Gölge Avcıları Kulübü

Yazarı: İnanç Çakıroğlu
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Tarihi: Kasım 2004
Sayfa Sayısı: 668




' Gölge Avcılarını nasıl bulabilirim? '

'Bulamazsın, ancak onlar seni bulurlar. Belki amatör bir edebiyat dergisine yazacağın yazıdan, belki doktora tezindeki gizli anlamlardan, belki de bir lokantada yemeğini beklerken okuduğun kitaptan seni tanıyarak sana ulaşmaya karar verirler. Ya da kimi zaman yaptıkları gibi, sen fark etmeden bir Gölge Avcısı olarak kullanırlar seni...' '

Gölge Avcıları Kulübü, Ortaçağ'ın ezoterik örgütlerinden Osmanlı'nın Batıni tarikatlarına uzanan iç içe geçmiş zaman ve mekan örgüsünde, üç yüzyıl öncesinin İstanbulu'nu anlatır. Elyazması metinlerden bugüne sızan bu masalsı dünyada bütün isimler, rakamlar, rastlantılar ve hatta bütün harflerin bir anlamı vardır. Artık her gölgeden kuşkulanmaya başlayan Melih'in cevabını merak ettiği tek bir soru vardır: 'Yoksa yaşam dediğimiz şey aslında bir gölgeden mi ibaret? '



KİTAP VE YAZAR HAKKINDA
1974’te Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. 1991 yılı ÖSS sınavında Türkiye birincisi oldu. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ni bitirdi. Makale ve öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Bilişim ve telekomünikasyon sektörlerinde çalışan İnanç Çakıroğlu, yaşamını işi nedeniyle Kiev’de sürdürmektedir.
Yılın sürprizlerinden birisi de “Gölge Avcıları Kulübü”ydü. İnanç Çakıroğlu 668 sayfalık bu ilk romanını sanki hiç soluk almadan tamamlamış; ve hakkını teslim edelim, okuyucusunu da soluksuz bırakmayı başarmış. Ancak bu hacimli romanı Mercek köşesi formatı içerisinde özetlemek pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle önemli bulduğum bazı noktalara dikkat çekmekle yetineceğim.

İstanbul’un ve hayatın esrarı
Günümüzde yaşayan Melih adlı bir gençle üç yüz yil önce Doğu’nun sırlarına ermek için İstanbul’a gelen Jovern Twendes’in hayatın anlam ve esrarına dair arayışlarını paralel bir kurguyla anlatan ve farklı zamanlarda akan iki hikayeyi ustalıkla birbirine bağlayan Çakıroğlu, İstanbul’un her iki dönemdeki atmosferini de iyi kullanıyor ve baharat kokan sokaklardaki ahenkli ve sessiz yaşamın ardındaki sırlarla, eski kentin hemen altında uzanan dehlizlerle, rutubetli taş medreselerle, kütüphane köşelerinde küflenen kalın ciltli elyazmalarıyla, yaşamın anlamını arayan filozoflar, Tanrı’nın varlığını sorgulayan sufiler, ölümsüzlüğü arayan kumpas cemiyetleri ve kutsal Tapınak Şövalyeleri ile zenginleştiriyor metnini.
Post modern tarihsel romanların bütün bu sevilen motiflerini eksiksiz ve yerli yerinde kullanarak, tarih, hayat, iş dünyası, aşk, toplumdaki güncel meseleler, hatta taşranın hallerine kadar pek çok konuya değinen İnanç Çakıroğlu’nun anlatımını sadece –mesafeli olduğu hemen anlaşılan bir dünyaya geçtiği- hücre evine baskın sahnesinde başarısız bulduğumu söyleyebilirim.
Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldığı halde tarih bölümünde master yapmaya soyunan ve hocası Kanberoğlu’nun verdiği ödev için Jovern Twendes’in —ya da Raini’nin— yazdığı metinlerin peşine düşen Melih, hocasının uyarılarına kulak verip bütün algı kanallarını açarak bu metinlerle bütünleşecek, üç yüz yıl önce yaşamın anlamının ve esrarlarının peşine düşen bir yabancının hikayesinde kendi hikayesini andıran bir şeyler olduğunu hissedecek, yıllar öncesinden bugüne uzanan o harfler zamanı algılayışını da değiştirmeye başladığında, Melih metinler ile yaşam arasında çok ince bir bağ olduğunu düşünmeye başlayacaktır. Tıpkı Jovern Twendes’in 300 yıl önce yazdığı gibi; “Ya hikayeler yazan bizler, aslında o hikayelerin içindeki isimlerin yazdığı hikayelerin kahramanlarından ibaretsek ve asıl hayal ürünü olan o hikayeler değil de o hikayeleri yazdığımızı sanan bizlersek?”. Belki de “hikayeleri yazan bizler değiliz, hikayeler bizi yazmaktadır”.
Melih ve Twendes, bir yandan kendi zamanlarının siyasal, toplumsal ve ekonomik koşullarıyla boğuşup bir yanda da İstanbul’un sesini dinliyorlar. Artık Melih için yalnızca beton binalarla, sonsuza uzanan caddelerle, eğri büğrü sokaklarla kaplı bir şehir değil çünkü İstanbul; o kederli bir ruhu sarmalayan yaşlı bir bedenin ta kendisi ve sessizliğin içinde dikkatle dinlenirse eğer hayatın özünü fısıldayan bir kent. Yazar da kentin hakkını vermesini biliyor doğrusu.

Titiz bir işçilik

“Gölge Avcıları Kulübü”, aslında hikayesi ve kurgusundan ziyade dili ve anlatımıyla öne çıkan, gücünü ve güzelliğini yazarın belli ki çok emek verdiği, titizlikle kurulmuş cümlelerinden alan bir roman. Çakıroğlu, Melih ve Twendes’in gördüklerini okuyucuya da gösteren, hissettiklerini hissettiren, düşüncelerini kavratan mekan, eşya, durum ve duygu tasvirleriyle dokumuş metnini. Melih’in iş yeri atmosferini anlatan bir bölümden alıntılıyorum; “Beyaz flüoresan ışıkları, servis saatinden sonraki sessizlikler, geceleri sağdan soldan gelen tuhaf tıkırtılar, vampir modunda yaşayan gece çalışanları ve onların kambur bedenlerinin üstündeki yorgun yüzlerine iliştirilmiş kanlı gözler, dolu asansörler, hiç gelmeyen asansörler, asansörde tavandaki hiç var olmamış bir lekeye bakınalar, dolu tuvalet fobileri, sıvı sabunun kötü kokusu, halı üzerindeki poşet çay lekeleri, sanki hiç sulanmadan, sevilmeden yaşanabilecekmiş gibi görünen plastik bitkiler ve küçük kübik masa yerleşimlerinde kurulan dünyalar, mantar panolardaki hiç bakılmayan fotoğraflar —bakın benim iş dışında böyle güzel ve farklı bir yaşamım var işte— bir yerden bulunmuş birbirine benzer beş para etmez palavra özlü sözler, hep kaybolan kalemler, buruşmuş postit’ler... Her şey ama her şey bezdirici ve ruh törpüleyici bir ayrıntıydı bu dünyada.”
Seyrek olduklarının altını çizerek, kimi zaman uzun cümle kurmak ve güzel söz söylemek arzusunun şu türden şekilsiz ifadelerle sonuçlandığını belirtmeden de geçmeyelim; “Üniversiteyi bitirip, kampüsün kendi kurallarını ve değer yargılarını oluşturan ‘kent içinde başka bir kent’ toplumunun bol dedikodulu ortamındaki yargılayıcı düşüncelerden kurtulduktan sonra bu çalkantılı denizin şehrin bütün insanlarını içine alarak sarhoş ettiğini fark eden Melih, kendisini huzur ve tutkulu bir aşkı aradığı ruhlar denizinin içinde bulacaktı”.
Melih ve Twendes kadar onların çevresindeki diğer insanların da katıldığı sürükleyici ve esrarengiz hikayesi, sonuna gelindiğinde farkına vardığımız döngüselliğiyle kendisini baştan sona bir kez daha düşündürten kurgusu, mekanları, dili, iyi çizilmiş karakterleri ve tarihsel geri planıyla, “Gölge Avcıları Kulübü” 2004 yılının iyileri arasındaydı. Ne yazık ki, bu roman kalabalığı içerisinde üzerinde neredeyse hiç durulmadı. Boşuna dememişler; “Allah çirkin şansı versin” diye..! İnanç Çakıroğlu’nun bu romanının akışı içerisinde bir vesileyle adını andığı ikinci romanında ilkinde yakaladığı düzeyi aşacağını ve hak ettiği ilgiyi hiç değilse o zaman bulacağını umuyorum.
A. Ömer Türkeş