Hacı Murat
Yazarı : Lev Nikolayeviç TOLSTOY
Yayınevi : Armoni Yayıncılık
Çevirmen : Barbaros KÜPÇÜK
Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 2001 - Ağustos
Sayfa Sayısı : 160
KİTAP HAKKINDA
Tolstoy bölgenin insanlarının karakterize yaşam tarzlarını ve davranış kalıplarını aktarmak konusunda öyle başarılı olmuş ki en dikkatsiz okur dahi günümüzde de devam eden bu acı ve inat dolu sorunun aktörleri olan Kafkas Halkları ve bu halkları oluşturan kişilerin düşünce ve duygu dünyalarına giriş yapmak durumunda kalıyor; ve hiçbir Uluslararası İlişkiler uzmanının sahip olamayacağı “incelikte” bir Kafkaslar uzmanı oluyor.
Tolstoy’un bu çok da hacimli olmayan ama son derece yoğun kitabını okumaya başlamadan, okuyucu, Kafkaslar’ın tarihte ve günümüzde taşıdığı özel anlamları kendine sormalı. Erken bir tarih vermek gerekirse 10ncu yüzyılda başlayan Rus-Kafkas Halkları çekişmesi Altınordu Devleti ve Timur İstilaları ile uzunca bir süre yatışmış gözükmüş fakat 16 yüzyılda çatışmalar tekrar şiddetlenmiş ve 1700lerden başlayarak Osmanlılar ile diğer Avrupa güçlerinin de yoğun katılımı ile doruğa çıkan sıcak çatışmalar çok kısa süren aralıklarla günümüze dek süregelmiştir.
Dağınık Kafkas Halkları Rusların kararlı işgal ilerleyişine 300 yıl boyunca coğrafyanın aman vermez olması, bölge insanının sert karakteri ve içinden çıkardığı yerel/efsanevi liderlerle karşı koymuştur.
İşte Hacı Murat, romana adını veren baş karakter, da bu yerel liderlerden biridir. Roman gene bir yerel efsane olan Şeyh Şamil’in en kıdemli ve yetenekli savaşçılarından biri olan Hacı Murat’ın Şeyh Şamil ile arasının açılması üzerine çaresiz kalarak Ruslar’a sığınması ekseni üzerinde kurulmuş. Tolstoy giriş bölümlerinde kısa ama etkin fırça darbeleri ile Kafkas Halklarının ve tek tek insanlarının karakteristik özelliklerini, Hacı Murat ve adamları ile bir köydeki günlük yaşamı tasvir ederek veriyor. Bu bölümler Kafkas insanının ne tür bir yaradılışa sahip olduğunu netlikle anlamak için son derece etkili. Daha sonra Hacı Murat’ın kişisel dünyasını irdelemeye başlayan Tolstoy mücahit bir direniş liderinin içindeki açmazları ve yaşadığı vicdani ikilemleri kitap boyunca önümüze seriyor. Burada Tolstoy’un, yaşadığı dönemin “Pis Kafkaslı” anlayışına sahip ortalama Rus okuruna, “onların” da insan olduğu mesajını iletmiş olması, anlamlı.
Kitap bölgeye atanmış Rus memur tabakasının yaşantısı, bu zümrenin Hacı Murat’a ve Kafkas insanına bakışları, Hacı Murat’ın giderek sonu uçurum olan bir sürüklenmeye karşı çareler araması, kendi geçmişini değerlendirmesi ve süre giden savaşın detayları/mikro sonuçları ile akıp gidiyor. Yazar Tolstoy olunca doğaldır ki tüm anlatımlar ve tasvirler çok önemli saptamalarla doluyor ve okur bir yandan Kafkas insanlarını ve sorununu özünden anlarken diger yandan Rus yaklaşımını, Rus insanını ve bölgedeki, sürgündeki, mutsuz Rusların hayatını da özümsüyor. Ama en önemlisi, iki tarafın da kayıplarının insanlar olduklarının altını çizen Tolstoy böylece daha genel bir düzlemde evrensel ve insancıl yaklaşımını okura inkar edemeyeceği şekilde sunuyor. İster bir Rus olun ister bir Dağıstanlı, Hacı Murat’ı okurken taraf tutamıyorsunuz.
Kitaptaki en ilginç bir ara bölüm, çatışmada ölen bir Rus askerinin ailesine ayrılmış kısa bir girinti. Bu bölümde askerin geride bıraktığı ailesinin düşünceleri, eylemleri ve askerin ölümü ile değişen hayatları son derece özetle ama bir o kadar yalın ve kitabın genelinden ayrık bir şekilde verilmiş. Kişi bu bölümle karşılaştığında Romantiklerde bilgi vermek adına romanın gidişatına verilen ara ile ancak modern sinemada rastlanan bağımsız bölümler anlayışının Tolstoy’da ustalıkla, ve ne kadar da erken, harmanlandığını şaşırarak görüyor. Tabi ki Tolstoy’un yapmak istediği bir savaşın her iki tarafta da açtığı yaraları nesnellikle vermek; ama seçtiği bu üslup son derece ilginç. Aynı üslupsal yaklaşımı kitabın Rus Çarının bir gününü gösteren başka bir ara bölümünde de görmek mümkün.
Böylece, Hacı Murat’ın detaylı bir çatışma tasviri ile anlatılan ölümüyle sonuçlanan kitabı bitirdiğinizde, ortalama bir okursanız dahi, Kafkas sorununun kökleri, Kafkas ve Rus Halklarının birbirleri ile etkileşimli gündelik hayatları ve iç dünyaları, savaşın insan üzerindeki etkileri ve olumsuz sonuçları kafanızda son derece berrak bir hale geliyor. Demeliyim kitap Hermeneutik yani kurgusal anlatımlardan tarihi dönemlerin ve dönem insanının özelliklerini çıkarma bilimi açısından tam bir başyapıt. O halde kitap hem Tolstoy ve çözümleyici Rus edebiyatı düşkünleri açısından hem de halen güncel bir sorun olan Kafkaslar’a özel ilgi besleyenlere hitap ediyor. Tabi ki en iyi okur bu ikisini harmanlayarak bu büyük yazarın bu güzel kitabını zevkle okuyacak olandır.
YAZAR HAKKINDA
Büyük Rus yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy (Leo Tolstoy), 9 Eylül 1828’de Tula’da bulunan ailesine ait Yasyana Polyana Malikanesinde doğdu. İki yaşında annesini ve dokuz yaşında babasını kaybetti. Anne ve babasının olmaması sebebiyle eğitimini halaları üstlendi ve 1943 yılında Doğu dilleri okumak üzere Kazan Üniversitesi’ne gönderildi. Fakat uzun bir süre geçmeden buradaki eğitimini yarıda bıraktı ve Hukuk Fakültesi’ne geçti. Bu fakültedeki eğitimini de yarıda bıraktı ve 1847 yılında, doğduğu yer olan Yasyana Polyana’daki çiftliğine geri döndü. Aradan üç yıl geçtikten sonra, 1851’de Rus ordusuna yazıldı ve 1854-55 arası Kırım Savaşın’da topçu teğmeni olarak görev yaptı.
Bu dönemde otobiografik eserler olan Çocukluk, İlk Gençlik ve Gençlik’i ve ayrıca Tipi, İki Süvari Subayı ve Toprak Ağası’nın Sabahı’nı yazdı. Bu ilk başarılarından sonra kendini edebiyata adamaya karar veren Tolstoy, savaştan sonra St. Petersburg’a gitti, fakat burada birini radikal demokrat N. Çernişevski, diğerini muhafazakar liberal I. Turgenyev’in temsil ettiği iki edebi kampla anlaşamayarak 1857’de İsviçre, Almanya ve Fransa’yı kapsayan bir seyahate çıktı. Bu dönemde eğitim kurumlarıyla ilgilenmeye başladı ve Rusya’ya dönerek çiftliğindeki köylü çocukları için bir okul açtı. 1860’ta ikinci bir Avrupa seyahatine çıkarak buradaki eğitim kuramlarını ayrıntılı bir şekilde inceledi. Bu incelemelerin neticesinde, Batı’nın yapay ve maddeci uygarlığını, insanı bozan bir etken olarak görmeye başladı. Avrupa seyahatini bitirip Rusya’ya döndüğünde serflik kaldırılmıştı. Tolstoy, kendi bölgesinde eski serflerle toprak sahipleri arasındaki toprak ve borç anlaşmazlıklarını çözmek üzere yargıçlık görevini üstlendi.
1862 yılında komşu çiftliğinin sahibinin kızı olan Sofya Andeyevna Bers’le evlendi ve bu evliliğinden on üç çocuğu oldu. Bu dönemde yazar, “Kazaklar”, “Sivastopol Hikayeleri” ve belkide en büyük romanı olan “Savaş ve Barış”ı yazdı. Napolyon Savaşları sırasında, 1865'de yazdığı "Savaş ve Barış", yaşama sunulan bir destan olarak nitelendirilir. Bu romanda geniş bir zaman sürecinden bahsedilmesi, somut özelliklerin canlandırılmasında kaydedilen yüksek başarı düzeyi, sayıları beş yüzü aşan sayıda kişiyi içermesi, öykünün dallanıp budaklanarak ilerlemesi bu eseri başyapıtlardan biri haline getirmiştir. Eser geniş ve detaylı olması nedeniyle tarihi bir belgesel niteliği dahi taşır . Bu kadar çok sayıda karaktere rağmen, her bir karakter diğerlerinden çok farklı özellikler taşır. Tolstoy, “Savaş ve Barış” adlı eserinin yayımlanmasından sonra, yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. Bu bunalımın izleri, 1877 yılında yayımlanan, ikinci büyük romanı sayılabilecek “Anna Karenina” adlı romanında da görülür. Bu romanda yazar, aileleri mutsuzluğa götürebilecek etmenleri araştırıp, kendimizi sorgulamaya sevketmiştir.
Tolstoy, 1880’den sonra Hristiyanlıktaki ölümsüzlük düşüncesini, Ortodoks Klisesi’ni ve her türlü siyasal iktidarı yadsıyan, kendine özgü bir tür hristiyanlık anarşizmi geliştirmeye başladı. Düşüncelerini açıkladığı ‘‘Dogmatik Teolojinin Eleştirisi’’, ‘‘O Halde Ne Yapmalıyız?’’ ve ‘‘Tanrı’nın Hükümdarlığı Kendi İçimizdedir’’ adlı makalelerin yayımlanmasından sonra 1901’de Kilise tarafından afaroz edildi. Bu dönemde yazdığı “İvan İlyiç’in Ölümü”, “Kreutzer Sonat”, “Hacı Murat” ve son büyük romanı sayılabilecek “Diriliş” gibi eserleri, aynı manevi arayışa, ahlâksızlıkla suçladığı sanatı ve dogmalar ve mucizeler üreten Kilise’yi yadsıyışına işaret eder.
1900’lerden itibaren bir yandan mülkiyet konusundaki radikal fikirleri nedeniyle ailesiyle arası açılırken, diğer yandan aydın Rus gençleri arasında giderek daha çok tanındı. Bu ikisi, derin bunalımını ve manevi yalnızlığını arttırdı. 7 Kasım 1910’da ailesini terk etmeye karar vererek yanına en küçük kızı ve doktoruyla yola çıktı. Ancak birkaç gün sonra Astapovo tren istasyonunda zatürreden ölmüş olarak bulundu.


LinkBack URL
About LinkBacks


Alıntı Yaparak Cevapla
