Topaç

Yazarı: Gülayşe Koçak
Yayınevi: Kanat Kitap
Basım Tarihi: Kasım 2004
Sayfa Sayısı: 292






KİTAP HAKKINDA
Kara Ütopya
“Topaç”, gelecek zamanda geçen irkiltici hikayesiyle Türk romanında az rastlanan bir türü, “kara-ütopya”ları hatırlattı bize. İşin aslına bakarsanız, edebiyatımızda ütopyaların “kara”larından daha az rastlananı “beyaz”larıdır ki, roman tarihimizde bir tek iyi örneği bile yazılmamıştır. Bütün bir 20.yüzyılı savaşlar ve ekonomik sıkıntılarla geçiren Cumhuriyet toplumunun ütopya kurma hevessizliğini anlamak doğrusu hiç kolay değil. Üstelik sadece edebiyatın içinden bakarak yorumlanabilecek bir mesele de değil bu. Doğulu kimliğimizden gelen tevekkelliğimizden tutun da felsefe geleneğinden yoksunluğumuza, oradan felsefenin boşluğunu ideolojilerin ve siyasetin doldurmasına, bütün ideolojileri kuşatan Cumhuriyet ideolojisinin hegomonik gücüne ya da zaten Cumhuriyetin kendisini bir ütopya olarak sunmasına kadar pek çok neden saymak mümkün. Ama nedenleri ne olursa olsun bizim açımızdan sonuç değişmiyor ve Cumhuriyet döneminde yayımlanan beş bini aşkın roman arasında geleceğin ak ya da kara tasarımını yapmaya soyunanların sayısı yirmiyi bile geçmiyor.
Gülayşe Koçak’ın “Topaç”ı da işte onlardan biri. Ancak o, bugünü geleceğe taşıyarak çıplaklaştıranlar arasında şimdiye dek yazılan en sert, en karamsar, en irkiltici roman. Gülayşe Koçak, bugünün kötü mirasını devralan çok da uzak olmayan bir gelecekte ve tanımakta hiç de zorluk çekmeyeceğiniz bir mekanda geçen, tehlikeli uzay yaratıklarından daha yırtıcılaşmış insanların yarattığı bir karabasana sokuyor okuyucusunu!.. Karabasanı yaratan anlatılan olaylar kadar, o olayların zaten her an yanı başımızda, her an yaşanabilir olmaları.
Her Malkeist Mahalleye bir anıtkabircik dikildiği, sokaklara “Egemenlik Toklarındır” levhalarının asıldığı, yaya kaldırımlarında ve genel olarak sokaklarda dört metre kare başına bir kişiden fazlasının düşmediği, ancak aynı soyadı taşıyan akrabaların -iki kişiden fazla olmamak şartıyla- yan yana yürüyebildiği, yüz yüze gelinmesin diye her apartmanın her bir dairesi için bir başka merdiven girişi yapıldığı, kimi renk ve harflerin yasaklandığı, pisliğin kol gezdiği sokaklardan teneffüs edilmesi imkansız ağırlıkta kokular yayıldığı, bir kadının uzamış koltukaltı kıllarının mahkemenin gözünde o kadının ırzına geçilmesi için “tahrik” nedeni sayıldığı, tinerci çocukların ve başı boş hayvanların sokak ortasında vahşice linç edildiği, sevginin/aşkın/cinselliğin tükendiği, insanların görmemek, koklamamak, duymamak, duygulanmamak için özlükler, filtreler, hiskovlar kullanmak zorunda kaldığı bir toplum tarif ediyor Gülayşe Koçak. Üstelik okuyucuya zaman zaman tahammül edilmesi güç gelecek bir açıklıktaki tasvirlerle canlandırıyor o toplumsal yaşantıyı.

Tanıdık Bir Ülke
Elbette böyle bir aşamaya bir anda gelmemiş bu toplum; aklı başında ne kadar bilim insanı varsa, hepsinin teker teker üniversiteden atılmaya başlamasıyla çorap söküğü gibi gelişmeye başlamış olaylar. Özel Güvenlik, en çok haksız kazanç getiren, en dinamik ve hızlı gelişen sektör haline gelmiş, insanlar çocuklarına Gebert, Savaşkan, Vurkaç gibi adlar seçer olmuşlar, futbol maçlarının zafer ve yenilgileri hep kanla renklenmiş, trafik kazaları günün birinde pat diye, trafik kazaları olmaktan çıkıp, trafik oyunlarına dönüşüvermiş, birbirine bıçak saplama oyunu bir salgına dönüşmüş. Bıçaklama oyunlarından yıllar evvel de entelektüeller arasında ‘birbirinin kötü özelliklerini söyleme oyunu’ almış başını gitmiş…
Ülkenin bu dibe vurmuşluktan kurtulmak için başlattığı seferberlik sırasında başlıyor hikaye. Mesele uluslararası bir boyut kazanmış, çözüm için gönderilen yeni Kurtarıcı, işe toplumsal hafızayı sıfırlayarak başlamıştır. Bir taraftan bir tür insanlık senfonisi yaratılarak bir tarih panayırı, bir açık tarih pazarı kurulacak, öte taraftan Sevgi Operasyonları, Empati Kursları gibi eğitim çalışmalarıyla toplum yeni duygularına kavuşturulacaktır. Ne var ki, insana özgü vasıflarını geçirdiği kişilik yarılmasıyla, gizli gizli tuttuğu suluboya günlüğüyle koruyabilen roman kahramanı –Lafönj- hiç de umutlu değildir gelecekten. Son günler futbol terörünü önleme kampanyalarına bir göndermesi var sanki Lafönj’ün; “şiddet, şiddetin sona erdirilmesiyle sona ermez ki...”
Şimdi “ne alakası var” diyebilirsiniz belki, ama “Topaç”, Swift'in “Gülliver”ini hatırlattı bana. Gülayşe Koçak’ın bugünü geleceğe taşıyarak çıplaklaştırmasından söz etmiştim. Swift, aynı çıplaklaştırmayı Gülliver’i -zamanda değilse bile- mekanda yolculuğa çıkararak yapmış, gerçek sorunların varlığını, saçmalığını ve dehşetini gerçekleşmesi ve varlığı görünüşte mümkün olmayan olaylar ve nesneler yardımıyla göstermişti. Swift’in cücelerin, devlerin, atların yaşadığı o fantastik ülkelerde açığa çıkardığı sorunlar, o günün İngiltere’sinin karşı karşıya olduğu meselelerdi; insanların bencilliği, kabalığı, siyasetin iki yüzlülüğü, siyasetçilerin çıkarcılığı ve budalalığı, yönetenlerin zulmü ve şiddeti, kurulu düzene karşı büyük bir güvensizlik, geleceğe ilişkin karamsar bir bakış... Gülayşe Koçak’ın zaman yolculuğu, Swift’in denizaşırı seyahatleri kadar gerçekçi. Yergisini keskinleştirmek için Gülayşe Koçak da mizaha başvuruyor. Gulliver, insanoğlunu "tabiatın yeryüzünün sathına bırakmak mecburiyetinde kaldığı için büyük ıstırab duyduğu en iğrenç haşaratın oluşturduğu en habis ırk" olarak nitelemişti sonunda. “Bu toplumu oluşturan bu ırk bir an evvel miadını doldursun ve sonunda ebediyen bu haritadan silinsin” diyen Lafönj’un halet-i ruhiyesi de hiç farklı değil Gülliver’den.
Bugüne dek yazdığı iki romanında bireyin sıkıntılı iç dünyasını ele almıştı Koçak. Bu kez farklı bir tür içerisinde bireyden toplumsala doğru bir açılım yakalamış. Türün kendine özgü kurallarını gözetse, mesela geleceğin kurgusunu ve tarihsel geri planı daha net sınırlarla çizebilse, çok daha başarılı olabilirdi. Buna rağmen “Topaç”, dikkate değer, iyi bir roman.
A. Ömer Türkeş


KİTAPTAN
'Topaç hızlanmaya başlamıştır bile, renkler de hafiften flulaşmaya başlar: Önce, acı çekenlere karşı genel bir duyarsızlık -örnekleri sıralamakla bitmeyecek- derken doz, hafifçe ama giderek artar, yeni oyunlar, yeni zevkler türer: sokak çocuklarını zevk için bir taraf ölene kadar dövüştürmek, sokak çocuklarının itlafı, Vahşi Çocuklar'ın avlanması... Aman, hangi birini düşüneceğimi şaşırdım. Ondan sonra artık öyle bir noktaya geldik ki, her şey sarhoş bir uğultu içinde eriyor, çılgınca dönen bir atlıkarıncadan bakılan dünya, karmaşık, karmakarışık olmaktan çıkıp, rengarenk bir topacın birbiri içine eriyerek beyazlaşıveren renkleri gibi, birden basit bir sükûnet ve küntlük halini alıyor...'

Peki ya birileri topacı yavaşlatır, hatta durursa... Renklerin yeniden belirmesine dayanabilecek miyiz?






YAZAR HAKKINDA


Gülayşe Koçak, 1956 yılında New York’ta dünyaya geldi. Çocukluğu Addis Ababa’da geçti, ilkokulu Kopenhag’da, ortaokulun bir bölümünü TED Ankara Koleji’nde okudu. Ankara Tevfik Fikret Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın-Yayın Yüksek Okulu’na (bugünkü İletişim Fakültesi) bitirdi. Kanada Büyükelçiliği’nde on yıl, White and Case’de üç yıl çalıştı. Bu süre içinde oda müziği grubuyla birlikte amatör müzik çalışmalarını sürdürerek konserler verdi, ayrıca Ankara Anglikan Kilisesi’nin kantorluğunu yürüttü. Gülayşe Koçak, halen Sabancı Üniversitesi’nde çalışmaktadır. Koçak’ın çeşitli sosyal bilim sahalarındaki çevirilerinin yanı sıra, iki de -“Gözlerindeki Şu Hüznü Gidermek İçin Ne Yapmalı?” ve “Çifte Kapıların Ötesi”- romanı var.