Niyazi Öktem
Anadolu’da Alevi Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi
Anadolu Aleviliği üzerinde, özellikle son dönemlerde, önemli araştırmalar yapılmaya başlanıldı. Ancak, belki de uzun süre Türk tarihinin başkaları tarafından yazılmış olması veya tarihe yandaş bakış, değişik yaklaşımları gündeme getirdi.
Kimine göre, Anadolu Aleviliği bir Türk-İslam sentezidir; Orta Asya’dan gelen Türk boyları, İslam dinini kabul edince, eskinin örf ve âdetlerini, tapınma biçimlerini Şaman gelenekler içerisinde bir senteze götürdü. Halk, eski örf ve âdetlerini, kültlerini, kültürlerini İslam potası içerisinde eritti.(1)
Bir başka yaklaşıma göre, Anadolu Aleviliği, İran Şiasının Anadolu toprakları içerisindeki deformasyonudur. Bu görüşe göre, Şah İsmail’in 1517 tarihindeki yenilgisinden sonra, Yavuz Sultan Selim’in kıyımından kaçan Türk ve Kürt gruplar dağlara sığınmışlar ve burada klasik doktrinden uzaklaşarak, ibadet biçimlerini, namazı, Hac ziyareti gibi farizeyi unutmuşlardır (2). Bu hususta hemen belirtelim ki, yüzyıllar boyu süregelen ve Farsça kökenli “namaz”ın, dağa çıkma nedeniyle unutulması, rasyonel bir izah değildir. Namaz, hem İran Şiasında hem de Sünni Müslümanlıkta yüzyıllardan beri süregeldiğine göre, birdenbire unutulmaması, bilimsel bir izah gibi görünmektedir.
Bir başka yaklaşım ise, Anadolu Aleviliğini Zerdüşt dininin İslam tarafından yozlaştırılması olarak görmektedir. Bu tür yaklaşımlar, daha ziyade Kürt ağırlıklı bir Alevilikten söz etmektedirler. Onlara göre, Kürtler Müslümanlaştırıldıktan sonra, eski dinleri olan Mazdeizm, Zerdüşt dininin inanç ve kültürünü korumuşlar; Müslümanlıkla ortak özellikleri benimsemişler ve bir Zerdüşt dini “heterodoksisi” olarak Alevi olmuşlardır (3). Burada, hemen sorulması gereken şey, eğer Alevilik Kürt ağırlıklı ise, neden “Ayin-i Cem”de Türkçe ibadet yapılmakta, Arapça dualar okunmaktadır? Kürtçe ibadet, belki, çok istisnai olarak gündeme gelmektedir. Ancak Türkçe ibadet eden Anadolu Alevilerinin önemli bir bölümünün Zazaca veya Kırmançe konuştuğu bir vakıadır.
Anadolu’yu bir dinler, kültürler, kültler, ırklar mozaiği veya alaşımı olarak görenler ise, sorunu daha değişik bir açıdan ele almaktadırlar. Onlara göre, Anadolu Aleviliği, tüm Anadolu uygarlıklarının sentezi olarak günümüze gelmiştir. Hititlerden İyonya'ya, Anadolu uygarlıklarından Bizans’a kadar tüm kültür, uygarlık ve ırkların Anadolu Aleviliğinin oluşumunda etkisi vardır. Anadolu Müslümanlaştırılırken, burada yaşamış olan tüm ulusların inançları, kültür ve kültleri Müslümanlığa değişik bir yorum getirmiştir (4). Bu eğilimin görmek istemediği ve üzerinde durmadığı faktör, Orta Asya ve Mevaraünnehir geleneğidir.
Yukarıdaki değişik yaklaşımlar bize, Anadolu Aleviliğinin kimliğini açıklarken, daha pluralist bir değerlendirmeye gidilmesinin gerektiğini göstermiştir. Yukarıdaki yaklaşımların hepsinde doğruluk payı vardır, ama tek başına, tek hakikat olarak bunlardan birinin alınması, bizi hatalı yollara sürükleyebilir.
Dinler, hiçbir zaman peygamberlerin o dini getirdiği dönemdeki uygulamalar şeklinde kalmazlar. Değişik sosyal, ekonomik faktörler tarihsel süreç içerisinde, belli toplumlarda din uygulamasına değişik görünümler vermektedir. Öte yandan, din bilimcilerinin ve filozofların din yorumları da kitleleri etkiler. Bu nedenle, Sünnilik şöyledir, Alevilik böyledir, Hıristiyanlık bireycidir, Müslümanlık otoriterdir türünden yapılan yargılamalar, slogan düzeyinden ileriye gidemez.
Dinlerin belli tarihsel süreç, belli toplumsal ve siyasal yapı içerisindeki görünümlerinin sağlıklı analizleriyle, ancak gerçekçi değerlendirmelere gidilebilir. Zaman ve yer koşulları, aynı dinin uygulama biçimine, belli siyasal ve sosyal ortamda, değişik bir yapı getirebilir.
Her şeyden önce, açık ve kesin olan husus, Anadolu Aleviliğinin bir İslam yorumu olduğudur. Her din ve her din yorumu kuşkusuz kültürel özellikler göstermektedir. Bu nedenle “Alevilik bir kültürdür, din değildir” demek son derece hatalı bir yaklaşımdır. Her din, kültürel özelliklere sahiptir. Anadolu Aleviliği her şeyden önce, İslamın bir yorum şeklidir; çünkü belirleyici öğe, inanç boyutudur. Alevilik, “Hakk, Muhammed, Ali" üçleminde inancını ifade etmektedir. Anadolu Alevi halkı, manevi boyutla olan ilişki ve iletişiminde, bu üçlemi temel almıştır. Bu üçlem de İslam dini içerisinde yer alan olgu, kavram ve kutsallıklardır. Anadolu Aleviliğini İslam dışına çekmek hatalı bir yaklaşımdır. Üçlemenin başka dinlerde olması ve Ali kültüne benzer kültlerin Anadolu’da daha önce bulunması Alevi yorumun, İslam dini dışına çekilmesine bir gerekçe oluşturmaz. Kuşkusuz, daha önceki bu tür yorumlarla bir sentezleştirme ve senkretize etme (dinde eklektizm) doğaldır ki, gündeme gelecektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, önceki dinin öğeleri sonrakini etkiler. Ancak Anadolu Aleviliği, İslamın özü olan Allah ve Muhamed’e bağlıdır ve belirleyici öğe de budur.
İslam içerisinde yer almasına rağmen, Anadolu Aleviliği klasik İslam olarak kabul edilen Emevi – Abbasi – Selçuklu – Osmanlı çizgisi dışına çıkmıştır. Neden? Bu çizginin adına Sünni Müslümanlık denmektedir. Sünni sözcüğü, sünnete bağlılığı ifade ettiği kadar, orta yol, doğru yol anlamına gelir. Bu sözcük, Batı dillerinde Ortodoksluk olarak ifade edilmektedir. Ortodokslar, kendi inançlarının doğru olduğunu savunurlar ve o dini başka türlü yorumlayanlara Heterodoks derler. Heterodoks demek, türdeş olmayan yorum, ana yorumun dışına çıkarak yanlışlıklara giden yorum demektir. Bu tür değerlendirmelerde, siyasal faktörler ağırlık taşır. Siyasal gücü elinde tutan teokratik iktidarlar, kendi yorumlarının doğru olduğu inancını empoze ederek, diğerlerini Heterodokslukla suçlarlar.
İslam için de aynı şey söz konusu olmuştur. Bilindiği gibi Sıffın’da 657 tarihinde, Ümeyyeoğullarının lideri Muaviye, Şam Valisi olarak Hz. Ali ile savaşmış ve savaş esnasında hakeme müracaat ederek, halifeliği gaspetmiştir. Durumu, gaspetme olarak nitelendirmekteyiz; çünkü hakem olayında, çeşitli hilelerin olduğunu herkes bilmektedir. Bundan sonra Hz. Ali, kendi ordusundan ayrılan Haricilerden biri tarafından öldürülmüş; Muaviye de Emevi Hanedanını kurmuştur. Bu hanedan, 750 tarihine kadar sürmüştür.
Sıffın Savaşı’ndan sonra, Hz. Ali’nin yandaşları, Şia diye adlandırılan grubu kurmuşlar ve sürekli olarak iktidardaki Emevi Emirlerine muhalefet etmişlerdir. Bu grup, iktidarı gaspetme olayını kınamış ve yoz iktidar karşısında, ayaklanmaya kadar giden eylemler gerçekleştirmişlerdir. Bu grup, kendine manevi lider olarak Ehl-i Beyt’i görmüştür.
Bilindiği gibi, “Ehl-i Beyt” “hane halkı” anlamına gelmektedir. Bundan kastedilen, Hz. Muhammed’in hane halkıdır. Hz. Muhammed’in hane halkı, damadı ve amcasının oğlu Ali, onun oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’in sülbundan gelenlerdir. Hz. Muhammed’in kızı, Ali’nin karısı Hz. Fatima’nın çocukları, kutsal 12 İmam Ehl-i Beyt inancının kökenini oluşturmuşlardır. Bu inanca göre, İslam alemi, Hz. Muhammed’in torunu ve Hz. Ali’nin oğulları tarafından yönetilmelidir. Kutsal nefes, onlara intikal eder. İmamiyecilik denilen bu anlayış, babadan oğula geçen ve Hz. Ali’nin sülbundan gelen sülaleye, büyük saygı beslemektedir. İmamlardan sonuncusu gaip İmam'dır, kaybolmuştur. Kıyamet gününden önce gelerek, insanlığı kurtaracaktır. 12 İmamla Hz. İsa arasında bu bağlamda büyük benzerlik mevcuttur.
İktidardaki Emevi hanedanı, askeri güç ve siyasal yönetim açısından başarılar kaydetmiştir. Yeni yerler fethedilmiş ve oradaki insanlar, Müslümanlaştırılmıştır. Bu İslamlaşma süreci içerisinde Mezopotamya, Maveraünnehir, İran topraklarındaki insanların, başlangıçta kolayca eski dinlerini, örf ve âdetlerle inanç biçimlerini terk ettiklerini söyleyemeyiz. Emeviler gerek siyasal, gerek kültürel bir direnmeyle karşılaşmışlardır. Özellikle İran, büyük bir direnme göstermiştir. Direniş, muhalefet öğesini gündeme getirir. Emevi hanedanı karşısında muhalefet, Ehl-i Beyt etrafında halkalanan insanlar tarafından sürdürülmekteydi. Bu insanlar, baskı uygulayan Emeviler karşısında adalet, hakkaniyet ve İslamın özüne uygun bir yönetim istemekteydiler. Muhalif İran halkı da kolaylıkla bu muhalif Şia içerisinde yerini almıştır.
Şia doktrin zaten, çizgiler keskin olmasa bile Sünni doktrinin dört İmamı (Maliki, Hambeli, Şafi, Hanefi) karşısında, İmam Cafer Sadık’ı manevi aydınlatıcı olarak kabul etmiş ve onun buyruklarını izlemiştir. Bu nedenlerdir ki, Şia’nın Caferi inanç sistemi içerisinde olduğu söylenir. İmam Cafer Sadık, zaten Ehl-i Beyt içerisinde 6. İmam’dır.
Demek ki, Şia doktrininin oluşumunda, muhalefette olma önemli bir faktördür.
Emevi iktidarı karşısında muhalefet, bir hayli gelişmiş ve nihayet Şia desteğiyle, 750 yılında iktidar devrilerek, yerine Hz. Muhammed’in amcasının soyundan gelen Abbasiler, başa geçmiştir. Bu harekette, Eba Müslim Horasani adındaki Türk'ün (Kürt yazarlara göre Kürt) liderlik yaptığını bilmekteyiz. Kürt ve Türk askerlerden oluşan Eba Müslim’in ordusu, iktidarı Abbasilere vermiş; ancak siyasal entrikalar sonunda halife ve yandaşları Şii kökenli Eba Müslim’i öldürmüşlerdir. Tarihte, benzer vakalara çok rastlanır; çünkü başa geçenler, kendilerini yükseltenlerin gücünden korkarak,onları yok ederler. İşte, Şia ağırlık Eba Müslim Horasani’nin ordusundaki askerler, kuzeye kaçmışlar ve Dersim (bugünkü Tunceli) bölgesine gelerek, Anadolu’nun Müslümanlaşmasından çok önce, bu dağlık bölgelerde İslam Şii inancını sürdürmüşlerdir (5). Kanımıza göre, Anadolu Aleviliğini bu tarihlere kadar teolojik ve siyasal açıdan götürmek mümkündür.
Gene muhalefet olgusu ve teolojik açıdan Şia üzerinde, bir başka faktörün etkisini gözlemlemek olanaklıdır. Bu etki, taihsel süreç içerisinde, daha sonraları ortaya çıkmıştır. 10. yüzyılda Bağdat’ta yaşayan İslam düşünürü, Sünni kökenli Hallac-ı Mansur, Anadolu Aleviliğinin düşünsel kökenlerini oluşturan Ahmed Yesevi ekolünü etkilemiştir.
Mazdeist bir büyükbabanın torunu olup, Bayza veya Bayda denilen (Basra) yerde doğan Hallac-ı Mansur, değişik mistik fiilozofların “rahle-i tedrisinden” geçtikden sonra, Bağdat’a yerleşir. Mistik, sufi eğilimler içerisinde Müslümanlığın özüne dönüş temasını işleyen Mansur, Abbasi hanedanına ters düşer ve 922 yılında çarmıha gerilmek suretiyle idam edilir.
Hallac felsefesi, İslamın, biçimsel yapısından ziyade öze yönelik bir görünümü ön plana çıkarmaktadır. Kendisi oruç, namaz, niyaz ve Hacca gitmenin, İslamın özü olan Allah’ın sıfatlarına ulaşmak amacının araçları olduğunu söylemekteydi. Allah’la bütünleşmek, ona ulaşabilmek için, önemli olan yüreğin saflaştırılmasıydı. İnsan, tüm ihtiras, çıkar ilişkilerinden uzaklaşabildiği oranda, Allah katına layık olabilir. İbadet, bu amacın gerçekleştirilebilmesi için, sadece bir araçtır. Sevgi, insanı sevmek, Allah’a götürür. Debdebe, şan, şöhret, iktidar bir Müslüman için zül kabul edilmelidir. Dönemin Abbasi iktidarını da bu açıdan eleştiren Hallac-ı Mansur, kendinin gerçek Müslüman olduğunu iddia etmiş ve böylelikle Allah’ın hakikat sıfatına ulaştığını söylemiştir. Ulaştığı aşamayı “En-el Hakk” diye haykıran Hallac, bu sözü ve siyasal iktidarı eleştiren tutumuyla, ölüme gitmiştir.
Hallac, ibadeti bir araç olarak kabul etmekle birlikte, kendisi namazında, niyazında bir kişi olup, devamlı oruç tuttuğu bilinmektedir. Üç kez Hac ziyareti gerçekleştiren Hallac, bir defasında, Kabe’nin etrafındaki duvar kenarlarında, 1 yıl yatmak suretiyle saflaşma operasyonunu uygulamaya koymuştur. Ancak ona göre ibadet, örneğin hac farz olmakla bilikte, eğer bir insan evinde, kuytu bir köşede, dualar okumak suretiyle ruhunu, yüreğini arıtabiliyorsa, gerçek insan; gerçek Müslüman olmuş demektir. Artık o, hacca gitmeyebilir (7).
Hallac-ı Mansur, ömrünün önemli bir bölümünde, Maveraünnehir’deki Türkleri ve Mezopatamya’daki Kürtleri Müslümanlaştırma misyonerliği içerisine girmiştir. Özellikle Türklere büyük önem veren Hallac, Maveraünnehir’de 2-3 yıl yaşamış ve oğullarından birini buraya bırakarak, kendi felsefesini yaymakla görevlendirmiştir. Hallac felsefesi, yeni Müslümanlaşmakta olan Türkleri bir hayli etkilemiştir. Horasan Erenleri dediğimiz, Anadolu’yu Müslümanlaştıran din bilginlerinin hocası olarak kabul edilen Ahmed Yesevi, sadık bir Hallac izleyicisiydi. 12. yüzyılda yaşayan Ahmed Yesevi’nin gerek Divan’ı gerek diğer yapıtları, Hallac-ı Mansur’un etkisinde kaleme alınmıştır. Bilinmektedir ki, Horasan Erenleri olmasaydı, Anadolu’da yaşayan değişik etnik kökenli insanların Müslümanlaşması zor olurdu. Anadolu’da Müslümanlaşan ahali, Müslümanlığı Hallac ve Yesevi’nin sevgiye, aşka, öze uygun yorumuyla tanımışlardır. Bu arada, Hac farizesi konusunda, belki Hallac değişik yorumlanmış ve biçimsel Hac tamamiyle yadsınarak, onun yerine “Yürek Haccı” kavramı geliştirilmiştir. Bilindiği gibi, Anadolu Alevilerine göre, önemli olan insanı sevmektir. Kabe insandır.
Hallac-ı Mansur’un mistik felsefesi, daha sonra 13. yüzyılda Anadolu’ya gelen ve Vahdet-i Vücud felsefesini Endülüs’ten getiren İbni Arabi ile birlikte, artık büyük oranda Müslümanlaşan bu toprakların insanlarını yürekten etkilemiştir.
Vahdet-i Vücut felsefesi, bir anlamda Panteizmdir. Başka bir anlatımla Vahdet-i Vücud anlayışı, tanrı-doğa içiçeliğini öngörür. Pagan Panteizmden farklı olarak bu iç içelikte manevi birlik ağırlıktadır. Oysa Pagan Panteizmin tanrısı, manevi nitelikte değildir. Pagan Panteizminde Tanrı sudur, havadır, ateştir, topraktır. Kısaca İslam tasavvufu, doğanın güzelliğini, hakikatini, görkemliliğini tanrının manevi boyutu içerisinde değerlendirir.
Anadolu, Antikite'den bu yana, tanrı-doğa içiçeliğine yakındır. Bu nedenlerdir ki, antik Pagan Panteizmi, tasavvufi İslamın kabulüne uygun bir vasıtayı, yüzyıllardan beri hazır bulunmaktaydı. Ancak Anadolu Aleviliğin Panteizm, manevi bir sufiliğe dönüşmüştür.
Anadolu Aleviliğinin belirgin özelliklerinin başında, Hallac kökenli sufi geleneğe bağlı olması gelir. Sufiliğin temeli ise, Allah’a ulaşma, O’nu tanıma yolunda aklın değil de yüreğin, yürek gözünün ön plana geçmesidir. Akıl değil, gönül, aşk, yürek bizi Allah’a ve Allah sevgisine götürür. Akıl bizi ancak, bu maddi dünyaya ilişkin göreceli hakikatlere ulaştırabilir. Manevi evreni tanıma, onunla bütünleşmede, akıl yetersizdir; yüreğin kapısını açmayı bilmek gerekir. Gözü, kapısı açılan yürek, sezgisel bir yöntemle, tümel hakikatlere ulaşır. Allah’ı bulur. Hallac-ı Mansur da “En-el Hakk” derken sezgi, duygu yöntemiyle Mevla’ya ulaşmıştı. Yüreğinin kapılarını, önce başkalarına açmak gerekmektedir. Başkalarını seven insan, Tanrısal sevgi boyutuna potansiyel olarak ulaşabilir. Diğer insanlara karşı katı, acımasız olan, onları sevmeyenin Allah’ı sevmesi, vuslatı gerçekleştirmesi; Vahdet-i Vücud'un içinde yer alması olanaksızdır. Bu nedenlerdir ki, Anadolu Aleviliğinde insanı sevmek ibadettir; Allah’a ulaşmanın ana yoludur.
Sünni tasavvufun özünde de bu anlayış vardır. Ancak Sünni tasavvufa göre, sistemli ibadet insanın dünyanın maddi olgularından uzaklaşabilmesinde önem taşır. Sünni tasavvufta da cem ayini benzeri ibadet biçimi mevcuttur. Zikr diye adlandırılan bu ibadet biçiminde, ekstaz (vecd) içinde kendinden geçen insan, Tanrı katına ulaşabilmek için, çaba sarfeder. Sünni tasavvufta, bunun dışında gün ve gece boyunca namaz da öngörülmektedir. Oysa Alevi tasavvufta, gece ibadeti tercih edilmiştir; çünkü Kur’an-ı Kerim’deki “İbâdetlerin hayırlısı gece yapılanıdır” mealindeki ayet, Alevi tasavvufta ön plana çıkmış bulunmaktadır.
Öte yandan, Anadolu Aleviliğinde sudur (fışkırma) felsefesi içerisinde, Sünni tasavvuftan farklı olarak akla da yer verilmiştir. Bilindiği gibi, Anadolu Aleviliğinde Tanrı’nın, “Zat”ın fışkırarak kendini göstermesi, evrenin doğumunun açıklanma tarzıdır. Ana cevher olan “Zat” birgün dışlaşmak ister ve fışkırır. Fışkırmasıyla birlikte, kainat oluşur. Bu, bir anlamda “Zat”ın, evrensel bir ayna yaratarak sıfatlarını ortaya koymasıdır. Güzellik, hakikat, madde ve mana yaşamındaki tüm yüce olgu ve ilkeler Zat’ın evrensel bir ayna yaratarak sıfatlarını ortaya koymasıdır. Güzellik, hakikat, madde ve mana yaşamındaki tüm yüce olgu ve ilkeler Zat’ın doksandokuz sıfatı olarak ortaya çıkar. İşte “Zat”ın bu sıfatlarının tanınması çabası içerisinde olan insanoğlu, akıl ve bilimle, “Zat”a yaklaşır. O’nunla akıl ve bilim aracılığıyla da bütünleşmek, vahdete ulaşmak, O’nun bilincine varmak olanaklıdır.
Sünni tasavvufta ise, maddi alemin verileriyle Allah’la bütünleşmek olanaksızdır. Allah, manevi bir olgudur, madde, onun varlığının delilidir. Manevi olgu olarak Allah, maddi alemi yaratmıştır. Madde ve mana alemi, birbirinden ayrı konumdadır.
Alevi tasavvufunda maddi alemle manevi alem içiçedir. İçiçelik Tanrı ve insanı içiçe bir hale getirmektedir. Oysa Sünni felsefede yaratan yaratılan ikilemi mevcuttur. Bu nedenle, aktif anlamanın, kavramanın yerini, salt bağımlı olma alır. Vecd olayı, kendini yaradana mutlak kul olma haline dönüştürür.
Kuşkusuz, tüm Sünni mistik tarikatlar için, aynı şeyi söyleyemeyiz. Sünni tarikatlar içerisinde, Hallac-ı Mansur ve Muhiddin-i Arabi geleneğini sürdürenler, Alevi anlayışa yakındır. Buna mukabil, İmam-ı Gazeli geleneği, katı bir biçimliliği öngörmekte; Allah’a ulaşmada, akla önem vermemektedir.
Sufi deyimi, ilk kez 8. yüzyılın ikinci yarısında, ortaya çıkmıştır. İlk sufilerin katı Müslümanlar olduğu bilinmektedir. Bunlar biçimsellik dahil, kendi anlayışları çerçevesinde, İslamın özüne dönüşü öngörerek, yozlaşan siyasal iktidarlar karşısında, manevi başkaldırışı simgelemekteydiler.
Sufi sözcüğünün değişik kökenlere dayandığını görmekteyiz. Kimine göre, Arapça “suf”, yün anlamına gelmektedir. Fakirliğin göstergesi olarak yün aba giyen tasavvuf erbabına sufi denmekteydi. Diğerlerine göre sufi, Arapça “safa” sözcüğünde anlamını bulmaktadır. “Safa” saf, temiz, lekesiz demektir. Bir başka eğilim ise, süfiliği Yunan sofistlerinin devamı olarak görüp, sofizmi temel almaktadır.
Tasavvuf sözcüğünün, sufilikten türediği ve “sufilik mesleğini icra” anlamı taşıdığı açıktır. Bu nedenle, Hallac’la birlikte, ruhun derinliklerine yapılan Hac, tasavvufu ifade etmeye başlamıştır. Anadolu Alevilerin “Yürek Haccı” anlayışında da bu tür bir sufilik yatmaktadır. Yürek Haccıyla, Allah’a doğru atılım başlar, Bu hem ruhun derinliklerine iniş, hem de evrensel boyuta yapılan atılım operasyonudur.
Bu atılım, bir “cihad”la başlar. Cihattan kastolunan, nefsi, dünyevi ihtiraslardan arındırma mücadelesidir. Doğruluk, dürüstlük, alçakgönüllülük, “bir lokma bir hırka” cihatta ulaşılması gereken hedeflerdir. Cihad, çileyi gerektirir. Bu nedenlerdir ki, tasavvuf erbabı, yıllarca ömrünü çilehanede geçirir. Daha sonra evreni hayranlıkla seyir, O’nu kavrama aşamasına geçilir. Evrenin bilincinin getirdiği zikr, tasavvuf erbabını evrenle bütünleştirir. O, artık kendinden geçmiştir; Vahdet-i Vücud içinde Tanrı’nın bir parçası olmuş; Hakikatle özdeşleşmiştir.
Sema, semah evrensel devridaim, uyduların dönüşü zikr biçimleri olarak Tanrı'yla bütünleşme yöntemleridir. Zaten, hepsi birbirine benzer. Ancak bu dönüşün bir yol göstericisi, üstadı, şeyhi, dedesi, piri olmadan yanlış yolllara düşme tehlikesi vardır. Anadolu Aleviliği yol göstericiyi, piri Ehl-i Beyt içerisinde aramıştır.
Sufilik şeriata kuşkusuz önem vermektedir. Şeriattan kasıt, İslam dininin kurallarıdır. Ancak sufiler için, hakikat, şeriattan daha üst düzeydedir. Herşeyin öz ve esasına ulaşmak, hakikati bulmak, insanı oraya götüren yoldan daha önemlidir. Zikre ilişkin kurallar, şeriat içerisinde yer almaktır. Oysa, hakikat içtedir; dışta değil. Sufilik bu bakış açısı içerisinde, Batıniliği benimsemiştir. Şeriat, rituele uymayı, Kur’an ezberlemeyi, Hadisler üzerinde çalışmalar yapmayı öngörür. Oysa hakikat, gerçekliğin ta kendisidir. Görünmeyenle, gizemde olanla bütünleşmektir.
Aslında, İslam alimleri batıniyi ve zahiriyi genelde birarada ele alır. Bu nedenle şeriat, tarikat, marifet, hakikat aşamalarını vurgulamaktadırlar.
Sufilik nefse karşı “cihad”la, hakikate ulaşma sürecine girer. Cihad manevidir; insan nefsindeki tutkularla, kaprislerle, keyfi davranışlarla mücadeleyi içerir. Ruhun saflaşması, berraklaşmasıdır. Bu nedenle "çile”, acı çekilir. Böylelikle saflaşan, billurlaşan insan ruhu, ilahi ruha katılma olasılığına kavuşabilir; “sır”ra ulaşır, Allah’la bütünleşir.
Sufiliğin dayanağı olarak, Kur’an’da Fatiha ve Nur sureleri esas alınmaktadır. Bilindiği gibi Fatiha suresi, sadece Allah’a hamd ve kulluk edileceğini, O’nun rahman ve rahim olduğunu, doğru yolu gösterdiğini, ceza gününüe sadece ‘o’nun malik bulunduğunu, doğru yolun sadece O’na yönelme şeklinde tezahür ettiği ifade eden Kur’an-ı Kesim’in, ilk ayetidir. Nur ayetinin 35. Suresinde ise, “Allah-u Teala’nın yerlerin göklerin nuru, ışığı olduğu esası belirtilmiştir. O, evrensel ışık olarak herşeyi bilir. O, tüm ışıkların nurudur.”
İşte, sufiler için, karanlıklardan kurtulma sadece ve sadece O’na yönelmekle olanaklıdır. Yürek Haccı, sevgi, Hz. Muhammed’in gece vakti Kudüs’te Mirac’ı yaşaması, ışığa yönelmesi, Nur’a ulaşmasıdır. İnsanın, beden kafesinden kurtularak, manevi ışığa ulaşması, sufiliğin ana hedefidir. Bu nedenledir ki, “bir lokma, bir hırka” onlara maddiyat aleminin koşulları içerisinde yetmektedir.
Anadolu Aleviliği, sufi geleneğe bağlı olarak zahir değil, batına değer verir. Öze, nura ulaşma tutkusu içerisinde olan Anadolu Alevilerinin sufileri, Abdalları, bu nedenledir ki, tüm dünyevi arzu ve tutkuları terketmişler; Evrensel Hakikat’i Nur’un çevresindeki Cennet’i bile istememekte, sadece ve sadece O’na ulaşmayı yeğlemektedir. Bunun yolunun dürüstlük, dostluk, diğerlerini sevmekten geçtiği açıktır.
Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri kült Penteist, animist ve natüralist nitelikteydi. Türkler, Orta Asya’da Hint dinlerinin değişik kollarının, göçebe alışkanlıklara bağlı olarak, değişik uygulaması içerisindeydi. Animist-natüralist bu tapınma biçimi, doğaya kutsallık atfetmekteydi. Gök-Tanrı aydınlığı, güzeli ateşi yansıtmakta; Yer-Tanrı karanlıkları içermekteydi. Şaman denilen rahipler, halka bu ikilemin ilkel teolojisini aktarmakta büyüler yapmakta, danslarla onları vecd içerisine sokmaktaydılar. Ayin-i Cem de bu tür bir vecd yaşandığına çok kişi tanık olmuştur.
Kohen, Kahin, Şaman hep benzer sözcüklerdi ve büyücü-din adamını deyimlemekteydi. Türkler Müslüman olmadan önce, sadece Hint dinlerinin, Brahmanizm, Budizmin değişik yorumları içerisinde değil, aynı zamanda Mazdeist, Manikheen ve Nesturiydiler. Özellikle yerleşik toplum aşamasına geçenler, bu üç dinin mensubu olmuşlardı. Örneğin, Uygur Türkleri 762 yılında, liderleri Alp Kutluk Külüg Bilge’nin tercihiyle Manikheen olmuşlar ve 12., 13. yüzyıla kadar Manikheen kalmışlardır. Külüg Bilge’ye Mani’nin Ruhu adı verilmiştir (8).
Gerek Manikheizm, gerek Mazdeizm güzel-çirkin, iyi-kötü, aydınlık-karanlık ikilemleri içerisinde, tapınma ritini ve inanç biçimini gündeme getirmekteydi. Bu, bozkırlarda yaşayan göçebe Türklerin Gök-Tanrı-Yer-Tanrısına yabancı değildi. Bilindiği gibi, Mazdeizm, Zerdüşt dininin bir yorumu olup, bir tür ateşe tapma kültünü benimsemiştir. Manikheizm ise MS 3. yüzyılda Mardin’de doğan, Manes veya Mani adındaki bir bilgenin kurduğu dindir. Manikheizm, bir Mazdeizm Hıristiyanlık senkretizmidir. Bu eski dinin alışkanlık, inanç biçimi ve kültüyle Hıristiyanlığı meczetmiştir. Tüm Akdeniz havzasını, Orta Asya’yı 15. yüzyıla kadar etkileyen Manikeizm heretik (sapkın) bir yorum olarak, egemen dinin mensupları tarafından afaroz edilmiş ve Manikeen inanca mensup olanlar öldürülmüştür. Bulgaristan’da Bogomiller, Bosna’daki Boşnaklar, Fransa’da Albijua denilen insanlar hep Manikeendir. Boşnakların, 15. yüzyılda kolayca Müslümanlaşmalarının nedenlerinden biri de o döneme kadar Manes’e bağlılıklarını sürdürmüş olmalarıdır. Artık kendi dinleri iyice dünyada küçülürken, yüzyıllarca mücadele ettikleri Hıristiyanlık ve özellikle Ortodoksluk karşısında Müslümanlığı tercih etmeleri kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Manikheizmle ilgili bir başka ilginç husus, Alevi-Bektaşi unsurların Balkanlar’da yoğun olduğu bölgeler, eski dönemlerde gene bir Heterodoksi hatta herezi (sapma) olarak kabul edilen Manikheen yerleşim merkezleriydi. Pisyen (Pavliisiyen) Manikenlere Bogomil denilmekteydi.
Mezopotamya’da yaşayan Kürtler de Müslüman olmadan önce ağırlık olarak Mazdeist ve Makinikheendi. Bazı Türk ve bazı Kürt gruplarının, Müslüman olmadan önce, uzun süre Nesturi Hıristiyan olarak yaşadılarını bilmekteyiz. Bilindiği gibi Nesturilik, Hıristiyanlık içerisinde teslisi kabul etmeyen; Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu değil bir insan, bir peygamber olduğunu benimseyen bir Hıristiyan yorumudur. Bu konumuyla Nesturilik, Müslümanlığa bir hayli yıkındır.
İşte Anadolu Müslümanlaşmadan, Türk ve Kürt gruplar bu tür inançlar ve kültler içerisindeydi.
Müslümanlaşan Anadolu’nun o dönemlerinde demografik yapısı da ilginç görünümdeydi. Her şeyden önce, Anadolu’ya gelen Türklerin nüfusu ve Anadolu’da yaşayan değişik etnik gruplara mensup insanların nüfusu ne idi?
Batılılar, bu soruya abartmalı ve yandaş bir yanıt vermektedirler. Batı kaynaklarına göre, gelen Türkler 500.000’i geçmemekteydi. Anadolu’da yaşayanlar ise, 15-20 milyondu ve bunların büyük çoğunluğu Hıristiyandı.
Doğu kaynaklarına göre, Anadolu’ya gelen Türkler 1.000.000’un üstündeydi ve Anadolu’da 3-4 milyon insan yaşıyordu. Doğu Türk kaynaklarına yakın bir yorum içerisine girdiğimizde dahi görürüz ki Anadolu’ya gelen Türkler, yerli halkın %25’i kadarını oluşturmaktaydılar. Bu konuda, kuşkusuz kesin bilimsel açıklamalar yapmak olanaksızdır. Ancak gelenlerin çok daha az olduğu kesindir. Anadolu, bu dönemlerde bir soykırım yaşamamıştır. Büyük göçler de yoktur. Anadolu ahalisine ne oldu? Anadolu halkı, işte tüm buraya kadar özetlediğimiz bir İslam yorumuyla, özellikle Horasan Erenlerinin sayesinde Müslümanlaştı.
Tabii ki, Batı kaynaklarının, Anadolu halkının önemli bir bölümünün Hıristiyan olduğu, yargısını unutmamak gerekir. Bizans İmparatorluğu'nun egemenlik alanı içerisinde bulunan Anadolu’da kuşkusuz Hıristiyan inanç çoğunluktaydı. Ancak unutmayalım ki, yüksek dağlık bölgelerde, örneğin Kazdağlarında Pagan kültü sürdüren insanlar da mevcuttu. Buralara, Bizans askerlerinin girmesi zordu; ahali, gizli gizli eski inançlarını korku pahasına sürdürmekteydi. Müslümanlık, tüm bu unsurları kapsadı. Yeni Müslüman, Hıristiyan kökenliydi; Pagandı; Nesturiydi; Manikheendi; Mazdeistti. Gelenleri tarihinde, aynı veya benzer inanç biçimleri yaşanmıştı. Ama artık hepsi Müslümandı ve Müslümanlığın sevgiden, yürek haccından, insana ağırlık veren hümanist yorumundan yanaydılar. Aksi halde, birbirleriyle kucaklaşamaz, bir harman, alaşım oluşturamazlardı. Kuşkusuz mozaik parçaları olarak Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Nesturiler de kalmıştı. Ama Müslümanlaşan halk, aynı pota içerisinde, değişik kökenleriyle erimişlerdi. Anadolu Alevi İslam yorumu, onları kucaklamıştı. Bu potada İslam ruhu içerisinde, tüm eski dinlerin kült, kültür ve ruhban ilişkileri değişik faktörler olarak varlığını sürdürmekteydi. Cem ayininde örneğin, tüm bu kültlerin etkisi vardı. Belki Orta Asya, belki Pagan ayinler, belki Mazdeizm ve Manikheizm, Müslüman Ayin-i cem’e değişik motifler getirmişti. Sünni Müslümanlıkta da Hıristiyan âdeti olan Mevlid benimsenmişti. Keza Sünni tarikatların zikir törenlerinde de Hıristiyan âdetlerin, eski dinlerin getirdiği motiflerin etkisi olabilirdi. Kimse Hz. Muhammed döneminde, bugün Sünni zikir törenlerinde yapılan ayinlerin yapıldığı hususunda kesin kanıtlar getirmemektedir. O halde, bu tür alışkanlıklar, sünnet değildir. Kökenleri başka dinlere gidebilir. Yaşam, bir süreçtir. Uygarlık, bir sonraki uygarlığı etkiler. Dinler, bir sonraki dinin kültü üzerinde etkiler yapar. Eğer öze sadık isek, tapınma biçimi uygulamaları ayrıntıdır.
Tüm bu analiz şeması içerisinde, doğaldır ki, belki de Hıristiyanlıktan esinlenerek, Anadolu Aleviliğinde bir üçlem olacaktır. Doğaldır ki, Hallac’çı yaklaşımla Yürek Haccı benimsenecektir; insanı sevmek, bir ibadet olarak kabul edilecektir. Doğaldır ki, Hz. Ali’nin camide öldürülmesi nedeniyle, camiye gidilmek istenmeyecektir; zaten cami, Anadolu Alevileri için, Sünni doktrinin siyasal ideolojinin halka kabul ettirilme evidir.
Anadolu halkı, Müslümanlığı Hallac-Yesevi çizgisi içerisinde benimserken, Müslümanlaşan Anadolu’nun siyasal iktidarı, Sünni geleneğe bağlıydı. Selçuklular, Emevi-Abbasi çizgisi içerisindeydi. Sünnilik, artık bir doktrin, bir ideoloji kimliğine bürünmüş; sistem, devlet katında oturmuştu. Hukuk düzeni, fıkıh Sünni esaslara göre düzenlenmişti. Devlette otorite gerekliydi. İşte, özgürlük duygusu gelişmiş, inancı insana olan sevgide arayan Anadolu Alevileri, ekonomik faktörlere de bağlı 13. yüzyılda ayaklandılar. Hz. Ali’ye olan sevgileri, diğer üç halifeyi Ümeyyeoğullarının mensubu olarak görmeleri, onların sayesinde Emevi Hanedanının kurulması, zaten yüzyıllardan beri Şiayı rahatsız etmekteydi. Emevi – Abbasi – Selçuklu çizgisi, onlar için, bir zulüm kervanıydı. 13. yüzyıldaki Babai ayaklanmaları, bir Alevi hareketi olarak, Selçuklular tarafından, kanla bastırıldı. Savaşta Selçuklu askerlerinin ön saflarında, Hıristiyan Frankların olduğu bilinmektedir (9). Oysa, Anadolu halkı, yaşama ve inanç özgürlüğünden başka bir şey talep etmiyordu. Müslüman Müslümanı, frenk askerleriyle kırmıştı.
Anadolu’da muhalefet, işte bu ilk hareketle, kana büründü. Yüksek yerlere kaçan Anadolu Alevilerini daha sonra, Baba Resul, Baba İshak’ın izinden giden Hacı Bektaş Veli toparladı. İddia odur ki, Osmanlı Devleti kurulurken, Hacı Bektaş Veli’nin müritleri Osmanlı Devleti içerisinde ağırlıktaydı. Şeyh Edep Ali’nin Alevi olduğu iddiaları mevcuttur.
Aslında zaman, yer ve politik faktörlere bağlı olarak, Türkler, Müslümanlığı hem Sünni hemde Şii yorumlara göre benimsemişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti ve bu devletin başkan ve yöneticileri Sünnidir. Kendileri, zaten Sünni Abbasi halifelerine hizmet vermişlerdir. Bu gelenek, Anadolu Selçuklu Devleti'nde de sürmüştür. Ancak, 11. yüzyılda Anadolu Müslümanlaaaşırken, halka yönelen Horasan Erenleri, daha fazla 12 İmamcı, Ehl-i Beyt’çi bir yaklaşım ierisindeydiler. Bu durum, Şia’nın ağırlık taşıdığı Maveraünnehir teolojik ikliminin doğal sonucuydu. Zaten 9. ve 10. yüzyılda Türkler Müslüman olurken, halk arasında sevilen gezgin din adamlarının, çeşitli kültür düzeyindeki tüccarların ve sınırdaki askerlerin sunduğu bir Müslümanlığı benimsemekteydiler. Müslümanlığın temel ilkelerinden olduğu kadar çeşitli törelerden, büyülerden de söz edilmekteydi. Bu, birbiriyle sürtüşen değişik mezheplerin Müslümanlığı da değildi. Ama her mezhebin temsilcileri, misyonerlik görevini icra etmekteydi. Ancak göçebe yaşam tarzı içinde olan savaşçı asker Türk insanının, mezheplerin nuanslarına girmesi olanaksızdı. Onlar “dinsiz komşularına” karşı savaş veren, evrensel bir Müslümanlığı yayan, basitlikten yana olan insanlardı. Paralı asker olmaları ve ganimet, aynı zamanda ekonomik güçlerini attırmaktaydı.
10., 11. ve 12. yüzyıllarda Şia’da farklı görünümler vardı. Klasik 12 İmamcı Şii doktrinin yanında 12 İmamcı İsmailiye de etkiliydi. İsmailiye doktrinin arkasında, güçlü Mısır Fatimi Devleti vardı. Anadolu’ya gelen Türkler, bu farklı Şia yorumlarıyla da ilişki kurmuşlardı.
12. yüzyılda 12 İmamcı Şia, göreceli olarak Anadolu’da güçsüzdü; müdafaya çekilmişti, Hasan Sabbah’cı Haşaşinler güney-doğu Anadolu’da cirit atmaktaydılar. Rıdvan gibi, bazı Sünni Türk prensleri de taht kavgaları nedeniyle bunlara arka çıkmaktaydılar. Oysa, Haşaşinlerin ana hedefi Sünni Müslümanlığı ve 12 İmamcı Şia’yı yok etmekti.
13. yüzyılda Moğol istilalarında, hünüz Pagan, Animis, Şaman kültü sürdüren Moğollar karşısında Anadolu halkı inanç bazında Şii ağırlıklı görünmekteydi; hanedan ise, Sünniydi. Bu tür bir yapı Doğu’daki Türk devletlerinde de görülmekteydi. Örneğin, Karahanlı ve Gazneliler, Abbasi Sünni halifeye bağlıydılar; ama halk çoğunlukla Şia yorumundan yanaydı. Sadece Buyid hanedanı Şii idi, ancak onlarda de kesin bir Sünni düşmanlığı yoktu ve Abbasi halifesini korumaktaydılar. Halkın inanç yapısında da değişik eğilmeler görmekteyiz. Hazar Denizi kıyılarında çeşitli Şii toplulukları, kuzey-batı İran’ın Ermeni-Bizans sınırlarında, Kafkas hududunda Sünni Kürtler; Orta Dicle’de 7 İmamcı Fatimilere bağlı gruplar yaşamaktaydı.
Yukarıda belirttiğimiz istilalarla birlikte, Moğollar Müslümanlaşmaya da başladılar. İran üzerinden gelmeleri, onları da Şii inanç bazına götürdü. Kaldı ki kendileri Sünni devlet, Sünni halifeye karşı savaşmaktaydılar. Nitekim Moğol Emiri Olcaytu, sonunda Şii Müslüman olmuştur.
Anadolu’nun kaderinde Moğollar çok etkili olmuşlardır. Bugün dahi ırkçı kesimlerdeki keçe külah özentileri, sarkık bıyık, kurt simgeleri, savaşçı ruh Moğol artığı kalıntılardır. Babai isyanlarına kadar, aslında Anadolu’da Şii-Sünni sürtüşmesi kesin değildi. Sünni kesim de Ehl-i Beyt’e yapılan zulüm ve haksızlığı kınıyor; çocuklarına Muaviye veya Yezid, Mervan isimlerini koymuyordu. Şii-Alevi kesimde de Ebubekir, Ömer, Osman düşmanlığı pek yoktu. Aleviliği Sünnileştirmek isteyen önyargılı bazı insanlar, dedeler sülalesi içerisinde bu adların çocuklara verildiğini örnek göstermektedirler. Kanımızca sevgiden yana olan Anadolu Alevileri “yaradılanı hoşgör, yaradandan ötürü” inancıyla düşmanlıktan uzak kalmışlardır. İran Şiasındaki ilk üç halife düşmanlığı Anadolu’da pek keskin değildi.
13. yüzyılda Anadolu’nun Müslümanlaşmasında Ahilerin etkisi önem taşımaktadır. Din, ırk, sınıf, zümre farkı tanımayan Ahiler, ticaret erbabı olarak herkesle iyi geçinmekteydi. Ahiler, Şii İslam yorumu içindeydiler. Ankaralı Ahilerin bir kısmı, seyyid olduklarını da söylemekteydiler. Baba İlyas, Baba İshak ve onların izinden giden Hacı Bektaş Veli’nin, Şii doktrinden yana oldukları açıktır. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, kesin bir Şii-Sünni düşmanlığından, özellikle Hacı Bektaş Veli açısından söz etmek mümkün değildir.
Horasan Erenlerinin Piri Hoca Ahmed Yesevi’nin hangi mezhebe mensup olduğu tartışılmaktadır. Onlar için, öz önemliydi. Biçimin ön plana çıktığı mezhep farklılıkları hümanist, sevgi ve insandan yana olan doktrinlerini pek etkilemiyordu.
Hanedanların Sünni olduklarını belittik. Ancak, Aydınoğulları ve Çandaroğulları Ehl-i Beyt sevgisinin ve 12 İmama saygının önem taşıması da bir vakıadır. Kastamonu’daki Çandaroğulları’nın Osmanlılar tarafından yıkılmasının nedeni olarak, Şii-Alevi inancının henedan tarafından da benimsendiği iddiaları mevcuttur.
Klasik Sünni Arap ülkelerinde camilerde 12 İmamın adının yazılı olmaması, buna mukabil Anadolu’daki ibadet yerlerinde, camilerde 12 İmamın adının bir çok yerde bulunması, hanedanların da başlangıçta Alevi-Şii sempatizanı olduğu; ancak Sünni fıkıhı izlediğine kanıttır. Devlet yönetiminde sistemin gerekliliği, fıkıh ilmine fazla önem vermeyen Şia karşısında, hanedanlar devlette Sünnilik; iman ve ibadette Alevi-Şiiliğe yöneltmiş olabilir.
Şiilik, ağırlıklı olarak Uzun Hasan ve Şah İsmail’le birlikte Anadolu’ya girmiştir. Daha önce Şia ile tanışık olan halk ve hanedanların ileri gelenleri, Şii lideri, Yavuz Sultan Selim karşısında tuturken, hem ezilmişliklerinin sonucunun reaksiyonu etkili olmuştur, hem de daha önce keskin olmasa bile, artık kesinleşen ideolojik-teknolojik faktörlere bağlı bir tutum izlemişlerdir.
Anadolu Aleviliğinin Heterodoks kimliğinde Şia önemli bir öğedir. Bu nedenlerdir ki, Ortodoks Sünniliğin dışındadır. Ancak, Anadolu’daki özgürlükçü sosyal iklim ve Türklerin daha önceki dinsel ve toplumsal yapısı, inanç özellikleri, kült ve kültürleri İran Şiasının tutucu ve dogmatik yapısından farklı bir Anadolu Alevi kimliği oluşturmuştur.
Osmanlı, özellikle II. Bayezıd’tan sonra iyice Sünnileşti ve Anadolu Alevileri üzerinde bilinen katliamları uygulandı. Yavuz Sultan Selim’in şeyhülislam fetvalarıyla 90.000 Aleviyi katlettiğini tarih yazar. Kuşkusuz, bu olayda, iktidar kavgasının önemini unutmamak gerekir. Şii Şah İsmail, Osmanlı hanedanının ele geçirmek için, Anadolu Alevilerinden destek almıştır. Yavuz, Aleviler üzerine Yeniçerileri sürmüştür. İşin burdaki ilginç yanı, Yeniçerilerin çoğunluğunun, bilindiği gibi, Bektaşi olmasıdır. Bunun açıklaması bir hayli zordur. Yeniçeri ocağı, devşirmelerden oluşmaktadır. 8 –16 yaşları arasında devşirilen Hıristiyan çocukları Müslümanlaşmakta; ancak eski dinin alışkanlıklarından kolay kurtulamamaktadırlar. Bunlar, Bektaşilik içerisinde, iç duygularını gizleme olanağını bulmaktaydılar. Acaba saf Hıristiyan kökenli Alevi – Bektaşi Yeniçeri, saf Müslüman Aleviyi öldürmekte bir sakınca görmedi mi; yoksa siyaset mi onları bu savaşa sürükledi? Bektaşi Yeniçerinin Alevi Anadoluluyu öldürmesi, tarihin karanlık kalan noktalarından biridir.
Aleviler Osmanlı döneminde, Kuyucu Murad Paşa’nın gerçekleştirdiği katliamlar gibi, çeşitli baskılara maruz kalmışlardır. Baskılar, Alevilerde siyasal iktidara karşı, muhalif tutum psikozu yaratmıştır. Sürekli olarak Osmanlı'ya muhalefet eden Anadolu Alevileri, Osmanlı karşısında devrim gerçekleştirmek isteyen Mustafa Kemal'i de Kurtuluş Savaşı ve sonrasında desteklemişlerdir. Ancak, Atatürk'ün son dönemlerinde, muhelefet öğesi tekrar ortaya çıkmış; bu kez 1940’lardan sonra ise, devrimci bir muhalefet olan Marksizmin yanında yer almışlardır. Tarih boyunca kurulu düzenle barışık olmayan Aleviler, bu kez radikal bir devrim söylencesine destek vermişlerdir. Bu eğilim türkülerine, söylencelerine, Alevi ozanların deyişlerine uygun bir tutum gibi görünmektedir.
Ancak unutmayalım ki, Aleviliğin özü Hakk – Muhammed – Ali’de biçimlenir. Alevilik bir İslam yorumudur. Marksizm ise, dünya ve evreni materyalist bir yaklaşımla açıklar. Alevilik bir din yorumu olması itibariyle, idealist felsefe içerisinde yer alır. Materyalist Marksizm, tüm inanç biçimlerini yadsır; bilim ve gerçek dışı bulur. Din, Marx için “toplumun afyonudur”. O halde Aleviliğin Marksizmle birbirine musahip kılma çabaları, aslında ideolojik, sosyolojik ve felsefi temelden yoksundur.
Özetle, kanımızca Alevilik, yukarıdaki değişik etken ve etmenlere bağlı olarak, Anadolu’da yeşeren ve büyüyen bir İslam yorumudur. Anadolu halkının eğilim ve felsefesi Yunus, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa gibi ozan, düşünür ve dinbilimcilerin şiirleri, özdeyişleri, ezgileri ve düşün yapıtlarıyla ortaya çıkmaktadır. Zengin Alevi kültürü büyük boyutlarda derinliği olan düşünceleri, ezgi ve şiir şeklinde gündeme getirmiştir. Bu şiirlerin içeriği, felsefede Batı felsefesiyle boy ölçüşebilecek konumdadır. Bu ezgi ve şiirlerde buram buram hümanizma kokar, sevgi teması işlenir.
Sonuç olarak:
1.l. Anadolu Aleviliği, İslam dininin bir yorum tarzıdır. Belirleyici öğe, Müslümanlıktır. Hakk – Muhammed – Ali’yi herşeyin başı kabul eden Alevi yorum, İslam dini içinde yer almaktadır. Tüm Alevi ozanlar Allah, Muhammed, Ali aşkını ele almışlardır.
2.İnanç olarak Alevilik doğaldır ki, aynı zamanda kültürdür. Her inanç sosyolojik açıdan kültür görünümdedir. Hiçbir inanç, saf bir düşünce veya felsefe değildir. Tarihsel süreç içerisinde dinler yayılırken, gittikleri ülkelerin eski dinlerinin kültlerinden, kültürlerinden ve inanç sisteminden etkilenmiştir. Toplumsal ve sosyal koşullar, yeni din üzerinde etkiler yapar. O dinin, belli zaman ve yer koşulları içerisinde ele alınıp incelenmesi, bir kültürün araştırması olarak karşımıza gelir.
3.Anadolu Aleviliği İslam dininin Anadolu yorumu olarak, Ehl-i Beytçidir, 12 İmamcıdır. Bu, onu İran Şiasıyla aynı teolojik konum içerisine koyar. Bu nedenledir ki, Caferidir. İmam Cafer Sadık’ın buyruklarına uyar. Ancak, İran Şiasından farklı olarak Anadolu Aleviliği, tasavvufi yanı ağır basan, manevi özelliği öne çıkan bir Tanrı – Doğa içiçeliğinden yanadır. Bu nedenle, Anadolu Aleviliği insanı sevmenin ibadet olduğunu bilir; kul hakkının yenilmesinden korkar; eline, beline, diline sahip çıkar. Kuşkusuz bu ilkeler, aslında İslamın özüdür. Gerçek Müslüman için, bu tür davranışlar erdemdir. Ancak Müslümanlık devlet dini olunca Emevilerde, Abbasilerde, Osmanlıda, İran’da ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi ceberrutlaşır, özünden uzaklaşır. Oradaki yöneticiler, Allah adına hareket ettiklerini söylerler; oysa ne kadar iyi niyetli olursa olsunlar, kendi çıkar ve yaşamları ön plandadır. Allah’ı destek alarak yönetmek; muhalefeti, özgürlüğü, demokrasiyi ortadan kaldırır. Allah karşısında muhalefet olmaz. İşte bundan dolayıdır ki, Anadolu Aleviliği demokrattır, laiktir, cumhuriyetçidir. Anadolu Alevileri, Allah adının istismar edilmesini sevmez. Kendileri de zaten dinsel istismar nedeniyle yüzyıllardır acı çekmişlerdir.
4.Anadolu Aleviliğin kültürel kimliğinde, teolojik Caferi inanç sistemi yanında, gerek Anadolu’daki gerek Orta Asya, Maveraünnehir bölgelerindeki eski inançların kültürel izleri vardır. Bu, özellikle iyi-kötü, aydınlık – karanlık , Gök-Tanrı – Yer-Tanrı, ateşe, suya saygı ögelerinde görülür. Öte yandan, tapınma biçimi dediğimiz kültlerde de bu izleri gözlemlemek olanaklıdır. Semah, cem ayininde bu tür izleri görmek, kimseyi şaşırtmasın. Kimse iddia edemez ki, Sünni, Nakşi veya Kadiri zikirde harfiyen Hz. Muhammed döneminin zikir şekli mevcuttur. Mevlüd okutulması, 12. yüzyılda Ortodoks Hıristiyanlardan görülerek benimsenen Peygamber'i anma yoludur. Bu tür etkileşimden korkmamak gerekir. Sosyolojik olarak hiçbir dinin hiçbir yorumu, saf değildir. Öze sadık kalındığı takdirde o insan Müslümandır.
5.Aleviler, kuşkusuz demokrasiden yanadırlar. Onlar bilmektedirler ki, başlarına gelenlerin nedeni anti-demokratik, otoriter, totaliter, teokratik iktidarların tutumlarıdır. İnsandan yana, insanı sevmeyle ibadet bilen bir din yorumunun başka türlü olması düşünülemez. Aleviler, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti, laik devleti candan desteklerler. Anti-laik teokratik devlet, Alevilik için, büyük tehlikedir. Batıdan gelen demokrasi ilkeleri, Alevi inancına bir metodoloji getirir. Örneğin, laiklik Alevi ilkelerine uygun bir yönetim metodudur. Kuşkusuz, Türkiye’de herkesin sorunu demokrasidir. Hepimiz, Alevisi, Sünnisi, aydın ve sağduyu sahibi olan herkes, demokrasinin kötü işleyişinden yakınmaktadır. Hepimiz bu uğurda mücadele vermekteyiz. Ancak, o tür mücadelenin platformu siyaset alanıdır veya bu uğurda kurulan sivil toplum örgütleridir; siyasal partilerdir. Aleviliğin sesinin duyrulmasını isteyen, Anadolu’da Alevi olmaları nedeniyle horlanan, “mum söndü” suçlamalarına maruz kalan insanların sorunu, öncelikli, olarak “Aleviliktir”. Öncelikli olarak Aleviliktir demek, demokrasi sorununu bizi ilgilendirmiyor anlamına gelmez.
6.Alevilik Stalin, Marx veya Lenin’i kendisine musahip kılma girişimi içinde olamaz. Marx, dünyanın tanıdığı en önemli düşünürlerin başında gelir. Dünya tarihinin analiz şeması, özellikle Batı dünyası açısından mükemmeldir. Ancak Marx, dünyanın tanrıtanımaz bir felsefenin temel taşlarından biridir. O materyalistir. Materyalizm inancı reddeder. Marx’a göre “din toplumun afyonudur”. Marx için, Tanrı yoktur. Hakk – Muhammed – Ali esasına dayalı olan Anadolu Aleviliğini, Ehl-i Beyt sevgisiyle dolu insanları Marksizmle aynı potaya koymak, sadece ve sadece Alevileri kullanmak isteyenlerin icadından ibarettir.
7.İnsan sevgisi içinde olan Anadolu Aleviliği, bölücü hareketler içinde olamaz. Yunus’un, Pir Sultan Abdal’ın, Hacı Bektaş Veli’nin çocukları, Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, Ermeni, Rum diye ayrımlara girmez. Kendi içimizde, demokrasiyi yerleştirerek sorunlarımızı çözüme ulaştırırız. Anadolu, Alevilik sayesinde 72 milleti biraraya getirmiş aynı pota içerisinde eritmiştir.
8.Anadolu’nun bir ırklar, kültürler ve inançlar mozaik ve alaşımı olduğunun bilincinde olan Aleviler, bu nedenle herkesle barışıktır. Diyalog ve hoşgörü ortamı, barış getirir. Rumuyla, Ermenisiyle, Katoliğiyle, Ortodoksuyla, Protestanıyla, Sünnisiyle; ama herkesle diyalogdan yanadır Anadolu Alevileri.
Dipnotlar
(l) Bu eğilim için, bkz. Eröz, Mehmet: Türkiye’de Alevilik – Bektaşilik. İstanbul 1977.
(2) Bu eğilim Türkiye’de Alemdar Dergisi etrafında yer alan ve Selahattin Özgündüz liderliğini yaptığı grup tarafından benimsenmiş olup, İran Şiasına bağlı bir yaklaşımdır.
(3) Bu görüş için, bkz. Bender, Cemşid: Kürt Uygarlığında Alevilik. İstanbul 1991; Birdoğan, Nejat: Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi. İstanbul 1992.
(4) Bu görüş için, bkz. Eyuboğlu, İsmet Zeki : Bütün Yönleriyle Bektaşilik. İstanbul 1990.
(5) Nuri Dersimi: Günümüz Türkçesiyle Kürdistan Tarihinde Dersim.1994: 22-23. Burada yazar Eba Müslim Horasani’yi ve ordunun tamamını da Kürt olarak göstermektedir. Oysa bu hususların tartışmalı olduğu ve ordunun Türk – Kürt – Arap karışımı olduğu hususu, tarihçiler tarafından kabul edilmektedir.
Massignon, Louis: La Passion de Hallaj, cilt I. Paris 1975: 228- 232.
(7) Massignon 1975: 240.
(8) Massignon 1975: 230
(9) Ocak, Ahmet Yaşar: La Revolte de Baba Ressoul ou la Farmation de l’heterodoxie musulmane en Anatolie au XIII e siecle. Ankara 1989: 71.
Not: Bu çalışmanın hazırlanmasında ayrıca aşağıdaki kaynaklardan yollamalar, ayrıca zikredilmemiştir:
Öktem, Niyazi: Din, Laiklik ve Alevilik Yazılar. İstanbul 1975.
Öktem, Niyazi: Hallac-ı Mansur, Lois Massignon’dan Derleme. İstanbul 1975.
Öktem, Niyazi: “Les Alewis Anatoliens” İnanç Kıraç’a Armağan. İstanbul 1994, 10 sayfa.
Cahen, Claude: Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler. İstanbul 1994.


LinkBack URL
About LinkBacks
.
Alıntı Yaparak Cevapla