• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    22-10-2004
    Mesajlar
    180
    Karizma Gücü
    0

    ÇİÇekler Dondu...

    Sabah odamın perdelerinde öyle bir aydınlık vardı ki öğleye kadar uyuduğumu sandım. Oysa saat daha sekiz bile olmamış. Bir süre daha kaldım yatakta. Kollarımı bir çocuk gibi heyecanla iki yana uzattıktan sonra başımın arkasına yerleştirdim ve geçen hafta olanları düşünmeye başladım.

    Pazartesi günü, sinyal işleme dersinden sınavımız vardı. Saat altı gibi bölüme gelmiştim. Yine boynum tutulduğu için başımı dik tutmakta güçlük çekiyordum. Tanımadığım öğrencilerle dolu koridorlarda dolaşarak kapısında ismimin yazılı olduğu sınıfı aradım. Geç de kalmıştım biraz. Sınıfa girip boş bir yer bakındım kendime ama bütün sandalyeler tutulmuş gibi görünüyordu. O sırada birinin ince, belli belirsiz bir ses tonuyla
    "Şurası boş!" diye seslendiğini duydum.
    İşte ilk kez o zaman görmüştüm onu. Oysa en azından iki-üç yıldır aynı bölüme gidip gelmiş olmalıyız. Teşekkür edip gösterdiği yere oturmadan önce kısa bir an yüzüne bakabilmiştim. Yüzü ifadesizdi. Göz göze gelmemeye çalışmıştı. Sanki biraz önce konuşan o değilmiş gibi. Güzel miydi? Evet güzeldi. Biraz bakımsız da olsa güzel. Ama o anda beni en çok etkileyen ve o şekilde etkileyen şey bana yardımcı olmaya çalışması olmuştu. Böyle şeylerin yalnız ve hayatta kalmaya çalışan birini nasıl etkileyebildiğini anlatmak güçtür.

    Sınav çıkışında onu yeniden görebilmek umuduyla çevreme bakınmıştım ama sandalyesi boştu, sorulara daldığım bir an çıkıp gitmiş olmalıydı. Sonra bir hafta boyunca bölümün bahçesinde, koridorlarda onu bekleyip durdum. Gördüğüm yerde de peşine takılıyordum. Hiç böyle şeyler yapacağım aklıma gelmezdi. Aldığı derslere bile girmeye başlamıştım. Hep en arka sıraya oturuyor ve kimseyle konuşmuyordu. Hatta, sinyal sınavından önce benimle konuşmamış olsa, dilsiz olduğundan bile şüphelenebilirdim. Biraz utangaçtı sanırım, ya da farklı olduğunu düşünüyordu. Başka bir dünyadanmış gibi. Çekingen, mağrur, küskün ya da hepsi birden ama kesinlikle çok üzgün. Genellikle asık oluyordu yüzü. Yine de, ara sıra sınıfta olup biten birşeylere gülümseyebiliyordu. Beyaz dişlerini lütfedercesine sergileyen isteksiz ve bir o kadar da etkileyici bir gülüştü bu.

    Perşembe günü daha da ileri giderek yanına oturdum. Yine de tek kelime konuşamadım ama. Sanki etki alanına girmiştim ve iyice elim ayağıma dolanmıştı. Gerçi bundan şikayetçi de değildim. Damarlarımda hem zevk veren, hem de beni soluksuz bırakan birşeyler dolaşmaya başlamıştı. Yüzümü ona doğru çevirip yüzüne, vücuduna, bacaklarına uzun uzun bakmamak için kendimi zor tutuyordum. Bazen kibar, sessiz, ağır ağır bir bacağını diğerinin üzerine atıyor sonra yine yavaşça bacak değiştiriyordu. O gece onu istedim. Ateşlenir gibi bir histi bu. Bahar erken gelmişti. Bütün hafta boyunca havalar çok güzel gitti. Kampüsteki meyve ağaçları çiçek açmıştı. Ödevler yığıldı, çalışamadım, aklımı başka birşeylerin işgal etmesini istemiyordum hiç.

    Bugün salı. Bugün onunla konuşmaya kararlıyım. Kalbim sıkışıyor. Ama bu işi fazla da uzatmamalıyım artık. Sadece tanışacağım. Gidip tanışmak; o kadar. Bir ilk adım.

    Bir saat kadar sonra yataktan kalkabildim. Kalkar kalkmaz da perdelerin arkasındaki gizemli parıltının kaynağını görebilmek için perdeleri araladım. Tahmin etmem gerekirdi. Kar yağmıştı, her yer bembeyaz olmuştu.

    Dolabı açıp, alt raflardaki ütülü kot pantalonlarımdan birini, bir de en beğendiğim kazağımı giydim. Tuvaletteki aynanın karşısında ellerim saçlarımı kendiliğinden tarıyorlardı. Mümkün olduğunca da gizli yapmaya çalışıyordum bu "süslenme" işini. Yurtta kimsenin alaylarıyla uğraşmak niyetinde değildim. O sırada odamın telefonunun çaldığını duydum. Sabunluğumu ve traş takımlarını orada bırakıp odaya koştum. Hülya'ydı arayan. Bizim dönemden, yüksek lisans eğitimi için üniversitede kalan bir arkadaşım. Yurda ziyarete gelmişti, aşağıda beklediğini söylüyordu. Uğradığına çok sevinmiştim.

    Bazen çok arkadaşım olduğunu düşünürüm. Bazen saymaya kalksam bir elimin parmaklarını geçmiyor. O zaman insan ister istemez eksik hissedebiliyor kendini. Hele doğumgünleri yok mu!

    Aceleyle hazırlandım. En son odaya şöyle bir bakıp almam gereken başka birşey olup olmadığını kontrol ettikten sonra lobiye indim.
    Hülya'yı görür görmez gülümseyerek "Efendim, nerelerdesiniz?" diye söylendim.
    "Biz buralardayız efendim, siz nerelerdesiniz?" diye karşılık verdi hemen.
    Tanımadığım arkadaşları vardı yanında. Geçerken uğramışlar. Derse yetişmem gerektiğini söyleyince beraber bölüme doğru yürümeye karar verdik. Bir yandan da konuşurduk. Konuşacak çok şey vardı.
    Yurttan çıkar çıkmaz kar karşıladı bizi. Kartopu gibi yağıyor, hızla tutuyordu; ilk kez geçilen yollarda ayaklarımızın altında bisküvi gibi çıtır çıtır eziliyordu.
    Beremi başıma geçirdim hemen. Biraz tuhaf bir berem var. Kukulata gibi duruyor. Giymeyi beceremiyorum herhalde.

    "Eee?" dedim Hülya'ya. "Anlat bakalım!"
    Aslında bu soruyu sorup sormamak konusunda kararsızdım. Çünkü iyi görünmüyordu pek. Zayıflamıştı. Biraz kendini bırakmış gibi bir hali vardı.
    "Biz Mustafa'yla ayrıldık." deyiverdi.
    Ne diyeceğimi bilemedim. İlişkileri fena gitmiyordu ama başından beri onları birbirlerine çok da yakıştıramamıştım zaten. Üzüldüm desem yalan olur.
    "Boşver" dedim, "Zaten onu sana yakıştıramamıştım hiç!"
    Güldü.
    "Bunu daha önce hiç söylememiştin ama?"
    "Bilmiyorum. Çabalıyordunuz ve ben köstek olmak istemedim."
    "Doğru. Ama dost da acı söyler."
    "Öyle ama tatlı dil de yılanı deliğinden çıkarır, falan, ne alaka."
    Güldük.
    "Bir ara." dedim "Sinemaya gidelim seninle. Hatta hemen yarın gidelim. Belki içeriz de."
    "Artık içmiyorum." diye cevap verdi. "Ama sinemaya gidelim."
    Yurtlar çoktan dışarı dökülmüş, kartopu savaşları başlamıştı. Uzun zamandır kar topu oynamadığımı düşündüm.
    O sırada arkadan atılan bir kartopu Hülya'nın başını sıyırıp geçti. Bir taciz atışıydı bu. Hülya hemen eğilip yerden mümkün olduğunca çok kar toplayarak arkasına döndü. Arkadaşları bir yandan birbirlerini işaret ederken bir yandan da korku dolu kahkahalar atarak kaçıştılar. Kartopu oyununun yazısız kurallarına uyuyorlardı. İlk atışı onlar yaptıkları için Hülya karşılık verme hakkını kullanıyordu şimdi.

    Ben de bir duvarın üzerinde birikmiş karları kucaklarayak büyük bir kartopu yaptım kendime. Kar yumuşaktı, sonra sıkınca pamuk gibi esnekleşiyordu.

    Birisi bana saldırırsa şiddetli bir karşılık vermek üzere hazırlanmıştım. Sonra belki ben de birilerine sataşabilirim diye düşündüm. Bir tek Hülya'yı tanıyordum, ama sırf bunun için de ona yüklenmek istemedim. Başka birine atarsam da, ters birşey söyler diye çekindim. Uzaktaki bir ağacı vurmaya çalıştım ama kartopu elime yapışınca iki metre uzağa çakıldı.

    "Has...ktir!" diye söylendim.

    Stadyumun yanından geçerken kar yağışı iyice şiddetlenmişti. Ağaçların üzerinde, öbek öbek birikip sonra küçük çığlar halinde aşağı kayıyordu. Futbol sahası bembeyaz olmuştu. Oyunu bırakıp adımlarımızı hızlandırdık.
    "Siz gelmeyin isterseniz." dedim.
    "Yok, minibüse bineceğiz biz de."
    Stadyumun çevresinden dolaşan toprak yol, sıkıştırılmış kardan bembeyaz mermerimsi bir tabakayla kaplanmıştı.
    "Aman dikkat edin kaymayın ha!" diye söylendi birisi.
    "İnşallah" dedim. "Buz yapmaz." Sanki yolların buz tutmaması benim için hayati bir önem taşıyordu. .
    "Ağaçlar" dedi Hülya ağaçları gösterek "Bembeyaz çiçek açmışlardı, görmüş müydün? Yazık, dondu hepsi."

    Bölüme yaklaştıkça kalbim iyice sıkışmaya başlamıştı. Sormasını istemiyordum, sordu Hülya.
    "Eee?" dedi. "Sen anlat bakalım, senin o işler nasıl gidiyor?"
    Kimseye anlatmak istemiyordum onu. Bir kere anlatmak çok zordu. Konuşarak, kelimelerle anlatılabilecek birşey değildi pek. Zaten ortada daha hiçbirşey de yoktu aslında. Böyle bir durumda da konuşmak istemiyor insan. "Sihri bozmak"tan falan korkuyordum işte. İnsan, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında her zaman batıl inançlar geliştirmiştir. Hele hele bu kontrol edemediklerinden derin bir arzu ile beklediği birşeyler var ise. O zaman işte yağmur dualarına başlarız.
    Ama birşeyleri bütünüyle gizli tutmayı da beceremem, belli ediveririm. Hülya da öyle ısrarla üstüme geldi ki sonunda dayanamayıp konuşmaya başladım. Bir iki dakikada anlatabildiğim kadarıyla anlattım herşeyi.
    Hülya bir çocuk gibi heyecanlanmıştı. Hele kızın bizim bölümden olduğunu öğrenince tahmin yürütmeye çalıştı. Ama sonunda tariflerime benzeyen birini çıkartamayıp pes etti.
    "Hayret!" diye söylendi. "Herhalde bölüme fazla uğramıyor."
    "Bugün beraber dersimiz var." deyiverdim birden. Der demez de pişman olmuştum. Çenemi tutamıyorum.
    "Öyle miii! Valla gelirim ben de şimdi, çatlarım yoksa meraktan. Bi göriym bakiym kimmiş, neyin nesiymiş. Hihihi!"
    "Tamam, gel hadi."

    Sınıfa girdiğimde yine arka sıralarda oturuyordu. Onu çok özlemiştim. Çok da güzel görünüyordu. Makyaj yapmıştı. İlk defa makyajlı görüyordum onu. Ben önde, Hülya arkada orta sıralardan ikisine oturduk. Oturur oturmaz da:
    "Arkada." diye fısıldadım Hülya'ya doğru hafifçe eğilerek. "Sağ tarafta. Hemen bakma ama." Hülya neşeliydi. Bana gülüyordu.
    "Ay, tamam, peki peki!"
    Ders çok eğlenceli değildi tabi. Bir de yanımda Hülya'yı da görünce hoca iyice işkillenecek diye korktum. Siz kimsiniz, numaranız ne, derse kayıtlı görünmüyorsunuz falan derse ne cevap verecektim. Hülya bir süre masal dinler gibi dersi dinledikten sonra yavaşça arkaya dönüp baktı. Önce sağ tarafa, sonra da sola. Sonra da sağ elini yumruk yapıp omzuma vurdu.
    "Seni eşşek!" dedi. "Niye kandırıyorsun beni?"
    Ne demek istediğini anlamamıştım.
    "Nasıl yani?" diye söylendim. "Niye kandırıyım ki seni?"
    Kendimi iyice ele vermemek için arkaya dönüp bakmaya da çekiniyordum tabi. Kızın peşine takıldığım yetmiyormuş gibi bir de arkadaşımı görücüye getirerek çizgiyi zaten yeterince aşmış bulunuyordum. "Bak hala dalga geçiyor!" diyerek beni azarlamaya devam etti Hülya.
    "Dalga falan geçmiyorum, beğenmedin mi? Tanıyor musun? Kim o?"
    Hülya afallamış, hatta biraz da korkmuştu sanki.
    "Neden bahsediyorsun?" diye söylendi. "Kimse yok ki arkada!"
    "Kör müsün kızım!" diye bağıracaktım neredeyse ama başımı sonunda hışımla arkaya çevirdiğimde Hülya'nın haklı olduğunu gördüm. Afallama sırası bana gelmişti. Kız orada değildi. Gitmişti. Kimse yoktu. Ama ben fark etmeden sınıftan nasıl çıkmış olabilirdi ki? Sınıfın tek kapısı kürsünün yanındaydı çünkü. Arkadaki pencerelerden birini kullanmış olabilir miydi acaba? Olup bitenlere mantıklı bir sebep bulmakta güçlük çekiyordum. Üşümeye başlamıştım.
    "Yok!" diye sayıkladım; "Biraz önce orada olduğuna yemin edebilirim."
    "Ciddi misin sen?" diye cevapladı beni Hülya endişeyle. "Dışarı kimse çıkmadı ki!"
    "Ciddiyim. Çok ciddiyim hem de! Kafayı yiycem ya!"
    Hülya delirmeye başladığımı düşünüyor olmalıydı. Daha kötüsü, haklı olabilirdi.
    Dersin bitmesini beklemeden apar topar dışarı çıktık. Kar dinmişti. Minibüs durağına doğru yürümeye başladık. Şaşkınlığımız sürüyordu. Uzun süre hiç konuşmadık. İkimiz de ne diyeceğimizi bilemiyorduk.
    "İyi misin?" diye sordu sonunda Hülya.
    "Pek iyi sayılmam. Çok garip. O kadar gerçek gibiydi ki herşey?" diye söylendim.
    "Allah, Allaaaah? Çok enteresan hakkaten. Neyse canım, hemen uçuyoruz biz de. Herhalde görmedik çıktığını. Belki de pencereden çıkıp gitti kız. Öyle kızlar vardır."
    Gülümsedim.
    O sırada minibüs geldi.
    "Nereye gidiyorsun şimdi?" diye sordum.
    "Ahmetler'e, ızgara yapacaklarmış, aslında zoraki gidiyorum. Gelsene sen de."
    "Gelmesem daha iyi olacak. Biraz düşüneyim bakalım olup bitenleri. Çözmeye çalışacağım."
    "Olur. Sıkılırsın zaten orda sen. Merak etme. Mutlaka bir açıklaması vardır. Şuna bak, hayalet görmüş gibi olduk. Neyse hadi görüşürüz. Yarın konuşuruz yine."
    "Tamam."

    Ormanın içinden yurtlara giden kestirme bir yol vardır. Pek bilinmez. Bir an önce odama dönmek, odama sığınmak istiyordum. O yola saptım. Bir rüya görürcesine yürüdüm ağaçların arasından. Hava erkenden kararmaya başlamıştı. Düşünmek istemiyordum. Olasılıklar, varabileceğim sonuçlar korkutuyordu beni. Sonra, yolu yarılamıştım ki birdendire takip edildiğim hissine kapıldım. Arkama dönüp baktım, kimse yoktu. Adımlarımı hızlandırarak yürümeye devam ettim. Ardından ılık bir esinti hissettim. Bir kez daha arkama baktım. Kalbim hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Dönüp yurtlara doğru koşacaktım ki birdenbire karşımda gördüm onu! Yaklaştığını görmemiştim. Yaklaşmamıştı. Birdenbire kaybolduğu gibi, birdenbire ortaya çıkmıştı! Şaşkınlıktan olduğum yerde öylece kalakaldım. Konuşamıyordum bile.
    "Korkma!" diyerek yatıştırmaya çalıştı beni. Gülümsedi.
    Hüzünlü, çırılçıplak bir gülümsemeydi. Kadınsı bir şefkat, teslimiyet, hayranlık dolu.
    "Seni yalnız görmek beni çok üzüyor!" diyerek konuşmaya devam etti. "Kendine zarar vermeni istemiyorum." Başımı iki yana salladım.
    "Anlayamıyorum." diye yakındım özür dilercesine.
    "On beş yıl önce. Yine böyle bir kış günüydü. Çocuktum ve çok fakirdik. Babam uzaktaydı ve biz sadece ekmek yiyebiliyorduk bazen. Ben üçüncü kez zatürre olmuştum. Nefes alamıyor, nefes aldıkça göğsüm yırtılır gibi acıyordu. Dayanamadım."
    Hızlı hızlı konuşuyor, konuşurken bazen çevresine bakınıyordu. Sanki acelesi vardı. Söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyor, ama başaramıyordum.
    "Dayanamadım sevgilim."
    Sonra bir an sustu. Söylediğini nasıl karşıladığımı görmek istedi sanki.
    Son söylediği kelime aklımda sonsuz yankılanmaya başlamıştı. Ağzım açıldı ama hiçbirşey söyleyemedim. "Dayanabilseydim eğer" diye konuşmaya devam etti o, "bu yıl, burada, bu sıralarda tanışacaktık seninle; ve yaşadıklarımıza inanamayacak kadar çok sevecektik birbirimizi."
    Kendimi çok kötü hissetmeye başlamıştım. Başımı iki yana sallamayı sürdürerek:
    "Lütfen !" dedim. "Lütfen sus!"
    "Ama gerçek bu." diye karşılık verdi sertçe. "Bana isimler takacaktın sen. Kendimizi bu akıntıya bırakacaktık. Sarılıp yatmak başımızı döndürecekti. Parçamız gibi olacaktık birbirimizin. Bir ömür bize nasıl yetecek diye düşünecektik."

    Duymak istemiyordum, devam etti.
    "Her zaman böyle olmayacaktı tabi. Kıracaktık birbirimizi, kavga edecektik. Uzaklaşacaktık birbirimizden. Geceyi ve gündüzü yaşayacaktık. Ne yanlış, ne doğru, ne suçlu, ne suçsuz. Ama yaşamış olacaktık."
    Bütün vücudum titriyordu artık.
    "Bana bunları neden anlatıyorsun!" diye haykırdım. "Neden? Neden?"
    "Anlatıyorum, çünkü kendinden utanıyorsun. Sevmek ve sevilmek yeteneğine sahip olmadığını, olamayacağını düşünüyorsun. Oysa sevgi iki insan arasında olan birşeydir. Anlatıyorum çünkü bu utanç seni öldürecek.
    Ben yaşayamadım ama sen en azından, yaşamalısın!"
    Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ona dokunmak için uzandım. Kayboldu. Hiçbirzaman orada olmamıştı zaten. On beş yıl önce ölmüştü.

    Deli miyim ben? Gördüğüm bu şeyleri uydurdum mu?
    Sonraki günler geri döner mi acaba diye onu arayıp durdum. Bölümün karanlık koridorlarına, minibüslerin, otobüslerin içine baktım. Yoktu, gitmişti. On beş yıl önce gitmişti.

    Ne yapacağımı bilemiyorum. Ankara'nın bütün mezarlarını dolaştım. On beş yıllık fakir bir çocuk mezarı aradım ve bulamadım tabi.
    On dokuz yaşında ölmüş bir kızın mezar taşına koca bir soru işareti kazınmıştı. Tanımadığım bir kızın mezarı başında ağladım, ağladım.

  2. #2

    Red Devil (Amy Lee Fan)
    Hanedan_JK adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    21-12-2003
    Mesajlar
    2,507
    Karizma Gücü
    0
    Teşekkürler sevenkalp
    Bu Ne Büyük AŞK
    TF - Beşikt
    AŞK


    Uçurtmalar, rüzgar kuvvetiyle değil, bu kuvvete karşı uçtukları için yükselirler.

    ...Bu düny@d@ z@tén y@ndık,céhénnémdé yorg@n ilé y@t@rız !...



  3. #3

    Kayıt Tarihi
    22-10-2004
    Mesajlar
    180
    Karizma Gücü
    0
    rica ederim son sürat dewam diyorum

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. 23 Nisan'da çocuklar soğuktan dondu
    2005 Konuları bölümünde dalyan tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 24.04.05, 15:06

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •