Türk Romanında Kurtuluş Savaşı

Yazarı: Mürşit Balabanlılar
Yayınevi: İş Bankası Yayınları
Basım Tarihi: Kasım 2003
Sayfa Sayısı: 498






KİTAPTAKİ ROMANLAR
Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye / Halide Edip Adıvar

Sözde Kızlar, Biz İnsanlar/ Peyamî Safa

Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara / Yakup Kadri Karaosmanoğlu,

Dikmen Yıldızı / Aka Gündüz,

Yeşil Gece / Reşat Nuri Güntekin,

Halas / Mehmet Rauf,

Üç İstanbul / Mithat Cemal Kuntay,

Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yorgun Savaşçı / Kemal Tahir,

Var Olmak, Hükümet Meydanı, Vatan Tutkusu / İlhan Tarus,

Kalpaklılar, Doludizgin /Samim Kocagöz,

Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara'da / Tarık Buğra,

Kurtlar Sofrası, Sırtlan Payı, Dersaadette Sabah Ezanları, Allahın Süngüleri / Attilâ İlhan,

Kutsal İsyan / Hasan İzzettin Dinamo,

Sahnenin Dışındakiler / Ahmet Hamdi Tanpınar,

Toz Duman İçinde, Vatan Dediler / Talip Apaydın,

Yüzbaşı Selahattin'in Romanı / İlhan Selçuk...




İNCELEME
Milli Mücadele dönemini konu alan romanlar hakkında yapılmış en kapsamlı çalışma özelliği taşıyan “Kurtuluş Savaşı Romanları”, Mürşid Balabanlılar’ın editörlüğünde Adnan Binyazar, Zeki Coşkun, Uğur Kökden, Fethi Naci, Semih Gümüş, Mehmet H- Doğan, Tahir Abacı, Behçet Çelik, Konur Ertop, Turgut Göğebakan, Öner Yağcı, Emin Özdemir ve Sadık Aslankara gibi yazarların kaleminden çıkan inceleme yazılarını kapsıyor. Kitapta Milli Mücadele sırasında ve sonrasında yazılmış neredeyse tüm romanlar ele alınmış ve bu sürece nasıl baktıkları örneklerle açıklanmış.

Milli Mücadele romanlarına genel bir bakış
Doğrudan Milli Mücadele yıllarını konu alan ya da o döneme değinen romanlardaki tarih Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 ile İzmir’in Kurtuluş günü olan 9 Eylül 1923 arasında kalan bir zaman dilimiyle sınırlanabilir belki. Ancak, Milli Mücadele sürecini daha kapsamlı ele almak için söz konusu dilimi biraz daha genişletmek, Milli Mücadeleye katılan insanların bu savaşa hangi koşullar altında atıldıklarını anlayabilmek amacıyla I.Dünya Savaşı günlerine kadar uzanmak, yüz binlerce insanın hayatına mal olan savaş meydanlarını da göz önünde bulundurmak daha doğru bir yaklaşımdır. Tarihsel döneme böyle bir genişlik katmak en iyi ifadesini edebiyatta bulan Türk milliyetçiliğinin bakış açısını kavramak açısından da önemlidir. Önemlidir, çünkü milliyetçilik ilk dönem Milli Mücadele anlatılarının tamamına damgasını vurmuş ve ulus kimliğinin yaratılmasında temel bir rol oynamıştır.
Cephelerdeki kanlı sahneleri, mütareke İstanbul’undaki yozlaşmayı, harp zenginleriyle yoksul halk arasındaki uçurumu, örgütlenmeye çalışılan direnişi, Milli Mücadelenin Anadolu’nun dört bir yanına yayılmasını, çeteleri, Kuva-yı Milli’den düzenli orduya geçişi, velhasıl bu toprakların en uzun on yılını, 1914-1923 yılları arasından yaşananları yansıtan romanları yazılış tarihlerine göre üç döneme ayırabiliriz. I.Dönem(1920-1950) romanları, savaş yıllarına tanıklık eden aydınların kalemlerinden çıkmıştır. II.Dönemde(1950-1980) yazılanlar, Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşak aydınların yakın dönem anlatılarıdır ve yazıldıkları yılların siyasi eğilimlerini barındırırlar. 80’lerden sonra yazılan III.Dönem romanlarında ise bugünün ihtiyaçlarına göre yapılandırılan bir tarih anlayışı vardır.
Dönemlere ait listelerde adı geçen romanlarda Milli Mücadelenin ele alınışı farklı ağırlıkta, farklı renklerdedir. Kimisi bütünüyle kurtuluş ve kuruluş teması etrafında kurgulanırken önemli bir bölümünde Milli Mücadele anlatılan hikayede bir fon olarak kullanılmıştır.

I.Dönem Romanları(1920-1950)
Konuyla ilgili ilk metin, “Bir Çocuk:Aleko” Çanakkale savaşını konu alır. I. Paylaşım savaşının en kanlı çatışmalarına sahne olan Gelibolu yarımadası –tarihi ya da edebi- Milli Mücadele anlatılarında önemli bir yer kaplar. Her iki anlatı türünde öne çıkarılan Mehmetçiğin kahramanlığı ve Mustafa Kemal’in askeri dehasıdır. Bir erken dönem Çanakkale anlatısı olan Ömer Seyfettin hikayesinde ise, o günkü ihtiyaçlar gereği, bir Türk çocuğunun milli kimliğine sahip çıkması ve –yine- kahramanlığı işlenmiştir. Ömer Seyfettin, zamansız ölümü nedeniyle Milli Mücadele’yi konu edinen hikayeler yazamamıştır, ancak Balkanlardaki ulusal hareketlerin karşısında Türklüğe yaptığı vurgu ya da “ötekileri” ele alış tarzı, kendisinden sonraki Milli Mücadele anlatılarının merkezine oturur... Ömer Seyfettin hikayelerindeki Istanbul’un etnik haritasında Müslüman Türk ahalinin yaşadığı Fatih, Aksaray hem fakir, hem olumlu semtlerdir. Ekonomiyi, zenginliği ve siyasi gücü ellerinde tutan Rum ve Yahudilerin yoğunlaştığı Beyoğlu, Şişli ve Nişantaşı ise “öteki”leşmiştir artık. Bu etnik harita, Cumhuriyet devri edebiyatına da yansıyacak, ilk dönem Milli Mücadele romanlarında sıklıkla tekrarlanacak ve hatta millici ideolojilerin önemli bir motifi haline gelecektir.
I.Dönem romanlarının önemli bir bölümünde mütareke yılları İstanbul’undaki toplumsal yaşama yönelik ağır bir eleştiri vardır. Yazarların Tanzimat edebiyatından beri aşina oldukları bu tema, Cumhuriyete kolaylıkla aktarılmıştır. Sürece tanıklık eden yazarların anlatılarında Batı tarzı eğlence adabının İstanbul’da giderek yayıldığı ve yazarların bu durumdan yakındıkları hemen belli eder kendisini. Bu kuşaktan yazarların en sık yineledikleri konu değişimin getirdiği yozlaşmadır. Romanlar I.Dünya savaşının yol açtığı ekonomik bozukluklar üzerinde yoğunlaşırken; bir yandan vurguncu burjuvazi diğer yandan -her düzeyde- rüşvetçi devlet memuru eleştirisi yaygındır. Söz konusu temanın benimsenmesinde Cumhuriyetin meşrutiyet burjuvaziyle, İstanbul hükümetleriyle, en çok da İttihat ve Terakki ile kopuşma ideolojisinin rol oynadığını söyleyebiliriz.
İlk dönem Milli Mücadele romanlarında savaşın nedenleri, Osmanlı devletinin yapısal sorunları, o yılların milliyetçi akımları gibi temel meselelerden çok düşmanın kimliği önemlidir ve düşman çoğunlukla Yunan ordusu ve Rum yerli halktır. Doğuya gidildiğinde Ermeni'ye dönüşür düşman. Güneydoğuda geçenlerde ise Araplar ötekileşir, bir istisna teşkil eden “Suzi Liberman”da ise hainlik Yahudilere layık görülmüştür. Elbette yerli işbirlikçiler olarak yobazlar ve direnişe katılmayan köylüleri de unutmamak gerekiyor. İlk dönem romanlarında -o yılların egemen ideolojisi gereği- Yunan ordusundan çok yerli işbirlikçiler ve yobazların zulmü vurgulanır. Cumhuriyet kadrolarının benimsediği romanlardan “Vurun Kahpeye”, “Yaban” ve “Yeşil Gece”, mücadelenin asıl hedefinin din adamları ve feodal yapılar olduğu, çatışmanın ilericilerle gericiler, aydınlık ve karanlık arasında sürdüğü konusunda hemfikirdirler.

II. Dönem Romanları(1950-1980)
İlk dönemin karakteristiklerinden olan Mütareke dönemi İstanbul anlatılarının seyrekleştiği II.Dönem romanları, yazarlarının siyasi ve ideolojik bağlanımlarına göre birkaç gurupta incelenebilir. İlk olarak, Milli Mücadeleyi resmi tarihe uygun bir biçimde işleyen ve hareketin dinamikleri yerine destansı boyutunu ve macerayı öne çıkaran çok sayıda romanla karşılaşıyoruz. Bu türden anlatılarda “adsız kahraman” mitosu benimsenmiş, çetelerin Milli Mücadeledeki rolleri abartılı bir biçimde işlenmiştir.
Dönemin ikinci önemli yeniliği, Milli Mücadelede dinsel inancın oynadığı role vurgu yapan romanların ortaya çıkmasıdır. Tarık Buğra, "mesele sahibi insanın romanı"nı yazmaya soyunduğu "Küçük Ağa" ve "Firavun İmam"da Cumhuriyet öncesi ve sonrasını resmi tarihin reddiyesi anlamına gelecek bir bakış açısıyla romanlaştırırken din adamlarını ve islamiyeti Milli Mücadelede merkezi bir konuma yerleştirir. Münevver Ayaşlı’nın “Pertev Bey’in Üç Kızı”ndaki değerlendirmesi daha serttir; “bu zafer milli olduğu kadar da diniydi, bütün alem-i İslam’ın kalbi Anadolu için dua ile kıpırdıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın yanlarında daima sarıklılar vardı ve ilk milli meclis azalarının çoğu sarıklı idi” diyen Ayaşlı, önce Sultan Vahdettin’in, ardından Halife Abdülmecit’in ülkeyi terk etmelerini “Türk tarihinin en acı hadisesi” olarak değerlendirecektir.
Bir başka yenilik, Cumhuriyetin ilk yıllarında konu edilmekten kaçınılan Ermeni meselesinin özellikle milliyetçi ideolojiyle yazılan romanlarda sıklıkla vurgulanmasıdır. I.Paylaşım savaşında yaşanan bu trajik olayların Türk romanına yer alış biçimi resmi tarih tezlerine bile parmak ısırtacak türdendir. Mesela, Zebercet Coşkun, “Haçin”inde Türkleri aradan çıkartarak olayları bir Kürt-Ermeni çatışması biçiminde yorumlar. Mustafa Yeşilova'nın 1914 Ermeni tehcirini ele alışı bu tarz metinlerde tarihi olayların tersyüz edilmesinin başka bir örneğidir. Barbaros Baykara, aynı dönemi canlandırdığı “Nefret Köprüsü romanının önsözünde belirttiği “hariçte Ermeni katliamı diye yapılan propagandalara mesnet olan olayların gerçek yüzünü ortaya çıkarmak” niyetine uygun biçimde resmi söylemle örtüşür. Yine de karşılıklı bir katliamdan, insanların birbirlerini boğazlamasından duyulan bir üzüntüyü dile getirir Baykara. Ahmet Günbay Yıldız’ın “Figan”ı ise “Ermenilerin ihaneti ve masum Anadolu insanı ile Ermeni ve Rus zulmünden ibretli manzaralar” sunar okuyucuya.
Ve son olarak, Milli Mücadeleye solun farklı renklerine bürünmüş bakış açılarından yaklaşan romanlarda kaydedilen artış bu dönemin en önemli karakteristiğidir. ‘Sol’ ve ‘antiemperyalist’ bir söylemi benimseyen H. İzzetin Dinamo, Samim Kocagöz, Erol Toy, Reşat Enis, İlhan Selçuk, Kemal Tahir gibi yazarlar sorunları topluma mal ederler. Milli Mücadelenin meseleleri ile Türk solunun bu romanların yazıldıkları tarihlerde takipçisi oldukları meseleler arasındaki benzerlikler kolaylıkla ayırt edilebilir. Yazarlar, ulusun ortak bir alınyazısına dönüşen, bütün Türk ulusunu ilgilendiren konuları seçerken öne çıkanlar Türk ülkesinin toprak bütünlüğü, vatanın bugünü ve yarını, bağımsızlığı ve egemenliği, milletin özgürlüğü ve millet olmak için engellerin kalkması gibi Türk solunun siyasi meseleleridir. Milli Mücadeleye soldan yaklaşan yazarların bir kısmında ise “dillerin, dinlerin, etnik kimliklerin harman olduğu, halkların uyum içerisinde yaşadığı, tarihin en büyük uygarlıklarının beşiği Anadolu” fikriyatına bağlanmış Mavi Anadolucuların etkileri görülür. Milli Mücadeleye soldan yaklaşan romanlarda işgalin ekonomik sömürüyü hedefleyen boyutu da antiemperyalist bir yaklaşım içerisinde işlenmiştir.

Yeni Bir Dönem, Yeni Bir Milli Mücadele
İlk iki dönem ürünleri arasında önemli farklılıklar vardı elbette, ama zamansal, düşünsel ve kültürel anlamda büyük bir yarılma yaşanmamıştı; oysa 1980’lerde yeni bir kültürel iklime girdi Türkiye. Yeni kültürel iklimin edebiyat ve sanatı, konumuz özelinde roman yazımını etkilemesi kaçınılmazdı. Tarihi romanların -daha doğrusu fantezilerin- çok yazılıp çok okunduğu, ister tarihi konu alsın ister günceli, romanların merkezine tek bir insan tipinin varoluşsal meselelerinin oturduğu bu yeni konjonktürde, tarihi bir dönem olarak Milli Mücadele yılları da –konjonktüre uygun düşecek biçimde- yeniden ele alındılar. Elbette yekpare bir ideolojiden söz etmiyorum; Anadolu’nun kültürel mozaiği söyleminin, kadın hareketinin, çevreciliğin, savaş ve şiddet karşıtlığının taraftar topladığı, bir yandan sosyalist solla Kemalizm arasındaki sınır çizgisinin netleştiği öte yandan millici bir solun diğer milliyetçi hareketlerle birlikte yükselişe geçtiği ve nihayet siyasi islamın canlandığı bir dönem açılmıştı. 80 sonrasında yazılan Milli Mücadele romanları, bütün bu eğilimlerin yansıdığı bir alan olarak çok parçalı bir görünüm arz ederler. Mesela, ilk iki dönemin kötülük simgeleri –Rumlar, Ermeniler, vb.- bu dönemde Anadolu’nun kültür mozaiğinin bir parçası olarak insani yaklaşımlarla halkların kardeşliği teması etrafında ele alındıkları gibi, düşmanlığı ezeli ve ebedi sayan ilk iki dönem romanlarından daha kindar yaklaşımlara da maruz kalmışlardır.
Bir başka yenilik, Milli Mücadeleyi yadsımaksızın savaşın her iki taraf halklarında açtığı yaraları işleyen anlatılardaki artıştır. Geriye dönüp baktığımızda, Cumhuriyet romanının savaş karşıtı bir ideolojiyi köktenci bir biçimde hiç taşımadığını görebiliyoruz. Tersine, birbirine karşıt bütün ideolojileri birleştiriyordu savaş söylemi; sağ kesim için Orta Asya’dan bugüne uzanan şanlı tarihimizin yapıcısıydı o... Kemalizm, gücünü Anadolu’da verilmiş “Kutsal Savaş” mitinden alıyordu... Sol kesim ise ideolojisi gereği antiemperyalist savaşlardan yanaydı... Yani haklı ve haksız savaşlar vardı zihinlerimizde. 80’lerde ise barış rüzgarları esmeye başladı. Dido Satiriyu’nun 1962 yılında yazdığı ve Rum halkın Ege bölgesinde Türk-Yunan savaşı öncesi ve sonrasında yaşadıklarını bir kardeş kavgası teması etrafında işleyen “Benden Selam Söyle Anadolu”ya romanının 1982 Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'ne değer görülerek keşfedilmesi hem bu rüzgarların etkisiyle olmuş hem bu rüzgarları şiddetlendirmiştir.
İnsanlar geçmişlerini ve kimliklerini tıpkı bir roman gibi kurgulanan tarihsel hikayeler etrafında algılarlar. Nereden gelip nereye gittiğimiz, geçmişimiz, kimliklerimiz hep bu hikayeler içerisinde anlamlanır. 80’lerin kültürel iklimi de 80’ler Türkiyesinin siyasi yelpazesinde yer alan her kesim için yeni anlamlara, yeni kimliklere ihtiyaç doğurmuş, ihtiyaçlar ise en dolaysız biçimiyle kurgusal anlatılarda ifade edilmiştir. Son yirmi yılın Milli Mücadele metinlerindeki hikayeler, sözünü ettiğim yelpazeyi oluşturan toplumsal kesimlerin düşünce ve algılamalarını, toplumun birleşme ve yarılma noktalarını sergilemeleri açısından özellikle ilgi çekicidir.
Anlatılar savaşı genelde romana, konumuz özelinde ard alanını Milli Mücadele dönemine ayıran romanlara eksiksiz yansımıştır. Bu derleme içinde bahsi geçen romanlar yazarlarının siyasi eğilimlerine göre belli başlıklar altında toplanabilirler. Bir karşılaştırma yapıldığında aynı başlıkların Milli Mücadele hakkında yazılmış tarih anlatıları için de kullanılabilineceği fark edilecektir. Ayrıntısal farklılıklarından yapısal zıtlıklara kadar değişen bakış açılarını içeren Milli Mücadele anlatıları üzerinde düşünmek kuşkusuz tarihin “hakikat”lerine ulaşmak anlamına gelmez. Üstelik edebiyatın içerdiği bilgilerden tarihi olgulara dolaysız bir geçiş yapmak doğru da değildir, ama tarihi anlatıları -hayatı tam da bizim kendimize anlattığımız o akıp giden haliyle çağrıştıran- romanlar üzerinden düşünmek, zamanın anlatılar sayesinde nasıl kurulduğunu anlamaya ve anlatıların ikna gücünü kavramaya yardımcı olabileceği gibi, “okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi” anlamına da gelebilir. Gerçeğin bize nasıl göründüğünü ya da nasıl görünebileceğini inceleyeceğimiz en elverişli yer olarak roman, anlatının ardındaki ideolojik, psikolojik, siyasal, vb. dinamikleri test edebileceğimiz bir “laboratuardır". Ulusal kimliğin kurulduğu dönem olma özelliğiyle, meşruiyetini tarihte arayan ya da bugünün sorunlarını geçmişte çözmek isteyen her kesimin -icat etmeye değilse bile- yeniden yapılandırmaya çalıştığı Milli Mücadele döneminin 80 sonrası romanlarında birbirini dıştalayan olaylar ve kahramanlarla kurgulanması, geçmişi yeniden yapılandırmaya en uygun anlatının roman sanatı olduğu iddiasını doğrulamaktadır.
Cumhuriyet tarihinin ve ulusal kimliğin yapı taşı sayılan Milli Mücadele döneminin edebiyatımız içerisinde ağırlıklı bir yer kaplaması beklenebilir bir durumdur. Ancak, “Kurtuluş Savaşı Romanları”nda ele alınan romanların gerek nicelik gerek nitelik açısından böyle bir yer kapladığını söylemek hiç de kolay değil. Bu yetersizliğin nedenleri, yani Milli Mücadelenin “değeri herkesçe teslim edilmiş bir romanının yokluğu” hakkında pek çok tez ileri sürülebilir. Benim üzerinde durduğum, Milli Mücadele sürecinin hikayeleştirilme nedenlerinin edebiyattan çok siyasi ve ideolojik ilgilerle açıklanabilirliğidir.
A. Ömer Türkeş