Nefes

Yazarı: Nuriye Akman
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Tarihi: Ekim 2004
Sayfa Sayısı: 317







KİTAP HAKKINDA
'... İğde camdan içeri üflemeye başladı. üçünü de bir ürperti sardı. Nice sonra kaos bitti. Ağacın ritmi çocuğa doldu. Toprağın altında yürüyen tüm böceklerin ayak sesleri yorganın altına sızdı. Ardından otların solukları yastığa ilişti. Uzak denizlerden iki dalga yanaştı ruhuna; bir yükseldi, bir alçaldı; hışırdayarak çarşaf olup çocuğun altına uzandı. Sırrı tempo tutar gibi nefesini onlarınkine uydurdu. Korkusu buharlaştı. Yine de sükunundan bir kelime bile doğmadı... Ve... Biz size kaval çaldık, siz oynamadınız. Biz yas tuttuk, siz ağlamadınız. Biz size ağıt yaktık, siz dövünmediniz! Gönlüne sağlık, Nuriye Akman'
Alev Alatlı

'Ses getirsin, okura ders versin, yazarını yüceltsin niyetiyle kaleme alınan 'akılcı romancılık' geleneğinden başlı başına bir sapmadın Nuriye Akman'ın romanı. Bitimsiz bir nefes, yankılarıyla çoğalan bir çığlık, varmaktan ziyade akmaya meyyal bir yolculuk ve belki de en önemlisi, okur ile yazarı, hüzün ile umudu hemhal kılan vecd halidir bu canım roman.'
Elif Şafak






İNCELEME
1957'de Samsun Ladek'te doğan Akman'ın tüm öğretim hayatı Ankara'da geçti. Yükseköğrenimini Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yaptı. Sümerbank'ta üç yıl süren memuriyetinin ardından 1982'de Milliyet gazetesinde çalışmaya başladı. 1985-1993 arasında Hürriyet'te, 1993-2002 arasında Sabah'ta röportaj gazeteciliğinin parlak örneklerini verdi. TRT için “İnci Avcısı” adlı programı gerçekleştirdi. Akman, yazı ve röportajlarını Zaman gazetesinde sürdürüyor.

Mistik Bir Masal
İnsan, hayvan ya da bitkilerin sağaltılmasından ev, yol, kanal yapımına, çocukların eğitiminden köylüler arasındaki anlaşmazlıkların çözümüne kadar her türden problemin halli, uzun yıllara dayalı gözlem ve deneyimlerden damıtılmış ampirik bilgilerin biriktiği, ustadan çırağa devir olunarak gelenekselleşen “bilgelik” müessesesinin işidir. Bu müessesenin ehilliği hakkında hayatın modern yakasındaki insanların kanaatleri ise –ifratla tefrit arasında- sürer gider; kimilerine göre rasyonel aklın çözemediği sırlara vakıf filozoflar, dertlere derman lokman hekimler yaşar Anadolu bozkırlarında, kimileri ise aydınlanma ışığından nasiplenmemiş, kocakarı ilaçlarıyla hayatı kararmış insanlar görecektir.
Nuriye Akman, ilk romanı “Nefes”te, tercihini bozkırın bilgelerinden yana kullanıyor ve onların zihin dünyasını mistik bir masal havası içinde dillendiriyor; Ücra dağların, yalnız kırların ve tenha ormanların kıyısına yerleşmiş küçük ve kayıp bir Güneydoğu Anadolu köyünde yaşayan Gaffar, Tabende ve Sırrı, trajik bir rastlantı sonucu aralarına katılan Jonathan ile birlikte doğumun, ölümün, hayatın, aşkın ve kelimelerin sırlarını arıyorlar.
Sırrı, köyün yakınlarında doğan, kimselerin tanımadığı annesi doğum sırasında ölen, babası bilinmeyen bir çocuk; kendisini yolun kenarında bulup büyüten köyün ebesi Tabende’yi annesi, köyün gassali Gaffar’ı babası bilmiş, birine “ebe”, ötekine “dede” demiş. Ne arkadaş ne kardeş aramış. Geç de olsa serpileceği, günü gelince gürül gürül konuşacağı, okuyup adam olacağı sanılsa da, o kendiyle ilgili sadece adını bellemiş. Aklının gelgitleri, tuhaf kelimeleri, manadan kıt konuşmaları köylüyü hep şaşırtmış, sonunda umut kesilmiş, ona “köyün delisi” denmiş. “Piç”liği sevgiyle sarmalanmayı engellemiş. Büyürken, sevilmek için insanların koltuklarının altına, dizlerinin dibine sokulduğunda reddedilmiş. Bazen uysal kalmış bazen hırçınlaşmış… Ne var ki, hiç kimsenin erişemeyeceği sırlar saklı Sırrı’nın varlığında; dünyanın Göktürkçe, Çuvaşça, Etrüskçe, Frigce, Ogurca, Hititçe, Sümerce, Akadca, Ketçe gibi bütün ölü ya da Çince, Tibetçe, Moğolca, Eskimoca gibi bize çok uzak dillerinden kopup gelen kelimler dökülüyor dudaklarından, insanlarla konuşamasa bile ağaçlarla anlaşıyor, hayatın bilgisini doğadan kotarıyor ve Sırrı, doğum hakkında Tabende’den, ölüm hakkında Gaffar’dan öğrendikleriyle yavaş yavaş olgunlaşıyor…
Tâbende, mektepli bir ebeden gördüklerini kaparak yetişmiş, insan sağlığı ile kalmamış ustasının verdiği hikâye, şiir, sözlük ve atlasları da bellemiş, Bakanlık tarafından yürütülen bir proje gereği kısa süreli eğitim almış. Ne var ki, bu Çalıkuşu projesi rafa kaldırılınca kanatlanamamış, köyünde kalıp ebelik işini üstlenmiş, “doğum”un felsefesine ermiş. Tabende’ye aşık ve talip olup red cevabı aldığında aşkını kalbine gömen Gaffar’sa dört yıllığına gittiği medreseden, sanki on dört yaş almış gibi, ağır, oturaklı, az konuşan bir adam olarak dönmüş. Kafayı iyiden iyiye ölüme takmış. Ne zaman eline gazete geçse, ne zaman radyoda haberler başlasa, zihni sadece ölümü seçmeye başlamış. O da ölümün felsefesini yapmış. İçinden gelen, ‘Bütün ölüleri sen yıka’ fısıltısına dedesi öldüğünde 'Emrin olur' yanıtını verdikten sonra köyün gassallı olmuş. O günden beri uzak yakın köylerin ölülerini yıkamak Gaffar’a kalmış.
Takvimler 1983’ü gösterdiğinde, karısı Denise’i bir trafik kazasında yitiren Jonathan da aralarına katıldığında başlıyor asıl hikaye: –Köylülerin taktığı isimle- Can, Amerikalı tanınmış bir dilbilimci. Yaşadığı travmanın etkisini Tabende, Gaffar ve Sırrı ile kurduğu ilişki sayesinde atlatacaktır Can; ve bir yandan Tabende ve Gafur arasındaki ilişkileri düzeltecek, bir yandan Sırrı’nın ağzından dökülen kelimeleri izleyerek dilbilimin cevap veremediği sırların peşine düşecek, bir yandan da tazelenen inançlarıyla hayatın manasını kavramaya başlayacaktır…

Masal dilinden dil felsefesine
“Mistik bir masal” demiştim “Nefes” için. Nuriye Akman, hayalle gerçek arasında gidip gelen, kutsal kitaplardan, tasavvuftan, masallardan, efsanelerden beslenip metaforlarla zenginleşen alegorik hikayesini yer yer fantastik dünya algısına eşlik eden folklorik bir dille anlatmış; bu bölümlerde Latin Amerikanın büyülü gerçekçiliğine yaklaşıyor Akman. Sırrı’nın ağaçlarla bütünleştiği bir andan yaptığım bir alıntı ile örneklemek istiyorum; “Sırrı'nın ağaç olduğu vakitler, dünyadaki tüm bıçakların sapı, ihtiyarların bastonu, kayıkların gövdesi, evlerin, kalelerin kapıları, çocuk taşıyan beşikler, azgın suların üstündeki köprüler, kuyuların çıkrıkları ürperdi, içleri bir hoş oldu.”
Sona gelindiğinde ise kendi içine kapalı, durağan köy yaşantısı, pek çok taşra anlatısı gibi “Nefes”te de dışarıdan gelen bir yabancının varlığı ile kabuğunu kıracak, Gaffar'ın “daire biçiminde, sularında hiç kıpırtı olmayan, üzerine tek bir yaprağın bile düşmediği, kimselerin varlığından haberdar olmadığı ıssız tepelerin arasında volkanik bir göle benzettiği” hayat, Sırrı için yeni bir doğum anını ateşleyecektir.
“Nefes”in hayalle gerçek arasındaki salınımının gerçeklik duvarına çarptığı, fantastik anlatının yerini varoluşsal meselelerin -dilbilim üzerinden yürütülen- felsefi tartışmasına bıraktığı sayfalarına gelindiğinde başlıyor anlatım problemleri; Can’ın Gaffar’a karşı Saussere, Wittgenstein, Schopenhauer, Hegel, Rousseau, Leibnez gibi filozaflara göndermeler ya da davranışçı anlambilim, gösterge, ruhbilimsel dilbilim gibi kavramlar eşliğinde verdiği felsefe kavgası, Gaffar’ın “bu bilimsel malumatfuruşluğa mistik kılıcıyla karşı çıkışı”, Tabende’nin Can’a gerçeklik duygusunu yitirtecek ağırlıktaki sözleri, kelimelerin kökenine yüklenen metafizik anlamlar, önceleri yıkanamamaktan şikayetçi olan Can’ın buralarda memleketindeki gibi “kirlenmediği”nden giderek yıkanma ihtiyacı bile duymayışı, memleketindeyken korkup yabancılaştığı ölümün buralardaki doğallığının verdiği rahatlama, tuttuğu üç günlük orucun hafiflettiği ruhu, hissettiği doygunluk ve bunlara benzer diğer ruhsal/zihinsel dalgalanmalar, doğrusu “uygarlıklar savaşını” bu coğrafya lehine sonlandırma gayretleri olarak hem biraz basit kaçıyor hem Güneydoğunun kuş uçmaz kervan geçmez bu köşesi söz konusu tartışmalar için inandırıcı bir mekan olmanın çok uzağında kalıyor hem de masal dilinden felsefe diline geçişin keskinliği hikayenin bütün kurgusunu zedeliyor. Hele ki, güncel siyasi meselelere dokunma isteğiyle romana karikatürize edilerek katılan PKK militanı ve onun sarf ettiği yapay sözler, metindeki yazar müdahalesini çok belirgin bir hale getirmişi Sonuçta, iyi başladığı yer yer etkileyici bir anlatım yakaladığı romanını çok uzatmış, konuyu dağıtmış ve toparlayamamış Nuriye Akman.
İyi bir hikaye, çok boyutlu karakter çizimleri, zengin tasvirler ve onları bir araya getiren edebi bir dil varsa eğer, o romanı sevmemiz için metnin gerisindeki ideolojiyle ya da yazarın benimsediği felsefeyle mutlaka uyum içinde olmamız gerekmiyor elbette. Ama “Nefes”in biçimsel özelliklerinin yazarın felsefi önermelerini paylaşmayan okuyuculara romanı sevdirecek yeterlilikte olduklarını söylemek zor.
A. Ömer Türkeş