• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
12 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Ernest Hemingway (1899 - 1961)



    Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    "Gerçeği Arayan Bir Öykü Yazarı"

    Amerikalı yazar kısa öykünün ustası sayılmaktadır. Hemingway izlenimlerini ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yapıtlarının konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından ibarettir. Amerikan edebiyatındaki Redskin, Tough Boy gibi, tüm bir yaratıcılık anlayışını, sporcu, avcı, asker portreleriyle dile getirerek başarıyla temsil etti.

    Kuralları titizlikle belirlenmiş bu geniş düşsel evren, ne gerçekçi yazımın kesinliğini, ne de Amerikan edebiyatına insanlığın durumunu anlatma olanağı veren geniş boyutlu simgeselliği dışlar. Hemingway’in çok boyutlu bir ilgi alanı olması ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması, yapıtlarının, geçek bir psikolojik çözümleme yerine ucuz kahramanlığa yer veren, yüzeysel bir nitelik taşıdığını düşündürür.

    Doktor bir babayla opera şarkıcısı bir annenin oğlu olarak Şikago yakınlarında Oak Park'ta dünyaya gelen Ernest, burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. 18 yaşında Kansas City Star gazetesinde başladığı eğitimini, I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı. Ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkar.

    1924 In Our Times Hemingway: 1920'de evlendiği Hadley Richardson ile birlikte Toronto Star Weekly gazetesi için dış ülke muhabiri olarak Avrupa yolculuğuna çıktı. Birlikte bir çocuk sahibi olduğu ilk eşinden 1924'te boşandı. İkinci evliliğini gazeteci Pauline Pfeiffer ile yaptı (iki çocuk) ve 1940'ta boşandı. 1921'de Türk-Yunan savaşında savaş muhabiri olarak bulundu. Bir yıl sonra da Mussolini'nin Roma'ya yürüyüşünü anlattı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaş olunca Hemingway edebiyata yönelmeye heveslendi. Bunun ilk semeresi In Our Times (Zamanımızda, 1924) adlı kısa öykülerden oluşan bir kitaptı. Hemingway burada izlenimlerini sade, açık bir dille aktarmaktadır. Yapıtlarının amacı, yüzeyin altındaki gerçeklere ulaşmaktı.

    1929 A Farervell to Arms : 1926'da Hemingway'ın ilk romanı The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) yayınlandı. Savaşta aldığı yaralar yüzünden çocuk yapma yeteneğini ve hayatın bir anlam taşıdığına ilişkin inancını yitiren bir Amerikalının öyküsünde "Lost Generation" (Yitik Nesil) denilen neslin (20'li yıllarda Paris'te bulunan umutsuzluğa kapılmış Amerikalı edebiyatçılar) havası yansıtılmaktadır.

    Ulusal fanatizme karşı bir suçlama olarak algıladığı A Farewell to Arms (Silahlara Veda, 1929) adlı romanı çok büyük bir başarı kaydetti. Hemingway bu romanında yaralı bir askerin bir hemşireye duyduğu aşkı anlatır. Savaşın anlamsızlığını anlayan erkek, bir de hamile sevgilisinin ölümüne katlanmak zorunda kalır.

    30'lu Yılların Ortasında Politik Konular: İspanya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Death in the Afternoon (Öğleden Sonra Ölüm, 1931) adlı romanı yazdı. Burada Hemingway için tutku haline gelmiş olan boğa güreşine ve bu güreşlerin ülkesine saygı gözler önüne serilir. Afrika turunu 1935'te The Green Hills of Africa'da (Afrika'nın Yeşil Tepeleri, 1935) anlattı. Bir yıl sonra İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilerden yana tavır aldı. Ayrıca savaşı anlatan belgesel bir filmin senaryosunu hazırladı: The Spanish Earth (İspanya Toprağı, 1938). Hemingway 1939'da Küba'ya taşındı. Bir yıl sonra gazeteci Martha Gallhorn ile evlendi (1944'te boşandılar). Dördüncü evliliğini 1946'da Mary Welsh ile yaptı. Yine 1940 yılında For hom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı başarılı romanı çıktı. 1943'te filme alınan bu romanda Amerikalı kolej doçenti Robert Jordan, İspanya İç Savaşında bir gerilla birliğiyle birlikte stratejik açıdan önemsiz bir köprüyü havaya uçurur. Birlikte savaştığı Maria'ya âşık olan Jordan, Franco'cu birliğin saldırısına uğrayıp yaralanır ve ölür. Aşkı ve ölümü anlatan bu yapıtta artık bireyin menfaatleri odak noktasını oluşturmaz. Hemingway toplum adına sorumluluk üstlenmeyi kabul eder. Bu düşüncesini 1942'de girdiği Amerikan deniz kuvvetlerinde uygulamaya koydu. İstila birliklerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katıldı.

    1954: Nobel Ödülü: Büyük bir başarı kaydedemeyen Across the River and into the Trees (Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine, 1950) adlı Venedik romanından sonra, 1952'de Hemingway'ın başyapıtı The Old Man and the Sea (İhtiyar Adam ve Deniz) yayınlandı. Bu kısa romanın kahramanı Kübalı balıkçı Santiago, 84 kez boşuna denize açıldıktan sonra kocaman bir kılıç balığı yakalar. Bu başarısının sevinci içinde yakaladığı balığı teknesine bağlayarak evine doğru yelken açar. Balığı yolda köpekbalıkları tarafından yenilip bitirildiği halde Santiago ertesi günü yine denize açılır. İnsan hayatına dair bu sade parabol insanın boşuna başarı peşinden koşusunu simgeler. İnsanın doğaya karşı savaşına öldürme gereksinimi egemendir. Birey tüm yenilgilere karşın yeniden yaşam savaşına döner. Hemingway 1953'te Pulitzer Ödülünü aldıktan sonra 1954'te Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Arteriyosklerozlu tutkulu avcı Hemingway yedi yıl sonra, 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına son verdi.

    Eserleri

    Savaş sürekli bir esin kaynağıdır (Silahlara Veda [A Farewell to Arms], 1929; [The Fifth Column and the First Forty-nine Stories], 1938; Çanlar Kimin İçin Çalıyor [For Whom the Bell tolls], 1940; Irmağın Ötesi [Across the River and into the Trees], 1950) ve savaş konusu, av ve serüven öykülerinde (Afrika'nın Yeşil Tepeleri [The Green Hills of Africa], 1935; İhtiyar Adam ve Deniz [Old Man and the Sea], 1952) ele aldığı aşk, moral gücü ve yalnızlık konularıyla birleşir. Öykü türü ([Men without Women], 1927; Ya Hep Ya Hiç [To Have and Have not], 1937), günlük yaşamın tekdüzeliğinde bunalım anlarını saptama olanağı verir. 20'li yılların sürgününü anlatan Güneş de Doğar [The Sun Also Raises], 1926 ve Paris Bir Şenliktir [A Moveable Feast], 1964 adlı yapıtlarında yazarın gizli ruhsal zayıflıklarıyla kırılganlığının düşsel evrenini ortaya koymak için seçilen yollar sergilenir. Boğa güreşlerine ilişkin olarak [Death in the Afternoon], 1932 yılına ait bir yapıtıdır.


    Kaynakça: Yüzyılın 100 Yazarı (Yeni Binyıl)
    Büyük Larousse
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

  2. #2
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Kızılderililer Köyü

    Gölün kıyısında, kumların üstüne çekilmiş, başka bir sandal daha vardı. İki kızılderili orada durmuş, beklemekteydiler.

    Nick ile babası sandala binip arkaya oturur oturmaz, kızılderililer onu iterek kumlardan kurtardılar; biri, kürek çekmek üzere, içine atladı. George amca kendi sandallarının arkasına oturmuştu. Genç kızılderili onu da iterek kumlardan kurtardı, sonra George amcaya kürek çekmek üzere, içine atladı.

    İki sandal karanlıkta yola koyuldu. Nick epeyce önlerinde, sisin içinde ilerleyen, öbür sandalın kürek seslerini duyuyordu. Kızılderililer, küçük vuruşlarla, hızlı hızlı kürek çekiyorlardı. Nick arkasına, babasının koluna yaslandı. Göle açılınca, soğuk kendini iyice belli etmişti. Onları götüren kızılderili de bütün gücüyle kürek çekiyordu ama, öbür sandal hep önlerinde, sizin içinde, ilerdeydi.

    “Nereye gidiyoruz, babacığım?” diye sordu Nick.

    “Kızılderililerin köyüne. Bir kızılderili kadın hastalanmış da.”

    “Ya,” dedi Nick.

    Koyun karşı kıyısına vardıkları zaman, öbür sandalı kumların üstüne çekilmiş buldular. George amca karanlıkta puro içiyordu. Genç kızılderili sandalı kumsalın ta yukarılarına çekti. George amca kızılderililerin ikisine de birer puro verdi.

    Elinde bir fener taşıyan genç kızılderilinin arkasına takılıp kumsaldan ayrıldılar, çiğden sırılsıklam olmuş bir çayırdan geçtiler. Sonra bir ormana girdiler, küçük bir patikadan oduncuların açtığı yola, tepeye doğru uzanıp giden yola çıktılar. İki yanındaki ağaçlar kesilmiş olduğu için, bu yol çok daha aydınlıktı. Genç kızılderili durdu, elindeki feneri üfleyip söndürdü, hep birlikte yol boyunca yürüdüler.

    Bir dönemeci kıvrıldıkları sırada karşılarına havlayan bir köpek çıktı. ileride, kulübelerin ışıkları görünüyordu, ağaç kabuğu soyarak geçinen kızılderililerin kulübeleri. Başka köpekler de saldırdı üstlerine. İki kızılderili onları köye doğru kovaladılar. Yola en yakın kulübenin penceresinde ışık vardı. Kapısının önünde, elinde bir lamba tutan, yaşlı bir kadın duruyordu.

    İçerde, tahta bir ranzada, genç bir kızılderili kadın yatmaktaydı. İki gündür doğurmaya çalışıyordu. Köyün bütün yaşlı kadınları ellerinden geleni yapmışlardı. Erkekler, kadıncağızın haykırışlarını duymamak için, yolun ta yukarılarına kaçıyor, karanlıkta oturup sigara üstüne sigara içiyorlardı. Nick, iki kızılderili ile birlikte, babası ile George amcanın arkasından kulübeye girerken, kadın gene haykırdı. Alt ranzada yatıyordu, yorganın altında pek kocamandı. Kafasını yana çevirmişti. Üst ranzada kocası vardı. O da üç gün önce balta ile ayağını kesmişti, hem de adamakıllı kesmişti. Pipo içmekteydi. Odanın içi kötü kötü kokuyordu.

    Nick’in babası sobanın üstüne su koymalarını söyledi: sonra, su ısınırken, Nick’le konuşmaya başladı.

    “Çocuk doğuracak bu kadın, Nick,” dedi.

    “Biliyorum,” dedi Nick.

    “Atma,” dedi babası. “Beni dinle. Doğum sancısı çekiyor denir buna. Çocuk doğmak, kadın da doğurmak istiyor. Bütün adeleleri çocuğu doğurtmaya çalışıyor. O yüzden de böyle bağırıyor işte.”

    “Anlıyorum,” dedi Nick.

    Tam o sırada kadın haykırdı.

    “Ah, babacığım, bağırmasını kesecek bir şey veremez misiniz ona?” diye sordu Nick.

    “Hayır. Uyuşturucu şeyler yok yanımda,” dedi babası. “Ama bağırması hiç de önemli değil. önemli olmadığı için de ben duymuyorum bile.”

    Üst ranzadaki koca duvara doğru döndü.

    Mutfaktaki kadın doktora suyun ısındığını işaret etti. Nick’in babası mutfağa gitti, kocaman ibrikteki suyun aşağı yukarı yarısını bir leğene boşalttı. İbrikte kalanının içine de, katlanmış bir mendilden çıkardığı şeyleri koydu.

    “Bunlar iyice kaynamalı,” dedi; sonra, leğendeki sıcak suyun içinde, kendi getirdiği bir kalıp sabunla, ovuştura ovuştura, ellerini yıkamaya başladı. Nick babasının sabunlu ellerini ovuşturuşuna bakıyordu. Babası bir yandan ellerini, dikkatle, iyice yıkarken, bir yandan da konuşuyordu.

    “Dinle, Nick, çocukların önce kafaları çıkar dışarı, ama bazen de öyle olmaz. İşte o zaman, herkesin başını derde sokarlar. Belki de bu kadını ameliyat etmem gerekecek. Birazdan anlarız.”

    Ellerinin temizlendiğine aklı yatınca, içeri odaya geçip işe girişti.

    “Şu yorganı kaldırır mısın, George?” dedi. “Ben dokunmak istemiyorum da.”

    Az sonra, ameliyat başlayınca, kadını George amca ile üç kızılderili adam sıkı sıkı tuttular. Bir ara, kadın George amcanın kolunu ısırdı; George amca: “Hay dişi köpek seni!” diye söylendi; onun bindiği sandalda kürek çekmiş olan genç kızılderili güldü. Nick babasına leğeni tutuyordu. Doğum epeyce sürdü.

    Babası çocuğu çekip çıkardı, havaya kaldırdı, nefes almaya başlaması için arkasına vurdu, sonra yaşlı kadına verdi.

    “Bak, bir oğlan, Nick,” dedi. “Doktor olmak ister misin sen de?”

    Nick: “İsterim,” dedi. Babasının yaptıklarını görmemek için, kafasını çevirmişti.

    “İşte. Bu da oldu,” dedi babası; leğenin içine bir şey koydu.

    Nick hiç bakmadı leğene.

    “Şimdi,” dedi babası, “birkaç dikiş yapmak gerekiyor. Baksan da olur, bakmasan da, Nick, canın nasıl isterse. Yardığım yeri dikeceğim.”

    Babası işini bitirdi, doğruldu. George amca ile üç kızılderili de doğruldular. Nick leğeni mutfağa götürdü.

    George amca koluna baktı. Genç kızılderili onun biraz önceki halini hatırlayarak gülümsedi.

    “Oksijen basalım üstüne, George,” dedi doktor.

    Kızılderili kadına doğru eğildi. Kadının hiç sesi çıkmıyordu, gözleri de kapalıydı. Yüzü bembeyazdı. Çocuktan da, bütün bu olup bitenlerden de haberi yoktu.

    “Sabah gene gelirim ben,” dedi doktor; doğruldu. “St. Ignace’dan gelecek olan hastabakıcı da öğlene doğru burada olur, ne lazımsa getirir o zaten.”

    Maçtan sonra soyunma odasına toplanan futbolcular gibi, kendinde bir coşkunluk, bir gevezelik hissediyordu.

    “Bu tıp dergilerine yazılacak bir şey, George,” dedi. “Bir çakı ile sezeryen yapıp, sonra da, üç metre boyunda, barsaktan yapılma misina ile dikmek.”

    George amca duvara dayanmış, koluna bakıyordu.

    “Büyük adamsın, biliyoruz,” dedi.

    “Şu mağrur babaya da bir göz atmalı. Bu ufak tefek işler en çok onları üzer,” dedi doktor. “Doğrusu, hiç sesini çıkarmadan, iyi dayandı bu adamcağız.”

    Kızılderilinin kafasını örten battaniyeyi çekti. parmakları ıslanmıştı. Bir elinde lambayı tutarak aşağı ranzanın kıyısına basıp yükseldi, dikkatle baktı. Kızılderili yan yatmıştı, yüzü duvara dönüktü. Bir kulağından öbür kulağına kadar, gırtlağı boydan boya kesilmişti. Vücudunun ağırlığiyle çukurlaşmış olan ranzanın ortası kan dolu bir havuza dönmüştü. Kafası sol kolunun üstündeydi. Açık ustura battaniyenin arasında, ağzı yukarı doğru, öylece duruyordu.

    “Nick’i çıkar kulübeden, George,” dedi doktor.

    Ama lüzum kalmamıştı artık. Babası, elinde lamba ile, kızılderilinin kafasını düzeltirken, Nick mutfağın kapısında duruyordu, her şeyi iyice görmüştü.

    Oduncuların açtığı yoldan göle doğru yürürken, gün ışığı belirmeye başlamıştı.

    “Seni buraya getirdiğime çok pişmanım, Nickie,” dedi babası; ameliyattan sonraki neşesinden, canlılığından ufacık bir iz bile kalmamıştı. “Bu korkunç şeylerle karşılaştırmamalıydım seni.”

    “Kadınlar hep böyle zor mu doğururlar?” diye sordu Nick.

    “Hayır. Binde bir olur böylesi.”

    “Niye kendini öldürdü adam, babacığım?”

    “Bilmiyorum, Nick. Bu gibi şeylere dayanamayan bir insandı herhalde.”

    “Kendini öldüren erkekler çok mudur, babacığım?”

    “Pek çok değildir, Nick.”

    “Ya kadınlar?”

    “Hiç denebilir.”

    “Hiç mi öldürmezler?”

    “Yok. Öldürenler de olur bazen.”

    “Babacığım?”

    “Evet.”

    “George amca nereye gitti?”

    “Gelir birazdan.”

    “Ölmek zor mudur, babacığım?”

    “Hayır, çok kolay gibi geliyor bana, Nick. Ama bilinmez ki.”

    Sandala binmişlerdi; Nick arkaya, babası küreğe. Tepelerin üstünde güneş yükseliyordu. Suda bir çember çizen bir levrek havaya fırladı. Nick elini göle daldırmıştı. Sabah ayazında, su insana ılık geliyordu.

    Bu erken saatinde günün, gölde, sandalın arkasında, öylece oturmuş, karşısında kürek çeken babasına bakarken, sanki hiçbir zaman ölmeyecekmiş gibi bir duygu canlanmıştı Nick’in içinde.


    Türkçesi : Mehmet Fuat
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  3. #3
    cevabı rüzgarda saklı devinizm adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-07-2005
    Mesajlar
    4,427
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Cevap: Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    Arteriyosklerozlu tutkulu avcı Hemingway yedi yıl sonra, 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına son verdi.

    Neden yazarlar intihar ediyor? Yoksa narsistler mi?Bence intihar kendini beğenmenin hastalık derecesine ulaşması sonucu yapılan bir eylemdir.
    "diyelim ki, sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.neler olacağını merak ettim.hepsi bu."(jim morrison)

    türkforum'da sosyal bir deney başlıyor...
    mesajları rapor etme özelliğinin önemi
    şikayet merkezinin kullanımı




  4. #4
    Tandogan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    31-12-2005
    Mesajlar
    2,112
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    Alıntı devinizm tarafından gönderildi.
    Neden yazarlar intihar ediyor? Yoksa narsistler mi?Bence intihar kendini beğenmenin hastalık derecesine ulaşması sonucu yapılan bir eylemdir.
    Asiri hirs da baska bir sebep olabilir.Yazdiklarinin bizim icin degeri buyuk olabilir fakat,yazar icin ayni sey sozkonusumudur bilemeyiz.

    Kendini asiri derecede basarisiz gormesi,kendinden cok sey beklemesi,dolayisi ile hirslarina kurban gitmis olabilir.

  5. #5
    Lover_Man
    Ziyaretçi

    Cevap: Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    Hemingway okuduğum en iyi yazarlardandır.. Özellikle Çanlar Kimin İçin Çalıyor?
    romanı içime işledi. Okumayı sevdirdi bana.
    Paylaşım için teşekkürler.. Zevkle okudum..

  6. #6
    demak adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-07-2005
    Mesajlar
    115
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    Çanlar Kimin İçin Çalıyor ve Silahlara Veda romanlarını okumuştum.Kitaplarında kahrmanlarına yaşattığı savaşları aynı sıcaklıkta olmasa da kendisi de yaşamıştır.Yaşadığı Amerikayı bırakıp İspanya iç savaşına katılmış.Ama neden?Sanırım sürekli olarak mücadeleye ve savaşa kurmuştu onu ailesi.Sanırım babası intihar etmişti.Dedesi ise tıpkı Hemingway tarzında yaşıyan birisiydi.Belki de babası ile dedesini karşılaştırıp hayatta kalmak için mücadelenin gerekli olduğunu düşünmüştür.Bunun için de mücadeleye ve savaşa koşmuştur belki de,kimbilir.Savaşta büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır.Çünkü savaşta haklı olan bile onurunu korumayı tam olarak başaramamaktadır.Her iki taraf içinde gaddarlaşmak kaçınılmaz olur.En nihayet her ne olursa olsun önce barışın yanında olan diğer seçenekleri son ana kadar düşünmeyen insanların,barışçıların kahramanlarından biri olmuştur.

    Az önce okudum şu sözü :
    "War does not determine who is right-only who is left"
    AYTMATOV-GÜLEN-SİNANOĞLU seviyorum.



    ya ağlamasın hiç kimse,yada gülmesin şu herzaman gülenler...

    ya kimsede olmasın para denen illet,yada paylaşmasını öğrensin paralı millet...

    ya kimse söylemesin sevdiğini,yada yapsınlar sevginin şu asıl tarifini...

    ya şu bayramlar hiç yaşanmasın,yada bayramlarda et yemeyen kalmasın...

  7. #7
    cevabı rüzgarda saklı devinizm adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-07-2005
    Mesajlar
    4,427
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Cevap: Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    Farklı bir stili vardır Hemingway'in.Fazla süslü cümleler kullanmaz, olayları süslemeden olduğu gibi anlatır.Sade ve etkili yazar.
    Bu mesaj en son " 04.01.06 " tarihinde saat 19:13 itibariyle devinizm tarafından düzenlenmiştir...
    "diyelim ki, sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.neler olacağını merak ettim.hepsi bu."(jim morrison)

    türkforum'da sosyal bir deney başlıyor...
    mesajları rapor etme özelliğinin önemi
    şikayet merkezinin kullanımı




  8. #8
    biyonoglan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-05-2004
    Mesajlar
    463
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Ernest Hemingway (1899 - 1961)

    geçen sene dönem ödevimdi bu yazar."yazamadığım zaman anlamsızlıktan başka bi anlama gelmem " demiş ve intihar etmiş ...
    karda yalınayakla gezen onca körpenin ayaklarında bir yaraydı sanki rap ; karabiber duası...

  9. #9
    demak adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-07-2005
    Mesajlar
    115
    Karizma Gücü
    0
    Ernest Hemingway birinci dünya savaşı esnasında İstanbul'da muhabir olarak bulunmuş.O yıllarda Lenin Mustafa Kemal'e bir denizaltı hediye eder.Hemingway bir gece bebek sahilinde "bir yığın kemalist savaşçının" denizaltı yakınlarında göründüğünü yazar.Hemingway bunun itilaf devletlerini (yani işgalcileri) tehdit ettiğini söyler ve bu denizaltını truva atına benzetir.İtilaf devletlerini bu tehlikeye (!) karşı uyarır.
    Sormak istediğim şey şu : bu olayın üzerine Ernest Hemingway'i defterden silmek mi gerekir?Yoksa Sanatı ile Sanatçı'yı birbirinden ayrı düşünmek midir akılcı olan?
    AYTMATOV-GÜLEN-SİNANOĞLU seviyorum.



    ya ağlamasın hiç kimse,yada gülmesin şu herzaman gülenler...

    ya kimsede olmasın para denen illet,yada paylaşmasını öğrensin paralı millet...

    ya kimse söylemesin sevdiğini,yada yapsınlar sevginin şu asıl tarifini...

    ya şu bayramlar hiç yaşanmasın,yada bayramlarda et yemeyen kalmasın...

  10. #10
    bihruzbey adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-09-2005
    Mesajlar
    17
    Karizma Gücü
    0
    Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı eserinde İspanya'daki iç savaşa çok gerçekçi yaklaşmıştır, başarılıdır. Başarısının sırrı belki de savaş muhabiri olarak bu savaşı takip etmesinden kaynaklanmaktadır. Yazar ayrıca I. Dünya Savaşı ' nda da Osmanlı topraklarında bulunmuştur.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •