• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 4 1234 SonSon
37 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    angel_nili
    Ziyaretçi

    ruyalarda her şeyi gerçek gibi yaşıyoruz... peki bu dünyada da rüyada olmadığımızı is

    ruyalarda her şeyi gerçek gibi yaşıyoruz... peki bu dünyada da rüyada olmadığımızı ispatlayan bir kanıt var mı?



    merak işte...

  2. #2
    cylmz35
    Ziyaretçi
    İnsan ömrünün 3/1 nin birinin uykuda geçtiğini düşünürsek, uyku halimiz, en az uyanık halimiz kadar önem taşıyor.

    Bilim adamlarının son çalışmaları, hatırlasak da hatırlamasak da gecede en az 4 rüya gördüğümüzü söylüyor.

    Uyku ve uyanıklık insan varoluşunun 2 ayrı kutbu. Dış etkenlerden, dış dünyanın baskısından, sınırlamalardan bağımsız, zaman ve mekan tanımı dahi olmadan,
    kendi benliğimiz ve evrenin buluştuğu rüyalarımız yaşam planımızda önemli yer tutuyor.

    Ayrıca içinde bulunulan ruh halini, yaşanılan çevreyi, alınan kültür, sosyo-ekonomik durum ve kişinin yaş aralığı rüyaların önemli etkenlerindendir...

    Kimi rüyalar günlük hayatımızın önemli bir kısmını oluşturan kişi ya da işlerle ilgilidir.
    kimisi ise iddiasız, içten dışa rastlantısal rüyalardır. Bence rüyalar çok büyük önem taşımıyor ve yapılan yorumlar bana inandırıcı gelmiyor.. Rüya olgusunu ben hala uyurken gördüğümüz hayal olarak düşünüyorum.

    Gene de;

    Tüm güzel rüyalarınız gerçek olsun dileklerimle...

  3. #3
    karamamba adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    04-02-2005
    Mesajlar
    8,904
    Karizma Gücü
    9
    Her insan uyanıkken ortak bir dünyadadır, fakat uykuda herkes kendi dünyasındadır. -Plutharkos

    Belki bu sözler yeterli gelebilir
    Bi daha da gelmem bu dünyaya

  4. #4
    ...__... adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-09-2005
    Mesajlar
    193
    Karizma Gücü
    0
    Deney yapalım ve bakalım.Şöyleki;
    ucu yeni açılmış 2 adet kurşun kalem alınır.(mümkünse sarı olanlarından)
    sivri uçları burun deliklerine yerleştirilir.
    kafa masya sertçe vurulur (ıghhh)
    ve olaylar gelişir....

    1- ........ (sorun yoktur, yok olmuşsunuzdur. dünya rüya değilmiş anlarsınız yok anlayamazsınız ...)
    2- Eğer karşınızda daha önce görmediğiniz 2 yaratık varsa sorun var demektir.

    - hey sen burnunda kalemleri olan
    - ben mi arkamdaki mi
    - sen sen sarı kalemli olan arkandaki kırmızı.bak o laf dinlememiş.sol taraftan dewam ediyorsun arkadaşım.
    - ama ben deney mahiyetinde....
    - hadi canım bekleme yapmıyoruz ve soldan devam ediyoruz
    - forumdan arkadaş..... hani rüyamı falan.... ha ixir yaaa offf yaa

    evet 2 numaralı seçenek dünyanın rüya olduğunu kanıtlar zannımca. ama benim tavsiyem bi 50 sene beklemeniz olacaktır. herkes 50 sene sonra dünya çizgimiymiş neymiş görcektir.

    Not:aman diyim genşşler aman diyim, bide sizin vebalinizle uğraşmayak
    Mona Lisanın Eteğindeki El Benim

  5. #5
    cylmz35
    Ziyaretçi
    Alıntı ...__... tarafından gönderildi.
    Deney yapalım ve bakalım.Şöyleki;
    ucu yeni açılmış 2 adet kurşun kalem alınır.(mümkünse sarı olanlarından)
    sivri uçları burun deliklerine yerleştirilir.
    kafa masya sertçe vurulur (ıghhh)
    ve olaylar gelişir....

    1- ........ (sorun yoktur, yok olmuşsunuzdur. dünya rüya değilmiş anlarsınız yok anlayamazsınız ...)
    2- Eğer karşınızda daha önce görmediğiniz 2 yaratık varsa sorun var demektir.

    - hey sen burnunda kalemleri olan
    - ben mi arkamdaki mi
    - sen sen sarı kalemli olan arkandaki kırmızı.bak o laf dinlememiş.sol taraftan dewam ediyorsun arkadaşım.
    - ama ben deney mahiyetinde....
    - hadi canım bekleme yapmıyoruz ve soldan devam ediyoruz
    - forumdan arkadaş..... hani rüyamı falan.... ha ixir yaaa offf yaa

    evet 2 numaralı seçenek dünyanın rüya olduğunu kanıtlar zannımca. ama benim tavsiyem bi 50 sene beklemeniz olacaktır. herkes 50 sene sonra dünya çizgimiymiş neymiş görcektir.

    Not:aman diyim genşşler aman diyim, bide sizin vebalinizle uğraşmayak

    Bu durumda 50 yaşını aşanlara sormak lazım bu soruyu..

    sanırım en iyi onlar cevaplar.. Nede olsa onlar; 50 yıl öncede rüya görmüşlerdir ve "acaba dünya gerçekmi yoksa rüyamı" diye akıllarında bir soru işareti belirmiştir..!!

  6. #6
    angel_nili
    Ziyaretçi
    şimdi ben bi 50 sene beklemek zorunda mı kalacağım yawww bi bi rüya olsa gerek..

  7. #7
    ...__... adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-09-2005
    Mesajlar
    193
    Karizma Gücü
    0
    malesef bekliceeezz ve görceeeezz. ama ürkmemek lazım ihtimal %50 dir herzaman.
    Mona Lisanın Eteğindeki El Benim

  8. #8
    angel_nili
    Ziyaretçi
    Alıntı ...__... tarafından gönderildi.
    malesef bekliceeezz ve görceeeezz. ama ürkmemek lazım ihtimal %50 dir herzaman.

    saol yaa içimi rahatlattın ;N

  9. #9

    Kayıt Tarihi
    02-09-2005
    Mesajlar
    141
    Karizma Gücü
    0

    QUANTUM FiZiĞi = '' BU DÜNYA BiR HAYAL ''

    Tasavvuf eserlerine göz atmış olanlarımız bilirler: Değişik alemlerden, farklı evrenlerden ve o boyutların farklı fizik yasalarından sözedilir. Bunlar, çoğu zaman bizim alıştığımız ve şartlandığımız fiziksel yasalardan çok, çok farklıdır. Onun için de kimimiz bunları sadece inanç meselesi kabul etmiş, kimimiz ise bu açıklamaların sırlarını araştırıp, onları keşfetmeye çalışmıştır. Günümüzde ise, artık konu bir inanç sorunu olmanın ötesinde, açıklanabilir bir bilimsel gerçekliğe dönüşmüştür.

    Önce, yaklaşık 7 yüzyıl önce yazılmış, El-İbriz isimli eserden buraya örnek olarak aldığım, şu paragrafı okuyalım:

    “Bir gün henüz fetih yapılmadan önce bir yere uğradım. Yolumun üzerinde ancak gemiyle geçilebilecek ölçüde bir deniz beliriverdi. İyice baktım ona. Yeryüzündeki denizlerden biri idi. Zatımda bu denizin üzerinde yürüme azmi (şüphesiz dileği) ve cezmi (kesin kararlılığı) doğdu, boğulmayacağım hakkında içimde kesin bir bilgi meydana geldi. Bir şey dokunamayacağını da aynı kesinlik içinde düşündüm. Derken ayağımı bu kesin bilgi havası içinde suyun üzerine koydum. Batmadım. Azmim ve cezmim arttı. Yürümeye devam ettim, neticede öbür sahile ulaştım...

    Başka bir defa ise yine o denize uğradım, ama bendeki eski azim ve cezim yoktu. Yürümekte şüphe ettim. Bir ara denemek için ayağımı bastım, derhal suyun dibine indi, hemen çekip çıkardım. Anladım ki bu durumda suyun üzerinde yaya yürümem mümkün değildir. Yani buna güç getiremeyeceğim... "

    Asırlar önce yazılmış bir Tasavvuf eserinde yeralan bu satırlara yakın geçmişe kadar bir anlam vermek çok zordu. Onun için de kolayca gözardı edilebilirdi. Oysa şimdi Quantum Fiziğinin bulguları ışığında artık bunların ne masal, ne de bilim-kurgu hikayeler olmadığı anlaşılıyor!..

    Sonuna yaklaştığımız bu yüzyılın başında Einstein'in açıkladığı izafiyet kuramı ile "madde" hakkındaki klasik görüş tamamen alt üst olmuş ve 70'lerden sonra iyice yaygınlaşan Quantum Kuramıyla da "maddenin varlığının kabulü" bilim dünyasında geçerliliğini tamamen yitirmiştir. Maddenin varlığının, ancak onu algılayan gözlemci için geçerli bir varsayımdan ibaret olduğu kanıtlanmıştır.

    Sufilerin ifade ettiklerine göre, evrenin gerçek yüzü, gözün şartlandığı gibi, maddelerden oluşmuş, cansız bir dünya değildir. Gerçekte evren, herşeyin canlı olduğu bilinçli bir yapıdır. Ve Evrenin gerçek yüzünün tecrübe edilişi, insanın algı biçimini alt üst eden, muazzam, ani bir yaşayıştır. Yer ve gök algısı başka bir hale dönüşmekte, eşya hakkındaki tüm değerler geçerliliğini yitirmekte ve keskinleşen bir görüşle, tümel bir can ve bilincin, her an, her yerde kendini ifade edişine şahit olunmaktadır...

    Yüzyıllar boyunca, klasik fizikte, madde, onu meydana getiren yapı taşlarının bileşimi olarak kabul edilmiştir. Yani, daha küçük parçacıkların biraraya gelerek, gördüğümüz, dokunduğumuz nesneleri meydana getirdiği varsayılmıştır.

    1900'lü yılların ilk çeyreğinde, Einstein tarafından, gördüğümüz nesnelerin, onları meydana getiren enerjinin birer yoğunlaşması olduğunun açıklanması yerleşik klasik varsayımı ilk kez yerinden sarstı. Çünkü, gördüğümüz nesnelerin, gerçekte "maddi kütleler" olarak var olmadığı anlaşılmaya başlanmıştı. İzafiyet kuramı, kütlelerin daha küçük kütlelerden meydana gelmediğini, sadece enerjinin bir beliriş biçimi olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durumda, Einstein, bir nesnenin kütlesinin belirli bir enerjiye eşdeğer olması sonucunu ortaya çıkarmıştı. Bunu, E=mxc2 ile formüle etti. Bir kütlenin belirli bir enerjiye eşdeğer olması, o kütlenin, zannedildiği gibi durağan bir nesne olmadığı gerçeğinin de ıspatıydı. O halde aslında maddeler değil, onları meydana getiren evrensel bir enerjinin varlığı sözkonusuydu. Enerji kütlesinin madde diye gözlenmesi, sadece bizim algı biçimimizin bir ürünüydü...

    Şimdi sıra, maddeyi meydana çıkaran bu enerji yapının incelenmesine ve onun aslının açıklığa kavuşturulmasına gelmişti.

    Evrende gözlemlediğimiz ve madde adını verdiğimiz nesneleri, atomaltı düzeyde inceleyen fizikçiler, içinde bulunduğumuz şu evrene atomaltı düzeyden bakıldığında, herşeyin karşılıklı bir ilişkiler dokusu olarak gözlendiğini ortaya çıkardı. Hatta, o boyutta gözlenen evren, içinde boşluğun olmadığı, her noktasının birbiriyle ilintili olduğu, sınırsız ve bütünsel tek bir enerji yapı olarak gözlenmektedir. Bu tek ve homojen bütünsel yapı, parçalardan meydana gelmiş değildir. Bizim şu anda gördüğümüz nesnelerin veya boşluk diye algıladığımız alanların, atomaltı düzeyde birbirinden hiçbir farklılığı yoktur. Aralarında onları ayıran, farklı kılan bir sınır sözkonusu değildir. Artık o düzeyde ayrı ayrı birimsel yapıların, parçaların varlığı tükendiğinden, ayrı ayrı parçalara bölünemeyen, parçalardan meydana gelmemiş, Tümel ve sınırsız bir BÜTÜNLÜĞÜN sözsahibi olduğu kanıtlanmıştır.

    Klasik inanışta "madde" diye isimlendirilen "yapılar", Quantum Fiziğinde, atomaltı boyutlarına inildiğinde, tamamen karmaşık bir ilişkiler dokusuna dönüşmektedir. Gözlediğimiz Evrendeki hiçbir nesnenin, atomaltı boyutta kesin bir şekli yoktur. Hiçbir şey o boyutta belirli bir sınır ve kesinlik kazanmış değildir, ancak herşey 'olabilir' görünmektedir. Yani, madde diye kabul ettiğimiz "ayrı ayrı şeylerin" atomaltı düzeyde ne ismi, ne de bir işareti henüz hiç yoktur. Oysa bu gerçeğin gözlemlendiği evren, işte şu anda içinde bulunduğumuz evrenin ta kendisidir. Burada insan bedeniyle, bir duvar veya bir su birikimi arsında bir sınır, bir ayrılık gözlense bile, atomaltı düzeyde böyle bir ayrım kaybolmaktadır.

    Bu tesbitlerden sonra, fizikçileri düşündüren yeni bir soru ortaya çıkıyordu. O halde, nasıl oluyor da insan, gerçekte sınırsız bir BÜTÜN olan TEK'i, ayrı, ayrı parçalar şeklinde gözlemliyor? Evet, nasıl oluyor da TEK'i, çokluk görüntüsünde yaşıyoruz?..

    İşte bu sorunun cevabını QUANTUM TEORİSİ açıklığa kavuşturdu...

    Quantum fiziği, yüzyıllardır devam edegelen inanışa göre, maddeyi oluşturduğu kabul edilen parçacıkların, "temel yapı taşları" olmadıklarını, hatta bu parçacıkların "temel" olma özelliğine dahi sahip olmadıklarını tesbit etti... Nasıl mı?..

    Şöyle ki: Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık dünyası, daha alt, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma gelmiştir. İş tamamen insan düşüncesine kalmıştır. Bahsedilen atomaltı öğeler çoğu zaman soyut varlıklar gibidirler, hatta birçoğunun kütlesi yoktur; nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır...

    Çünkü, atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir BÜTÜN olarak var olduğundan dolayı, sözü edilen parçacıkların, BÜTÜN'den ayrı olarak, kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur. Bunun sebebi, o düzeyde parçacık diye birşeyin gözlemlenmemesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından, aslında o haldeyken, "parçacık" olarak henüz bir varlıkları da yoktur! Bu düzeyde herşey, sadece "olasılık dalgalarından" ibaret gibi görünür... Peki, çokluk görüntüsü ve parçacıklar ne zaman var olmaktadır?.. İşte işin, üzerinde durulması gereken en ilgi çekici yanı burasıdır...

    Bu parçacıklar, ancak gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak KAVRANINCA bir ÖZELLİK kazanmaktadırlar. Ne zaman ki yapılan gözlemler arasında bir karşılaştırma sözkonusu olur, o zaman her bir özellik belirmeye başlar. Her özellik, gözlemcinin kavramasıyla bir anlam kazanmakta ve buradan sonra da o özelliğin atfedildiği parçacığın varlığından söz edilmektedir...

    Dolayısıyla, nesnelerin, gözlemcinin düşünceleriyle, gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir ürünü olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda ortaya çıkan bir gerçek şudur: Gözlemcinin kendisi de bu gözlem zincirinin bir ögesidir ve ondan ayrı değildir. Eğer gözlemcinin KAVRAYIŞI olmasa, gözlenen yapının bir ANLAMI olamayacak ve parçacığın varlığından da söz edilemeyecektir. Her bir nesnenin yapısı ve özellikleri, gözlemcinin kavrayış biçiminin ürünüdür.

    İşte 2000'li yılların eşiğinde, Atom fiziğinin ortaya çıkardığı net gerçek şudur: İşin içine insanı koymadan bu evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir. Fizik evren, ancak insanın kavrayışıyla birlikte var kabul edilmektedir. Her bir nesnenin var olması, bir özellik ve anlam taşıması, bilinç tarafından KAVRANMASINA bağlıdır. Gözlenen bu evren ve onun fiziksel yasaları, bilincin kavramasıyla anlam kazanmakta ve böylece de "var" kabul edilmektedir. Açıkçası, herşeyi ve kendinizi ne olarak kavrıyorsanız, şu anda öylesiniz. Ve bu da tamamen size göre öyle!

    Evrenin meydana gelişinde, "temel yapı taşlarının" varlığı söz konusu olmadığı için, içinde yaşadığımız evren, nesneler ve fiziksel yasalar, tamamen gözlemi yapan bilince GÖRE'dir. Herşey tamamen düşünsel bir kavrayıştan ibarettir. "Maddenin" varlığını belirleyen esas faktör, gözlemcinin algı kapasitesi ve kavrayış biçimidir. Başka bir ifadeyle, bulguların ne şekilde olacağı, yani nesnelerin varlığı ve onların özelikleri, olayın dışında olmayan, onunla birlikte olan, insanın kavrayış biçiminin ürünüdür. Gözlemci NASIL kavrarsa ve ne anlam verirse, evren, onun yasaları, nesneler ve özellikleri ÖYLE görünmektedir.

    Bu bulgular ışığında düşündüğümüzde, şu an içinde bulunduğumuz fiziksel yasaların, bilincimizin kavrayış biçiminin KARŞILIĞI olduğu anlaşılmaktadır. Yani, içinde bulunduğumuz ortam ve onun yasaları, aslında bilincimizde ortaya çıkan anlamların bir sonucudur... Fizik nesnelerin özelliklerini ve evrensel yasaları tayin eden bir BİLİNÇ ile bakmakta, Onun ile görmekte, Onun ile dokunmakta, kısacası Onun ile varolmaktayız. Gözlemci ve algı araçları neyi tesbit edebilecek düzeydeyse, sonuç olarak o tecrübe edilmektedir.

    Evrende gördüğümüz tüm bu fiziksel nesnelerin meydana çıkışında, bizim düşünsel tesbitlerimiz, yani bilincin varsayımı sözsahibidir. Biz NASIL bakarsak, evren bize ÖYLE görünür ve şu anda öyle görünmektedir. Tasavvufi ifadesiyle, biz ne isek, dünyamız da ona göre olmaktadır. Ve içinde bulunduğumuz bu evreni, bu fiziksel nesneleri, tamamen bizim algılama ve kavrayış biçimimizden dolayı bu şekilde gözlemlemekteyiz.

    O halde, bunları kavrayan bilincin VARSAYIMI değiştikçe, yani evrenin atomaltı boyutlarına inildikçe, veya üstmadde boyutlarına çıkıldıkça, maddenin kabulünden doğan fiziksel yasalar geçerliliğini yitirecektir ve yitirmektedir.

    Fiziksel yasalarla kayıtlanmamış bir "varsayım duvarın" veya "düşünsel duvarın" içinden geçilebilecek, "düşünsel suyun" üzerinde yürünebilecektir. Ancak tabi bunları başaranın, kendi özbilinci yanında, maddeden ibaret bireysel varlığının da bir varsayımdan fazla birşey ifade etmemesi halinde... Atomaltı boyutta sınırılı yapısı olmayan bir duvarın ötesine düşünsel bir bedenin geçememesi, tamamen bilincin bir varsayımı ve insanın öyle şartlanmasıdir. Fizik dünyaya ait şartlanmalar kayboldukça, bilincin evrensel değerleri ortaya çıkacak; şüphesiz bir dilek ve kesin kararlılık, kendiliğinden ortamını bulacak ve her dilenen gerçekleşecektir...

    Evet... Artık bilimin ışığında inkar edilecek hiçbir yanı kalmamıştır ki, Sufilerin eserlerinde rastladığımız, "şöyle bir aleme ve zamana gittim, şöyle şöyle işlerle karşılaştım", gibi, önceleri kabul etmekte güçlük çekilen ifadeleri, kendimizde mevcut Evrensel Bilincin ve gizli kalmış güçlerin müjdeleridir...

    Beş duyumuz sınırlarında algıladığımız dünya, elle tutulur, gözle görülür katı bir madde kütlesi!.. Ancak acaba, beş duyu sınırlarının dışında, başka duyularla bakabilseydik nasıl bir dünyada yaşıyor olacaktık? Gözlemleyen bilincimiz aynı kaldığında, tam şu anda bulunduğumuz yerden, algıladığımız dünya ne tür bir ortam olacaktı ve o dünyada --eğer hala varsa--, bizim kendi yerimiz ne olacaktı? Belki bambaşka kavramlarla dolu şimdikine hiç benzemeyen bir boyutta olacaktık, diyenleriniz olabilir. Şu anda ve burada... Peki, tüm bu kesitsel görüntülerin ötesinde dünyanın aslı ve gerçeği ne?

    Aslında, eskilerin, yalan mı, gerçek mi, yoksa rüya mı olduğunu bir türlü çözemediği garip bir dünyada yaşıyoruz. O kadar garip ki, kiminin umursamaya değmez sayıp adeta sefasını sürdüğü ile, kimine adeta meydan okuyan; kiminin de onunla mücadele ettiği, adeta boğuştuğu, hep aynı dünya. Oysa, bilimin ve bilimsel düşünen insanın gözünde herşey artık çok farklı!..

    Bir yanda bizim gibi toplumlar ve aydınları, sadece geçmişle meşgul olup, sorunlar bulup, onları bugün tartışmakla, sözümona, çağdaşlaşma yolunda adım attıklarıyla avunadursunlar; geçmiş yerine geleceğin inşası görevini üstlenmiş, 'evrensel insanın' gerisinde kalmamaya çalışan bilim çevreleri, yepyeni dev bulguların heyecanıyla kabına sığmaz hale gelmiştir. Siz istediğiniz kadar algıladığınız bu yaşamla, dünyayla mücadelenize devam edin, düşünen insan, kendi varoluş gayesini, yaşamın ve evrenin gerçeğini nerdeyse çözmüş olmanın verdiği rahatlıkla, adeta sizin ve dünyanın halini başka bir boyuttan gizli bir tebessümle seyre dalmış durumda. Bu ifadenin üzerinde duralım lütfen: Hala beş duyusuyla algıladığı dünyayla mücadele eden, veya bu algıladığı yaşamın NE olduğunu, ASLINI araştıran, gören ve ona göre seyre dalan günümüzün farklı insanı.

    Medya aracılığıyla haberdar edildiğimiz dünyada olup-bitenler bir yana, birazcık okuyan ve araştıran kimsenin gözünden kaçmayan güncel bir konu var: Birçok bilim dalı, özellikle Astrofizik, Kuantum Fiziği, Gen Mühendisliği gibi popüler bilim dalları, geldiği noktada artık, insanın içinde olduğu evrensel sistemi, insan düşüncesinin ‘Yaratıcı Düşünce’ ile olan bağlantısını ve dahi 'Tanrı' diye bilinen kavramın ne olduğunu çözmekle meşgul. Piyasada hiçbir yeni fizik veya genetik kitabı yoktur ki Tanrının ve insanın bilincinden bahsediyor olmasın, hatta tamamen konusu bunlar olmasın. Astrofizikçi Stephen Hawking'in dediği gibi, insanlık kendi gerçeğini açıklayan ‘Tek Tümel Kuramı’ buluncaya kadar bilimin içine girdiği bu hızlı arayışının sonu gelmeyecek...

    Atom Fiziğinde de, gözlemci, deneyin bir parçası kabul edilir. Durum daha da açıktır. Atom fiziği alanında, dünyada gözlediğimiz birimsel yapıların, kendi başlarına, yani Evrensel Bütünden ayrı olarak hiçbir anlama sahip olmadıkları ortaya çıkmıştır. Kuantum fiziği, içinde yaşadığımız dünyayı, gözümüzün yanıldığı gibi, birbirinden kopuk, ayrı ayrı bireysel elemanlara ayıramayacağımızı göstermiştir. Fiziksel olarak madde diye gördüğümüz nesnelerin derinliklerine inildikçe, karşımıza çıkan, dünyadaki bütün nesneler arasında varolan karşılıklı bir ilişkiler dokusudur. Yani evrenin esasında her zerresi birbiriyle ilintilidir, hiçbir şey, hiçbir zaman tümden bağımsız hareket edemez.

    Burada dikkatlerden kaçmaması gereken en önemli nokta şudur: Tesbit edilen bu ilişkilerin en önemli elemanı, gözlemcinin kendisidir. Çünkü gözlemcinin kendisi de olayın bir parçasıdır ve bu Evrensel Bütünden ayrı, ya da bağımsız değildir. ‘Ben’ ve ‘evren’ ayrımı, hatta ‘madde’ ve ‘mana’ ayrımı atom altı düzeye inildiğinde, kaybolmaktadır, geçersiz kalmaktadır... Atom fiziği, işin içine insan bilincini katmadan evren hakkında konuşamayacağımızı, açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Çünkü tüm evren, her zerresine kadar aynı bütünlüğün ve tekliğin ifadeleridir. Biz ise bu bütünlüğü algılayamadığımızdan, gözümüzün daracık kapasitesi dolayısıyla madde, ve maddelerinin hepsini birden de evren diye kabul ediyoruz. Oysa, gözün yanılsadığı gibi insanın dışında, sayısız parçaların birleşmesinden oluşan bir evren olmayıp; sadece sonsuz ve tek bir Bütün vardır. Yani, Modern fizik, evrensel düzeni, birbirine bağlı olan, ayrı ayrı parçalara bölünemeyen, parçalara ayrılması sözkonusu olmayan bir bütünlük olarak görmektedir. Ayrıca bu bütünlük ile onu gözlemleyen ve araştıran bilinç arasında da bir birliktelik vardır, ayrılık yoktur.

    İşte bu anlayış çerçevesinde, 'zaman ve uzayın' kafamızdaki klasik anlamları geçerliliğini yitirmiştir. Doğru zannettiğimiz, Evrenin birbirinden bağımsız nesnelerden oluştuğu görüşü ve klasik sebep-sonuç ilişkisi gibi kavramlar geçerliliklerini tamamen yitirmişlerdir. Artık evren, fiziksel ve düşünsel ilşkilerin birbirini karşılıklı olarak etkilediği büyük bir sistem ağı olarak algılanmaya başlanmıştır ve bu ilişkiler, yalnızca, tek Bütünle olan bağlantı aracılığı ile açıklanmaya çalışılmaktadır.

    Fizikçiler, doğal fenomenler olarak kabul ettiğimiz bütün algıların, aslında insan düşüncesinin ürünleri olduklarını ortaya çıkarmışlardır. Bu ürünler de gerçekliğin kendisinden çok, gerçekliğin kavranılmasına yarayan kesitsel imajlar anlamına gelmektedir. Buna göre yaşadığımız, istisnasız tüm olaylar ve oluşumlar, evrendeki herşey, kesinlikle birbirleriyle ilintilidirler. Ve yaşamın gerçeğini anlayabilmek için de önce 'Tümü' anlamamız gerekmektedir. Zira, gerçekte varolan ve yaşayan O Tektir.

    Bu bulgular sonucunda, Yeni Fizik, insanın bilincinin dışında, evrenin ötesinde, mekansal veya boyutsal bir tanrı fikrini reddetmektedir. 'Tanrı' ismiyle farkettirilmek istenen, insanların kafasındaki imaj değil, esasında, sadece ve sadece kendisi varolan, insan bilncini de kapsayan, insan bilincinin birliktelik arzettiği sınırsız Tek'tir. Dinsel ve Mistik kaynaklarda bildirilen Onun Tek oluşu, kendisinin sınırsızlığı ve yalnızlığı dolayısıyladır. Çünkü varolan Bütün, parçalara ayrılamayan sınırsızdır ve kendi dışında başka hiçbir şey olmayan Tektir...

    Tüm bu bilimsel veriler ışığında, evrenin ve insanın klasik algılanış biçimi bir reforma hazırlanmaktadır. Bu, belki çok yakında kendimizi içerisinde bulacağımız düşünsel bir reform olacaktır. Bu gördüğümüz madde ve ayrı ayrı nesneler, esasında pratik açıdan yarar sağlayan birer var kabul edişten ibarettir. Kuantum kuramı gözünde, serbest ve ayrı fiziksel varlıklar kavramı, yalnızca bir idealleştirmeden, yani düşünsel olarak var kabul etmekten başka birşey değildir. Bu demektir ki fiziksel olarak var kabul ettiğimiz herşey, esasında düşünsel olarak var kabul edişimizden ibarettir. Gözümüz dolayısıyla yanılsadığımız maddi, nesnel bir dünyada değil, gerçekte düşünsel bir evrende yaşıyoruz. Bu düşünsel evren kendi sistemine göre, kendi yaşamını kesintisiz olarak sürmektedir.

    Ancak bizler, kendimizi bu öz düşünsel değerlerle tanıyamamaktan ötürü, orijinal sistemi ve kendimizdeki evrensel düşünceyi sürekli olarak algılayamamaktayız. Bu da beynimizin nesnelerden oluşan görüntüsel dünyayla bloke olmasına sebep olmaktadır. Bunun sonucunda, aslında bir anlamda hayal olan, eskilerin ifadesiyle yalan bir dünyada, kendimizi şartladığımız, bağladığımız bireysel isteklerimize göre yaşıyor, onlar gerçekleşince mutlu, gerçekleşmeyeince üzüntülü oluyoruz...

    Oysa, insanın bilinciyle birliktelik arzeden Evrensel Bütün kesintisiz bir şekilde kendi özelliklerini, kendinde yaşamaktadır. Tamamen bizim şartlanma ve beklentilerimizden bağımsız biçimde. Ve eğer biz, algı kapasitemizi bilgimizle ve beyin geliştirme teknikleri ile genişletebilirsek ve dünyaya, şartlandığımız nesneler birikimi olarak değil, gerçek düşünsel değerleriyle bakabilirsek, o zaman gerçeği görme imkanına erişebileceğiz. Bu da kendimizdeki evrensel bilinç boyutunun değerleriyle göresel olmayan bir yaşamı getirecektir.

    Acaba Hawking'in aradığı, anlaşılması gereken Birleşik Kuram, bu 'Tek' ve 'Tekin gözüyle bakış' mıydı? Buna 'evet!' demek olası. Varlığın gerçeğini kavramanın yegane yolu, 'bedenden ibaret bir birim olduğumuz inancıyla bakışı' terk edip, özümüz ve bilincimizin aslı olan Tek'in gözüyle bakma erdemine ulaşabilmektir. Bunun tek yolu da önce Tek'i ve Onun düzenini bilebilmektir. Doğayı ve olayları alıştığımız klasik biçimde değerlendirişimiz, tamamen bir yanılgıdır. Bunun için, çevremizde ve doğada olup-bitene, dünyaya, şartlanılmış klasik gözle, madde yapılı bir birey olduğumuz zannıyla bakmak yerine, her şeyin yerli yerince olduğu ve görenle görülenin ayrılığı olmadığı tek bir bilinçle bakabilmek gerekir. Bunu da ancak kendi düşüncemizde yaşamamız gereken bir reformla gerçekleştirebiliriz. O an, dünyamız, bir başka dünyaya dönecektir ki asl olan orijinal yapı da odur...

    Evet, uzağında kaldığımız son bilimsel bulgular ve çağdaş düşünce bunları söylüyor. Aslında mistik düşünce de yüzyıllardır aynı gerçekleri vurguluyor. Dememiş mi bir Hacı Bayram Veli:

    'Bayram ÖZÜ bildi,
    Bileni O'nda buldu,
    Bulan O Kendi oldu,
    Sen seni bil, sen seni!..'

    Bizim aydınımız, kitaplığını dolduran 'Mezhebler ve Sorunları', 'Başkan Nereye Koşuyor', 'Nasıl Giyinmeliyim', 'Bastırılmış Kadınımız', 'Ekonomik Darboğazımız' gibi eleştiri ve tarih kitaplarıyla övünedursun, nesnel sorunlarından biraz olsun düşüncesini soyutlayabilmiş toplulukların kitapçılarında , 'Evrenin Gerçeği', 'Tanrının Aklından Geçenler', 'İnsan Beyninin Bilinmeyen Güçleri', 'Evrensel Sırlar', 'Atom Fiziği ve Tanrı', 'Holografik Evren' gibi kitaplar satışta ilk sıraları almakta. Düşünen insan bu bulgular ışığında herşeyden önce kendini anlamaya çalışmakla ve geleceğini şimdiden kavrayabilmekle meşgul. Siz isterseniz, 'bu kadar ekonomik, siyasi sorunumuz varken bunları çözmeyi bir yana bırakıp ta atom fiziğinin bulgularına göre yaşamaya çalışmakla mı ömrümüzü geçirelim, bu sıkıntılar nasıl çözülecek?' diye karşı çıkın. Size sadece, "Haklısın dostum, senin varoluş gayen de bu olmalı," diyor ve ekliyor, "Ancak unutma, bütün bunlarla uğraştığını söylerken beyin kapasitenin sadece maximum %7'si gibi bir kısmını kullanıyorsun. Dahasını, dünyanın aslını kavramak için, biraz da geriye kalanını kullanmaya çalışsan! Kendini sadece fizik dünyayla kayıtlamayı biraz aşsan! Unutma, herşeye rağmen, senin kendin kadar kıymetli bir hazinen yoktur ve kendinden başkası için de var değilsin..." Ve hatta bizim Türkmenoğlu Yunusumuzun bir dörtlüğüyle bulunduğu boyuttan gülümsemesine devam ediyor::

    ‘Mal sahibi, mülk sahibi,
    Hani bunun ilk sahibi,
    Mal da yalan, mülkte yalan,
    Var, biraz da sen oyalan...’

    Seçtiğin konu ve soruların için TEŞEKKÜRLER angel_nilli

    Saygılar

    Bu mesaj en son " 27.09.05 " tarihinde saat 18:20 itibariyle JUDGE_-cCc-_ tarafından düzenlenmiştir... Neden: eklenti

  10. #10
    angel_nili
    Ziyaretçi
    saol arkadaşım valla bütün kaynakarı toplamışsın eline sağlık bize gerek kalmadı

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •