gibidir. Blaise Cendrars'ın (Du
    Monde entier, Ed. de la N.R.F.. 1919, p. 79), Paul Morand'ın (Poemes, 1914-1924,
    Au Sans Pareil, 1924, p. 92) şiirlerinden eskiye bağlı Drieu La Rochelle'e varasıya
    (Auto, Fond de Cantine, Ed. de la N.R.F., 1920) yeni ve geleneksel anlamdaki şiir,
    otomobil, gaz, benzin, dinamo, boru, kimyasal maddeler,vb. öğeleri konu edinir.
    Mekanik olanla şiir iç içe girince ortaya iki soru çıkıyor: 1) İnsanoğlu nesnelerin
    önünde ezilecek mi? 2) İnsanoğlu nesneleri ezecek mi? Herkesi ve her bilim dalını ilgilendiren bu sorular, doğal olarak şairleri de ilgilendiriyor, şairler de bu bunalım çağında XX. yüzyılın soyut tablosu önünde tekniğin ve savaşın korkusunu
    duyarak insan-nesneler ilişkisini incelemeye koyulurlar. Blaise Cendrars, La Prose du Transsibérien ou Panama'da şiiri yalın, ruhsal gerçekleri yansıtan kübist bir
    tablo olarak algılar, boşlukta sallanan insanın dramını destanlaştırır. Cendrars,
    içsel ile dışsalı (teknik ve XX. yüzyıl) korku verici, umut kırıcı bir havada birleştirir. André Salmon, savaş sonrası yayımladığı Prikaz (Ed. de la Sirene, 1921) ve
    L'Age de l'Humanite (Ed. de la N.R.F., 1922)'de Cendrars'yı izler, XX. yüzyıl insanının kara yazgısını l'heure H (La Revue de la N.R.F., 1 Aralık 1929) şiirinde vurgu-
    lar. Bu şiirde zaman, (yaşanan zaman-tarihsel zaman) "ultra-violet" ışınlar gibi olağanüstü bir öğe olarak verilmiştir. Bu olağanüstü öğe, şövalye dünyasında rastladığımız öğelerden farklı olup, çağının trajik gerçekleriyle yüklüdür. Zaman, yaşama sevincinin kaybolduğu, acıların egemen olduğu, geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlayan, yeni şiirin olağanüstü bir nesnesidir. Zaman, mekanik yaşamın geçirdiği serüveni ve çağı sarsan öğretileri simgeleyen bir çandır. Zaman, batı uygarlığının çaresizliğini simgelerken, insanoğluna yeni çıkış yollarını göstermekle yükümlüdür. Doğal bir rastlantı sonucu 1924'den sonra dadaizmin yerini alan gerçeküstücülük, denizin diplerinden gökyüzüne, bir ülkeden ötekisine uçakla, trenle, gemiyle giden radyo, televizyonla dünyanın her köşesine giren savaşlar gören,
    bu eski Avrupa ülkesinin insanlarını (XIX. yüzyılın ikinci yarısı) yeniden eski düş
    dünyalarıyla başbaşa bırakacaktır.


    Gerçeküstücülüğün belkemiği olan "düş", insanoğlu varolduğundan beri değişik düzlemlerde yazınsal yapıtlarda ortaya çıkmıştır. Demek oluyor ki düş ya da
    "görünen gerçekten uzaklaşma" bir bakıma insan gerçeğidir, gereğidir. XVIII.
    yüzyıla değin bu gerçek ya da "görünmeyen gerçek" dinsel nitelikli idi. XVIII.
    yüzyıldan sonra bilimsel çağın gerekleriyle dinselden gizemcile (occuliste)9 dönüştü. Bu, yarı dinsel yarı şiirsel bir birleşimdir. XIX. yüzyılda yararcı (utilitaire) ve
    bilimsel düşünce bu birleşimin niteliğini gitgide değiştirmiştir. XIX. yüzyılda, Önce
    romantikler, sonra da simgeciler değişen yaşam koşullarında gizemci bir yaklaşımla olgucu düşünceyi yadsırlarken usçuluğa ve kalıpsal öğretilere başkaldırırlar. Usdışı gerçeklere giden yeni yollar açmayı bir kültür görevi bilirler. XX. yüzyılda da
    gerçeküstücülük öncesinde ve gerçeküstücülük döneminde, şairler, yazarlar, ressamlar, insansal varoluşun biçim değiştirmesi sonucu yeni biçimler getirerek, düşe
    mistik olmayan blr nitelik katarlar. Gerçeküstücüler, gelenekten ve eski Avrupa'dan ne denli kopuk olurlarsa olsunlar, gene de insan gerçeğinden kopamazlar.
    Platon'la, öteki yüzyıllarla bilgi alışverişi içindedirler. Platon Ion'da, Joachim du Bellay Ode şiirinde (Vers lyriques), Ronsard Odes'larında ve La docte frénésie (1563)de, Vigny Moise'de (1822) ve Alman coşumcuları J.-P. Richter, Novailis, Hölderlin
    yapıtlarında şiiri bir düş, düşü de usdışı bir gerçeğin dışlaştırılması olarak görürler. Gerçeküstücülüğün öncülerinden A. Jarry de, bu gerçeği kendi türünde güldürü havasında algılayan sanatçılardan biridir. Gerçek ile düş arasındaki ilişkiyi
    "gündelik görüntülerin" ötesinde görebilen A. Jarry gibi, güldürü perdesi altında
    gülerken düşündüren, düşündürürken düş ile gerçek arasında mekik dokuyan bir
    şairden söz edilebilir: Olgucu ve usçu düşünceyi baştacı eden Avrupa'yı yadsıyan
    Max Jacob. Max Jacob, Le laboratoire central (Ed. du Sans Pareil) adlı kitabına aldığı
    "Jouer du bugle" şiirinde, evrenin saçmalığını, insanların ve nesnelerin acımasızlığını, gerçeküstü imgelerle güldürü öğelerini içiçe katarak anlatır. XVII. yüzyılda
    Dıalogue des Morts'da bilgeliğin güldürü sanatında olduğunu Scarron'a söyleten Fontenelle'i anımsatan M.Jacob, düzyazı şiirlerinde de olağanüstüyü gündelik olanla birleştirir. Le Cornet à dés (stock)'de savaşı "Onirik" bir tarzda betimlerken ruhsal ;
    ve lirik öğeleri uyumlu bir biçimde birbirine katarak, özgür düşüncenin şiirini yazar.

    (......)

    Dadaizmden gerçeküstücülüğe

    Gerçeküstü Başkaldırma dergisinin ikinci sayısında (1924) A. Breton, dadaizmden ayrılışı konusunda şunları yazıyordu: "Son yıllarda boş ve genel bir güven
    sorununu her fırsatta gündeme getiren kimi aydınların hiçlikçi tutumlarının yaratabileceği sakıncaları gözlemledim".

    Breton, dadaizmi yadsırken düş ve olağanüstünün verebileceği "bilinmeyen"
    gerçekleri içeren bütüncül bir şiire ulaşmayı amaçlar. Gerçekten de Breton'nun
    yayımladığı gerçeküstücülük bildirileri (Manifestes du surréalisme. Idées, N.R.F. Gallimard, 1966) İncelendiğinde gerçeküstücülüğün, düşüncenin (esprit) kendiliğinden ve tümden (total) boşalımını ve işlevini ön koşul olarak benimsediği görülür. 1924'ten başlayarak yönettiği ya da uzaktan da olsa yön verdiği La Réevolution Surré6aliste, Le Surréalisme au Sérvice de la Révollution, Variétés, Documents, Minotaure adlı gerçeküstücülüğün yayın organı dergilerde, A. Breton, bilgisi ve kişiliğiyle 1789 İhtilalinin yöneticilerinden Saint-Just'ü anımsatır, gerçeküstücülüğü
    anarşik öznelcilikten uzaklaştırarak nesnelerle özgür düşüncenin ve bilinçaltının buluştuğu bilimsel bir öğretiye dönüştürür. ,

    A. Breton, ilk bildirisinde gerçeküstücülüğün tanımını şöyle yapıyordu: "Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, usun denetimi olmaksızın, her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır."

    Bu bildiri şu anlamdadır: İnsanoğlu genelde - gerçeküstücülük öncesinde,
    gerçeküstücülüğe benzeyen raştgele ve bireysel örnekler dışında - mantığın egemenliğinden kendisini kurtaramamıştır. Sağduyu da mantığa eşlik eder. Gerçeküstücülük moda olan salt usçuluğun karşısında olup, geleneksel ve biçimsel inanç ve değerleri düşünceden silip atar. Düşünsel dünyanın en önemli parçalarından biri olan yeni buluşları benimser: Bunlar, imgelem, düş gibi buluşlardır. Yeni bulunan bu güçler ruhun derinliklerinden ortaya çıkarılacak, gerekirse usun denetimine sokulacaktır. Freud, düş gibi gerçeküstücülük içln çok önemli bir ruhsal olaya dikkati ve ilgiyi çekmiştir: Düş, sürekli olup, gerçeğin bulunuşuna yardımcıdır. Uyanıklık durumunda, bellek düşü parçalara ayırır. Düş uyanıklığı denetim altında tutar. Düş kuran kişi tam bir doygunluğa erişir, özgürlüğe ulaşır. Düş, gerçeğin ve bilinçaltında yatan istekler ve duyguların toplandığı verimli bir kaynaktır. A. Breton, "görünüş bakımından birbirine aykırı olan iki ayrı durumun, (düş ve uyanıklık) bir çeşit salt gerçekçilik olan gerçeküstü içerisinde eriyip kaynaşacağına" inanır. Breton'nun ve gerçeküstücülerin ulaşmak istedikleri salt gerçekliktir. Şiirin görevi, olağanüstü denilen amacı, insanı salt gerçekliğe ulaştırmaktır. Şiirde söz konusu olan, düş yoluyla imgeleme erişmek, onun içerisinde salt bir özgürlük düşüncesiyle hiçbir şeyin ve durumun etkisinde kalmadan içinden geldiği gibi yazmaktır.

    Bu bağlam içerisinde değerlendirildiğinde ilk gerçeküstücü yapıt, gerçeküstücülüğün kuruluşundan önce 1921 yılında A. Breton ve P. Soupault'nun birlikte yayımladıkları Les Champs Magnétiques'dir (Ed. Au Sans Pareil). Romantik bir Iirizmle anlamsızın, geceyle gündüzün, us ile usdışının, imgelemsel ile gerçeğin düzensizce kaynaştığı, uyumsuz ve bağıntısız tümcelerden ve sayfalardan oluşan bu yapıttan birkaç örnek veriyorum:

    "Artık sevmek istemediğimiz kentler öldü.
    Bakın çevrenize: gökten başka, ilençten canımızın çıkacağı bu büyük, belirsiz yerlerden başka ne var ki! Düşlerimize dolan bu yumuşacık yıldızlara parmaklarımızla dokunuyoruz. Orada masalsı belenler var denildi bize: bir müzeden daha sıkıntılı bu Uzak-Batı'da atlı gezintiler geri gelmez artık.

    Büyük kuşlar dönmemek üzere havalanırlar da bağrışmadan giderler ve yivli gök çınlamaz çağrılarından, Göllerin, sulak yerlerin üzerinden geçerler; kanatları bir yana iter pek gevşek bulutları. Artık oturmamıza da göz yumulmuyor: yükselir aynı anda gülüşler ve günahlarımızı yüksek sesle haykırmamız gerekir."


    6 Bkz. L'Esprit Nouveau. Manifeste d'Apollinaire. 1 Aralık 1918. Mercure de France.
    7 Kırmızıdan yeşile her sarı ölür
    Papağanlar öterken ana ormanlarında
    Vurulmuş pihis takımları
    Tek kanatlı kuş üstüne düzülecek bir şiir olmalı
    Telefon yerine onu kullanırız
    Dev örselenme
    Çıkartan gözleri
    Torinolu kızlar içinde seçme bir kız derken
    Beyaz kravatına sümkürmez mi zavallı delikanlı
    Sen kaldır perdeyi
    Şıp diye pencere açılır

    Ey Paris
    Kırmızıdan yeşile her sarı ölür
    Paris Vancouver Hyérés Maintenon New York ile Antiller
    Pencere açılır tıpkı bir poıtakal
    Canım meyvası ışığın
    N. Cumalı. A.g.y. "Pencereler" s.

    8 Monmartr'dan Monparnas'a
    Truva atı
    barış için savaş için
    Git ve gel
    Kuzey-Güney . l
    Işıklarla çan çalan ey at
    Kilisenin çatısı kurak mağara
    Çelikten parçalarında yağ akan fabrika
    Alevler ölüler odası
    GARLAR
    Gökyüzünün güzelliğine karşı korunaklar
    Çev. Tuğrul inal

    9 Örneğin, Cazotte'un "Le Diable Amoureux"sü, 1772.


    GERÇEKÜSTÜCÜLÜK BİLDİRGELERİ

    Düşüncenizin kendi kendisinin üzerinde yoğunlaşmasına en uygun bir yere yerleştikten sonra yazacak bir şeyler getirtin yanınıza. Olabileceğiniz en edilgin ve alıcı bir duruma girin. Dehanızdan, yeteneklerinizden ve tüm başka şeylerden
    soyutlanın. Kendi kendinize deyin ki, edebiyat, insanı her şeye, her yere götüren en acılı yollardan birisidir. Çabuk ve hazırlıklı hiçbir konunuz olmaksızın yazın, hiç bir şeyi anımsamayacak ve yeniden okuyamayacak denli hızlı. İlk tümce tek başına gelecek, öyle ki, kendini dışarı vurmaktan başka bir şey istemeyen bilinçli düşüncemize her saniye daha yabancı bir tümce olacak bu. Bir sonraki tümceden söz etmek hayli güç, eğer ilkinin yazılmış olması olgusu, en küçüğünden, bir algılama ise kuşkusuz hem bilinçli etkinliğe, hem de ötekine bağlanmıştır, diyebiliriz. İşte gerçeküstücü oyunun dikkat çeken yönü çoğunlukla buradadır.

    Gerçeküstücü imgeler afyonun, artık insanın düşünmediği, ama "kendilerini davetsiz ve zorbacasına sunan şu imgelerine benzerler. İnsan onları kovup uzaklaştıramaz, çünkü istem güçsüzdür artık, yetilere söz geçiremez" (Baudelaire).
    Geriye imgeleri bizim kurup kurmadığımız kalıyor. Reverdy'nin1 tanımına, benim de yaptığım gibi, inanmak gerekirse, kendisinin "biribirinden uzak iki gerçek" diye adlandırdığı nesne arasında istençli olarak bir ilişki kurmak olanaklı değil. Yakınlaşma kendiliğinden olur ya da olmaz, hepsi bu kadar. Kendi payıma kesin olarak yadsıyorum, Reverdy'de rastladığımız, "Irmakta akıp giden bir şarkı var", yahut "Gün ak bir örtü gibi katlanıyor" ya da "Dünya bir torbaya giriyor", gibi imgeler en küçük bir öntasarım sonucu değildirler. Us için, aynı anda var olan iki gerçek
    arasındaki "ilişkiyi kavradı" demek bence yanlış. Önceden, bilinçli olarak kavramış olamaz bunu. İşte, iki terimin birbirine bu beklenmedik yakınlaşmasından, kendisine son derece duyarlı olduğumuz bir ışık, imgenin ışığı fışkırır.

    (Gerçeküstücülüğün İlk Bildirisi, 1924)



    not : metin alıntıdır alıntı yaptığım kaynağa teşekkür ediyorum tam olarak isim bilmediğim için buraya aktaramadım.
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu
    ©º° SKYMOON EFE toprağın bol mekanın Cennet olsun °º©


    Türkforum'a bugüne kadar gönderilen her 58 mesajdan birinin Efeler Birliği başlığına gönderildiğini biliyor muydunuz?

  3. #3
    challenge18 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-11-2005
    Mesajlar
    2,792
    Karizma Gücü
    7
    Tşk bilgiler için.....

  4. #4

    Kayıt Tarihi
    18-04-2006
    Mesajlar
    4
    Karizma Gücü
    0
    teşekkürler paylaşımın için.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Gizemcilik üzerine edebi eserler...
    2003 - 2004 Konuları bölümünde tapalas tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 19.09.04, 16:39

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •