İstediğim erken vakitlerin birinde; ölüme cürretkar bir bakış atmalıyım... Biraz da davetkar olmalı bu bakış... Ölüm, yaptığım cilveye kanarcasına; ensemden doğru soluklanarak sokulmalı... Sonra boynumda hissetmeliyim dudaklarını ve sonra kendi dudağımda...
Dudakları O’nunkilerden daha ıslak olmalı... Ardından ben de kaptırmalıyım kendimi ölümün oynaşına ve o nereye götürürse; hiç düşünmeden savrulmalıyım sararmış bir yaprak çaresizliğiyle...
Ardımda kalanlar ağıtlar yakmalı... Yanımda bir not bulmalılar:
“Yakın beni.. Hiç eskitemediğim, ucu küt kalemimle yakın...Hiç vazgeçemediğim kurşunkalemimle beraber...” Altında benim imzam olmalı yine aynı kalemle karaladığım... Sonra hepsinin gözlerinden benim ömrümce dökemediğim yaşlar süzülmeli... O’nun bile dökebileceği bir iki damla gözyaşı olmalı... Evet, evet... Kesinlikle yakmalılar... Hem de en sevdiğim, dostluğunu hiçbir şeye değişmediğim can yoldaşımla beraber... Bugüne kadar herşey onunlaydı; bundan sonra da herşey onunla: Yazmaktan, ucunu hiçbir zaman açmaya fırsat bulamadığım kurşunkalemimle... Ya sonra?.. Küllerim... Yani küllerimiz... Demek istediğim; onlara ne olacağı... Tabii ya... Kim ne yapsın bizim külümüzü... Ama birazını aileme verin: Çok severlerdi “Kara Oğul”larını...
Kalanı tutam tutam serpilmeli İstanbul’a... Kadıköy’e, Beşiktaş’a... Kız Kulesi’ne de; ne kadar şiir yazmışsam o kadar... Ne yazık... Yetmez ki: Tüm dünyayı yaksak; gene yetmez...
Ve bir tutam da O almalı... Öldüğümü ilk o zaman öğrenmeli... “Bu ne?” diye sorduğunda; “Aşkın...” demeliler... Ancak öyle hatırlar beni: ‘Bebeğim’ diye severdi de... İlk aldığında şaşırmalı... Anlamaya çalışmalı neler olup bittiğini... Sonra gürül gürül coşmalı gözpınarları... Ağlamayı pek sever... Ancak bu sefer gerek yok öyle fazla yaşlar dökmeye... İki damla yeter de artar; Biri benim; biri de yansımam için... Zaten onu, benden daha iyi tanır... Hep ondan dinlemişti o vazgeçilmez tutkuyu, ölümsüz aşkı... Sonra ‘ne’ mi yapmalı?.. Geçmeli Kız Kulesi’nin karşısına, özür dilemeli beni ondan çaldığı için... Ve kahretmeli ölüme “Nasıl da kandırdın Aşkım’ı!..” diye... Bilmez ki; ölüm benim davetlim... Ve sonra çaresiz, yüzüne sürmeli avcundaki bir tutam külü... Bense sonunda gözyaşlarına karışmalıyım.. Hiç olmadığım kadar özgürce okşamalıyım yanaklarını ve eriyip gitmeliyim o ıslak dudaklarında...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla