Hergele Aşıklar

Yazarı: Niyazi Zorlu
Yayınevi: Metis Yayınları
Basım Tarihi: 2003
Sayfa Sayısı: 240





KİTAP HAKKINDA
Sinsi ya da açık politikaların, aile, okul gibi kurumların, �kısacası hayatın� yalanlarına isyan eden iki gencin öyküsü... Tanrının verdiği harfleri dilediklerince kullanmaya karar verince başlarına gelenler...
"Tanrı bize A vermiş... Bak, Tanrı bize B vermiş. Sonra C, D, sonra bize E vermiş. F vermiş, G, H, I, İ, J, K. Tanrı bize taaaaaaaaaA Z'ye kadar, sonuna kadar söz vermiş.
"Biz tA en başlangıçta n'apmışıZ? Biz: Cemicümle, bu söze güvenmişiz. Almışız harfleri, özlemden kavrulmuş kahve çekirdekleri gibi �ince ince dürülüp ağırlık ve kıymetlerine göre yerleştirilmiş el işi umutlarmış gibi çeyiz sandıklarındaki� çıkarıp yerlerinden her birini koklayıp göğsümüze bastırmış ve dizmişiz karşımıza. Bir güzel seyretmişiz ki! Aa, sanki yeni bir cümle basamağı! Hemen oracığa, merdivenlere çöküp oynamaya başlamışız. Onları yan yana getirmişiz, harfleri yan yana. Sıcak bir ekmek gibi bölünebildiğini görünce artmış hayranlığımız. Mutlu bir son dilemişiz kendimize, mutlu bir Z."

Kitabın İçinden
Biz her şeyi bacalardan duyduk. Kuş olup uçmak mı, bir çatının damında böyle tüneyip kalmak mı, dedik, allah kimseye vermesin, tövbeler olsun. Gittik, olup bitenleri annemize yemin ede ede anlattık. Annemiz, "Gel," dedi bize, kollarını açıp gülerek. "Gel bakayım benim hergele oğlum!"
Bizi sarıp sarmaladı, "Ben seni hiç öcülere, cadılara bırakır da, çarşıya gider miyim hiç! Ben senin kılına dokunur ve dokundurur muyum hiç?"
Annemize inandık. El ele verip çarşıya dondurma yemeye gittik. Agatha'nın romanlarından aldık. Kasa çakıyorduk. Ağır öğrenciydik. Çalışıyorduk. Terimizi silmeye vaktimiz yoktu, ama bir yanda tahtaları çivilerle örüyor, öte yandan merakla soruyorduk: "Eee," diyorduk, "sonra?"...
s. 54-57
Ben Optalidon! Ben kararımı bu mahzenden çooook önce verdim Mediha Hanım! Ben büyüyünce korkutucu olacağım, dedim. Herkesin ödünü patlatıcam. Adımı Optalidon'a çıkarmak için az çabalamadım. Korkunç bir ağrı gibi başlara saplandım. O başlara ispirtolu çatkılar bağlattım, ispirtosuz olanları ise çenelere dolattım.
Ben bebekken hiç öyle emekleyip sürünmeden birdenbire ayağa dikilivermişim, bir gün avludaki tulumbadan su çeken annemin arkasına sessizce yanaşmışım, annem birdenbire dönüp de beni karşısında ayakta görüverince küçük dilini yutayazmadan koca bir çığlık atmış ve korkusu sevincinin önüne geçmiş ve beni bir tokatla yere savuruvermiş, sonra sevinci skoru eşitlemiş "maşallah çocuğuma" diye beni iftiharla kucağına almış. Bakın şu saf gülümsemeye, melek gibiyim, kim kuşkulanır benden. Basın açıklamalarını, siz de takdir edersiniz ki hakkını vererek yaparım. E, biz, mikrofonların iltifatına varana epey yollar katettik!... Devamını okumak için bkz.
s. 65-66
Sonra Düş ya! Çukursinemasıkalabalığından bir kadın öne doğru çıkıyor, yumruk yaptığı elin iç kenarına sol elinin avucuyla altı patlatarak fedailerden birine bağırıyor.
"Sakın bu akşam eve geleyim deme... Sana mmmammam yok bu gece... Çok istiyorsan, doooğrukerhaneye!"
Düş ya! Bir ağızdan dolu dolu gülüyorlar!
Başka bir kadın, 1 VALİDE yere saçılmış güllerden birini alıp havaya kaldırıyor ve bas bas VALİye bağırıyor. "Size evlat mevlat da yok bundan böyle! Bakın komşular benim kızım kırmızı bir güldü. Yavrum bütün gün kitaplara gömülürdü. Çok ama çok düşünceliydi. Bizi, sizi düşünürdü. Başın belaya girecek kızım, kapa bu meseleleri derdim ama... Unutmazdı, dedim ya, ayraç olarak sizi kitaplarının aralarına koyardı... Kaldığı yeri sizinle bulurdu, sizin sayenizde durduğu yerden devam ederdi. Sizinle romanlar arasında benzerlikler kurardı. Ona kalsa sizin hayatınız ne kadar romansa, romanların hayatı da o kadar sizdi...






İNCELEME
1998 yılında “Şehir İçi Öyküleri” adlı hikaye kitabı yayımlanan Niyazi Zorlu, yazarlık serüvenini sessiz sedasız sürdürenlerden. 1965 Bingöl doğumlu Zorlu, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirmiş, TRT için radyo oyunları ve skeçler yazmış, 1994 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer öykücü” olarak anılmış; ikinci kitabı “Hergele Aşıklar” onun ilk romanı. Ancak belirtmek gerekir ki, Zorlu’nun ilk kitabı “Şehir İçi Öyküleri”, İzmir’in Taşmaşalık mahallesi sakinleri etrafında dönen hikayelerin ardında kendilerini sürekli hissettiren yoksulluk, dışlanmışlık, şiddet gibi temalarla bir bütünlük arzediyor ve romana yaklaşıyordu. Yazar, şehir tarafından yutulmuş gecekondu semtlerinin hikayeleştirilerek kurtarılmayı bekleyen insanlarını, o şehir ve o insanlara ulaşmayı engelleyen “araya gerili dil perdesini yırtarak” anlatmış, farklı bir dil ve üslup arayışının ipuçlarını sergilemişti. “Hergele Aşıklar”, işte o arayışın ürünü…

Çukur’daki hayatlar
Yine yoksul semtlere götürüyor okuyucusunu Zorlu. Kentin hemen dibine çömeltilmiş Çukur mahallesindeyiz. O çukurdan çıkma şansı olmayan mahallelilerle teker teker tanışıyoruz. Hikaye, onlardan birinin, Zekeriya’nın çocukluktan delikanlılığa kadar hiç vazgeçmeden sürdürdüğü “hergelece” hayatı üzerine kurulu. Hergele sözcüğü yanıltmasın; Zekeriya ve Hazan’ın hergeleliklerinde itlik, uğursuzluk yok, tersine etraflarını kuşatan her pisliğe, kendisini dayatan bütün kişi ve kurumlara ya da onların sokaktaki uzantılarına karşı isyanı da barındıran ayrıksı aşklarıyla, son yıllarda pek az örneğine rastladığımız olumlu kahraman tipleri onlar.
Doğumundan başlayarak izliyoruz Zekeriya’yı. Daha o zamandan romantik, o zamandan isyankar, öyleyse daha o zamandan “tehlikeli” biri. Henüz ilkokul sıralarında patlayan öfkesi ile kayda geçirilecektir Zekeriya. Oysa mahalle arkadaşı Kement’in yaptığı gibi düzene ayak uydurmak, birkaç “diddo”ya ruhunu satmak, yani işin kolayına kaçarak iyi çocuk olmak da mümkündür… Zekeriya doğru bildiği yolda yürüyecek, teorisi ile değilse de pratiğiyle bağlanacaktır devrimci hareketlere. Ne var ki dar zamanlardır, sokaklarda ölümün kol gezdiği kalleş zamanlardır. Zekeriya ve diğer hergeleler “ülkenin belli başlı fedai oymaklarınca harıl harıl aranırlar. Tehlikelidirler. Çünkü dünyayı adlandıracak harfleri, kelimeleri, sözleri vardır; A’ları vardır ellerinde, B’leri, C, D, E... Ellerinde pek çok harf vardır... Aranma emriyle vurulurlar, vur emriyle aranırlar! Aynı anda 3 öyküde birden parendeler atarlar, 29 harfi 33‘lük tespihler gibi şakır şukur aşkla sallarlar! Ancak dedik ya, dar zamanlardır Eylül günleri, kalleş zamanlardır; hergelelerin yaşama şansı artık hiç kalmamıştır…
Niyazi Zorlu, merkezine Zekeriya’nın kısa hayatını aldığı ve o hayatı Çukur sakinlerinin hayatlarına paralel olarak zamansal sıçramalar ve bilinçte kırılmış algılar eşliğinde -gündelik konuşma dilinin o algıyı engelleyecek perdesini yırtarak- aktarırken 12 Eylül öncesinin politik meselelerine özel bir vurgu yapmıyor. Tersine, politika Zekeriya’nın hayatının içinden çıkıp katılıyor hikayeye. Romanda asıl ağırlık Çukur’un şiddetle harmanlanmış, kısır çekişmelerle solmuş tahammülü güç yaşam koşullarında. Ne var ki bu ürpertici koşullar metnin hiçbir yerinde sloganlaştırılmıyor, edebi anlatının sınırları dışına çıkılmıyor. Mesela mekanları şu cümlelerle tasvir ediyor Zorlu; “nasıl olduysa, çukura doğru rüzgar esiyor… Avlulara, odalara yaseminlerin kokusunu taşıyor... Çürük bir diş gibi sızlanıyor mahalle, üzerindeki sarı ve iri toz bulutu ağır ağır dalgalanıyor. Yanlarına kadar yere gömülü, birbirlerinin üzerine abanmış, boyaları hangi renk oldukları çıkarılamayacak kadar solmuş, yağmuru yiyince şişmiş, güneşi görünce çatlamış, sakinleri kadar ölümcül ve bir o kadar inatçı, çoğunluğu iki katlı evlerden balgamlı öksürükler işitiliyor”. Öksürüklerle birlikte “bizim bu sırtımızdaki eğrilik hiç düzelmez mi, devletin şefkatli kollarından tek bir tanesi okşamak için bedenimize uzanamaz mı? Hiç çıkış yok mu?” haykırışları da işitilmektedir. O haykırışların sahipleri ki; “yaz kış sırtlarında erkeklerin ceket, kadınların yün yelek, aynı. Gömlekleri hep kollarından uzun kollu. Hayata hep fanilalarındaki ve çoraplarındaki deliklerle, renkleri ve büyüklükleri birbirine uymayan ceket, gömlek düğmeleriyle, hırkalarındaki söküklerle, ayakkabılarındaki kalın kartonlarla açık vererek girerler”.

Dilin sınırlarında dolaşmak
60'lı yılların sonunda, gecekondu mahalleleri kentleri kuşatmış, bu derme çatma evleri bile her an yitirme korkusu ile yaşayan yoksul insanlar kentin değişmez bir parçası olmuşlardı. Hem bu insanlar hem yaşadıkları mekanlar 70’lerin romanlarında –siyasi tercihler gereği- sıklıkla konu edildiler. Ne yazık ki pek azında edebi değerler gözetilmiş, ama sonuçta siyasi kullanımı içerisinde yoksulluk ya da gecekondular gibi yoksulluk ifadesi taşıyan kavramlar romana söylemselleşerek yerleşmişlerdi. 80 sonrası edebiyatında ise -gerçek hayatta ekonomik sıkıntılar, dağılım eşitsizliği, yoksulluk ve dolayısıyla gecekondular hızla artarken- yoksullar ve yoksul mekanları roman içeriğinden neredeyse tümüyle dışlanıverdiler.
“Hergele Aşıklar”, bu kadim meseleyi yeniden gözler önüne sererken gecekondu hayatını 80’lerde fantastik bir anlatıyla canlandıran Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ünü de hatırlatıyor. Latife Tekin de kente göç ile birlikte başlayan zihinsel parçalanmayı, “şehrin kıyısında, çöp yığınlarının çevresinde, fabrika artıklarının ortasında doğan yeni bir hayatın, şehrin çöpünden, yabancı bir kültürün atıklarından, paslı tenekelerden, kartondan, naylondan, muşambadan, plastikten yaratılmış gecekondunun masalını” alışılageldik anlatı kalıplarının dışına taşarak anlatmıştı. Yoksul mahallerindeki hayata masalsı yaklaşımın bir başka örneği Metin Kaçan’ın İstanbul’un göbeğinde, ama İstanbul’a çok uzak bir semti anlattığı “Ağır Roman”ıydı.
Her iki romandan da esintiler taşıyor “Hergele Aşıklar”, ama ne “Sevgili Arsız Ölüm” ne de “Ağır Roman” siyasal ve toplumsal meseleyi “Hergele Aşıklar”da olduğu kadar öne çıkarmamışlardı, onlar sistemin içine almadığı kentlileşememiş kentlilerin dünyayı algılayış biçimlerine, duygu ve düş dünyalarına odaklanmışlar, dilleri ile hikayeleri örtüşmüştü birbiriyle. Niyazi Zorlu, “Hergele Aşıklar”da Tekin ve Kaçan’ın romanlarından çok daha çıplak ve yakıcı meselelere uzanıyor; yoksulluğu, şiddeti, acımasızlığı, toplumun iki yüzlü değer yargılarını kimi yerde çarpıcı imgelerle ya da çözümü okuyucuya bırakılmış şaşırtıcı metaforlarla anlatısının her yanına yayarken sözünü ettiğim romanlara göre daha etkileyici. Ancak bu etkileyiciliği hikayenin tamamına yaydığını söylemek zor. Zorlu’nun romanın daha ilk cümleleri ile bizi farklı bir dile çağırdığını, metnini klasik anlatının dışında kurmayı vaat ettiğini, sözcükleri ve cümleleri dilin verili sınırlarının dışından taşıyacağı anlamlarla zenginleştirmek istediğini anlıyoruz. Üstelik zaman zaman bunu başarıyor da Zorlu. Ne var ki, aynı dil kimi yerde hikayenin çarpıcılığını gölgede bırakıyor, şiddeti yumuşatıyor, kahramanın diline uyum sağlamıyor, bir varoş devrimcisinin hüzün dolu hayatının ardından yakılan modern zaman destanını sevimli bir masala dönüştürüyor. Hemen ekliyorum; “Hergele Aşıklar”ı severek okumamızı engelleyecek yoğunlukta değil bu saydıklarım. Niyazi Zorlu, mutlaka okunması gereken bir yazar.
A. Ömer Türkeş





YAZAR HAKKINDA
1965'te Bingöl'de doğdu. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdi. TRT için radyo oyunları ve skeçler yazdı. 1994'te Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'nde "dikkate değer öykücü" olarak anıldı. İstanbul'da yaşıyor.