Yolda Üç Kişi

Yazarı: Tuna Kiremitçi
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Tarihi: Nisan 2005
Sayfa Sayısı: 204







ARKA KAPAK
"Yakup, Leyla ve Halil yollarında gidiyorlardı. Onları düşsel bir kavşakta ben buluşturdum. Yol arkadaşlığı yapan bir üçlüden çok yazgıları kesişmiş üç kişi gibi geldiler bana. Tanıdığım insanlardı hepsi; içlerinde benden ve sevdiklerimden parçalar vardı. İyi anlaşacaklarını umuyordum başlangıçta; ne var ki onları oluşturan çizgiler netleştikçe, umduğum gibi geçimli olamayacaklarını anlamak zorunda kaldım. (...) Onların yola bakışlarına, beklentilerine ya da hüzünlerine göre değişiyordu her şey. 0 zaman da yürüdükleri yol ayni olmaktan çıkıyor, üçü için üç ayrı gerçeğe dönüşüyordu. Attıkları her adım onları yalnızca geçmişlerinden değil, birbirlerinden de uzaklaştırıyordu böylece. Zamanla bunun zaten tüm yollar için geçerli olduğunu, iki kişinin ayni yoldan yürümesinin olanaksızlığını da öğrendim. Yol imgesinin her daim taze kalmasının asıl nedeni buydu demek ki."





KİTAP HAKKINDA
Yakup! Leyla! Halil! Aşkla, tarihle ve yara izleriyle birbirine bağlanan üç kişi, üç uzun yol! Biri yirmi beş yaşında, ömründe ilk kez ayak bastığı yabancı topraklarda hayatın ve dünyanın köşe bucağından haberdar oluyor tanıştıkları ve yaşadıklarıyla. Uzakta, şehrinde yaşayan bir kadına hayranlık duyuyor. O kadın kırkına merdiven dayamış. Bir oğlu, ayrı yaşadığı bir kocası, ona hayatı zindan etmiş ve etmekte olan bir babası, aşkta bütünlenen bir devrimcilik geçmişi var. Sonuncusu, kadının kocası' Hayatı nerdeyse bir büyük sırdan yaratılmış, devrime inanmış, cazibeli bir adam' Yakup, Leyla ve Halil, Tuna Kiremitçi'nin yeni romanı "Yolda Üç Kişi"de buluştular. Üç ayrı dünya bir dünya kurdular. Bazen birlikte yürüdüler, bazen başka yollara saptılar, geçmişlerini ortaya koydular.
"Git Kendini Çok Sevdirmeden" ve "Bu İşte Bir Yalnızlık Var" adlı romanlarıyla geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşan Kiremitçi, hem kendi kuşağına hem de 78 kuşağına içeriden baktığı yeni kitabında farklı bir anlatım yakalıyor. Yazarı da romanın kurgusuna katıyor. Anlatıcının varlığını bize sık sık hissettiriyor, onun olaylara bakışını açık açık ele veriyor. Tuna Kiremitçi, kalemini bir kamera gibi kullanıyor. Ama bu öyle bir kamera ki kahramanların içini de okuyor. "Yolda Üç Kişi", duygulara seslenen, duygulardan beslenen sağlam ve güçlü bir roman.





İNCELEME
Daha ilk romanı “Git Kendini Çok Sevdirmeden”de dikkatleri çekmiş, ikinci romanı “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”la gerçek anlamda best-seller olmuştu Tuna Kiremitçi. Yeni romanı “Yolda Üç Kişi”de, ilk iki romanından farklı bir anlatım tarzını seçen, kurgusunu değiştiren, toplumsal tarihi daha yoğun hissettiren ve karakter tiplerini çeşitlendiren Kiremitçi, karakterlerin bireysel tarihlerinden seçtiği hüzünlü ve duygusal kesitleri dile getirişiyle, ilk iki romanını seven okuyucuların beklentisine bu kez de cevap veriyor.

Yakup, Leyla ve Halil

Adından anlaşılıyor zaten; üç kişi etrafında gelişiyor olaylar. 25’indeki tıp öğrencisi Yakup ile 78’kuşağından Leyla ve Halil, bir yol metaforuna yüklenen hayat yürüyüşlerinde, farklı zaman ve mekanlarda kesişiyorlar. Tuna Kiremitçi, işte bu kesişim anının öncesine, o ana ve sonrasına, ister aynı isterse farklı kuşaklardan olsunlar, insanların bir “yol”da yürüme serüvenlerine –yolculuğa zaman zaman kendisini de dahil ederek- bakıyor.
Üsküdar’da duvarları genellikle nemli eski bir apartmanın giriş katındaki sobalı evin küçük, sokağa bakan odasında babası gibi işçi değil de kaptan olmayı, kabına sığmayan bir denizci, bir serüvenci olmayı hayal ederken hekimlikte karar kılan Yakup’la, içinde yıllardır sakladığı seyehat tutkusunu gidermek üzereyken tanıyoruz. Üniversite sinema topluluğunun Fransızca bilen nadir üyelerinden olduğundan, Fransız hükümetinin AB topluluğu dışındaki ülke gençlerine okyanus kıyısındaki La Rochelle kentinde açtığı yaz okuluna katılma hakkı kazanmıştır. Gençler Paris’te buluşurlar. İstanbul, Prag, Beyrut, Saraybosna, Belgrat ve Kiev’den gelen kızlı erkekli öğrenciler Fransızlarla ve birbirleriyle olan ilişkilerini uluslarının siyasi ve kültürel tarihlerinin gölgesinde sürdüreceklerdir; en çok da hafızalarda tazeliğini koruyan Saraybosna katliamının… Yakup’sa bir yanda Prag’dan gelen güzel Marketa ile cinselliği keşfedecek, diğer yandan İstanbul’da Leyla ile yaşadıklarını düşünecektir.
6-7 Eylül olaylarından sonra emlak işine atılıp dünya malına kavuşan, eksiliğini duyduğu toplumsal statüyü ise Hüseyin Paşazade Zuhal hanımla yaptığı evlilikte arayan eskinin bıçkını, sonranın zengini, şimdilerin yaşlı, müflis ve ayyaş adamı Feridun Sait'in mutsuzluğa boğduğu bir ailenin büyük kızıdır Leyla; 80 öncesinde üniversite öğrencisiyken tanışmış devrimci öğrencilerden Halil’le. Karı koca, 80’e kadar siyasi mücadeleyi birlikte sürdürmüş, darbenin tezgahlarından geçmiş ve bir gece vakti Yunanistan üzerinden Almanya’ya iltica etmişler. Sonra ne mi olmuş?. Ne orada inatla sürdürdükleri faaliyetler, ülkeye dönüşleri, düzene oturttukları hayatları ne de doğan çocukları Deniz birlikteliklerini korumaya yetmemiş; Halil, “bana verdiğin mutluluk yazgımla yüzleşmeme engel oluyor” diyememiş, ama yine de terk etmiş Leyla’yı.
Çocukluğunda Siirt yakınlarındaki Botan Vadisinde çobanlık yapan, tesadüf eseri kalbindeki delik anlaşıldığında birkaç yıl ömür biçilen, bu yüzden etrafındakilerce konuk görülüp özgür bırakılan Halil’in gerçekten de yüzleşmesi geren bir yazgısı var. İçinde taşıdığına inandığı ölüm Halil’e yaşamını armağan etmiş, ölümden köşe bucak kaçarken doğup büyüdüğü Botan Vadisi’nden uzaklaşmış, küçük bir çobandan gerçek bir yaşam yaratmayı başarmış. Leyla’yı seviyor, Deniz’i seviyor, ama yorulmuş, geleceği hakkında özgür iradesiyle karar vermek istiyor artık…

Herkesin Bir Yolu Var, Birbirine Benzemez

Farklı zamanlardan farklı coğrafyalardan gelip İstanbul’da buluşan bu üç insanın iç ve dış yolculuklarını ortaklaştıran, bireysel kaderlerini değiştirme arzuları. Üstelik değiştirmişler ve hala da değiştiriyorlar. Yazarın kendisini de kapsayacak şekilde, sonlanmış bir değişim değil bu; hikayenin diyalektik yapısı şimdilerde yürüdükleri yollarda önlerine daha pek çok kavşak çıkacağını düşündürüyor. Ancak onları tanıyoruz artık, onlara güvenebileceğimizi, akıbetleri hakkında kaygılanmak için bir neden olmadığını biliyoruz.
Tuna Kiremitçi, yine kolaylıkla yakınlaşabileceğimiz insan tipleri çizmiş. Sadece Yakup, Leyla ve Halil’den söz etmiyorum; Yakup’un Fransa’da tanıştığı Sırp Goran’a, Sırplardan nefret eden Saraybosna’lı Cevad’a, Prag’dan gelen umarsız Marketa’ya ve diğerlerine de sevgi ve anlayışla yaklaşıyor, onları suçlamadan, yargılamadan, o anda gözüne nasıl görünüyorlarsa öyle resmetmiş. Yazarın kurgusallıklarını gizlemediği bütün bu kişiler ve ilişkiler, bütün bu dramatik hayatlar birer olabilirlik olarak anlam kazanıyor .
Victor Hugo’ya göre; "dram, insan kalbi, insan aklı, insan ihtirası, insan iradesidir. Günümüz için geçmişi canlandırmaktır. Bizden öncekilerle bizim yaşadığımız devri karşılaştıran tarihtir.” Tuna Kiremitçi, tam da böyle kurguluyor romanının dramatik yapısını; kendi kuşağıyla öncekileri -genel toplumsal tarihi kendi bireysel tarihinin merceğinde kırarak- karşılaştırıyor ve şu cümlelerle ifade ediyor niyetini; “Yakup, Leyla ve Halil yollarında gidiyorlardı. Onları düşsel bir kavşakta ben buluşturdum. Yol arkadaşlığı yapan bir üçlüden çok yazgıları kesişmiş üç kişi gibi geldiler bana. Tanıdığım insanlardı hepsi; içlerinde benden ve sevdiklerimden parçalar vardı. İyi anlaşacaklarını umuyordum başlangıçta; ne var ki onları oluşturan çizgiler netleştikçe, umduğum gibi geçimli olamayacaklarını anlamak zorunda kaldım. İstemesem de öğrendim. Yoldaş da olsalar, aynı yolun yolcusu değillerdi. Yol aynıydı belki ama, hepsi için ayrı anlam taşıyordu. Onların yola bakışlarına, beklentilerine ya da hüzünlerine göre değişiyordu her şey. O zaman da yürüdükleri yol aynı olmaktan çıkıyor, üçü için üç ayrı gerçeğe dönüşüyordu. Attıkları her adım onları yalnızca geçmişlerinden değil, birbirlerinden de uzaklaştırıyordu böylece. Zamanla bunun zaten tüm yollar için geçerli olduğunu iki kişinin aynı yoldan yürümesinin olanaksızlığını da öğrendim. (…) Yakup, Leyla ve Halil’in önlerinde yol yok. Yürüdükçe, yazgılarını birer salyangoz izi gibi arkalarında bırakıyorlar. Onlar yürüyor, ben yazıyorum. Bunları yazmamın nedeni de kendimce önlem almak: belki de yoldaki üç kişinin küçük serüveninden önce onlara ilişkin kimi söyleşiler okuyacaksınız. Söyleşilerdeki sorular da, yazarın zavallı yanıtları da meselenin özüne dokunmanın uzağında olacak. Böylece iyi kötü bir önyargı oluşacak bilincinizde. O önyargıyla baş edilemeyeceğini çok iyi biliyorum; ama yolunu değiştirebilirim belki. Sonuçta, üç ayrı yolda yürüyen üç kişiydiler Yolun gözlerinin önündeki kısmı aynı da olsa, gözlerinden içeri akıp yüreklerine doğru uzayan ve orada yeni biçimler kazanan kısımları farklı farklıydı. Sonuçta onlar yürüdü, ben de yazdım. Yoldaki dördüncü kişi olmak istedim yazarken, bunun olanaksızlığını bile bile”.

Yeni Bir Anlatım Tarzı
Yukarıdaki uzun alıntı sadece yazarın anlatmak istediği hikayeye dair bir özet değil, o aynı zamanda anlatım tarzını da ortaya koyuyor. İlk iki romanında olup bitenleri olaylar yaşayan kahramanın ağzından aktarmıştı Kiremitçi. Bu kez anlatıcı konumunda yazarın kendisi var. Akışı hızlandırıyor, yavaşlatıyor, yeri geldiğinde kesiyor. Söze girdiğinde kimi zaman kahramanların duygu ve düşünceleriyle, kimi zaman aşk gibi, dostluk gibi, kader gibi konularla, kimi zaman da doğrudan kendi anlatısıyla ilgili yorumlarda bulunuyor. Hikayeye dışarıdan yapılan bu müdahalelere rağmen roman bütünlüğü bozulmamış. Çünkü yazarın yorumları dramatik yapının bir parçası haline gelmiş. “Yazarın ve okurun sürekli birbirlerinin farkında olduğu ve cilveleştikleri bir anlatım tarzı” bu.
Tarih sahnesine çıktığı andan bu yana roman sanatının en büyük sorunu anlatım tekniğidir; olayların kime anlattırılacağı, kimin gözünden gösterileceği, her romancının daha yazmaya başlamadan önce çözmesi gereken bir sorudur. Her şeyi bilecek midir, olayların bizzat yaşayanı mı yoksa gözlemcisi midir ya da işe hiç karışmayan bir nakledici mi? Yarattığı kurmaca dünyaya bir gerçeklik ya da doğruluk kazandırmayı amaçlayan yazar, anlattığı dünya kadar anlatım tarzıyla da aşmalıdır bu soruları. Doğrusunu isterseniz sorulara net bir cevap verilemez; çünkü romanın kurgulanmış bir anlatı olduğu yazarla okuyucu arasında daha baştan yapılmış bir anlaşmadır. Ve Sartre’a göre, gerçeklik yanılsaması yaratmayı amaçlayan hiçbir teknik, hiçbir nesnellik yöntemi, roman yazarını sorumluluktan kurtaramaz. Ne kadar gizlenmeye çalışsa da, romancı gene de işin içindedir.
20. yüzyılda bu hakikatten yola çıkılarak yazılan kimi romanda, yani romancının sorumluluktan kurtulamayacağını ve hep orada işin içinde olacağını bilen, ama gene de yapıta bir bağımsızlık, bir gerçeklik kazandırmaya uğraşan yazarlarca yazılanlarda, çelişki aşılmış olmasa da çelişkiyi romanın yapısal öğelerinden biri haline getirmek, yani romanın gerçekliğine konulan şerh, kahramanın sözüyle yazarın sözü arasına konulan mesafe, okuyucuyu edilgenlikte çıkararak gerçeğin parçalanmış yüzeyine yaklaştırabilmiştir. Mesela “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nda Milan Kundera, bu anlatım tarzını araya deneme güzelliğindeki yorumlarını da katarak iyi kullanmıştı. Prag’lı Marketa ve Eva karakterleriyle o romana gönderme yaptığı anlaşılan Tuna Kiremitçi’nin “Yolda Üç Kişi”de Kundera tarzında bir anlatımı seçtiğini söyleyebilirim. Ancak Kiremitçi’nin bakış açısı da biçime dair basit bir seçim değil; yöntem, uzaktan tanıdığı insanlar, zaman, mekan ve olaylar üzerinde tasavvur ve tahayyüllerde bulunurken yazarı özgürleştiriyor. Anlatı ve Kundera’nınki gibi deneme tadındaki yorumların Kiremitçi’nin yakın geçmiş üzerindeki düşüncelerinin ifadesi olduğu, insanlar ve kuşaklar üzerinde tahakküm kurmaktan kaçınıldığı çok açık.
Önceki romanlarındaki kadar başarılı olay örgüsüyle, kişilerinin ruh hallerindeki çözülme ve yoğunlaşma anlarını ortaya çıkarması, kişilerin en doğal, en kendiliğinden görünen duygulanımlarının bile tarihsel/toplumsal toplumsal dolayımdan geçtiğini gösterebilmesi ve dili kullanışıyla, Tuna Kiremitçi, bir kez daha iyi bir roman sunuyor okuyucusuna.
A. Ömer Türkeş





YAZAR HAKKINDA
Tuna Kiremitçi, şubat 1973'te Eskişehir'de doğdu. İlk şiirleri, Galatasaray Lisesi'nde okuduğu sırada 'Varlık' dergisinde yayımlandı (1991). 1994 yılında 'Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'nü kazandı ve aynı yıl ilk şiir kitabı olan 'Ayabakanlar' okuyucuyla buluştu.
1997'de 'Erguvan Balkan Şiir Ödülü'nü Bosnalı şair İzzet Sarayliç'le paylaşan Kiremitçi, sonraki yıllarda 'Varlık', 'Gösteri', 'Milliyet Sanat', 'Kitap-lık', 'Nar', 'Sombahar' ve 'Aykırı' gibi dergilerde şiir ve denemeleriyle göründü. 1998 yılında ikinci şiir kitabı olan 'Akademi' yayımlandı. 2002 yılında ilk romanı 'Git Kendini Çok Sevdirmeden' yayımlandı ve o yılın en önemli edebiyat olaylarından biri olarak kabul edildi. 2003'te ise ikinci romanı 'Bu İşte Bir Yalnızlık Var' yine geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu.
Tuna Kiremitçi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde sinema eğitimi görmüş, senarist ve yönetmen olarak üç kısa filme imza atmıştır. Ayrıca, kendi kurduğu Kumdan Kaleler topluluğuyla 1996 tarihli bir rock albümü ("Denize Doğru") hazırlamış ve bu albüme şarkı yazarı, solist, gitarist ve aranjör olarak katkıda bulunmuştur. Yazar halen eşi ve oğluyla birlikte İstanbul�da yaşıyor.