Oruç Nedir?

"Oruç sırf Benim rızâm için edilen bir ibâdettir. Onun mükâfatını da Ben veririm..." Hadîs-i Kudsî

ORUÇ İBÂDETİ

Oruç Nedir? Oruç, imsak vakti dediğimiz ferc-i sâdık (ikinci fecir) zamanından güneşin batışına kadar geçen süre içinde hiçbir şey yememek, içmemek, cinsî muamelede bulunmamak demektir. Oruç, kelime olarak, Farsçadan Türkçeye girmiş bir isimdir. Kelimenin aslı "ruze"dir. Türkçede "oruze" şeklinde kullanılırken, zamanla "oruç" hâlini almıştır. Arapçadaki karşılığı savm ve siyâm kelimeleridir. Oruç tutmaya imsâk de denir. İmsâk, nefsi, meylettiği şeylerden uzak tutmak, onları yapmamak mânasındadır. İmsâkin mukabili iftar kelimesidir ki, oruç açmak, oruç bozmak mânalarına gelir.
*************************************************************

Orucun Faydaları

Ramazan orucunun, dünyevî ve uhrevî, ferdî ve içtimaî pek çok faydaları vardır. Biz burada bu faydalardan sadece mühim birkaçına işaret edeceğiz:
Orucun, İlâhî Nimetlerin Şükrüne Bakan Faydası

Cenâb-ı Hak, yeryüzünde insanların istifadesine sunmuş olduğu hesapsız nimetleri için, fiyat ve karşılık olarak, onlardan sadece şükür istemektedir. Şükür ise, bütün nimetleri Allah'tan bilmek, o nimetlere hakikî ihtiyacını hissedip kıymetini tam takdir etmekle olur. İşte Ramazan orucu, hakikî, hâlis, çok büyük ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Zira başka vakitler çok kişi, hakikî açlık duymadığı için, pek çok nimetlerin kıymetini takdir edemez. O nimetlere ne derece ihtiyacı olduğunu hakkıyla hissedip bilemez. Halbuki iftar vaktinde hakikî açlığın verdiği iştahla, kuru bir ekmeğin bile ne kadar kıymetli bir nimet olduğu yakînen hissedilir. En zengininden en fakîrine kadar her mü'min, nimetlere ihtiyacını hissedip değerini anlamakta mânen bir nevi şükre mazhar olur. Hem oruçlu herkes, yemeden içmeden uzak kalma mecburiyeti cihetiyle, nimetlerin hakiki sâhip ve mâlikini de idrâk eder. Nimeti nimet bilir ve o nimeti vereni düşünür. Bu cihetle de mânen bir nevi şükür vazifesini yerine getirmiş olur.

Orucun İçtimaî Hayata Bakan Faydası

İnsanlar, maişet ve geçim yönünden aynı seviyede yaratılmamış; fakir, zengin, orta halli gibi bâzı sınıflara ayrılmıştır. Cenâb-ı Hak, maişetteki bu farklılık sebebiyle, zenginleri fakirlerin yardımına dâvet etmektedir. Tâ ki zenginle fakir arasında büyük bir yaşayış farkı meydana gelmesin. Fakirler de zenginler gibi insanca bir yaşayışa, zarurî ihtiyaçlarını te'min edebileceği normal bir hayat seviyesine kavuşsun... Cem'iyette sınıflar arasında gerçek bir yardımlaşma ve dayanışmanın te'sis edilmesi büyük bir zarurettir. Aksi takdirde fakirlerde zengine karşı kin ve hased, zenginlerde ise fakire karşı küçümseme ve hakkını gasbetme duyguları gelişir ki, bunun sonucu olarak da toplumun huzur ve saadeti kaybolur, âsâyiş ve iç güvenliği tehlikeye düşer. Demek ki huzurlu bir cem'iyet yapısına kavuşmak için, sınıflar arasındaki uçurumların doldurulması, zenginle fakir arasında tam bir yardımlaşmanın temini ve karşılıklı hürmet, merhamet ve sevgi bağlarının te'sisi şarttır. Zenginlerin ve imkân sahiplerinin, fakir-fukaranın yardımına koşması ise, ancak onların acınacak hallerini ve açlıklarını, imkânsızlıklarını yakînen bilmeleri, bir nebze olsun yaşamaları ve hissetmeleri ile mümkündür. Bu da en iyi şekilde oruçla gerçekleşir.

Orucun, Nefsin Terbiyesine Bakan Faydası

İnsan nefsi, kendisini hür ve serbest ister, kendisine hiç karışanı olmadan, dilediği tarzda hareket etmeyi fıtrî olarak arzular. Mahiyetindeki âcizlik ve zayıflığı, kusur ve hatâları hiçbir vakit görmeye yanaşmaz. Hadsiz nimetlerle beslenip yaşatıldığını, terbiye olunduğunu asla düşünmek istemez. Üstelik, servet ve iktidarı da varsa, gaflet içinde, ilâhî nimetleri, gâsıbâne ve hırsızcasına hayvan gibi tutar. Âdeta demirden bir vücudu, ölümsüz bir hayatı varmış, gibi bütün varlığıyla dünyaya sarılır, birçok kötü ahlâk ve günahlar içinde yuvarlanıp gider. İşte Ramazan-ı şerîf'te tutulan oruç, en zengininden en fakirine, en gafilinden en mütemerridine kadar herkese, nefsinin gerçek mahiyetini gösterir. Hiç kimsenin kendi nefsine mâlik olmadığını; Allah'ın izni ve emri olmadan hiçbir şey yapılamayacağını hatırlatır. Oruç sayesinde nefsin ne derece zayıf ve âciz olduğu, demirden sanılan vücudun ise, ne kadar çürük ve dayanıksız bulunduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Nefsinin gerçek mahiyetini bu şekilde görüp idrâk eden insan, artık başıboşluğu, serseriliği, nefsine itimat ve gururu bir tarafa bırakarak hakikî vazifesi olan şükür ve kulluk görevini omuzlarına yüklenip; kötü ahlâktan, günah ve sefahetlerden vazgeçer.

Orucun, Nefsin Fir'avunluk Damarını Kırmasına Bakan Faydası

İnsandaki nefs-i emmâre, Rabbini tanımak, O'nun emirlerine boyun eğmek istemez. Fir'avn gibi, bizzat kendisi rablık ve ilâhlık dâvasında bulunur. Nefsin bu damarını açlıktan başka hiçbir şekilde kırmak mümkün değildir. İşte Ramazan orucu, doğrudan doğruya nefsin fir'avunluk cephesine darbe vurup kırar; ona za'fını ve fakrını hissettirerek Allah'ın âciz bir kulu olduğunu bildirir. Rivayete göre, Cenâb-ı Hak nefse: - Ben kimim, sen kimsin? diye sormuş. Nefis de: - Ben benim, sen sensin! diye cevab vermiş. Bunun üzerine Allah ona azab vermiş, Cehenneme atmış, sonra yine sormuş: - Ben kimim, sen kimsin? Nefsin cevabı aynı olmuş: - Ben benim, sen sensin! Hangi azâbı verdiyse, nefis gurur ve enaniyetinden vazgeçmemiş. Nihayet uzun süre aç bırakarak bir nevi oruç tutturmuş, sonra tekrar sormuş: - Ben kimim, sen kimsin? Nefis bu sefer şu cevabı vermiş: - Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, bense senin âciz bir kulun...
Orucun, Kur'ân-ı Kerîm'in Nüzûlüne Bakan Faydası

Oruç ayı olan Ramazan ayı, Kur'ân-ı Hakîmin Resûl-i Ekrem'e (asm) indirilmeye başlandığı mübarek bir aydır. İlâhî vahyin ilk lemeân etmeye, hidâyet nurlarını saçmaya başladığı böyle ulvi ve yüce bir aya, insanların ne çok hürmet etmeleri gerektiği ve bu İlâhî hâtırayı kalb ve gönüllerinde devamlı olarak yaşatmalarının ne derece zaruret olduğu apaçık ortadadır. İşte, oruç ibâdetinin bu ayda farz kılınmasının bir hikmeti de budur. Oruç ibâdeti, Kur'ân'ın ruhu ve dâvetiyle, hedef ve gayesiyle ve indirilmesindeki İlâhî hikmetle son derece mütenasibdir. Kur'an bizatihî hidâyet ve nurdur. İnsanları takvâ ve merhamete, adâlet ve eşitliğe, iyi muamele ve muaşerete, doğruluğa, ihlâsa, nefsin hile ve desiselerinden temizlenmeye teşvik eder. Oruç ve onun hikmeti de böyledir. Çünkü oruç da insanları doğruluğa, ihlâsa, iyiliğe, nefis terbiyesine, merhamete yöneltir. Nefsi sabra, güçlük ve meşakkatlere katlanmaya, karşılaşılacak her türlü zorlukları yenmek ve engelleri aşmak için gereken dikkat ve metanete sevk eder. Kısacası, oruç, Kur'an ayı olan Ramazan ayına en lâyık bir ibâdettir ve Kur'ân-ı Kerîm'in nüzûlünün sene-i devriyesini tes'îd ve ihyâ mahiyetinde büyük bir mânevî festivaldir.

Orucun, İnsanın Uhrevî Kazancına Bakan Faydası

İnsanoğlu bu dünyaya, âhireti için ziraat ve ticaret etmeye gelmiştir. Oruç ayı olan Ramazan-ı Şerîf ise, insanın bu uhrevî ticaret ve ziraati için en bereketli bir zamandır. Çünkü Ramazan-ı şerîf'te işlenen amellerin sevabı bire bindir. Kur'ân-ı Hakîm'in herbir harfinin sevabı, hadîslerin bildirdiğine göre, on hasene iken, Ramazan-ı şerîf'te herbir harfin sevabı on değil bin ve Âyete'l-Kürsî gibi bâzı âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı şerîfin Cumalarında daha fazla olur. Ve Kadir gecesinde de 30 bine kadar çıkar. Bu bakımdan Ramazan-ı şerîf, âhiret ticareti için, çok kârlı bir pazar; uhrevî hâsılat için gayet bereketli bir zemindir. Cenâb-ı Hakkın Rububiyet saltanatına karşı, beşerî ubudiyetin resmî geçiş yaptığı parlak ve kudsî bir bayram hükmündedir. Gerçekten de Ramazan-ı şerîf, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde, kısa bir hayatta, bâkî bir ömür ve uzun bir hayatı kazanmaya en büyük vesiledir. İşte böyle kudsî bir bayram veya kârlı bir pazarda, insanın oruç tutmak suretiyle yemek, içmek gibi süflî meşguliyetlerini, nefsin heves ve zevklerini muvakkaten terk etmesi ne derece lüzumlu, fıtrî, tam yerinde bir vazife olduğunu artık siz düşününüz...

Orucun Beden Sağlığına Bakan Faydaları

Orucun beden sağlığına yaptığı müsbet te'sir ve faydaları şöylece sıralayabiliriz:

* Oruç, sıhhatın anahtarıdır. Bir yıl çeşitli yemeklerle ve içilen meşrubatla yorulan, yıpranan sindirim organlarımıza dinlenme, toparlanma, güç ve kuvvet kazanma imkânları hazırlar. Devamlı çalışan bir makinanın muayyen zamanlarda nasıl bakıma ihtiyacı var ise, bunun gibi yorulan sindirim organlarımızın da hiç olmazsa senede bir ay dinlenmeye ve bakıma ihtiyacı vardır. Bunu da en iyi şekilde oruç ibâdeti yapmaktadır.

* Oruç vücudun açlığa, susuzluğa karşı mukavemetini de arttırır. İnsana dayanıklılık ve tahammül gücü kazandırır.

* Oruç ömrü de uzatır. Çünkü o, sıhhatın devamını ve gençlik çağının uzamasını te'min edebilir. Uzun yaşayan bir hasta, tıp nazarında uzun ömürlü sayılmaz. Uzun ömür, vücûdun dinç ve sağlam kalması demektir. Oruç, aynı zamanda, çalışan kimseler için sıhhat ve rahatlık kaynağıdır. Çünkü orucun verdiği hafiflik ve rahatlık sâyesinde iç organlarımız yediğimiz günlere nisbetle çok daha rahat çalışırlar. Bu rahat çalışma, bütün bedenimizde bir hafiflik ve zindelik meydana getirir. Ramazan günlerinde kendimizi kuş gibi hafif hissedişimizin sebebi, orucun verdiği bu zindeliktir. Oruçlu olan kimse, günde iki defa yemek yer: Birisi iftarda, diğeri de sahurda. Bugün modern tıbbın öngördüğü yaşama tarzında da yemek öğünü ikidir. Çünkü ikiden fazla yemek öğünleri, hem bedenimize zarar vermekte, hem de zaman kaybına sebeb olmaktadır. Öğle yemeği te'siriyle vücudumuz kuvvetini ve canlılığını kaybeder, tenbelleşip uyuşur. Böyle bir bedenle işe başladığımızda randıman yarı yarıya düşecektir. Halbuki mide boş iken, beden daima hafif kalır. Çalışmasına aynı âhenkle devam eder. Aslında, iftar ve sahurda aşırı yemek, mideyi tıkabasa doldurmak da doğru değildir. Çünkü o takdirde beden ve ruha dinlenme, rahatlama imkânı, vücut fabrikasına yıllık bakım ve tamir fırsatı verilmemiş, oruçtan beklenen netice ve fayda da te'min edilememiş olur. Orucun vücut sağlığı açısından taşıdığı önemi Peygamberimiz hadîs-i şerîflerinde şu şekilde beyan buyurmuşlardır: "Oruç tutun! Vücudunuz sağlam (ve sıhhatli) olsun." "Her şey'in bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtı da oruçtur." Yani, zekâtı vermek, nasıl malı ve malın pisliğini giderip temizliyorsa, oruç da vücudu temizleyip vücuttaki zehirleri, fazlalıkları bertaraf eder; insanı hastalıklardan kurtarır.

Orucun Ruh sağlığına Bakan Faydaları

Orucun, insanın ruh sağlığına ve mânevî hayatına verdiği bâzı faydaları şöylece sıralayabiliriz:
* Oruç, insan için maddî bir perhiz olduğu kadar mânevî bir perhizdir de... Çünkü insan nefsi, yeme, içme konusunda dilediği şekilde hareket ettikçe, kişinin beden sağlığına zarar verdiği gibi helâl-haram demeyip rastgelen şey'e saldırmak ve bulduğunu yutmakla da mânevî hayatını zehirler, ruh sağlığını tehlikeye düşürür. Artık kalb ve ruhun emrettiklerini yapmak, gösterdiği yolda gitmek, o nefse zor gelir. İnsanı kendi istediği, canının çektiği istikamete doğru sürükleyip götürmeye başlar. İşte Ramazan-ı şerîf'te oruç vasıtasıyla, nefis, bir nevi perhiz ve riyazete alışır ve emir dinlemeyi öğrenir. İlâhî emre boyun eğerek helâl işleri bile terk ettiğinden, haramlardan çekinmek hususunda da tam bir meleke ve kabiliyet kazanır. Böylelikle bedenî olduğu kadar mânevî ve ruhî sıhhat ve âfiyete de kavuşur.

* İnsan midesi, vücuttaki bütün duygu ve cihazlarla alâkalı bir şekilde yaratılmıştır. Âdeta mide büyük bir fabrika, vücuttaki bütün duygu ve cihazlar da o fabrikanın hademesi, işçisi, yardımcısı hükmündedir. Bu mide fabrikası, bütün sene boyunca hiç tatil ettirilmeden çalıştırılırsa, nefis, mideye yardımcı durumunda olan bütün duygu ve cihazları, devamlı mide ile meşgul ettirir; onların kendilerine mahsus ibâdetlerini ve ulvî vazifelerini insana unutturur. İnsanoğlu sanki dünyaya sadece yiyip içmek için gelmiş gibi, kalbi, ruhu, aklı, fikri ve sair bütün duyguları ile midenin ihtiyacını te'min, rızkını bulmak için seferber olur. Bütün duygularıyla midesini düşünür hâle gelmesi ise, insanı mânen alçaltır, hayvancasına bir hayatın sâhibi kılar. İşte Ramazan-ı şerîf orucuyla, her müslüman, bu dünyadaki vazifesinin, sırf mideyi beslemek onun ihtiyaçlarını te'min etmek olmadığını anlar. Her bir duygu ve cihazını, kendine mahsus ibâdet ve ulvî vazifelerinde istihdam eder. Bu sebeble, Ramazan-ı şerîf'te mü'minler, derecelerine göre, ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevî sevinçlere mazhar olurlar. Kalb ve ruh, akıl ve sır gibi lâtifeler, o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakki ve tefeyyüzde bulunur. Midenin ağlamasına bedel, sair duygular mâsumâne gülerler...
*************************************************************

Aşı ve İğneler Orucu Bozar mı?

İnsan vücudunda gıdalanmaya esas olan kanal ve yollar iki kısımdır:

a. Burun, kulak, ön ve arka yollar gibi tabiî ve aslî kanallar. Bunların herhangi bir yerinden vücudun iç kısmına geçecek olan maddeler ittifakla orucu bozarlar.
İç kısma ulaşmıyanlar ise, orucu bozmazlar.

b. İkinci kısım yollar ise, sonradan meydana gelen ârızî kanal ve yollardır. Vücuddaki bir kesik, yara, v.s. gibi.
Bu yollardan içeri geçiş kesinlik kazandığı takdirde orucun bozulacağında yine ittifak vardır. Ancak iç kısma geçiş şüpheli durumlarda, İmameyn orucun bozulmadığı hükmünü vermiş, İmam-ı A'zam ise oruç bozulur demiştir.

Görüldüğü gibi İmam-ı A'zam ile iki talebesi arasındaki ihtilâf esasta değil, keyfiyet üzerindedir. Yani içe nüfuz kat'iyet kazandığı zaman, onlara göre de oruç bozulmuş olmaktadır. Bir de iğne, mermi, ok gibi bir şey'in vücuda saplanıp vücudun içinde kaybolma durumu vardır ki, bu durumda da oruç bozulur. Ancak vücuda saplanan bu maddelerin bir kısmı vücud dışında kalırsa oruç bozulmaz. Bu genel kaideler ışığında iğne ve aşıları incelediğimizde şu durum ortaya çıkmaktadır:

Çiçek aşısı gibi deri üzerinden yapılan aşı ve ilâçlamalar, orucu bozmaz. Çünkü deri vücudun dış kısmını teşkil eder. Bunun dışında kalan iğne ve aşılar, genel olarak damardan, kaba etten ve deri altından yapılmaktadır. Her üç halde de ilâç verilmeksizin vücudun derinliğine batırılan iğnenin bir tarafı dışta kaldığı için, yalnız batırmakla oruç bozulmaz.

Ancak içeri ilâç, su gibi maddeler enjekte edilirse oruç bozulur. Çünkü bu maddeler vücud içinde kararlaşıp yerleşir. Damardan verilen ilâçlar ise, doğrudan doğruya kana intikal eder. Oradan organlara dağılır. Kaba et ve deri altındaki ilâçlar da yine içeriye nüfuz etmiş sayılır. Bu itibarla vücuda ilâç zerketmek için yapılan aşı ve iğneler, orucu bozarlar. Ancak keffaret icab etmez. Yalnızca kaza kâfi gelir. Önemli hastalığı olanlar, zaten oruçlarını bozabilirler. Bunlara oruçlu halde yapılan iğne ile oruçları bozulur. Sağlık durumları düzeldiğinde oruçlarını kazâ ederler.

Bu gibi kimselerin mümkünse iğneyi geciktirerek geceleyin yaptırmaları daha iyidir. Vücuda dışardan kan vermek, ilâç vermek gibidir. Orucu bozar. Fakat kan aldırmak orucu bozmaz.

*************************************************************

Oruçtan Gaye Aç Kalmak mıdır?

Aldığımız bütün gıdalar, sindirildikten sonra kana karışarak, kan damarları vasıtasıyla vücudumuzun her tarafına dağılmaktadır. Peygamberimiz “Şeytan, insanın içine kan damarları yolu ile girer.” buyurmuştur. Şeytanın, insana şehvet ve maddi arzuları vasıtasıyla saldırdığını İmam Gazali, İhya'da aynı hâdis’e istinaden söylemektedir. Çünkü şeytanın bizdeki yardımcı kuvvetleri şehevi arzulardır. Şehvet de yemek ve içmek suretiyle kuvvetlenir. Hadis, maddi kuvvetlerin şeytanın işine nasıl yaradığını açıkça ifade ve izah etmektedir.

Yine Peygamberimiz: “Şeytanın yollarını oruç tutarak daraltınız.” buyurmuştur. Bununla da hayvani arzuların azaltılmasını ve zayıflatılmasını kastetmiştir. Yolunu kapayın ve kesin demeyip de daraltın demesinde de İslam dinindeki orucun gayesini izah bakımından bir incelik vardır. Çünkü İslam dininin istediği şey, nefsani kuvvetleri tamamen ortadan kaldırmak değil, onları terbiye etmektir. Nefsin insanın bineği olduğunu ve nefsin üzerimizde bir takım hakları bulunduğunu yine Peygamberimiz bildirmiştir. Bir at terbiyecisi atını itaat altına alabilmek için nasıl hareket ederse, bir Müslüman da kendi nefsine karşı öyle hareket etmek zorundadır. Ne nefsini çok doyurup azdıracak, ne de aç bırakıp bezdirecek ve iş göremez hale getirecektir. Çünkü gaye aç kalmak değil, ıslah ve terbiyedir, oruç ise bunun vasıtasıdır.

*************************************************************

Hata ile oruç bozmanın hükmü nedir?

Orucun ilk günlerinde en çok unutarak, yahut da hatâ ile oruç bozmalara mâruz kalınır.

Unutarak bozma ile, hatâ ile bozmayı iyice ayırmak lâzımdır. Zira hükümleri tamamen ayrıdır.

Unutarak oruç bozmada, oruçlu olduğunu bilmemek hâli vardır. Hatâ ile bozmalarda ise oruçlu olduğunu bildiği hâlde bozma durumu mevcuttur.

Meselâ, abdest alırken, yahut guslederken ağzına burnuna su çeken kimse, oruçlu olduğunu bilir, hatırında bulundurur. Ancak buna rağmen dikkatsizlik yüzünden bu sırada boğazından içeriye su kaçarsa, bu hatâ ile bozma hâli olur.

Böyle hatâ ile oruç bozmalarda oruca yine devam edilir. Orucum bozuldu, diyerek oruç bırakılmaz. Ancak, Ramazan’dan sonraki ilk fırsatta bu oruç yeniden tutularak kaza edilir.

Demek oluyor ki, oruçlu olunduğu anlarda abdest alırken, yahut gusledilirken, veya herhangi bir suda yıkanırken çok dikkat edilmeli, ağızdan, burundan içeriye su kaçırmamalıdır. Zira bunların vukûunda oruç bozulur, bu orucun sonraki günlerden birinde kaza edilmesi lâzım gelir.

Bundan dolayıdır ki, gusülde ağız ve burun içini mübalâğa ile yıkamak farz olduğu hâlde, oruçlu iken bu mübalâğaya ihtiyaç duyulmaz, su içeriye kaçmayacak şekilde alınarak gusledilir.

Hatâ ile oruç bozmaya âit bâzı misâllerle mes’eleye daha da açıklık getirebiliriz.

Saatine bakan adam:
— Ooo, vakit gelmiş de haberimiz yokmuş, diyerek orucunu açsa; yahut da, dışardan bir ezan sesi işitince:
— İşte ezan okunuyor, diyerek iftarını yapsa; sonradan anlaşılsa ki, saatine yanlış bakmış, işittiği ezan başka şehirde okunan ezanmış, kendisi vakit girmeden orucunu bozmuş.

İşte bu orucun da kazası lâzım gelir.
Bunun sahurdaki misâli de aynıdır.

Henüz imsak girmedi zannıyla yemeye devam etse, halbuki yediği sıralarda imsakın girdiği sonradan anlaşılsa, o oruca yine devam edilir, ayrıca Ramazan’dan sonraki müsait bir günde kaza edilerek yaralanmış oruç, yenisiyle değiştirilir.

Bundan da anlaşılıyor ki, saate bakan kimse, henüz, imsakın girmediğini zannederek yemeye devam edilmesini söylese, az sonra da saate bir daha bakan biri, öncekinin yanlış gördüğünü, imsakın çoktan girdiğini anlasa, durum yine aynıdır. Bu oruca yine devam lâzım gelir. Ancak sonra kaza gerekir, zannî olarak yendiğinden dolayı keffaret icab etmez

*************************************************************

Kan vermek yada kan almak orucu bozar mı?

Kan vermek orucu bozmaz. Çünkü vücuda bir gıda girmiyor, belki çıkıyor. Vücuddan birşeyin çıkması orucu bozmaz.

Ancak, vücuda kan verilirse bu orucu bozar. Zira bunda vücuda giren gıda vardır. Alınan ilâç orucu bozduğu gibi bozar. Şu kadar var ki vücuda kan zerketmekle keffaret gerekmez. Sadece kaza icabeder.
,************************************************************

Kimler oruç tutmayabilir ?

Ramazan ayı kendine mahsus hürmeti bulunan aydır. Bu hususiyettendir ki, başka aylarda normal olan yeme, içme gibi bir takım insanî ihtiyaçlar, gündüzleri bu ayda yasaklanır, oruç bozucu bütün hâller iftara kadar haram olur.

Ancak, bu umumî yasaktan istisnâ edilenler de çıkar. Bunlar, fıkıh kitaplarında sırasıyla izah edilen özür sahipleridirler. Herkesin bütün gün oruç tuttuğu Ramazan ayı boyunca bu orucu tutmakla borçlu olmayanlar şunlardır.

1 — Henüz bâliğ olmayan çocuklar.
Bunlar, ihtilâm olmaya başlamadıkları müddetçe oruç tutmakla mükellef olmazlar. Ancak, tuttukları oruçları alıştırma nev’inden nâfile oruç olacağından sevabı tutturanlara da şâmil bulunur.

2 —
Oruç tutamayacak derecede yaşlılar, kötürümler.
Bunlar oruç tutsalar, zaten düşmüş hâlleri daha da ilerleyecek, iyice elden ayaktan düşüp, hâlsiz hâle gelecekler. Bunların da tutma mükellefiyetleri kalkmış olur.

3 — Hastalar.
Oruç tutsalar hastalıkları ilerleyecek, yahut açlık yüzünden başka hastalıklara mâruz kalacaklar.
Sözüne itimad edilir salâhiyetli dindar bir doktor, hastanın aç durmasında mahzur görüyor, hastalığı bakımından zarar gelecek diyorsa, bu söze değer verilir. Düşünülen mahzur gidinceye kadar oruç tutmayabilir.

4 — Emzikli kadınlar.
Oruç tuttuğu takdirde çocuğu sütsüz kalacak, mâsum çocuğun durumuna bir zarar ***** mevzuu olacaksa, bu da orucunu tehir eder.

5 — Yolcu, seferî hâlde bulunanlar.
Yâni oruç günlerinde yola çıkıp, seferde olmak. Bu yolculuğun uzunluğu, doksan kilometreyi buluyor, yahut geçiyorsa; seferîlik hükmü gelir, orucu yeme müsaadesi zuhur eder. Şu kadar var ki, yolcu, tutması ile yemesi arasında bir tercih yapacak olursa tutmasının daha sevap olacağı da ayrıca kaydedilmektedir.

6 — Hâmile hâlde bulunanlar.
Yâni üzeri yüklü olmak. Doğum günü yaklaşmış bulunan hanımlar bir rahatsızlık hissedeceklerse oruçlarını tehir edebilirler. Bundan dolayı onlara bir vebâl ve mes’ûliyet gelmez.
Şurası unutulmamalı ki, Ramazan’da kendi durumlarını iyice kontrol edip de zikredilen hâllere mâruz bulunduğunu tesbitle oruçlarını tutmayıp tehir edecek olanlar, bu mâniler gidince hemen oruçlarını tutarlar, borçlarını ödemiş olurlar. Yoksa mânilerinden dolayı tutmadıkları bu oruçlarını artık bir daha tutmazlar, demek değildir.
Hattâ ömür boyu tutma imkânı bulamayacaklar ise fidye verirler. Borçtan ancak fidyesini vermekle kurtulurlar.

*************************************************************

Senenin hangi günleri oruç tutmak mekruhtur?

1— Senenin beş gününde oruç tutmak (tahrimen) mekruhtur. Yâni, harama yakın şekilde mekruh sayılmıştır. Bu günler Ramazan Bayramı’nın ilk günü ile Kurban Bayramı’nın ilk dört günüdür.
Bu günlerde tutulan oruç yine oruç olmasına rağmen yenirse kazası lâzım gelmez. Zira kendisi mekruh olan şeyin borç olması makul olmaz.

2—
Tek başına cuma günü, yahut tek başına cumartesi günü de oruç tutmak (tenzihen) mekruhtur. Zira cuma bayramdır. Mü’minlerin bayramına iştirak etmenin gereği oruçlu olmamaktır. Cumartesi ise Yahudilerin özel günleridir. Onlara benzememek için yalnız o güne mahsus şekilde oruç tutmak münasip değildir.

3— Muharrem ayının yalnız onuncu günü, yâni Âşura günü oruçlu bulunmak da aynı şekilde (tenzihen) mekruhtur. Yalnız o güne hasredilen oruç, mahzurdan hâli olmaz. Ancak bir gün önceden başlanırsa, yahutta devam edilen oruç tutulursa mahzur olmaz.

4— (Nevruz) ve (Mehrican) denen ilkbahar günlerine mahsus olarak kasdi şekilde oruçlu olmak da aynı şekilde mekruhtur. Kasdî olmaksızın, mutad olan orucun bugünlere rastlamasında ise mahzur olmaz.
Otuzuncu günü Ramazan mı, Şaban ayının son günü mü kestirilemeyen gündür. Böyle şek edilen günde niyette şüphe olduğundan mekruh olur.
Niyette şüphe olmaz da Şaban’ın son günü olduğu bilinir, nafileye niyet edilerek tutulursa, bunda mahzur olmaz. Sonra o günün Ramazan olduğu bilinse o tek günlük nafile farz olan oruç yerine kâim olur.
Ancak “bugün Ramazansa farz olan oruca, değilse nafileye niyet ediyorum şeklinde şek ile yapılan niyetle oruç tutulmaz. Buna dikkat etmek gerek.
Yalnız pazar günü de oruçlu olmak mekruh değildir. Şayet bugüne tazim niyetiyle tutmuyorsa
*************************************************************

Yaşlı yakınım oruç tutamıyor. Tutma ihtimâli de pek görülmüyor. Bunun oruçları için ne yapmak lâzımdIR

Orucunu mecburen tutamayanlar için fidye vermek lâzım gelir. Tutamadığı her oruç başına fakire birer fidye verilir. Yâni, fitre miktarı para. Fitreleri ne miktardan veriyorsa, ondan aşağı olmayan parayı her oruç adına fakire verme hâlinde, tutamadığı orucun mes’ûliyetinden kurtulmuş olur.

Ancak, içinde bulunduğu hâlsizlik, hastalık gibi özürden dolayı orucunu tutamayıp fidye verenler, sonraları sıhhat bulup iyi olarak oruç tutacak bir kuvvete sahip olsalar fidye ile ödedikleri oruçlarını tekrar tutma mükellefiyeti gelir. Kaç gün için fidye vermişlerse o günleri tutarak borçtan kurtulmaları lâzım gelir. Aksi hâlde, ibâdetlerini parayla fakire ödetmiş olurlar ki, bu câiz olmaz. Önce câiz oluşu, tutacak sıhhî imkâna sahip olamayışlarındandı. Bu imkân gelince mükellefiyeti de beraberinde getirmiş olur.

SUAL: — Sıhhî sebeplerden dolayı orucunu tutamayanlar, tutma ihtimâli de olmayanlar, oruçlarını fidye vermek sûretiyle tutmuş sayılırlar, diyorsunuz. Bu kimselerin fidye verecek kadar malî imkânları yoksa ne yapacaklar?

CEVAP:
— Böyle maddî mahrumiyet içinde olan özürlüler fidye mükellefiyeti de yüklenmez. Artık onlar, tevbe, istiğfar ederler. Rablerinden af niyâz ederler.

SUAL: — Tutulamayan her oruç için verilecek fidyenin fitre miktarı olacağını ifâde ettiniz. Fitrenin miktarı ne kadar olacak ki? Bunu nasıl öğreneceğiz?

CEVAP:
— Fitre buğday, arpa, üzüm ve hurma gibi temel gıda maddelerinden verilir. Bunların fiyatları ise her Ramazan’da değişik olabilir. Muhitine göre de farklılık arz eder. Bu farklılığı muhitin müftülükleri tesbit edip mahallinde ilân ederler. Bu ilânlarda fitresini buğdaydan vermek isteyen, arpa, yahut üzüm veya hurmadan vermiş olmayı isteyenler bunların tutarı olan para ne ise onu fitre olarak kabûl ederler. Böylece fitre miktarı da mahallin müftülüklerince tesbit ve tâmim edilmiş olur. Biz de o ilânlardan öğreniriz.

SUAL:
— Fitre ilânlarında farklı miktarlar görüyoruz. Kimi bin lira oluyor kimi de beşbin, hattâ onbeşbin, ellibin liraya kadar fitre miktarı çıkıyor. Bu neden oluyor, biz hangisinden vermeliyiz?

CEVAP:
— Fitre arz ettiğim gibi buğday, arpa, üzüm ve hurmadan verilir. Bunların fiyatları ise aynı değildir. Kimi ucuz, kimi orta, kimi de yüksek fiyattadır. Kim hangisinden vermiş olmak istiyorsa onun tutarını fitre olarak kabûl edip ona göre verir.
“Bu farklılığın çok güzel hikmeti vardır. İnsanların zenginlikleri de aynı şekilde farklıdır. Beş milyon lira zenginlik işâreti olduğu gibi, bir milyar da zenginlik işâretidir. İkisi de aynı miktarda fitre vermesi münâsiplik arz etmez.

Öyle ise az zengin olan az fitre miktarını, çok zengin olan da çok fitre miktarını tercih etmelidir ki, nimetine göre şükür tecelli etmiş olsun. Fitre miktarının farklılık arzetmesi bu bakımdan hikmetlidir.”

*************************************************************
Oruçlu kimse ağrıyan dişine ilâç koysa, karanfil gibi bir şeyler ilâve etse, orucu bozulur mu?

Oruçlu kimsenin ağrıyan dişine karanfil gibi birşey koyup acısını, yahut tadını boğazında hissetmesi orucunu bozmaz. Yeter ki bu ilâcın parçası karnına gitmesin, sadece boğazında koku duymakla kurtulmuş olsun. Muhît kitabında şöyle denmektedir:

“İlâçların tadı ve kokusu, boğazda hissedilmesiyle oruç bozulmaz.”

Diğer fıkıh kitaplarında şu hüküm de yer almaktadır:

“Oruçlu kimsenin dişleri arasında kalan yemek kırıntıları oruçlu iken boğazından içeri kaçsa bakılır. Bu kaçan yemek parçası nohuttan küçükse orucu bozmaz, küçük değilse orucu bozar, sonra o günkü orucu kaza etmesi gerekir.”

Bununla beraber, dikkat etmeli, mümkün olduğu kadarıyla böyle ilâç kullanımını iftardan sonraya tehir etmeli, şüpheli duruma yaklaşıp da vesveseye mâruz kalmamalıdır.
Zaruret halinde bir mecburiyet olursa ona zaten şüphe edilmeyecek şekilde müsaade vardır. Zaruretler mahzurları mübah kılar. Ağrının dayanılmazlığı gibi

*************************************************************

Oruçlu tiryakinin sigara dumanı yutması orucunu bozar mı?


Sigara dumanı ya kasdî olarak yutulur, yahut da istemeyerek. İstemeyerek yutulursa birşey lâzım gelmez. Ama isteyerek ve kasden sigara dumanını kendine doğru çekip yutan kimseye keffaret düşer. Buna dikkat etmek gerekir.
Bu bakımdan, mümkün olduğu kadarıyla sigara dumanlı yerlerden uzaklaşmalı; orucu bozucu, zedeleyici hâllerden uzak kalmalıdır.

*************************************************************
Oruçluya Mekruh Olan ve Olmayan şeyler nelerdir?
Oruçluya Mekrûh Olup Olmayan Şeyler Nelerdir?


1 - Oruçlu kimse için su ile ıslatılmış misvak ve fırça kullanmak, İmam Ebû Yûsuf'a göre mekruhtur. İmam-ı A'zam ile İmam-ı Muhammed'e göre ise oruçlunun su ile ıslatılmış misvak veya fırça kullanmasında hiç bir kerahet yoktur. Oruçlu iken diş macunu sürülmüş fırça kullanmakta ise, mutlak mânada kerahet vardır. Sakınılması icabeder.

2 -
Oruçlu kimsenin, bir şey'in tadına bakması mekruhtur. Ancak kocası çok titiz ve huysuz olan kadınlar boğazlarına kaçırmamak şartıyla pişirdikleri yemeğin tadına, tuzuna bakabilirler. Oruçlu kimse, satın alacağı bal, yağ gibi bir şeyde aldatılmaktan korkuyorsa, boğazına kaçırmamak şartıyla, bunları tatmasında bir beis yoktur.

3 - Oruçlu kimsenin abdest alırken ağzına, burnuna su almakta mübalâğa göstermesi, ağzını su ile doldurup bu suyu ağzında fazla tutması da mekruhtur.

4 - Sakız çiğnemek. Sakız çiğnemenin sadece mekruh olup orucu bozmaması için, şu şartların bulunması gerekir.
a. Ağız yaşlığıyla, sakızdan mideye tatlılık v.s. gibi bir şey'in gitmemesi.
b. Sakızın önceden çiğnenmiş beyaz sakız olması.
c. Sakızın ağızda eriyip dağılır cinsten olmaması... Bu şartları taşımayan sakızlar, orucu bozarlar.

5 - Oruçlunun kan aldırması, oruçluyu orucunu tutamayacak kadar zayıf düşürecekse mekruhtur. Böyle bir durum söz konusu değilse câiz olur.

6 - Ramazan-ı şerîf'te serinlemek maksadı ile ağza burna su almak veya soğuk suyla yıkanmak, İmam-ı A'zam'a göre mekruhtur. Ebû Yûsuf'a göre bunda hiçbir kerâhet yoktur.

7 - Nefsine güvenemeyen kimsenin hanımını öpüp okşaması da mekruhtur. Zira meni gelerek orucun bozulma ihtimali vardır. Fâhiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartı ile, hanımını öpüp kucaklamakta kerâhet yoktur.

8 -
Karı ile kocanın çıplak halde birbirlerine sarılmaları, nefislerinden emîn bile olsalar, mekruhtur. Buna fâhiş mübâşeret denir.

9 - Erkeğin hanımının dudaklarını emmesi de mekruhtur.

10 -
Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak. Bu da orucun mekruhlarındandır.

* Oruçlu kimselerin gül ve misk gibi bir şey'i koklaması mekruh değildir.
* Oruca niyetli kimsenin cünüp olarak imsâk vaktine girmesi orucuna zarar vermez. Fakat geceden yıkanmak mümkün olduğu takdirde yıkanmadan sabahlamak kerâhetten tamamıyla uzak da değildir.

*************************************************************
Şevvâl’de altı gün oruç tutmanın hükmü nedir?

Önce bir hadîsin verdiği haberi okuyalım. Sonra izahına geçebiliriz.
Resûl-i Ekrem Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevaba nâil olur.”

Demek ki, otuz Ramazan’dan sonra Şevvâl’de de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almaktadır.

Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:
Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış...

Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sıra nâil olur. 360 gün oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde eder.
Aslında bu gibi mânevî kazançlarda sayı ve miktar fazla yer tutmaz. İhlâsla o işi yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzan öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği temiz ve sâfî ihlâs yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını kazandırır.
Bu bir niyet ve ihlâs mes’elesi.
Tıpkı yolun kenarına bir taş getirip yerleştiren adamla bu taşı oradan uzaklaştıran adamın niyeti gibi.

Biri düşünmüş ki:
— Bu çölün ortasında yaşlı bir adam bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana atlayacak yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim. Yoldan geçmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne basıp hayvanlarının üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun.
Adamın bu hâlis niyetini bilen Rabbimiz ondan razı olmuş, sevaplar ihsan eylemiştir.

Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:
— Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler karanlıkta fark edemeyenler taş atakılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı bana olsun. İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmıştır. Her ikisinde de niyet hâlistir.

Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bakar da, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevaplar ihsan eder, hatâlarımızı afveder. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse hudut çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’na da şâmil kılamaz. Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. Şevvâl içinde olması yeter.

*************************************************************

Kutuplarda ve vakti olmayan yerlerde namaz nasıl kılınır ve oruç nasıl tutulur?

Kutuplarda ve Vakti Olmayan yerlerde Namaz Dünyamızın her tarafında gece ve gündüz süresi, 24 saat olarak cereyan etmektedir. Yeryüzünde, gece ve gündüzlerin aylarca, haftalarca sürdüğü kutup mıntıkaları yanısıra, güneşin batıp ardından hemen doğduğu, yani, gecenin hiç bulunmadığı bölgeler de vardır. Buralarda oturanlar her gün 5 vakit namazlarını nasıl kılacaklardır. Oruçlarını nasıl tutacaklardır.
Bu gibi yerlerde namaz kılma mes'elesinde biri fetvâ, diğeri ihtiyat ve takvâ diyebileceğimiz iki görüş vardır.

Birinci görüşe göre: Namazın sıhhati için vakit şarttır. Vakit girmedikçe, namaz mükellefiyeti tahakkuk etmez. Çünkü fıkıh usûlünün umumî kaidesine göre: "Namazın sebebi vaktin girmesidir. Vakit girmeyince, sebeb yoktur. Sebeb olmayınca da müsebbeb (namaz) olmaz." Bu hükümden dolayı, kutuplarda ve diğer anormal vakitli yerlerde yaşayan kimseler, hangi vakte rastlarlarsa o vakit namazını kılarlar. Tahakkuk etmeyen vakit namazını kılmak zorunda değildirler. Kılmadıkları için hiçbir mes'uliyetleri de yoktur. Bu, tıpkı, ayakları kesik bir kimseden, abdestte ayaklarını yıkama mecburiyetinin ortadan kalkması gibidir. Vakti olmayan namaz da mükelleflerin omuzlarından düşer.

2. Görüş: Kutuplar gibi gece-gündüzlerin anormal uzunlukta olduğu yerlerde, namaz ve oruç gibi ibâdetlerin ifası hususunda, bâzı âlimler, Müslümanları ibâdetlerin feyzinden mahrum etmemek için ihtiyat ve temkin yolunu benimsemişler, takvâ cihetini tercih etmişlerdir. Buna göre, kutuplar gibi anormal vakitli yerlerde oturan kimseler, namazlarını aynı meridyen üzerinde kendilerine en yakın bulunan normal vakitli yerlerin takvimlerine uymak suretiyle kılarlar. Oruçlarını da aynı şekilde îfa ederler. Bu şekilde düşünen İslâm âlimleri, "Ancak bir sene kadar uzun sürecek Deccal günlerinde namaz vakitleri takdir edilir..." meâlindeki hadîs-i şerîfin işaretine dayanmaktadırlar. (Bk. Merakı'l-Felâh, s. 53, İst. 1327). Görüldüğü gibi hadîs-i şerîf'te, 1 gün, bir sene kadar uzadığı takdirde 5 vakit namazın normal 24 saatlık vakit üzerinden takdir yoluyla kılınabileceğine ima edilmektedir.

Demek ki kutuplarda vakit yok diye namazı terk yerine, takdir yoluyla, namazları 5 vakit kılmak mümkündür. Ve bu daha ihtiyata uygundur. Böylelikle Müslümanlar ibâdetlerin feyz ve nûrundan nasibsiz kalmamış olurlar. Kutuplarda takdir yoluyla günde beş vakit namazın kılınabileceğini söyleyenler; güneşin batıp hemen doğması sebebiyle sabah veya yatsı ve vitir namazlarının vaktinin olmadığı yerlerde ise, bu namazların sâkıt olmayacağını kazasının gerektiğini söylerler. Çünkü, her ne kadar namazın sebebi vakitse de, asıl sebeb ve illet, emr-i İlâhîdir. Allah'ın "Namaz kılınız" şeklindeki emir ve hitabıdır. Bu cihetle her Müslüman günde 5 vakit namazla mükelleftir. Vakti olmayan namazlar ise, kaza edilir. İmam-ı Şâfiî'nin de ictihadı bu şekildedir. Oruç ibadetinde de aynı durum vardır. Orucun sebebi olan ay'ı görmek mümkün olduğu halde, imsâk ve iftar vakitleri taayyün etmemektedir. Bu sebeble, oruç ibâdetinin mükelleften sâkıt olacağını söyleyen âlimler olduğu gibi, namazda olduğu şekilde, takdir yoluyla oruçların tutulması gerektiğini söyleyenler de vardır.

*************************************************************

Ölüm orucunun İslam'da yeri var mıdır?

Önce böyle bir harekete niçin ve ne maksatla teşebbüs edildiğine bakmak lâzımdır. Böyle bir davranış bir çeşit protestodur. Bir devletten veya kuruluştan normal yollarla hakkını alamayan kimseler, ümitlerini kesince açlık grevine giderek haklarını talep etmektedirler.

Evvelâ, böyle bir hak aramanın mantıkî ve meşru olmadığını belirtmek lâzımdır. Şayet meşru bir hak talep ediliyorsa, gayri meşru ve anormal bir yola başvurmak yersiz olur.
Böyle bir hareketin gayri meşru olduğu, yâni dinimizin tasvip etmediği şu şekilde anlaşılır:

Ölüm orucuna başlayan veya başka bir tâbirle açlık grevine giren bir insan, birşey yeyip içmemektedir. Aç ve susuz kalan bir insan ise gün geçtikçe takâtten düşüp zayıflayacak, neticede ölüme gidecektir. İnsanın kendi kendini ölüme terk etmesinin, canına kıymasının diğer bir adı da “intihar”dır. İntihar ise İslâmın kesinlikle haram saydığı bir harekettir. Çünkü bizi yoktan var eden, beden elbisesini giydiren, hayat gibi bir nimeti bahşeden Allah, bütün bunları biz insanlara bir emanet olarak ihsan etmiştir. İnsanbu emaneti korumakla, onu tehlikelerden uzak tutmakla mükelleftir. Bu emaneti kendi eliyle tehlikeye atan insan Allah katında mes’ul duruma düşer. “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın”1 buyuran Yüce Rabbimiz; insanın hem maddî, hem de mânevî hayatını her türlü tehlikeden korumasını emretmektedir.

Bunun için, insanın ölmeyecek kadar birşeyler yeyip içmesi farzdır. Çünkü bedenimiz, ancak yeyip içmekle ayakta durabilir, hayatiyetini devam ettirebilir. Bu farzı yerine getiren insan büyük bir sevap kazanır. Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz, “Şüphesiz, Allah helâl olan herşeyden dolayı mükâfat verir. Hattâ kulun ağzına götürdüğü lokmada bile sevap vardır” buyururlar.2

Bu âyet ve hadisten şu hüküm çıkmaktadır:
Bir kimse yemeyi ve içmeyi terk etse ve bu sebepten de ölse Allah’a karşı isyan etmiş, âsi olmuş olur.”3 “Yemeye, içmeye gücü kudreti olduğu halde ölünceye kadar aç kalan kimse günahkâr olur.”4

Bilindiği gibi, dinimiz domuz eti ve hayvan leşi yemeyi, içki içmeyi yasaklamıştır. Fakat insan muztar durumda kalır, yiyecek içecek birşey bulamazsa, ancak ölüm tehlikesini atlatacak kadar, haram sayılan bu maddelerden yeyip içebilir. Böyle bir durumda kalan, yani hayatî tehlike geçiren bir insan bu çeşit haram sayılan yiyecek ve içecekleri bulur da yemezse yine mes’ul duruma düşer. Muteber fıkıh kitaplarımızdan

El-Feteva’l-Hindiyye’de bu hususta şöyle bir fetva bulunmaktadır:
Bir kimse şiddetli açlık hâline düşer, leş gibi haram sayılan bir yiyecek bulur da yemez veya hiçbir şey yemeyerek oruç tutarsa, günahkâr olur.”5

Yine kul hakkını yemenin haram olduğunu biliyoruz. Fakat açlıktan dolayı ölüm tehlikesine maruz kalan bir insan, başkasının elindeki bir yiyeceği içeceği alıp yiyebilir, içebilir. Aynı kaynakta şöyle denir:
Bir kimse şiddetli açlık veya susuzluk çekerken yanındaki arkadaşında bir yiyecek ve içecek olsa da vermese, onunla kavga yapar, zorla alır, tehlikeyi giderir.”6

Aynı şekilde dilenmeyi dinimiz haram kılmıştır. Fakat açlık tehlikesi geçiren bir insan dilenmeye tâkati olduğu halde kimseden bir yiyecek istemeden ölürse yine günahkâr olur. Çünkü kendi eliyle canını tehlikeye atmış olmaktadır.

İşte bu saydığımız sebeplerden dolayı, bir insan herhangi bir sebeple açlık gerevine girse, ölüm orucu tutsa, hayatını tehlikeye atmış olacağından mes’uldür. Bir nevi intihar sayılacağından, haram olan bir hareket işlemiş demektir. Son yıllarda ülkemizde de örneğini gördüğümüz bu hareket Avrupa’dan gelen bâtıl bir âdetten başka bir şey değildir.

1. Bakara Sûresi, 195.
2. Mecmau’l-Enhur, 2: 524.
3. A.g.e.
4. el-Feteva’l-Hindiyye, 5: 338.
5. A.g.e.
6. Mecmau’l-Enhur, 2: 528.

*************************************************************

Ramazan’da âdet geciktirmek için ilâç kullanılabilir mi?

“Kadınlar Ramazan’da âdetlerini geciktirmek için ilaç kullanabilirler mi?”

Ramazan’da kazaya oruç bırakmamak, Kur’ân okuyabilmek ve daha rahat ibadet edebilmek için bazı ilâçlar kullanarak âdet görmemek için tedbir almak, bu vesile ile âdetsiz bir Ramazan geçirmek hususunda dinî bir sakınca yoktur.

Nitekim bu şekilde âdeti geciktirme şekli Asr-ı Sâadette de vardı. O zamanlar bunun için “arak suyu” denen bir su kullanılır, böylece âdet geciktirilirdi. Abdullah bin Ömer (r.a.) bu suyun kullanılmasında bir mahzurun olmadığını söylemektedir. Bugün bu artık ilâçla yapıldığından bu şekilde âdeti geciktirmek mümkündür.

Ancak bununla birlikte böyle bir uygulamadan dolayı tıbbî ve sıhhî açıdan bazı rahatsızlıklar ortaya çıkacağından tıbben tavsiye edilmemektedir.

Buna göre, rahat bir Ramazan geçirmek, orucunu zamanında tutmak isteyen hanımlar, isterlerse âdeti geciktirici ilâç kullanabilirler. Ancak kendilerinde âdet düzensizliği ve bundan gelen bir rahatsızlığı bulunanların bu yola teşebbüs etmemeleri daha yerinde olacaktır.

*************************************************************

Ağız dolusu kusunca oruç bozulur mu?

“Ağız dolusu kusan bir kişinin orucu bozulur, denilmektedir. Bu durumda olan bir insan orucunu yiyecek mi, yoksa devam mı edecek?”

Ağız dolusu kusmak, biri kendiliğinden gelen, diğeri kasdi olmak üzere iki şekilde meydana gelmektedir. Bir hastalıktan dolayı ağız dolusu olarak kendiliğinden gelen kusuntu kendi kendine içeri giderse ittifakla oruç bozulmaz. Fakat, kişinin kendi isteğiyle içeri çekilirse İmam Muhammed’e göre oruç bozulur, İmam Ebû Yusuf’a göre bozulmaz.

Kişinin kendi zorlamasıyla gelen ağız dolusu kusuntu orucu bozar. Çünkü, bu durumda iken az çok tekrar mideye bir şeyler gider. Bu şekilde bozulan bir orucun sadece kazası gerekir. Fakat, ağız dolusundan az olup tekrar kendiliğinden içeri giderse İmam Muhammed’e göre orucu bozar, İmam Ebû Yusuf’a göre bozmaz. İnsanın kendi isteğiyle içeri giderse her iki imama göre oruç bozulur.

Kendi zorlamasıyla gelen kusuntu veya kendiliğinden geldiği halde kusuntunun bir kısmı insanın kendi isteğiyle içeri girerse ve insan bu hareketiyle orucunun bozulduğunu bilir ve bir şeyler yiyip içerse bundan sadece kaza gerekir.

Esas itibariyle bir hata eseri olarak oruç bozulunca hiçbir şey yiyip içmeden iftara kadar beklemek vaciptir. Bir hata sonucu bozulan oruçtan sonra kusmada olduğu gibi yeyip içmek sâdece kazâyı icap ettirir, keffâreti gerektirmez.

*************************************************************
Ramazan-ı Şerifte lokanta ve meşrubat yerlerini açıp çalıştırmak caiz midir?

Ramazan-ı Şerif müslümanların en mukaddes ayıdır. Bu ay, her mü'minin hürmet etmesi îcâb eden bir aydır. Hatta bir kimse yolculuk veya kadın aybaşı gibi bir halde olursa halkın gözü önünde yemek yememesi îcâb eder.

Ramazan-ı Şerifte lokanta açıldığı takdirde yolcu, aybaşı ve lohusa halinde olan kimseler yiyebilecekleri gibi mazereti olmayan kimseler de yiyebilirler ve bu sebeple mazereti olmayan kimselere yemek yedirmek suretiyle lokanta sahibi ile orada çalışan işçiler günaha girmiş olurlar. Ancak çocuklara yemek satmak veya iftar yemeğini hazırlamak ve oruç tutmakla mükellef olmayanlar için lokanta açıp çalıştırmanın bir mahzuru yoktur

*************************************************************

Oruç vakti takvimlerdeki, İmsak vakti ile başlıyor mu ? Orucu sahursuz tutsak olur mu? Gece oruca ni

Takvimlerde belirtilen imsak vakti orucun başlangıcı olan vakittir. Orucun sahurla tutulması her ne kadar tavsiye edilmiş ise de sahursuz tutulabilir. Ayrıca bir insan hanımıyla gece cima etse, sabah namazı vakti kalkıp gusül alsa hem orucu hem de namazı sahihtir. Bunda bir sakınca yoktur.

*************************************************************

İftarda ne demek gerekir?

Peygamber (s.a.v.) orucunu açarken (iftarda) şöyle buyururdu:
"Allah'ım senin için oruç tuttum, rızkınla orucumu açtım, yarın oruç tutmaya niyet ettim."

Bizim de Peygamber efendimize uyarak bunu söylememiz sünnettir.
Oruca niyet etmek istediğimizde biliyorsak Arapçasını, yoksa Türkçesini söyleriz.

*************************************************************

Bir kimse Ramazan-ı Şerifte gece vaktinde oruca niyet eder ve şafaktan sonra uzun bir yola çıkarsa o

Malum olduğu gibi uzun bir yola çıkan kimseye namazı kısaltmak, üç mezhebe göre cem', takdim ve tehir etmek ve oruç tutmamak gibi birtakım kolaylıklar tanınmıştır. Ancak bunlardan faydalanabilmek için birtakım şartlar vardır. Fıkıh kitaplarında beyân edildikleri için burada onları izah etmek gerekmez. Yalnız sorumuzla ilgili şartı beyân etmek lâzımdır. O da misafir olan kimsenin orucunu terkedebilmesi için şafaktan önce bilfiil seferde olması veya niyet etmemiş olmasıdır. Binaenaleyh bir kimse Ramazan-ı Şerifte gece vaktinde oruca niyet eder ve şafaktan sonra uzun bir yola çıkarsa orucunu bozamaz(1).

1- Cevhere. c. 1. s. 183: Mugni'l-Muhtac. c. 1. s. 437

*************************************************************

Oruçlunun kolonya kullanması, dişlerini fırça ve macun ile yıkaması orucunu bozar mı?

Kolonya az da olsa içinde alkol bulunduğu için Şafiî mezhebine göre kullanılması haramdır ve necistir. Kullanılmasına asla cevaz verilmemiştir. Hanefi mezhebinde ise üzümden imal edilmiş şarap kesin olarak haramdır. Hakkında ihtilâf vârid olmamıştır. Necaseti galize ile müteneccistir.

Üzümden başka şeylerden işlenen alkollü madde hakkında üç çeşit görüş vardır.
l - Necaset-i muğallazadır.
2- Necaset-i muhaffefedir.
3- Tahirdir.

Racih görüş, necaseti muğallaza olması görüşüdür. Kolonya ister muhaffefe olsun ister muğallaza olsun şayet necis olarak onu kabul edersek Ramazan-ı Şerifin içinde ve dışında kullanılması caiz değildir, haramdır. Tahirdir desek her zaman kullanılmasında beis yoktur.

Dişleri macun ile fırçalamak meselesine gelince fırça misvak gibidir. Hatta fıkha göre misvak sayılır. Hanefi mezhebinde oruçlu olan kimse kuru olsun, yaş olsun, öğleden evvel olsun, öğleden sonra olsun her zaman kullanılabilir.

Ancak bazı rivayetlere göre Ebû Yusuf oruçlu olan kimsenin yaş misvakı kullanmasının mekruh olduğunu söylüyor. Şafiî mezhebine göre öğleden evvel kullanılmasında beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur.

Hülasa Hanefî mezhebinde müftabih olan kavle göre her zaman fırçanın kullanılması caizdir. Şafiî mezhebinde öğleden evvel olursa beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur.

*************************************************************

Oruçlu olan kimsenin, abdest esnasında ağzı- na su verirken boğazına su kaçarsa orucu bozulur mu?

Oruçlu olan kimsenin, abdest esnasında ağzına su verirken boğazına su kaçsa; oruçlu olduğunu hatırlamadan ağzına su almışsa ittifakla orucu bozulmaz. Oruçlu olduğunu hatırladığı takdirde ağzına su verirse Hanefî mezhebine göre orucu bozulur. Bilahare bir gün kaza etmek zorundadır(1).

Şafiî mezhebine göre ise oruçlu olduğunu bildiği halde mübalağa yapmadan ağzına su almış ve boğazına kaçmışsa orucu bozulmaz.

Amma mübalağa etmiş ise orucu bozulur. Yalnız abdest ve gusül gibi mecburi olan şeylerden başka bir maksat için ağzına su verirse mutlaka orucu bozulur(2).

1- Mebsüt. c. 3. s. 66
2- Muğni'l -Muhtac. c. l, s. 429

kaynak: www.sorularlaislamiyet.com