1970’lerin sonunda esmeye başlayan özelleştirme rüzgarı ABD Başkanı Ronald Reagen ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ile hız kazandı. 1979’da İngiltere’de iktidar koltuğuna oturan Muhafazakar Partili Thatcher, kârlılıkları azalan ve kamunun sırtına yük olarak bütçe açıklarını artıran kamu iktisadi kuruluşlarını (KİT) özelleştirerek bu kurumların tekel konumuna son vermek ve serbest rekabet ortamında faaliyet göstermelerini sağlamak için düğmeye bastı.
Bu yolla ekonomideki rekabeti ve verimliliği artırmayı, borçlanma ve vergi gelirlerine alternatif olabilecek yeni bir gelir kalemi oluşturmayı amaçlıyordu. Thatcher’ın 11 yıllık iktidarı döneminde kamu kesiminin elindeki dev şirketlerin büyük kısmı özel sektöre devredildi. Gerçekleştirilen özelleştirmeler sonucunda sadece Thatcher’ın başbakanlığı döneminde 75 milyar dolar özelleştirme geliri sağlandı. Elde edilen bu büyük başarı ileriki yıllarda yapılacak özelleştirmelere örnek oldu. 1990’ların başlarında SSCB’nin çökmesi ile Doğu Avrupa ülkelerinde serbest piyasa ekonomisine uyum sağlayabilmek ve yabancı yatırımcıları ülkeye çekebilmek için sıkı bir özelleştirme programı uygulamaya kondu.
Rusya’nın başlattığı özelleştirme süreci de bu anlamda büyük önem taşıyordu. Haziran 1991’de devlet başkanlığına seçilen Boris Yeltsin, Rusya’nın kısa zamanda piyasa ekonomisine adapte olabilmesi için şok bir tedavi programı uyguladı. 1 Ekim 1992’de başlayan süreçte Başbakan Yegor Gaidar başkanlığındaki hükümetin öncelikli amacı özel mülkiyete dayanan, toplumun zenginleşmesini hedefleyen bir piyasa ekonomisi meydana getirmekti. İkinci olarak özelleştirmeden elde edilecek gelirler kullanılarak mali istikrara katkı sağlanması ve bu gelirin devletin sosyal devlet vasıflarını koruması için kullanılması amaçlanmıştı. Hükümet bu yolla aynı zamanda yabancı yatırımcıların da ülkeye çekileceğini düşünüyordu. Yeltsin bu programının asıl hedefinin vatandaşlar arasında devlet malının paylaştırılması (dağıtılması) olduğunu açıklayarak, “Birkaç milyonere değil, milyonlarca mal sahibine ihtiyacımız var.” demişti. Hükümetin özelleştirmelerden beklediği bir diğer sonuç da reformlar için siyasi destek sağlamaktı. Büyük çaplı özelleştirmelerin gerçekleştirildiği 1994’te Rusya, IMF ve Dünya Bankası tarafından övülen ülkeler arasına girdi. Özelleştirmenin Temmuz 1994’te başlayan ikinci dalgasıyla, Sovyetlerin baş tacı olarak nitelenen başlıca metal ve petrol şirketleri Rus parlamentosunun onayı alınmaksızın Rus özel şirketlerine satıldı. Bu satışlarda izlenen yolun hukuksuzluğu dışında ‘oligarklar’ olarak tanımlanan ‘Rus türedi zenginleri’ni fiyat tekliflerinin açıklanmaması şartıyla ihalelere girmeleri de büyük tartışmalara sebep oldu. 1995’te ülke bütçe gelirinin yüzde 70’i özelleştirmeden elde edildi. Lakin endüstriyel hâsılat artmadı hatta özelleştirme öncesinin gerisinde kaldı. Bunun dışında işsizlik büyük bir hızla arttı. Hükümetin vaatlerinden sadece biri gerçek oldu: Yeni bir Rus burjuvazisi ekonomide söz sahibi oldu. Elde ettikleri parasal gücü medya ile güçlendiren oligarklar GSMH’nın yüzde 40’ını ve ihracatın da yüzde 90’ını kontrolüne ele geçirdi. Oligarkların Rus şirketlerini ucuza kapattıktan sonra bunları çokuluslu şirketlere pazarlaması ve satmak istemesi, olaya devletin el koymasına neden oldu.
Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri olan ve özelleştirme sonrası Mihail Hodorkovski’nin eline geçen Yukos ile bir diğer Yahudi asıllı iş adamı Abramoviç’in Sibneft’i Sibneft birleşti. Küresel bir petrol karteli kuran oligarkların ucuza kapattıkları bu şirketleri ABD’li Exxon-Mobil şirketine satmak istemesi bardağı taşırdı. Rus devleti bu şirketlerin yönetimine el koydu ve sahiplerini tutukladı. Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen özelleştirme ve yabancı sermaye konusunda Rus devleti olumlu tavrını sürdürmektedir.
Benim için ağlama Arjantin
1980’lerin başında özelleştirme konusunda karar alan bir diğer ülke Arjantin’di. Özelleştirme uygulamaları, hızlı bir süreç takip etmiş ve bu yönüyle de dikkatleri çekmiş bir şok programı içermekteydi. Arjantin’deki ilk özelleştirme girişimleri, 1983 Aralık ayında, Alfonsin iktidara geldiğinde başladı. Ekonominin içinde bulunduğu bunalımları aşmak amacıyla, IMF önerilerine uygun olarak hazırlanan Austral Planı çerçevesinde özelleştirme faaliyetlerine de başlanacağı öngörülmüştü. Ancak bu plan başarılı olamadı. 1989 Temmuz döneminde iktidarı devralan Carlos Menem hükümeti, acil bir istikrar programı başlattı ve ekonomide liberizasyonu ve deregulasyonu tamamlayacak bir özelleştirme programı yürürlüğe koydu. Bu programını içinde, özelleştirmeyi güçleştiren siyasi ve bürokratik engelleri azaltacak yasal düzenlemeler de bulunuyordu.
Menem’in ekonomi bakanı Antonio Gonzalaz döneminde, ekonomide yapısal uyumu sağlamak amacıyla, devlet telekomünikasyon şirketi, Arjantin Havayolları ve bankacılık sektörü özelleştirildi. Özelleştirmenin önemli bir bölümü, büyük KİT’lerin doğrudan yabancı şirketlere (Örneğin telefon monopolü İspanyol ve İtalyan şirketlere, havayolları Iberia’ya satıldı) devredilmesi şeklinde gerçekleşti. Bu uygulamalarla, GSMH’nın yüzde 15’i civarındaki bütçe açığının yüzde 6’sına yol açan 305 KİT’in büyük çoğunluğu özelleştirmeye açılmış ve 1992 yılı sonu itibariyle nakit olarak yaklaşık 5,6 milyar dolar gelir ve 11 milyar dolar borç azalması gerçekleşmişti. İçme suyu şebekesini, çöp toplama faaliyetlerini hatta sosyal güvenlik sistemini bile özelleştiren Arjantin elde ettiği geliri doğru şekilde değerlendiremedi. Bunun sonucunda 2001 yılında yaşanan borç krizini aşmak isteyen hükümetin elinde satacak hiçbir KİT kalmamıştı.
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22595


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla




TcMaNYak 

