Denizci
Yazarı: Jean Genet
Çeviren: Hamdi Tuncer
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Basım Tarihi: Nisan 2004
Sayfa Sayısı: 288
Jean Genet, bu kez 'başyapıtı' olarak nitelenen Denizci'yle karşımızda. Bizi şiddetin estetiğine davet ederken, insan doğasının uçsuz bucaksız karanlıklarına sürüklüyor yine. Her zamanki küstahlığı, radikalliği ve anlatısındaki sonsuz özgürlükle... Diğer kitaplarında kendi benliğini parçalayarak, dağıtarak, damıtarak sergileyen yazar, bu romanında ilk kez parçalanma, dağıtma, damıtma sürecinin kendisini, 'O' diye adlandırıp nesneleştirerek, metinle arasına mesafe koyarak, metne yabancılaşarak dile getiriyor.
Bir yazarlar kuşağının oluşmasına ve kendini özgür hissetmesine yardımcı olan, ardından gelenlere izleyebilecekleri ışıklı bir yol bırakan, her geçen yıl değeri daha çok anlaşılan ve hayranlık duyulan, zamana direnç gösteren unutulmaz yapıtların yaratıcısı, büyük edebiyatçı Genet bu romana mekan olarak Fransa'nın Brest kentini seçmiş. Denizcilerden, eşcinsellerden ve canilerden oluşan, polislerle genelev patronlarının da zaman zaman arzı endam ettiği bir muhitte, baş kahramanı Querelle'in dramını o renkli, güçlü, şiirsel anlatımıyla aktarıyor. Eşcinsel denizci Querelle, yaşamın kıyısındaki bu insanların arasında yasadışı olaylara, cinayetlere karışır. Querelle 'kavga' demek. Erkek ismi olarak kullanıldığında Genet'ye özgü bir tersine dönmeyle meleklik, saflık, suçsuzluk gibi anlamlar da ediniyor. Ama burada söz konusu olan kendi başına suçsuzluk değil; suçun kendisinden fışkıran bir suçsuzluk. Suçu başkaları üzerinden değil, kendi üzerinden düşünmeye davet eden bir suçsuzluk.
Yazar bu romanında eşcinsellik, hırsızlık ve ihanetin sözcülüğünü açık saçık bir tavırla üstleniyor. Ancak Jean Cocteau'nun deyişiyle, 'hiç de müstehcen olmayan bir müstehcenlik'le. Edebiyata 'skandal yaratan bir yazar' olarak giren, yıllar geçtikçe yapıtlarının gücünden hiçbir şey yitirmediği anlaşılan Genet, Witold Gombrowicz'e göre, 'modern güzelliğin bir örneğini sunmak'tan başka birşey yapmamıştır aslında.
KİTAP VE YAZAR HAKKINDA
1910 yılında Camille Gebrielle Genet tarafından kimsesizler yurduna bırakılan yeni doğmuş bebeğe Jean adı verilmişti. Jean, yedi yaşında geldiğinde zanaatçı bir ailenin yanına yerleştirildi. 10 yaşında hırsızlığa başladı, on üç yaşında bir zanaat okuluna kaydoldu. Ancak orada da çok kalmayacaktı; 1926'da, 3 ay süren ilk hapishane deneyimini yaşadığında 15 yaşındaydı. Serbest kaldığında uslanmamıştı, bu kez reşit olana kadar kalmak üzere çocuk cezaevini boyladı. 1930’ların sertliği ile ünlü bu ıslahhanesi Genet’i gerçek bir suçlu haline getirdi.
Islahhaneden kurtulabilmek için yazıldığı askerlikten ve ardından Fransa’dan firar eden Genet, pek çok ülkeyi ve hapishaneyi ziyaret edeceği bir yıllık seyahatinin sonucunda 1937’de Fransa’ya geri döndü ve yeniden suç dünyasına daldı. Beş yıl boyunca ya hırsızlık yaptı, ya fahişelik. 1942’de bir kez daha cezaevine düştüğünde olgunlaşmıştı artık. İlk şiirini yazdı, ilk kitabı “Notre-Dome-Des-Flevrs”(Çiçeklerin Meryemi) yayımlandı. Ardından “Mirade de la Rose” (Gülün Mucizesi) geldi. Kitapları sayesinde tanıştığı Jean Coctequ’nun ısrarlı çabası sonucu özgürlüğüne kavuştu. Kaderi 1944’de Sartre ile tanıştığında bir kez daha değişecek ve dünya edebiyatı “underground” türünün en çarpıcı yazarlarından birisine kavuşacaktı.
Ard arda yazdığı roman, makale, tiyatro oyunu ve günlükleriyle savaş sonrası Fransa’sında bir anda yıldızı parlayan Genet, 1948’de çarptırıldığı müebbet hapis cezasından bizzat devlet başkanının çıkardığı özel afla kurtulunca, bu kez yer altı dünyasına dönmedi, kendisini tamamiyle edebiyata verdi. Ancak toplumsal olaylara, ezilen insanlara karşı hiç duyarsız kalmadı; 68 Mayıs’ında öğrencilerin, Vietnam Savaşı sırasında Amerika solunun, ırkçılığa karşı Kara Panterlerin ve İsrail’e karşı da Filistinlilerin yanındaydı. 1986'da Paris'te bir otel odasında ölü olarak bulundu.
Quarelle
“Quarelle”in Fassbinder imzalı filmini izlediğimde –en hafif deyimiyle-rahatsız olmuştum. Henüz Genet’i tanımıyordum, filmi Fassbinder hatırına almıştım videocudan. O günden bugüne neredeyse yirmi yıl geçti, ilk baskı tarihinin üzerindense –dile kolay- tam elli altı yıl; ve sonunda bıçkın bir nin limanlarda sürdürdüğü “hayatı” anlatan “Quarelle de Brest”(1946) dilimize çevrilerek yayımlandı. Böylece “underground”(yer altı) edebiyatının bu büyük ustasının –“underground” kavramıyla yanyanalığı tuhaf gelse de- klasikleşen romanını okumak fırsatını bizler de bulduk.
“Denizci”nin hikayesinin özetlenecek bir yanı yok. Donanmaya bağlı bir gemiyle dünyanın dört bir yanını dolaşan tayfalardan birisidir Quarelle. Gençtir, yakışıklı ve sevimlidir, ama daha önemlisi yaşadığı karanlık dünyada bu özelliklerini kullanmayı bilecek kadar da kurnazdır. Erkekleri ve kadınları baştan çıkarırken haz peşinde koşmaz; çıkarları öyle gerektirdiği için seçer eşini. Hiç bir seferinde pişmanlık duymaksızın çalar, uyuşturucu satar, iz bırakmamak için öldürür Quarelle. Ahlaksız olduğu için değil, daha baştan içine doğduğu bu karanlık dünyanın kuralları böyle gerektirdiği için doğaldır yaptıkları. Burası toplumun varlığını bildiği, ama yeryüzüne çıkmadıkça görmezden geldiği bir dünyadır. Ve aynı zamanda Genet’in dünyasıdır; “Genet’in de üyesi olduğu, onun malzemesini oluşturan ve dürüstlüğün düzenden ve ahlaktan değil, düzensizlik ve ahlak dışılıktan doğduğu yüce bir dünya…. Genet, kötülüğü tümüyle sahiplenerek, yücelterek onu bütün çirkinliğiyle, yırtıcılığıyla, kabul edilmezliğiyle yeniden sunmak ister… Kötülüğü öyle yüceltir ki bizi kötülüğün yani başımızda ancak zor ulaşılır bir erdem olduğuna inandırır. Dışlanmışlığın alternatif bir toplumsal olarak yüceltilmesi, Freudcu yaklaşımda olduğu gibi, babanın suçlayıcı ve korkutucu varlığı ve bakışları altında anneye duyulan sığınma isteği ve aşk gibidir. Yani suç olarak kabul edilen şeyin üstüne gitmek, onu bir kimlik olarak giymektir”.
Her sayfası çıplak bir cinselliğe, suça, kötülüğe adanmış “Denizci” romanında Genet’in dili ve tekniği de irkiltiyor okuyucuyu. Dili, mümkün olabilecek bütün zenginliği içinde kullanırken görselliği hedefleyen bir anlatım kuruyor. Limanın sisli, nemli, karanlık ve kirli atmosferinin tarif ederken yaptığı tasvirlerde kullandığı imgelerle şiirsel bir dil kurmuş Genet; ama onun şiirinde argonun en yüz karartıcı sözcüklerine de yer var. Okuyucuyu şaşırtmak için “flash-back, kesintiye uğramış seanslar, sahne tekrarları, karatmalar, kesim ve montaj gibi sinema dilinin tüm tekniklerine başvuruyor” ve sonunda başarıyor bunu, sanki bir rüyada, karabasandaymışız hissini uyandırıyor.
Genet’in “Denizci”yi yazdığı tarihlerde, 1940’larda cinselliğin, özellikle eşcinselliğin dile getirilişinin toplumun verili ahlakına, yani düzene karşı bir başkaldırıyı barındırdığını hatırlamak gerekir. Eşcinsel ilişkilerin bütün doğallığı içinde ve ayrıntılı tasvirlerle dile getirilmesine rağmen edebiyat alanında olduğunu unutmuyor Genet; erotikle pornografik arasındaki sınırı çiğnemiyor. Tam da bir söyleşisinde vurguladığı gibi; “okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkar etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum”.
Bir kez daha Underground
80’lerden sonra sinemada, müzikte, plastik sanatlarda ve edebiyatta sıklıkla duymaya başladık underground sözcüğünü. Bukowski ve Genet ile tanıştığımız yeraltı edebiyatından çok sayıda roman çevirisi yapıldı, hatta türün efsanelerinden Celine’in “Geceye Yolculuk”u bile yayımlandı. Ne var ki, bizler Bukowski’nin ya da Genet’in otobiyografik romanlarını okuyup onların hayatlarıyla kendimizinki arasında parallelikler kurduğumuz sırada, onlar uluslarası üne, paraya, “huzura” çoktan kavuşmuşlardı. Celine’in çevirisini okuduğumuzda, o bir “klasik”ti artık… Elbette söz konusu yazar ve ürünlerinin bir zamanlar “underground” olmuşluk hallerini değiştirmiyor söylediklerim; karakteristiğini “sistem dışılık”ta bulan bu eğilimin her bir ürününe yüklenen anlamların belli bir zamana sıkışmışlığına, karşısına aldığı sistem tarafından emildikten, kurumsallaşmış edebiyatın içerisine çekildikten sonra bu anlamlarını da yitireceğine dikkat çekmek istiyorum.
Yeraltı edebiyatına Türkiye’de gösterilen ilginin basit bir taklit olduğu söylenemez. Karakteristiğini dibe vurmuş, işsiz, yalnız, sevgisiz, alkole/uyuşturucuya boğulmuş, marjinal insan tiplerinde bulan yeraltı romanlarına ilginin nedenlerini edebiyattan çok dile getirdiği toplumsal meselelerde aramak gerekir. Bu tarz insan tipleri 19.yüzyıl romanında da ele alınmış, köylülerden kentli tüccarlara, askerlerden bohem sanatçılara, bürokratlardan genelev sahiplerine, fahişelerden rahibelere kadar hemen her kesimden insan çürümeye yüz tutmuş bir toplum tablosu içinde, çok parlak bir biçimde canlandırılmıştı. Öyleyse neydi yeraltına yerleşenlerin farklılıkları? Onların anlattıkları insanlar Hugo’nun “Sefilleri”nden daha mı perişan, sanayi devriminin çarklarında ezilen Dickens karakterlerinden daha mı yoksul, Dostovyevski’nin insanlarından daha mı umutsuzdular?
Fransa’da, İngiltere’de, Rusya’da en parlak çağını yakalayan roman sanatının büyük ustaları dibe vurmuş insanları romana sokarken toplumsal bir eleştiriyi amaçlıyor, yazar ahlaki tercihlerle, iyiye duyduğu inançla, aydın olmanın sorumluluğuyla hareket ediyordu. Dili ve üslubuyla kusursuz bir form tutturmuştu 19.yüzyıl romanı. 20.yüzyıla damgasını vuran iki büyük savaşın yarattığı yıkım ve acılarla Batı’nın düşünce ve değerler sistemine, akla ve ilerlemeye duyulan inançlarını yitiren Celine, Malet, Genet, Vian gibi Fransız yazarlar, üslupları farklı da olsa Salinger gibi Beat kuşağı üyeleri ya da Bukowski gibi Amerikan rüyasından sıçrayarak uyananlarsa artık çözümlemiyor, siyasi yan tutmuyor, insanlıktan, ahlaktan, ilerleme ideallerinden dem vurmuyor, ama reddiyelerini bizzat alt sınıfların bakış açısını, onların dilini kullanarak yükseltiyorlardı. Kişisel öfkelerini yansıtan edebi isyanlarının çığlığı bütün kurumlarıyla sistemden ve toplumun kendisinden almak istedikleri intikamın çığlığıydı ve Sade gibi, Wilde gibi lanetlenmiş öncüleri vardı: Genet, “yaşamış olduğum serüveni onlarla yeniden kurmaya çalıştım; bu serüvenin simgesi piçlik, ihanet, toplumun reddi ve yazıydı” demişti roman anlayışını özetlerken. Celine, alışılageldik edebiyat dilinin dışına çıkıp edebiyatın kendisini, sanatı, dini ve siyaseti, kısacası kültürün tamamını ve toplumun tüm kurumlarını karşısına almış, kutsal kabul edilen her şeyi çiğneyip geçmişti. Vian, “Mezarlarınıza Tüküreceğim” romanındaki “kara” adamıyla tecavüz etmişti beyazların dünyasına….
Sadece insan, mekan ve konu seçimleriyle irkiltmez; “yeraltı”nın yeni bir dili vardır. Yüksek edebiyatın alışılageldik, seçkin sözcük haznesini ve titizlikle kurulmuş cümlelerini bir kenara itip sokağın sesini aksettiren, “bellekten, bilgelikten, düş gücünden, zihinden, felsefeden değil, yaşamın içinden doğan”, tınısını sokaktaki adamın argosundan alan “müstehcen” bir dildir o!.. Bir başka dil kurmak önemlidir. Çünkü, -Yaşar Çabuklu’nun “Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde” incelemesindeki ifadesiyle- “söz, yazı ve görüntü yaygınlaşarak anonimleşmiş, yüzeyselleşmiş, medyatikleşmiştir. Bu durumda iktidarın, kodun dışında kalan tek şey söylemleştirilemeyen, tanımlanamayan, sessizliğin, susmanın dilidir. Yazı, metin ile okur arasındaki ilişkinin şahsi ve mahrem bir nitelik taşıması nedeniyle sessizliğe bir çağrı olarak yazılabilir. Kendi paradoksunun farkında olan böyle bir metin ancak kendi iktidarsızlığını, yokluğa fırlatılmışlığını, sözün bitmişliğini ifade edebilir; bir küfür olarak insanlığa laneti bulaştırmayı dileyebilir”.
“Yeraltı” edebiyatına ayrıcalığını veren sınır tanımaz kuralsızlığıdır; doğru/yanlış, iyi/kötü, güzel/çirkin, yüce/alçak gibi değerler birbirini kesmeyen zıt çiftler olarak değil, tek bir düzlemde insani durumun doğal halleri olarak sıralanmışlardır. Bu düzlemde “suç” yoktur, “vicdan”, “ödev”, “ödevin kutsallığı” üzerine inşa edilen ahlak kavramları yoktur. İnsan o anki ihtiyaçları neyi gerektiriyorsa onu yapar; yaşamak, ayakta kalmak için neye inanması gerekiyorsa ona inanır. Sinemada “Yeni Gerçekçilik”, “Yeni Dalga” ve “Yeni Sinema”, sanatta “avangard” ve “neo-avangard” gibi akımlarla ilişkilendirebileceğimiz “underground” edebiyat, edebiyatın başındaki hareyi parçalayıp kutsallığını yok eden bu gayrı meşru biçim, aslında kapitalizmin belki de biricik meşru çocuğudur.
A. Ömer Türkeş


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla