• Reklam
Kapalı Konu
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
16 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    angel_nili
    Ziyaretçi

    Siz mi odanın içindesiniz, oda mı sizin içinizde?

    Siz mi odanın içindesiniz, oda mı sizin içinizde? İnsanların, gördüklerinin beyinlerinde bir algı olduğunu kavramalarını engelleyen nedenlerden biri de, bedenlerini de bu görüntünün içinde görmeleridir. "Ben bu odanın içinde olduğuma göre, demek ki bu oda benim beynimde oluşmuyor" gibi yanlış bir sonuca varmaktadırlar. Onları bu yanlış sonuca götüren yanılgıları ise kendi bedenlerinin de bir görüntü olduğunu unutmalarıdır. Nasıl ki, çevremizde gördüğümüz herşey beynimizde oluşan bir görüntü ise, kendi bedenimiz de aynı şekilde beynimizde oluşan bir görüntüdür. Örneğin şu anda oturduğunuz koltukta, boynunuzdan aşağıda kalan kısmınızı görüyorsunuz. Bu görüntü de diğerleri ile aynı sistemle meydana geliyor. Elinizi bacağınızın üzerine koyduğunuzda bu dokunma hissi yine beyninizde oluşuyor. Yani siz şu anda beyninizde oluşan bedeninizi görüyor ve bedeninize dokunduğunuzu beyninizde hissediyorsunuz.

    Bedeniniz de beyninizde bir görüntü olduğuna göre, oda mı sizin içinizde siz mi odanın içindesiniz? Bu sorunun doğru cevabının, "oda sizin içinizde" olduğu çok açıktır. Ve siz beyninizdeki oda görüntüsünün içindeki bedeninizin görüntüsünü görürsünüz.

    Bunu bir örnekle daha açıklayalım. Farz edin ki, asansörü çağırdınız ve asansör geldiğinde üst kat komşunuz da asansörün içinde. Asansöre bindiniz. Gerçekte, siz mi asansörün içindesiniz, yoksa asansör mü sizin içinizde? Gerçek olan şudur: Asansör, içindeki komşunuzun ve kendi bedeninizin görüntüsüyle birlikte beyninizde oluşmaktadır.


    Bedenimiz de beynimizde gördüğümüz bir görüntü olduğuna göre, içinde bulunduğunuz oda mı sizin içinizdedir yoksa siz mi odanın içindesiniz? Bu sorunun cevabı açıktır: Elbetteki oda sizin içinizde, beyninizdeki görme merkezindedir.
    Sonuç olarak biz hiçbir şeyin "içinde" olmayız. Herşey bizim içimizde, yani beynimizde oluşur. Güneş'in, Ay'ın, yıldızların veya gökte giden bir uçağın bizden milyonlarca kilometre uzaklıkta olmaları da bu gerçeği değiştirmez. Güneş ve Ay da aynı, elinizde tuttuğunuz bir kitap gibi sizin beyninizin içindeki küçücük görme merkezinizde oluşan görüntülerdir.

    Dış Dünya Olmadan da Algılar Dünyası Meydana Gelebilir

    Gördüğümüz algılar dünyasının maddesel bir karşılığı olduğu iddiasını çürüten gerçeklerden biri de, beynimizde algıların oluşması için dış dünyaya ihtiyacımız olmamasıdır. Bugün simülatörler gibi birçok teknolojik gelişme ve ayrıca rüyalarımız bu gerçeğin en önemli delilleridir.


    Bir deneyde, görme özürlü kişilerin, gözlerinin yanına takılan bir cihaz ile bazı görüntüler görmeleri sağlandı. Bu kişiler cihazdan dış dünyaya ait olmayan, yapay olarak üretilen uyarılar almalarına rağmen, son derece gerçekçi görüntüler görüyorlardı. Hatta bir cismin üstlerine doğru geldiğini zannederek, kendilerini korumak için geri çekiliyorlardı.
    Bilim yazarı Rita Carter, Mapping The Mind isimli kitabında, "görmek için gözlere ihtiyaç yoktur" diyerek, bilim adamları tarafından gerçekleştirilen önemli bir deneye yer vermektedir:

    Deneyde görme özürlü kişilere, video resimlerini titreşimlere dönüştüren bir cihaz takıldı. Bu kişilerin gözlerinin yanına takılan bir kamera ise uyarıları bu kişinin beynine gönderiyordu. Böylece bu kişi sürekli olarak görsel dünyadan uyarı alabiliyordu. Hastalar bir süre sonra gerçekten görüyormuş gibi davranmaya başladılar. Örneğin, cihazlardan birinde görüntüyü yaklaştırmak için bir lens vardı. Bu lens hasta uyarılmadan çalıştırıldığında, hasta görüntü büyüyerek üzerine geliyormuş gibi gördüğü için iki kolu ile kendini koruma ihtiyacı hissetmiştir.16

    Bu deneyde de görüldüğü gibi, algılarımızın oluşması için dış dünyada maddi bir karşılıklarının bulunması şart değildir. Tüm uyarılar yapay olarak da oluşturulabilmektedir.

    Rüyalarda yaşadığımız "algılar dünyası"


    Rüyasında soğuk bir kış sabahı bahçede oturduğunu gören bir insan, esen rüzgar nedeniyle üşüdüğünü, hatta titrediğini hisseder. Oysa bulunduğu yerde ne rüzgar ne de soğuk bir hava yoktur. Hatta çok sıcak bir odada uyumaktadır. Buna rağmen üşüme hissini tüm gerçekçiliği ile yaşar. Gerçek dünyada yaşadığı üşüme hissi ile rüyasında yaşadağı arasında bir fark yoktur.
    İnsan dış dünya olmadan da tüm algıları bütün canlılığı ile yaşayabilir ve buna verilebilecek en açık örnek, daha önce de bahsettiğimiz gibi rüyalardır. Bir insan rüyası sırasında gözleri kapalı olarak yatağında yatar. Ancak buna rağmen, gerçek hayatında karşılaştığı olayların, yaşadığı hislerin, uyarıların tamamını rüyalarında, gerçeklerinden ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi olarak algılar.

    Bu gerçeğe, insanların tamamı bizzat kendi uykularında sık sık şahit olurlar. Örneğin, gece yatağında sessiz ve sakin bir ortamda, çevresinde ikinci bir kişi dahi yokken yatan bir insan, rüyasında kendisini çok kalabalık bir mekanda, bir tehlike içinde görebilir. Can havliyle bu tehlikeden kaçtığını, bir duvarın arkasına sığındığını gerçekmiş gibi yaşayabilir. Hatta rüyasında gördükleri o kadar gerçekçidir ki, korku ve panik duygusunu gerçekten tehlikeli bir ortam varmış gibi aynısı ile hisseder. Her gürültüde yüreği ağzına gelir, korkudan titrer, kalbi hızla atar, terler, insan bedeni tehlike anlarında neler hissederse, fiziksel olarak ne tepkiler verirse hepsini aynen yaşar. Oysa, zihninin dışında, gördüklerinin hiçbirinin bir karşılığı yoktur.



    Bir insan gerçekte evindeki kanapesinde huzur içinde uyuyorken, rüyasında kendisini bir savaşın içinde görebilir. Hatta savaşın tüm gerilimini, korku ve paniğini son derece gerçekçi olarak yaşayabilir. O esnada ise tek başına, sessiz ve sakin bir yerde yatmaktadır. Rüyasında gördüğü son derece inandırıcı görüntü ve sesler ise beyninde meydana gelmektedir.
    Rüyasında yüksek bir yerden aşağı düşen bir insan da bunu bütün vücudu ile hisseder. Oysa o anda yatağında hiç kıpırdamadan yatmaktadır.

    Ya da, rüyasında ayağı kayıp su birikintisinin içine düştüğünü gören bir insan, tüm kıyafetlerinin ıslandığını, çıkan rüzgar nedeniyle üşüdüğünü hissedebilir. Ancak bulunduğu yerde ne bir su birikintisi, ne de rüzgar vardır. Hatta çok sıcak bir odada uyuyor olmasına rağmen ıslaklığı ve üşümeyi, aynı uyanıkken olduğu gibi yaşar.

    Veya rüyasında maddenin aslı ila muhatap olduğunu iddia eden bir kişi kendinden son derece emin olabilir. Kendisine "maddenin hayal olduğunu", "dış dünyanın aslıyla muhatap olmanın mümkün olmadığını" anlatan arkadaşının omzuna elini koyarak "Şimdi ben bir hayal miyim? Sen elimi omzunda hissetmiyor musun?

    O zaman nasıl hayal olabiliyorsun? Nereden çıkarıyorsun bu iddiaları? Gel seninle bir Boğaz turu yapalım, hem bu konuyu konuşuruz, bir de böyle bir konuya neden inanıyorsun bana anlatırsın" diyebilir. Derinleşen uykusunda gördüğü bu rüya o kadar nettir ki, keyifle arabanın kontağını açıp motora yavaş yavaş gaz verir ve sonra aniden pedala basıp arabayı adeta sıçratır. Yolda hızla giderken ağaçlar ve yol çizgileri süratten adeta blok bir görüntü oluşturur. Bir yandan da temiz Boğaz havasını alır. Tam arkadaşına itiraz etmeye, o anda yaşadıklarının hayal olmadığını anlatmaya hazırlanırken saatinin ziliyle uyanır. Ancak ne ilginçtir ki, rüyasında gördüklerinin hayal olduğuna itiraz eden bu insan, uyanıkken de gördüklerinin zihninde oluşan kopya görüntüler olduğunu anlatan bir arkadaşı yanında olsa, ona da aynı şekilde itiraz edecektir.


    İnsan aslında güven içinde evinde uyurken, lunaparkta hızla dönen vagonlara bindiğini görebilir. Vagonların hızını, zaman zaman ters döndüğünü, esen rüzgarı gerçeğinin aynısı gibi hissedebilir.
    İnsanlar rüyalarından uyandıklarında o ana kadar görmüş olduklarının hayal olduğunu anlarlar, ama "uyanma" görüntüsüyle başlayan ve adına "gerçek hayat" dedikleri hayatın bir hayal olabileceğinden nedense hiç kuşkulanmazlar. Oysa, "gerçek hayatımız" dediğimiz görüntüleri algılayış şeklimiz, rüyalarımızı algılayış şeklimizle tamamen aynıdır. Her ikisini de zihnimizde görürüz. Ve rüyalarımızdan uyandırılmadığımız sürece, onların bir hayal olduğunu anlamayız. Ancak uyandığımız zaman "demek ki gördüklerim bir rüyaymış" deriz. Öyle ise şu anda gördüklerimizin bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz? Sadece henüz uyandırılmamış olduğumuz için, içinde bulunduğumuz anı gerçek zannediyor olabiliriz. Her gece gördüğümüz rüyalardan daha uzun süren bu rüyadan bir gün uyandırıldığımızda, bu gerçekle karşılaşacak olabiliriz. Ve bunun aksini söyleyerek ispatlayabileceğimiz hiçbir delilimiz yoktur.

    Dünya hayatının bir rüya gibi olduğu, bu rüyadan "büyük bir uyanış" ile uyanıldığında ancak insanların rüya gibi bir alemde yaşadıklarını anlayacakları, İslam alimleri tarafından da dile getirilen bir gerçektir. Üstün ilmi nedeniyle Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak anılan büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi, bir sözünde, Peygamber Efendimizin bir hadisini aktararak, dünya hayatını rüyalarımıza şöyle benzetmiştir:


    Hazreti Muhammed Aleyhisselam "insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir. Yani hayaldir.17


    Arkadaşıyla boğazda giderken, denizin kokusunu, dalgaların sesini, hafif esen rüzgarı gerçekmiş gibi hissetmektedir.
    Yolda hızla giderken ağaçlar ve yol çizgileri süratten blok bir görüntü oluşturur ve arabanın yanından hızla akıp geçer. Bu görüntülerin gerçek hayatında gördüklerinden hiçbir farkı yoktur.



    Rüyası sırasında maddenin aslını gördüğünü iddia eden kişi, "maddenin hayal olduğunu" anlatan arkadaşının omzuna elini koyar ve "şimdi ben bir hayal miyim? Sen elimi omzunda hissetmiyor musun? O zaman nasıl hayal olabiliyorsun?" der.

    Sonra arkadaşını arabasıyla dolaşmaya çağırır. "Gel seninle bir Boğaz turu yapalım. Hem sen böyle şeyleri nereden çıkarıyorsun, onu anlatırsın" der.

    Gördüğü bu rüya o kadar nettir ki, keyifle arabanın kontağını açıp motora yavaş yavaş gaz verdiğini ve arabayı sıçratarak kaldırdığını aslının aynısı gibi görür ve hisseder.
    Bir ayette ise, insanların kıyamet gününde tekrar diriltildiklerinde şöyle diyecekleri bildirilmektedir:


    Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". (Yasin Suresi, 52)



    Ayette de görüldüğü gibi, insanlar kıyamet günü aynı bir rüyadan uyanır gibi uyanmaktadırlar. Bir insan, ağır bir uykuya daldığı ve rüya gördüğü sırada aniden uyandırıldığında kendisini uyandıranın kim olduğunu nasıl sorgularsa, bu insanlar da aynı şekilde kendilerini kimin uyandırdığını sormaktadırlar. Bu ayette de dikkat çekildiği gibi dünya hayatı gördüğümüz bir rüya gibidir ve her insan bu rüyadan uyandırılacak ve gerçek hayatı olan ahiret hayatına dair görüntüleri görmeye başlayacaktır.


    Tam arkadaşına itiraz etmeye, o anda yaşadıklarının hayal olmadığını anlatmaya hazırlanırken saatinin ziliyle uyanır. Uyandığında ise bir an önce gerçekliğinden emin olduğu olayların ve görüntülerin aslında bir rüya olduğunu anlar. Peki ya bu insan şu anda da biraz sonra uyanacağı rüyanın içinde ise?



    çok garip değil mi?

  2. #2
    cylmz35
    Ziyaretçi
    Bu sorunun cevabı açıktır: Elbetteki oda sizin içinizde, beyninizdeki görme merkezindedir.

    Neden garip olsun ki!!!

  3. #3
    cakirxxx adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-07-2005
    Mesajlar
    308
    Karizma Gücü
    0
    Peki odanın içinde gördüğüm ben benim içimdemiyim.
    Oda, yanımda oturan kardeşimin içindemi yoksa benim içimdemi yoksa ikimizindemi biri daha geldi üç oldu.

    Maddenin insan beynine yansıması onun olmadığı anlamına gelmez.Maddenin var olması onun sonsuz olduğu anlamına da gelmez.
    Fakat gerçeği rüya ile bir tutamayız,
    Rüya arapçadır,manası "Görüntü" dür.
    9. kattan atladığın zaman, dünyanın bile içinde olduğunu zannettiğin beyninin, dünya içindeki bir ülkenin bir şehrinin bir caddesinde yere nasıl yayıldığını izler insanlar.fakat rüyada uçabilirsinde.

    Ayrica yukarıda örnek verdiğin ayetlerden böyle bir sonuç çıkmaz orada yanlızca benzetme olarak bir örnekleme sözkonusu yani insanların öldükten sonra dirilişgününe kadar beklemeleri ve bu bekleme sürecini bir an olarak ifade etmeleri zaman kavramının onlar için geçerli olmaması bizim her gün yaşadığımız ve bildiğimiz uyku haliyle örneklenir ve açıklanmış olur.Buradan maddenin aslında olmadığı sonucu çıkmaz.


    Gelelim (Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak anılan büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi) diye yücelttiğiniz adama.

    Tasavvufun meşhur isimlerinden ve ona şeklini verenlerden Muhyiddini Arabi FüsüsulHikemin kitabında: "Hakikat budur ki Halik(Yaratan), Mahluk(Yaratılmış),mahluk Halik'tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır, belki O, tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır" (s. 78-79) diyor. "Şu halde Firavnun iddia ettiği "Ben sizin yüce Rabbınızım sözü gerçekleşti. Çünkü her ne kadar o iktidar Hakk'ın aynı ise de Firavnun suretinde tecelli etmiştir." diyor.

    Allah ise Kuran da "Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez." (42/11) diyor.

    Allah; varlığı ezeli ve ebedi olan, eşi, ortağı ve benzeri bulunmayan Yaratıcıdır. Kendisi var iken, başka hiçbir şey yoktu Ve Allah, yarattıklarından hiçbirine benzememektedir. Tasavvufta ise Allah ve yarattıklarının tümü bir varlıktır. Vücud Birliği (Vahdeti Vücud) Yaratanla yaratılanın aynı olduğu görüşüdür.
    Yani bu sapık fikirlerin İslamla bir alakası yoktur.Tasavvuf apayrı bir inanç haline gelmiştir ve insanların bunu islammış gibi algılamasıyla İslama en büyük darbeyi vurmuştur.(Felsefe bölümü olduğu için fazla uzatmak istemedim)Özellikle kitaplarını okursan daha iyi algılarsın. teşekkürler

  4. #4

    Kayıt Tarihi
    02-09-2005
    Mesajlar
    141
    Karizma Gücü
    0

    KENDiNi BiLEN HAKKI BiLiR - '' O '' SEN ' DE GİZLİ

    FİRAVUN = MUHYİDDİN-İ ARABİ BENZETMESİ , HER BİLGİSİZ İNSANIN YAPABİLECEĞİ BİR BENZETMEDİR . O YÜZDEN TEPKİNİ BİLGİSİZLİĞİNE VERİYORUM cakirxxx . ZAMANINDA YİNE AYNI DÜŞÜNCE YAPISI O SÖZLERDEKİ SIRLARI ALGILIYAMAYIP , KAFALARINDAKİ TANRILARINA GÖRE YORUMLADIKLARI İÇİN ; KENDİ USULERİNE GÖRE '' KINAMIŞTI '' - ÖLÜM , SÜRGÜN ... - BİR ÇOK '' HAK AŞIĞINI '' . "ALLAH ' I HAKKIYLA İDRAKA ÇALIŞMADILAR '' [ 22-74 ]

    TEK AYETLE AÇIKLAMA YAPARSAN İNSANLARI YANLIŞ YÖNLENDİRİR VE BİLGİSİZLİĞİNE ORTAK EDERSİN . NE OLURSAN OL İLK ÖNCE HADDİNİ BİL ; EN BÜYÜK ERDEM BUDUR cakirxxx .

    Yazılanları ÖNYARGISIZ OKU .

    '' HU VE'L EVVELÜ VEL AHİRU VE ZAHIRU VEL BATIN ''

    '' O ; EVVELDİR [ BAŞLANGICI YOKTUR ] , AHİRDİR [ SONU YOKTUR ] , ZAHİRDİR [ GÖZÜKENDİR ] ve BATINDIR [ GÖZÜKMEYENDİR ] '' AYET-İ KERİME ve HERBİRİ İSİMLERİDİR [ ESMA'ÜL HÜSNA ] YANİ; EVVEL , AHİR , ZAHİR , BATIN DİYE BİLDİĞİN HEP O ' DUR . ZATEN , '' ZAHİR-BATIN '' AYRIMI SENİN BEŞ DUYUNDAN KAYNAKLANMAKTADIR . BEŞ DUYUNLA ALGILAYABİLDİĞİNE '' ZAHİR '' DİYORSUN , ALGILAYAMADIĞINA '' BATIN ''

    '' BAŞINI NE YANA DÖNDÜRÜRSEN ALLAH'IN YÜZÜNÜ GÖRÜRSÜN '' [ 2-115 ]

    MUTLAK ZAT KENDİSİNİ EŞYA VE KAİNAT SURETİNDE AÇIĞA VURMUŞTUR . ZAHİR , BATIN , AHİR ve EVVEL O ' DUR VE O ' NDAN BAŞKA VARLIK YOKTUR . EŞYA VE KAİNAT ALLAH ' IN ZAHİRİ , ALLAH EŞYA VE KAİNAT ' IN BATINIDIR . O ' NUN VARLIĞI DIŞINDA HİÇBİR MAHLUK DÜŞÜNÜLEMEZ . ÇÜNKÜ ; VÜCUT '' BİR '' DİR .

    Vücut nasıl '' BİR '' DİR ? Cevabı İHLAS SURESİ'NDE ;
    İHLAS SURESİ ' NİN SONUNDA BİR KELİME VAR '' AHAD '' .
    AHAD ; SINIRSIZ , SONSUZ , ZERRELERE BÖLÜNMESİ OLANAKSIZ . ALLAH '' AHAD '' ; ZERRELERE BÖLÜNMESİ OLANAKSIZ ve SINIRSIZ OLDUĞUNA GÖRE , BU DURUM HER YÖNE VE HER BOYUTA HAKİM OLDUĞUNA GÖRE ; O ' NUN VARLIĞI YANISIRA VAROLABİLECEK İKİNCİ BİR VARLIK , NEREDE ve HANGİ BOYUTTA VEYA BAŞLANGIÇ NOKTASINDA O ' NUN VARLIĞINA SINIR ÇİZEREK KENDİSİNE YER AÇABİLECEKTİR ?

    ALLAH ' IN İÇİNDE Mİ YOKSA DIŞINDA MI ? SINIRI OLMAYAN ŞEYİN , MERKEZİ DE OLMAZ . DOLAYISIYLA ÖZÜ , İÇİ VE DIŞI DA OLMAZ . BİZİM BEŞ DUYUSAL YAŞAMIMIZA ve BEŞ DUYUDAN İLERİ GELEN MADDE KABULÜMÜZE GÖRE , BİR NESNENİN İÇİ VE DIŞI VARDIR ; ÖZÜ VE KABUĞU VARDIR ! OYSA , MERKEZİ OLMAYAN ŞEYİN ÖZÜ VE KABUĞUNDAN SÖZEDİLEMEZ !

    MERKEZİ , İÇİ-DIŞI , KABUĞU-ÖZÜ , BAŞI-SONU , OLMAYAN VARLIĞIN , BİR YERDE SON BULUP , O NOKTADAN SONRA İKİNCİ BİR VARLIĞIN BAŞLAMASINDAN SÖZEDEBİLİR MİSİN cakirxxx . O ' NUN DIŞINDA İKİNCİ BİR VARLIKTAN -KENDİNDEN- SÖZ EDERSEN BİLDİĞİN MANADA '' ŞİRKTESİN '' !!!

    '' ZİRA HİÇ ŞÜPHESİZ ŞİRK ÇOK BÜYÜK ZULÜMDÜR '' [ 31-13 ]

    BU YÜZDEN MUHYİDDİN-İ ARABİ '' Hakikat budur ki ; HALIK [Yaratan] ; MAHLUK [ Yaratılmış ], MAHLUK ; HALIKTIR . BUNLARIN HEPSİ TEK BİR VARLIKTANDIR . HAYIR , BELKİ O , TEK VARLIKTIR VE YİNE O , ÇOKLUK HALİNDE OLAN VARLIKTIR '' DİYOR . BU YÜZDEN MEVLANA '' İNSAN PEK LATİF BİR İÇE SAHİPTİR , İNSANSAN O ' NU ARA '' ve '' HAK ÖZÜNDE ! ARA VE BUL '' diyor .

    '' KENDİNİ BİLEN HAKKI BİLİR '' Hadis-i Şerif
    ''İNSANLAR UYKUDADIR , ÖLÜNCE UYANIRLAR '' Hadis-i Şerif
    '' ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ '' Hadis-i Şerif

    SINIRSIZ ve TEK OLAN ALLAH ' IN VARLIĞINI CELALLİ SULTAN [KÖTÜ] VEYA SAKALLI ve GÜLERYÜZLÜ BİLGE [İYİ] BİLİP , BULUTLARIN TEPESİNE OTURTMAN VE ANLAYIŞINDAKİ TELLERLE YORUMLAMAN SENİ HAKİKATTEN UZAK VE ÖZÜNE YABANCI KILAR . BİR AN EVVEL '' HERŞEYİN NEFESİNİ TANI '' .

    Saygılar
    Bu mesaj en son " 27.09.05 " tarihinde saat 07:57 itibariyle JUDGE_-cCc-_ tarafından düzenlenmiştir...

  5. #5
    ...__... adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-09-2005
    Mesajlar
    193
    Karizma Gücü
    0
    Babacanlar siz ne yapmışsınız yaw

    Şu an tam ispatlanmasa da beynin hologram plakası gibi çalıştığı düşünülüyor. Bu, dış dünyada olan her maddesel varlığın izinin bi şekilde beyinde mevcut olması anlamına geliyor. Evrimle mi kalıtımla mı her neyleyse, beyinde tüm objelerin bir kısmı kayıtlı. (belkide 6 yaşına kadar beyin bu objelerin izlerini kendine kopyalamakla meşguldür) zaten beyin yeni bir şeyle karşılaştığı zaman direkt benzetme yoluna gidiyor. (küçük kardeşime eyfel kulesini gösterdiğimde ters çevrilmiş dondurma külahına benzetmişti onu, salak işte)
    Yani odamı beynin içinde beden mi odanın içinde sorusu biraz manasızlaşıyor. Beyin tek başına bir oda yaratamıyor. Obje ile suje bir arada olmalı ki algı gerçekleşebilsin.



    Hologram Teorisi

    Hologram, şu hani bi zamanlar nokia telefonlarımızın arkasına yapıştırdığımız ve mal mal bakıp ulen 3 boyutlu bu mahmut görüyon mu dediğimiz şeyler. (en güzeli piramit olanıydı) Hatta istiklalde bi pasajda daha büyüklerini satıyorlardı bi ara.

    Hologram yapmak için yarı geçirgen bi ayna(nasıl yani), bi laser (lisede oynadıklarımızdan değil, denedik olmuyor), 3D görüntüsünü istediğimiz nesne (tercihen metro jetonu), fotoğraf filmi (dicem değil başka bi adı vardı) bide para sayma makinesi.

    Efendim nasıl oluyor söyle ki ,laseri aynaya ateşliyoruz, yarı geçirgen olduğundan bi kısmı aynayı geçiyor ve jetona çarpıyor. Aynadan yansıyan kısmı ise diğer aynalar vasıtasıyla filmin üzerine nişanlanıyor. Jetondan yansıyan ve aynadan yansıyan ışınlar film plakası üzerinde birbirlerine kavuşuyorlar. Ve bir girişim deseni oluşuyor. Oluşan bu girişim desenini alıyoruz ve bozulmaması için üstüne jelatin geçiriyoruz.(oluyor hologram plakası) Sonra güneş veya herhangi bi ışık altında baktığımızda 3D görüntüsünü keyifle seyrediyoruz.
    Mona Lisanın Eteğindeki El Benim

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    02-09-2005
    Mesajlar
    141
    Karizma Gücü
    0

    HOLOGRAFiK EVREN GERÇEĞi

    Zaman, asla bizlerin düşündüğü gibi birşey değildir. Çünkü bizim "zaman'ımız", bizlerin, yani insanın algılama kapasitesinden doğan bir şekilde anlaşılmaktadır. Zaman, insanın, evreni algıladığı beş duyusunun eseri olan bir biçimde zihinlerimizde şekillenir.

    Grerçekte ise, sınırı, sonu olmayan "evrensel tek bir an" mevcuttur ve bu "tek an", değerlendiricinin algılama kapasitesinden doğan bir biçimde "zaman" şeklinde algılanır.

    Hologram tekniğinin izahı, "evren" ismiyle tanımlamaya çalıştığımız sınırsız ve sonsuz tek varlık, yani "BÜTÜN'e" ait tüm bilginin hologramik bir biçimde her zerrede mevcut olduğunu anlamamızı kolaylaştırmıştır. Buna göre, evrenin holografik yapısında, bizim gözlemlediğimiz evrenimizde, olmuş veya olacak diye bildiğimiz her olay, her oluşum, bilgi olarak yüklüdür. Ve yine, evren içi olan her bir varlık, bu "holografik düzenlenmiş bilgi'yi" kendi algılama kapasitesi ölçüsünde değerlendirir. Çünkü "evrensel tümel bilgi'nin" bir sınırı ve dolayısıyla bir merkezi olmaması dolayısıyla, algılamanın oluştuğu, ortaya çıktığı her noktada, algılayıcıya "bütüne ait tüm bilgi" açıktır. Ancak, algılayıcı, kendi algılama kapasitesince bu bilgiyi değerlendirebilir. Yani, algılanan bilgi, tamamen algılayıcının algılama kapasitesinin bir eseridir. Zaten, algılayıcının kendisi de oradaki bilginin özden açığa çıkışından başka birşey değildir.

    "Evrensel tek an'da" evrene ait tüm oluşumların bilgi olarak mevcut olmasından dolayı, o boyutta herşey olmuş-bitmiş hükmündedir. Yani, evrenimizde ortaya çıkacak herşey "evrensel tek an'ın" kapsamında olup, bitmiştir. Ancak, sınırlı algılama kapasitesine sahip birimler, "bütüne ait bu tüm bilgi'nin" ancak kendi kapasiteleri elverdiği ölçüsünü değerlendirebilirler. O halde bizler, hologramik düzenlenmiş evrenin sadece içinde bulunduğumuz kesitine (boyutuna) ait bir bilgiyi algılamaktayız ki bu da içinde bulunduğumuz "bizim evrenimiz'dir". Algılamakta olduğumuz tüm bu bilgi, -sınırsız bir yapıdan alınan kesitsel veriler-, yani "bizim evrenimiz", kendi kapasitemizden doğan bir biçimde duyularımız önüne serilmektedir. Böylece de holografik evreni kapsayan "tek kozmik an'ı", kendi kapasitemizden doğan bir biçimde, yıllarla, aylarla, günlerle vs. ifade edilen bir biçimde şekillendirmekteyiz. Eğer holografik evreni bir başka kesitinden algılıyor olursak (farklı bir kapasiteyle), "şu anda içinde bulunduğumuz zaman" o boyuta göre belki birkaç saniyelik bir değer ifade edecektir. Çünkü, "bizim zamanımız", holografik evrenin sadece belirli bir kesitidir ki bu kesit belki de "kozmik tek an'a" nisbetle okyanusta bir damla bile değildir. Öyleyse, "kozmik tek an'ı" ne şekillendiriyor isek, o boyuta ve algılama kapasitesine göre bir " zaman değerlendirişi" içinde oluruz. Başka bir haldeki "zaman" algılayışımız, şimdikiyle hiç mi hiç bağdaşmayacaktır...

    Nitekim, "bizim evrenimizin başlangıcı" diye kabul edilen big-bang anından şimdiye dek geçen zamanı kapsayan "kozmik yıl'a" nisbetle bir insan ömrü 10 saliselik bir anlam ifade etmektedir. Eğer bilinç boyutunda, bizde bir üst boyuta sıçrama gerçekleşirse, yani o boyutun bilgileriyle rezonansa girebilirsek veya bir diğer ifadeyle o boyutun bilgileri bizde açığa çıkarsa, içinde bulunduğumuz "kendi evrenimiz boyutu", bir rüya misali değere sahip olacaktır. Acı, tatlı günlerle, yıllarla geçen bir ömrün tamamı sanki uykuda yaşanmış bir rüya gibi hatırlanacaktır...

    O halde, bizlerin olageldiğini gözlemlediği herşey, sınırsız evrenin holografik yapısında mevcut bilginin kesitsel örnekleridir. Ve bizler, "tümel bilgi'nin" bizde açığa çıkan boyutunu "yaşadığımız zaman" olarak kabul ediyor, buna göre de geriye kalanını değerlendiriyoruz.

    "Kozmik tek an'a" göre ise HERŞEY, KENDİNDE, hologramik düzenlenmiş BİLGİ'den ibarettir, yani tüm zamanlar yaşanmıştır. Çünkü herşey, O'nun bilgisinde mevcuttur. Bizler dahi, O'nun bilgisinden oluşmuş, yeralan birimsel görüntülerden başka birşey değiliz!.. Fakat, aynı zamanda sahip olduğumuz bilinç yönüyle "tümel bilgi" sınırsız bir biçimde bize açıktır. Bilinç boyutunda bizde oluşacak derinliğine bir sıçrama ile, öz varlığımız, "evrensel Öz'de" mevcut tümel bilgiye vakıf olabilir. Yani, "BÜTÜN", kendi bilgisini bizde seyretmekte olur ki bu, şu anda da böyledir ve gerçek budur! Çünkü, o boyutta "tek bir an" ve "tek bir varlık" sözkonusudur. Holografik evren ise, tüm bunları kendi bilincinde oluşturan "Bilgi Sahibi'nin", diğer bir yönüyle "Sınırsız An'ın" sahip olduğu ve kendinde ortaya çıkan özelliklerinin görünür olmasından başka birşey değildir...

    Acaba, mistiklerin "bütün alemlerin aslı hayaldir, çünkü herşey ALLAH'ın ilminde olmuş-bitmiştir" şeklindeki ifadeleriyle kasdettikleri Bilgi'nin "hologramik düzenlenmiş evrenleri", yani "varlığın gerçeği ve özü" müdür!.. Ve acaba,"tayyi mekan" ve "tayyi zaman" olayları, bu "hologramik bilgi'nin" değişik boyutlarına bilinç sıçramalarıyla gerçekleştirilen mekan ve zaman seyahatleri midir?..

    Çağdaş bilimsel keşiflerle, mistik Sufi öğretilerinin en önemli ortak uyarısı şudur: İnsan, özüne dönerek, kendini, öz bilincinin değerleriyle tanıyamadığı sürece, evrendeki yegâne sermayesi olan "dünya yaşamını", fizik dünyanın şartlarına bağımlı olarak yanılgılar içerisinde tüketir gider...

    İnsanlığın büyük bir çoğunluğu, dünyayı ve yaşamı sadece beş duyuyla algılayabildiğimizden ibaret zannedip, sadece burası için herşeyi elde etmekle meşgulgen, bakın bilim dünyasında neler oluyor ve bunlar Tasavvuf eserlerinde nasıl karşılık buluyorlar:

    "Ölünce Yaşam" isimli eserinde ünlü bilimci Kenneth Ring, Ph.D. şunları yazıyor:

    "Eğer bilinciniz, fiziksel bedeninizin sınırlarına bağımlılıktan kurtulabilirse, holografik dünyaya girip, o boyutu tecrübe edebilirsiniz. Bedeninize ve bedensel algılama araçlarına bağımlı kaldığınız sürece, holografik alem ve boyut gerçeği sizin için sadece entellektüel bir konu gibi kalır. Oysa, eğer bedeninizden ayrılabilirseniz, o boyutu direkt tecrübe edebilirsiniz. Bu tecrübeden dolayıdır ki, mistikler, gördükleri şeyler hakkında bu kadar kesin ve inandırıcı konuşmaktadırlar. Ama orayı tecrübe edemeyenler ne şüphelerini üzerlerinden atabiliyorlar, ne de, yaşamı anlayışlarında bir değişime ihtiyaç hissediyorlar."

    Evrenin, esasta dev bir hologram olduğu gerçeğinden hareketle, zaman ve mekanın duyularımıza izafeten belirdiğini biliyoruz. Yani fizik dünyanın nasıl göründüğü ve bu dünyada geçen zamanın hangi biriminde olduğunuz, fiziksel duyularınızın algılamasının bir ürünü...

    Mekânın varlığından şüphe etmeyecek derecede ona öylesine bağımlı halde düşünür olmuş ve şartlanmışız ki, mekanın olmadığı bir boyutun ve alemin nasıl birşey olduğunu hayal bile edemiyoruz. Oysa, bilinç olarak, mekana bağlı olmadığımız gibi, zamana bağlı olmadığımızı da kanıtlayan veriler var:

    Bunun en güçlü göstergesi, OBE (Out of Body Experience) denen, bireysel bilincin fizik bedenden ayrılıp farklı alanlara seyahat ettiğinin gözlendiği "beden dışı yaşam tecrübeleridir." Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde insan bilincinin beden dışına çıkabildiği çeşitli şekillerde sürekli anlatılmıştır. Jack London'dan, Goethe'ye kadar birçok tanınmış kişi dahi kendi başlarından geçen OBE lerinden eserlerinde bahsetmişlerdir. Eğer küçük bir araştırma yaparsanız, Amerikan yerlilerinden, Mısırlılara, Yunanlara, Hindulara, Müslümanlara kadar her topluluk tarafından da bu gerçeğin bilinmiş olduğunu kolayca keşfedersiniz...

    Batılı olmayan 44 ülkede bu konuda yapılan bir araştırma sonucu, 41 ülke insanının, beden dışı yaşam tecrübelerine normal olarak inandığını ortaya çıkarmıştır. Yine dünyanın 488 topluluğu arasında 437'sinin beden dışı tecrübelere dayalı benzer gelenekleri, anma törenleri ve kutlamaları olduğu ortaya çıkmıştır...

    Değişik üniversitelerde, öğrenciler üzerinde sayısız anketler yapılmış ve örneğin Sauthompton Universitesinde ankete katılan 115 öğrenciden 19'unun; Avustralya New England Üniversitesinde 177 öğrenciden 36'sının başından beden dışı yaşam tecrübesi geçtiği belirlenmiştir. Yapılan anket sonuçlarının ortalaması alındığında, kabaca, bu yazıyı okuyan her beş kişiden birinin er veya geç, birgün bir yerde, yaşarken fizik beden dışına çıkma tecrübesi yaşamış olduğu veya bunu yaşayacağı ortaya çıkıyor. Bu oran 10 kişide 1 bile olsa, aslında sanıldığından çok yaygın bir gerçekle iç içe olduğumuz anlaşılıyor...

    Tipik bir OBE, herhangi bir anda kendiliğinden yaşanabileceği gibi, sıkça, "yakaza" denen, uyku ve uyanıklık arası, uykuya geçme sırasında veya uyurken, zikir yapma sırasında, hastalık ve anastezi sıralarında, ayrıca şiddetli bir travma veya kaza geçirildiğinde görülüyor. Kaza geçiren bazı kimselerin, koma halinde olmalarına rağmen, sonradan olup-biteni anlatmalarının sebebi bu tecrübedir. NDE (Near Death Experience) olarak bilinen ve özellikle şiddetli kaza veya krizler esnasında ve sonrasında başından geçen bu tür "ölümötesi yaşam tecrübesini" anlatan kişilerin yayınlanmış yüzlerce kitabı şu anda piyasada mevcuttur. Bunların bir kısmı Türkeçeye de çevrilmiştir.

    Yüksek ruh gücüne sahip tasavvuf ehli zevat, beden dışı yaşam boyutuna geçişlerini, iradi olarak kontrol altına alabilirler. Bu tür tecrübelerde, kişi eskisinden daha güçlü bir "farkında oluş" haliyle, kendisinin aniden bedenden ayrı bir yerde olduğunu görür. Kapalı bir yerdeyse, genellikle tavana yakın bir konumda, aşağıdaki bedenini seyretmeye başlar. Uçuyor veya havada yüzer bir haldedir. Çoğunlukla ilk anda bir ferahlık ve gevşeme hissi hakimdir. Bundan sonrasında kişiden kişiye değişen çok farklı şeyler olabilir. Burada tecrübe biçimlerinde kişinin kendine bakışı, yetişme şekli, bilgi birikimi ve kendi gerçeğini tanıma düzeyi önem taşır. Zamansız ve mekansız bir şekilde, bilinç, holografik özellikler taşıyan bir bedenle, istenen yerde anında kendini bulabilir. Tıpkı GHOST (Hayalet) ve benzeri bir çok filmde seyrettiğimiz gibi mekan kayıtlarından bağımsız hale gelir, fiziksel duvarlardan veya kapılardan geçebilir. Zamanın fiziksel boyutuna tabi olmadığı için, düşünsel olan bir algıya geçer; isteği oluştuğu anda, kendini, düşündüğü yerde ve halde bulur. Bilinç kendini fizik bedenin kayıtlılıklarından bağımsız bir halde, beynin ürünü olan çok ince titreşimlerle yapılanmış hologramik bir bedenle bulur.

    OBE tecrübelerinden elde edilen verilere göre, fizik bedenle yaşamın son bulmasıyla birlikte girilen boyut, şu an bilim dünyasının meşgul olduğu hologram tekniğiyle tesbit edilen özelliklerin yaşandığı boyuttur. Yani, evrenin holgramik boyutu. Ancak bu boyut, kendi yapısına uygun hologramik bir bedenle tecrübe edilebilmektedir. İşte OBE veya NDE denen ölüm ötesi tecrübeleri yaşayan kişiler, Din'de "ruh" ismiyle tanımlanan, bugünün lisanıyla "ışınsal hologramik beden" diyebileceğimiz bir bedenle bu evrensel hologramda seyahat etmektedirler. Bugün onlarca dile çevrilerek okunan, Muhyiddin Ibn Arabi, İbrahim Hakkı Erzurumî, Mevlâna Celaleddin, Abdulkadir Geylani gibi birçok Tasavvuf ehlinin eserlerinde bahsettikleri "göğe yükselme, başka bir alemi ziyaret etme" veya "tayyi mekan, tayyi zaman" gibi dünyanın zaman ve mekan kayıtlılıklarına bağımlı olmayan seyahat tecrübeleri, bugünün bilimsel verileri ışığında baktığımızda, "evrenin holografik boyutunda" yaşanan bilinç tecrübeleri ve bilinç seyahatleridir.

    Ölüm ötesinde yaşamın devam edebileceğine ihtimal vermeyen birçok kişi, başından geçen bu tür beklenmedik bir tecrübe sonrasında, ölüm diye bir sonun sadece fizik beden için geçerli olduğunu farketmiş ve çok farklı bir yaşam tarzı sürmeye geçmişlerdir. "Mavi Tüy" ve "Martı" gibi tanınmış eserlerin yazarı "Richard Bach" ve benzer eserler veren birçok kişinin, Tasavvuf ehlinin yaşama bakışındaki farklılık, başlarından geçen bu tecrübelerinden kaynaklanmıştır. Bu şekilde tecrübelere dayalı olarak yazılmış yüzlerce kaynak kitap bulmak mümkündür...

    Ve dünyanın neresinde olursanız olun, hangi zamanda yaşıyor olursanız olun, her insan için kaçınılmaz olan bir gerçek çıkıyor ortaya: Ölümün tecrübe edilmesiyle birlikte "holografik evren" boyutunda, "hologramik bir bedenle," düşünsel bir yaşamın başlangıcı... Bununla beraber; kendisini bekleyen bu sonsuz geleceğe ilgisiz, araştırmayan, fizik dünyayla kayıtlanmaktan kurtulamamış insanların çoğunluğu...

  7. #7
    cylmz35
    Ziyaretçi
    İyi de bu tanımlama, görünen dünyanın yanlış olduğu anlamına gelmez; orada bir gerçeklik seviyesinde nesnelerin bulunmadığını göstermez.

    Bunun anlamı şudur: Bu gerçekliğin arasından geçip, evrene holografik bir sistemle bakacak olursanız, başka bir görüntüye ulaşır, farklı realiteye varırsınız.

    ayrıca

    Kuanta : Kuantum kelimesini çoğuludur. Tek elektron bir kuantumdur. Bir kaç elektron grubu bir kuantadır.
    Kuantum sözcüğü aynı zamanda, hem paraçasık ve hem de dalga unsurlarına sahip bir şeyi anlatmak için kullanılan dalga parçacığı terimiyle eş anlamlıdır.

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    02-09-2005
    Mesajlar
    141
    Karizma Gücü
    0

    HOLOGRAFİK EVREN VE FiZiKÇiLER

    Doğru söylüyorsun . Eşya ve Kainat ' ın varolmadığı anlamına gelmez yazılanlar . '' ZAN '' NETTİĞİMİZ gibi VAROLMADIĞI ANLAMINA GELİR .

    Alıntı cylmz35 tarafından gönderildi.
    Kuanta : Kuantum kelimesini çoğuludur. Tek elektron bir kuantumdur. Bir kaç elektron grubu bir kuantadır.
    Kuantum sözcüğü aynı zamanda, hem paraçasık ve hem de dalga unsurlarına sahip bir şeyi anlatmak için kullanılan dalga parçacığı terimiyle eş anlamlıdır.
    Yazında belittiğin gibi maddenin özündeki '' KUANTALAR '' HEM PARÇACIK HEM DE DALGA ÖZELLİĞİ GÖSTERİR . Bu yüzdende AYRI PARÇACIK ve BİRBİRİNDEN BAĞIMSIZ NESNELERDEN BAHSEDİLEMEZ . VARLIK BİR BÜTÜNDÜR - ZAMAN , MEKAN , BOYUT ... -

    HOLOGRAFİK EVREN VE FİZİKÇİLER


    Beyin adını verdiğimiz, hücrelerden ve moleküler bir yapıdan oluşmuş, bilincimizi ortaya çıkaran yapı, esas itibariyle sonsuz titreşimlerden ibârettir... Hologramik bir yapıdır!...

    Bakın bu konuda Dünyanın en ünlü hocalarından Stanford Üniversitesi Nörofizyoloji kürsüsü eski Profesörü olan, halen Virginia`da Radford Üniversitesi Brain Center -beyin merkezi- Başkanı Karl Pribram ile fizikçi Einstein`ın talebesi olan ve 1992`de vefat eden ünlü fizikçi David Bohm`un en son bilimsel bulgularını inceleyen ve yine 1992 sonunda ölen Amerika`lı araştırmacı Michael Talbot, l992 yılında yayınlanan son kitabı "The Holografic Univers"te neler diyor:

    "Evrenin yapısı tüm bilim adamlarını her zaman meşgul etmiştir. Çeşitli görüşlere ilâveten zaman ve mekâna bağlı olmayan elektron bulutları, meteorlar, kar taneleri bir hayâl âleminde yaşadığımızın göstergeleri olabilirler. Bu görüşü bazı mistikler -sûfiler- de savunmaktadır.

    Bu konuda günümüzde giderek artan sayıda bilim adamı da aynı görüşleri paylaşmakta; paranormal ve mistik olaylarla, telepati, psikokinesis ve dokunmadan cisimleri hareket ettirebilme özelliklerinin bu nedene nasıl dayalı olabileceğini araştırmaktadırlar.

    1980`de Dr. Kenneth Ring yaptığı ölüm öncesi deneyleri sonucunda: ölümü, bilincin bir hologramik boyuttan diğerine geçişi olarak tanımlamıştır.

    1985`de Dr. Stanislav Grof beyinin nörofizyolojik model açıklamalarının, bilincin çeşitli durumlarını açıklamaya yetmediğini, işte bu yüzden olayın ancak holografik modelle açıklanabileceğini söylemiştir.

    1987`de fizikçi Alain Wolf, yakaza hâlindeki rüyaları, bilincin başka boyutlara seyahati olarak tanımlamıştır.

    1982`de Paris'te fizikçi Alain Aspect, Teorik ve Uygulamalı Optik Enstitüsünde atomaltı parçacıkların bulutumsu hareketlerinin kesinlikle holografik özellik gösterdiğini deneyle göstermiştir.

    1920'lerde beyin cerrahı Dr. Wilder Penfild beynin belli yerlerinde belli bilgilerin depolandığını gösteren ilginç deneyler yaptı. Elektrotla aynı noktaya verilen akım, kişinin o anda eskiye yönelik bir anısını canlandırdığı gibi; devam edildiği taktirde, olayı tüm niteliği ile anımsadığını gösteriyordu.

    1946`da fareler üzerinde yapılan deneylerde ise beynin küçük veya büyük bir kısmının alınmasına rağmen, farenin kendisine öğretilen yolu bulduğu görüldü; ve fizikçi Pribram buradan hareketle beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek çalışmalarını hızlandırdı.

    Yapılan araştırmalarda da beynin çıkarılan bölümlerine rağmen anıların kaybolmadığı, ancak büyük bir kısmının çıkartılması hâlinde silikleştiği görüldü. 1960 da hologram hakkında okuduğu bir makale Pribram'ın bu konudaki sorunlarını çözdü.

    Bu noktada "hologram" hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor.

    Hologramın gelişmesi, düzgün ve saf ışık kaynağı olan laserle kolaylaştı, böylece net girişim örnekleri elde edilebildi.

    Holografın elde ediliş şekli şöyledir. Laser ışınını ikiye ayırdıktan sonra, yarısını direk görüntüsü alınacak cisme, oradan resim plakasına, diger yarısını da bir ayna yardımıyla, aynı resim plakasına aksettirdiğimizde holografik görüntüyü elde etmemizi sağlıyacak girişimleri elde etmiş oluruz. Bu plakaya yönlendirilecek bir laser ışını üç boyutlu görüntü elde etmemizi sağlar..

    Bunun en önemli özelliği de resmin en küçük parçasından dahi aynı, tüm görüntünün elde edlmesidir.

    Önceleri beyinde görüntünün bire bir oluştuğu varsayılıyordu; ama Pribram'ın araştırmalarına göre, görme merkezinin %98'i alınmış olan bir kedide görüntü aynen alınmakta idi.

    Bunun üzerinde çalışarak, beyindeki görüntünün, nöronların meydana getirdiği dalgaların girişimi sonucu, holografik özellik gösterdiği açıklandı.

    Beynin ömür boyunca 2.8x10 üssü 20 bitlik görüntü kaydetmesi gerektiği; bunun nasıl olabileceği araştırıldığında ise 2.5 cm2.lik holografik filmin 50 incil bilgisi kadar bilgi yüklenebildiği; burada önemli olanın filme verilen laser ışını açısı olduğu anlaşılmıştır.

    Bu yönüyle konu incelendiğinde, çağrışım ve unutma gibi kavramları, laser ışınının doğru açıyı bulması veya bulamaması şeklinde açıklayabiliriz.

    Bizlerde kızgınlık, aşk, nefret, açlık gibi hisler içseldir. Müzik sesi, güneşin ısısı, taze ekmek kokusu ise dışsaldır. Fakat beynimizin bunları nasıl ayırtettiği belirsizdir... Yanıt ise ancak "hologram" olabilir!.

    Bir holografik görüntünün içinden elinizi geçirebilirsiniz, orada enerji veya başka birşey olduğunu gösteren herhangi bir ölçü aleti de geliştirilmemiştir. Aynen aynadaki görüntümüz gibi buna hayâli yapı (Phantom Limb) adı verilmiştir.

    1960`larda George Von Bekesy vibratörle gözleri kapalı deneklerin dizleri üzerinde yaptığı deneylerde, titreşim sayısını değiştirdiğinde, titreşim kaynağının bir dizden diğerine atladığını, hatta dizlerin arasında dahi titreşim kaynağının hissedildiğini buldu. Bu durumda dokunma duyusu olmayan yerlerde dahi duyumsal verilerin algılanabildiğini ispatladı.

    Buradan da kolu veya bacağı olmayan kişilerin hissettikleri krampların, kasılmaların, kaşıntıların gerçekte var olan bir kaynaktan değil beyne kayıtlı girişim modellerinden olduğunu gösterdi

    İlk defa 18. yüzyılda Fransız Fourıer herhangi bir modelin ne kadar kompleks olursa olsun basit dalgalarla ifade edilebileceğini ve bu formların orijinal modele dönüştürülebileceğini metamatik olarak ispatlamıştı.

    Bunu tv kameralarının görüntüyü eloktromanyetik frekanslara, tv cihazının da bu frekansları tekrar görüntüye dönüştürmesi şeklinde örnekliyebiliriz. (Fourıer Transforms)

    1960 ve 70`lerde birçok araştırmacı görme sisteminin, dalgaların saniyede ne kadar salınım yaptığını saptayan bir frekans analizörü gibi çalıştığını ispatladıklarını Pribram'a söylediler; ve beynin bu işlemde holografik işlev yaptığı görüşüne vardılar.

    1976 da Berkeley'de, Russell ve Karen de Valois meseleyi keşfettiler.

    Görme merkezi üzerinde yaptıkları çalışmalarda bazı hücrelerin yatay çizgilerin algılanmasında, diğer bazı hücrelerin de dikey çizgilerin algılanmasında devreye girdiklerini buldular; karakter algılayıcı dedikleri çok özel hücrelerin bizim göresel olarak algıladığımız dünyayı gösterdiğini belirttiler.

    Deneyi ispatlamak için de Fourier denklemlerini kullanarak örnekleri dalga formlarına çevirdiler ve beyin hücrelerini kontrol ettiler. Buldukları, beyin hücrelerinin orijinal örneğe, değişik Fourier denklemlerine uygun tepki gösterdikleri idi.

    Sonuç, beynin görüntüleri Fourier denklemine uygun olarak dalgalara çevirerek algıladığı oldu!.

    Bu deneyler bir çok ülkede tekrarlandı, beynin holograf olarak çalıştığı henüz tam olarak ispatlanamasa da, bu yolda yeterli kanıt sağlandı.

    Böylece görme merkezinin, gördüğü değil; kendisine ulaşan frekanslara göre karar verdiği; ve buna göre de, diğer duyuların dahi araştırılması gerektiği ortaya çıktı!.

    Bu keşiften sonra Alman Herman Von Helmholtz, kulağın da frekans analizörü gibi çalıştığını buldu.

    Bekesy'in çalışmaları da derinin titreşim frekanslarına duyarlı olduğunu gösterdi.. Kokuların osmik frekans sistemi ile, hatta tat alma duyusunun da frekans analizi kanalıyla olduğunu gösteren deliller bulundu.

    Bekesy ayrıca deneklerin, titreşim frekanslarına Fourier Generasyonu denklemleri ile tepki verdiğini keşfetti.

    En heyecan verici deney ise 1930 larda Rus bilim adamı Nikolai Bernstein'a aitti.

    Bernstein siyah bir fon duvar önünde, siyahlar giymiş dansçıların, eklem yerlerine, beyaz noktalar koyarak filme aldı. Dansçılar dans ettiler, yürüdüler, zıpladılar, daktilo yazdılar, çivi çaktılar. Film banyo edildiğinde beyaz noktaların oluşturduğu kompleks ve akan bir hareket gözlendi.

    Bernstein bunları Fourier analizi ile inceledi ve dalga formlarına çevirdi.

    Şaşırtıcı olan daga formuna uygun olarak gelecek hareketin cm'nin oranları nispetinde tahmin edilmesiydi.

    Pribram bu deneyden, beynin hareketleri komple olarak algıladığını ve Fourier'e uygun olarak dalga formlarına çevirdiğini düşündü.

    Bu da öğrenmede, sistemin hızının önce bütünün algılanmasından olduğunu, tek tek parçaların birleşmesi ile olmadığını gösteriyordu.

    Bütün bunlardan hareketle şu sıralarda bilim, beynin fonksiyonlarının açıklanmasında, kesin olmasa da en iyi modelin "hologram" olduğunu kabul etmekte.

    Pribram 1970`lerde teorisinin doğruluğunu ispatlayacak yeterli delil elde etmişti. İlâveten beynin motor merkezlerinin belli bantlardaki frekanslara tepki verdiğini bulmuştu. Fakat onu rahatsız eden mesele, beynimizde görüntü değil de hologram oluşuyorsa neyin hologramı oluşuyordu?... Gerçek ne idi?..

    Örneklemek gerekirse bir masa etrafındaki topluluğun polaroid filmini çekip, resimde birbirlerine girmiş dalgalar yığını görseniz acaba hangisi gerçektir?

    Gözlemcinin gördüğü dünya mı?... Beynin algıladığı dalgalar mı?

    "Holografik beyin" modelinin mantıksal sonucu şu:

    Objektif gerçek diye gördüğümüz dağ, deniz, ağaçlar, evler, lâmbalar, fincanlar mevcut değil; veya en azından, bizim algıladığımız gibi mevcut değil!...

    Belki de mistiklerin, sûfilerin asırlardır söyledigi gibi, gerçek, sadece bir hayâl âleminde yaşadığımızdır; ve asıl olan dalgalardan meydana gelen bir senfoninin nağmeleridir. (Frequency Domain)

    Nöro-fizikçi Pribram, burada takıldı; konunun kendi dışında olduğunu düşünüp araştırınca da fizikçi David Bohm'un çalışmalarını buldu!..

    Böylece hem kendi sorusunun cevabını aldı, hem de "tüm evrenin hologram yapıya sahip olduğunu" öğrendi

    Davit Bohm'un evrenin holografik yapıya sahip olduğu iddiası, atomaltı parçacıkları araştırması sırasında başladı.

    Kuantum fizikçilerinin şaşırtıcı gerçeği, maddenin bölünebilir en küçük parçasına geldiğiniz zaman, ulaştığınız, parçanın normal davranış göstermediğidir.

    Çoğumuz elektronun, çekirdeğin etrafında dolaşan minicik bir küre olduğunu düşünürüz. Fakat gerçek bu değildir!. Elektron bazen parçacık davranışı gösterebilir, ancak en-boy-derinlik gibi hiç bir ölçümlemeğe gelmez.

    Yani bildiğimiz objelerden değildir. Fizikçilerin diğer bir keşfi de elektronun gerek parçacık, gerekse dalga özelliği gösterdiğidir.

    Bir elektronu kapalı bir televizyon ekranına yölendirirseniz küçük ışık noktası elde edersiniz. Bu onun parçacık özelliğindendir ama tek özelliği de değildir. Aynı zamanda enerji bulutu şeklinde uzayda dağılan bir dalga gibi de davranır. Hiç bir parçacığın yapamayacağı şekilde, iki deliği olan bir engelden, ikisinden de aynı anda geçebilir.

    Elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında girişim örnekleri meydana getirirler. Yani hem parça hem de dalga özelliği gösterirler. Bu bukalemun özelliği bütün atomaltı parçacıkları için geçerlidir. Daha önce yanlız dalga hareketi gösterdiği zannedilen herşey içinde geçerlidir. Gama ışınları, x ışınları, radyo dalgaları gibi. Hepsi dalga ve parçacık özelliği gösterir.

    Bu iki özelliği gösteren şeylere fizikçiler "Kuanta" demektedirler ve evrenin ana dolgusunun olduğuna inanmaktadırlar.

    Belki de en hayret verici olay kuantanın sadece, bizim baktığımız zaman parçacık özelliği göstermesidir.

    Fizikçiler, elektronun bakılmadığı zaman, daima dalga hareketi gösterdiğini deneyle bulmuşlardır. Bir yılanın çölde kum üzerinde gittiği gibi, düz hareket ettiğini sandığımız şeylerin aslında, dalga hareketi yaptığını, düşünün.

    Fizikçi Nick Herbert, dünyayı, sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası olarak ifade etmektedir. Midas'ın dokunduğu herşeyi altın yapan elleri gibi.

    Bohm'un bulduğu en enteresan hâllerden biri de bağımsız görünen atomaltı parçacıkların birbirleri ile ilişkisidir.

    Kuantum fizikğinin kurucu babalarından Neils Bohr, atomaltı parçacıkların sadece bir gözlemci tarafından izlendiğinde meydana çıktığına göre, parçacıkların özellikleri ve karakteristikleri hakkında görüş bildirmek anlamsızdır sonucunu çıkarttı. Bu görüş bir çok fizikçiyi rahatsız etti.

    Einstein bu görüşe karşı çıktı. Ona göre atomaltı parçacıkların izlenmelerinde meydana çıkan, parçacık çiftleri, benzer veya aynı özellikleri gösteriyorlardı.

    Örneğin bir positronium atomu (Bir elektron+bir positron) çözüldüğünde, iki zıt yöne giden fotonlar oluşturur ve her ne uzaklıkta olursa olsun her iki foton da aynı polarizasyon açısına sahiptir. (Polarizasyon, bir fotonun kaynaktan uzaklaşırken gösterdiği dalga şeklindeki harekettir)

    Einstein kısaca EPR paradoksu denen görüşle, eğer iki foton belli bir mesâfede aynı polarizasyon açısını veriyorlarsa, aralarında ışık hızından daha hızlı bir iletişim olması gerektiği, bunun da imkânsızlığı nedeni ile Bohr'a karşı çıktı.

    Bohr ise buna aldırmadı!. Işık hızından daha hızlı bir iletişim yerine başka bir açıklama getirdi. Atomaltı parçacıklar, sadece gözlendikleri sürece var olduklarına göre, bunlara bağımsız şeyler denemezdi ve bu nedenle Einstein'ın ikiz parçacıklar hipotezi yanlıştı. Onlar görünmez bir sistemin parçalarıydı.

    Fizikçilerin çoğu bu görüşle yetindiler. Einstein ise teknik imkânsızlıkları nedeni ile görüşünü ispatlayamadı.

    Bohr'un atomaltı parçacıkların görünmezliği ile ilgili görüşleri gerçeğin bulunmasında önemli sonuçlar doğuracaktı. Fakat bunlar ihmal edildiği gibi iletişim konusu da ihmal edildi.

    Bohm, Bohr'un tezini kabul etti. Ancak iletişime gösterilen ilgisizlikten de üzüldü. Bohm, Berkeley'de plazmalar üzerine çalışmalar yapıyordu. (Plazma yüksek yoğunlukta elektron ve pozitif iyonları içeren "+" değerli bir gazdır.)

    Bohm, tek başlarına hareket eden elektronların, plazma içine girdiğinde bu özellikleri yitirip, büyük bir iletişim hâlinde olan bir bütünün özelliklerini gösterdiğini gördü.

    Her ne kadar bireysel hareketleri gelişi güzel gibi görünüyorsa da elektronların çoğu çok iyi organize edilmiş etkiler yapıyordu. Plazma devamlı kendisini yeniliyor ve içindeki bozuklukları, bir kistteki yabancı madde gibi durduruyordu.

    Bohm o kadar etkilendi ki, elektron denizinin "CANLI" özellikleri gösterdiğini söyledi.

    1947 de Bohm, Princeton'da yardımcı profesörlüğü kabul etti. Ve metallerdeki elektronları incelemeğe devam etti; ve elektronların çok yüksek değerde, birlikte hareket özellikleri gösterdiğini buldu!.

    Berkeley'deki plazmalar gibi artık iki parça arasındaki iletişim olduğunu değil; her elektronun diğerlerinin hareketini bilir gibi hareket ettiği; ve parçacıklar okyonusunun da bilinmeyen trilyonlarca diğerleri ile ortak hareket hâlinde oldukları üzerinde çalıştı.

    Bohm, elektronların bu toplu hareketini "Plazmon" olarak adlandırdı ve bununla da fizikçi olarak yerini bilim dünyasına kabul ettirdi.

    Bohm, daha sonra yaptığı çalışmalarla Bohr'un teorisini yetersiz buldu ve atomaltı parçacıkların daha derinlikli gerçekleri olması kanaâtıyla Einstein'la görüşmeler yaptı. Bu görüşmeler ışığında da Bohr'un teorisine bir alternatif geliştirdi.

    Elektronların gözlemci olmadan da var olduğunu baz aldı. Bu bazla atomaltı parçacıkların bilimle açıklanmayı bekleyen bir boyutu olduğunu keşfetti.

    Bu duruma "KUANTUM POTANSİYELİ" adını verdi. Bütün uzayda mevcut olduğunu; yer çekimi ile manyetik sahaların aksine, etkisinin uzaklıkla azalmadığını ortaya koydu. Fizikçilerin çoğu bu görüşe karşı çıktı. Fakat yeni bir teori olarak bilim adamları arasında kabul gördü.

    Bohm, hiçbir teorinin sonsuzluğu açıklayacak güce sahip olmadığını ve buna karşı çıkılmasının da doğru olmadığını söyledi.

    Bilimin, etki-tepki gibi çok sınırlı verilerden hareket ettiğini, oysa sonucun birçok sebebe bağlı olabileceğini belirtti.

    Bohm, kuantum fiziği ve kuantum potansiyeli konusunda çalışmaları devam ettikçe, ortodoks düşünceden ayrıldı.

    Klasik bilim, sistemi, karşılıklı parçaların birbirleri ile etkileşimi olarak inceler.

    Kuantum potansiyeli ise bunu akılda tutarak, parçaların tüm tarafından organize edildiğini söyler!.

    Bohm, atomaltı parçacıkların bağımsız olmadıklarını söylemekten öte; görünmez herşeyi düzenleyen bir sistemin varlığına öncelik verdi.

    Bu plazmadaki ve süper iletkenlikteki elektronların hareketlerini açıkladığı gibi, ilişkilerini de göstermektedir.

    Yani Kuantum Potansiyel, elektronların gelişi güzel dağılmadığını, kendi başına hareket eden bireylerin oluşturduğu bir pazar kalabalığı gibi değil, organize bir bale dansı gibi olduğunu açıklamaya çalışır.

    Parçaların, birleşerek meydana getirdiği bir makine değil, yaşayan bir organizmanın, bütünlüğünü oluşturan parçaları görür.

    İlginç bir sonuç da, Bohm'un kuantum fiziği açıklamasına göre; atomaltı parçacıklarında sâbit bir yer söz konusu olmayacağı için uzayda her yer eşittir ve herhangi birşeyi başkasından ayırmak imkansızdır. Bu özelliğe fizikçiler "mekânsızlık" (Non-Locality) demektedirler.

    Bohm, mekânsızlığı açıklamak için şöyle bir deney geliştirdi. Bir akvaryum içindeki balığı iki ayrı kamera ile iki ayrı açıdan görüntüledi. İki kamerayı, ayrı ayrı izleyen birisi, önce bu iki balığın ayrı olduğunu düşünebilir ama zamanla hareketlerin benzerliğinden, iki görüntünün de aynı balığa ait olduğunu anlayacaktır.

    Bohm, bunu pozitronium atomunun iki zıt yöne ayrılmasındaki özelliğin ışığın hızı konusuna girmeden, açıklanması olarak izah etti. Gerçekten Kuantum Potansiyeli uzayda geçerli olduğuna göre, bütün parçacıklar, mekânsız olarak birbiri ile ilişkidedir.

    1950`lerde Bohm, Bristol Üniverstesine araştırmacı olarak gitti. Ve Yaki Aharanov ile tanıştı. Beraber yaptıkları çalışmalarda, şartlar uygun olduğunda, bir elektronun, elektron bulunmasının sıfır ihtimal dahilinde olduğu bir yerde, manyetik sahanın mevcudiyetini hissettiğini buldular.

    Klasik fen, parçacıkları genellikle iki kısımda inceler, düzenli ve düzensiz.

    Bohm ise inceledikçe, birbirine göre birçok düzenli ve düzensiz denebilecek sınıflar tesbit etti... Ve evrende sonsuz sayıda sınıflandırılabilecek düzen hiyerarşisi olabileceğini söyledi.

    Bundan dolayı da, düzensizlik dediğimiz dağılımların dahi, belki de çok yüksek seviyede, bizim bilmediğimiz bir düzenin parçası olabileceğini açıkladı.

    ilginç olan, matematikçilerin de düzensizliği ispatlayamamasıdır!.

    Bohm bu düşünceler içerisinde iken, televizyonda bir kavanozun içerisine yerleştirilmiş silindir ve arasına, doldurulmuş glisrinle yapılmış bir deney gördü.

    Gliserinin içine damlatılan bir damla mürekkep, silindir döndüğünde dağılıp kayboluyor, fakat geri döndürüldüğünde tekrar damla haline geliyordu. Bundanda, düzensiz olması gereken mürekkep dağılımının dahi bir düzene sahip oldığu anlaşılıyordu.

    Bunun üzerine yoğun bir şekilde düşünen Bohm, sonunda amaca en yakın çözümü buldu: HOLOGRAM!.

    Hologramı inceledikçe, holografik film üzerindeki girişimlerin, düzensiz gibi görünmesine rağmen gizli bir düzen içerdiğini buldu.

    Bohm, düşündükçe daha çok ikna oldu ve evrenin akan dev bir hologram olduğu kanısına vardı.

    1980`de de bu görüşlerini açıklayan "WHOLENESS AND THE IMPLICATE ORDER"adlı kitabı ile bu görüşlerini açıkladı.

    Bohm'un en korkutucu tesbitlerinden biri ise, günlük yaşamımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğu idi!.

    Mevcûdiyetin derinliklerindeki gizli iradeyi vurgulayarak, fizik dünyamızın görüntüleri ile objelerin doğumunun, bir holografik filimden, hologramın doğumuna benzediğini söyledi. Bu en derinde saklı gerçeğe "GİZLİ"; mevcut dünyamıza da "GÖRÜNÜR" düzen; dedi.

    Böyle söyledi, çünkü evrendeki tüm şekillerin, bu görünür ve gizli gerçeklerin sonucu olduğunu gördü.

    Örneğin elektronların, uzayda her zaman var olmalarına rağmen, sadece incelendiklerinde ortaya çıkmalarını, bu gerçeğe bağladı.

    Bir başka anlatımla, bir kaynaktan çıkıp, çeşmeden akan suyun, gizli iken görünür olması ve kaybolduğu varsayılan damlalarında tekrar çıktığı kaynağa yani gizliye döndüğünü düşünebiliriz.

    Holografik filmi de aynı şekilde gizli, hologramı da görünür; diye değerlendirebiliriz. Bu iki düzen arasındaki devamlı akış, parçacıkların, pozitronium atomunda nasıl şekil değiştirdiğini açıklamaktadır.

    Bu şekil değişiklikleri tek gibi görünebilir, örneğin, bir elektron gizli kısma geçerken; bir foton çözülüp, görünür hale gelip onun yerini alabilir. Bu da kuantanın bazen parçacık, bazen dalga özelliği göstermesinin açıklamasıdır.

    Hologram, statik bir görüntü olduğundan, evrendeki katlanıp açılmalardan meydana gelen dinamik hareketi, Bohm, "HOLOMOVEMENT" (holohareket) olarak adlandırdı.

    Atomaltı seviyedeki yetersizliği, holografik hareket açıklar. Bir şey holografik olarak organize edilirse, orada her türlü mekân anlayışı kalkar.

    Ayrıca holografik filmin küçük bir parçasının, tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekânsızca dağıldığını gösterir."
    Bu mesaj en son " 27.09.05 " tarihinde saat 19:23 itibariyle JUDGE_-cCc-_ tarafından düzenlenmiştir... Neden: alıntı

  9. #9
    cakirxxx adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-07-2005
    Mesajlar
    308
    Karizma Gücü
    0


    Mal(Sermaye) ve oğullar(Yandaşlar) Allah tarafından ilaveler yapılarak
    yeryüzüne çekicilik kazandıran fitneler(Ayartma) olduğu halde,yeryüzünde
    kendisini Allah'dan(Mutlak egemen) bağamsız potansiyeller görüp,Allah'ın
    hizmetkarlarını(Abid) kendilerine hizmetkar edinme ve böylelikle kendilerini Rab
    (Boyun eğilen,yol gösterici) ve İlah(Egemen) ilan etme olarak ortaya çıkan şirk
    (Allh'a eş olma hali) İblis'le başlayıp Kabil'le devam etmek suretiyle günümüze
    kadar ulaşan, Muhyiddin Arabi'nin de halkası olduğu zulüm(Eşitliği bozma)
    zinciridir.Olanakların Allah'dan olduğunu örterek(Kafir),yaratmadığı ve
    üretmediği halde onlara çöreklenen,bolluk ve lüks içinde bulunanların(Mütref)
    pençeleri altında inim inim inlettiği(sömürdüğü) halka boyun eğdirmek için Allah
    üzerine yalan uydurup türeten(Sınıflı toplumsal yapıyı gerçek gibi sunan)lerin
    yeri içinde ebedi kalacakları ateştir.

    Ey yalınayaklıların önderi Muhammed...!
    Muhakkak ki Allah ve Melekleri sana salat ederler...

    Allah'dan(Mutlak egemen) başka İlah(Egemen) yoktur.
    Bu durumda ona ibadet(Hizmet) edin.
    Allah'a karşı üstte olmağa çalışmayın.

    Yaşamın gereksinimi(Madde) ile ilgili yaptırımı(Din), arınma-kendi emeği dışındakileri vermeyi(Zekat) Allah'a ait kılın.

    Ve...,
    Yeryüzü yaşamının(Dünya hayatı) kuruluşunu belirleyen özellikler(Sınıfsız olma) bakımından farklılaşmayı hedeflemeyin...

    Yoksa...,
    Allah yalınayaklıların çağrısına uymak suretiyle, zulmü(Eşitliği bozma) azabıyla kuşatmaktadır.
    Bu mesaj en son " 28.09.05 " tarihinde saat 15:06 itibariyle cakirxxx tarafından düzenlenmiştir...

  10. #10
    che
    che çevrimdışı
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    10-07-2004
    Mesajlar
    415
    Karizma Gücü
    0
    felsefe değilde magazin gibi olmuş

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. sizin gibi
    2006 Konuları bölümünde timm_ tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 08.04.06, 01:53

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •