• Reklam
5 sonuçtan 1 --- 5 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0

    Alevilik Hakkında Sık ve Güncel Sorular

    Alevi” ne demektir

    Alevi kelimesi terim olarak Arapça’da “Ali’ye mensup”, “Ali’ye ait” anlamlarına gelmekte olup, çoğul şekli Aleviyye ve Aleviyyûn’dur. Mezhepler Tarihi ve Tasavvuf edebiyatında ise, “Hz. Ali’yi sevmek, saymak ve ona bağlı olmak” anlamlarında kullanılmıştır. Bu bakımdan Hz. Ali’yi seven, sayan ve ona bağlı olan kimseye “Alevi” denilir.(1) Alevi terimi bu haliyle Hz. Ali soyundan gelenler anlamının yanında siyasi, tasavvufi ve itikadi anlamda kullanıla gelmiştir. Hz. Ali soyundan oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Ömer ve Abbas vasıtasıyla gelenlere Alevi denilmiştir.(2) Emevilerin son dönemlerinden itibaren Hz. Ali soyundan gelenler, özellikle Hasan ve Hüseyin’in neslinden olanlar için şerif, seyyid, emir gibi lakapların yanında Alevi kelimesi de kullanılmaya başlanmış ve bu husus daha sonraki yıllarda devam etmiştir. Günümüzde de aynı nesle bağlı olanlar bu ismi kullanmaktadır.(3)

    Alevi kavramı, İslam siyasi tarihinde ilk defa hilafetle ilgili anlaşmazlıklar sırasında kullanılmaya başlamıştır. Özellikle üçüncü halife Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra şiddetlenen hilafet tartışmalarında Hz. Ali’yi tutan taraftarlarına Şiatu Ali tabirinin yanında Alevi terimi de kullanılmıştır. Bu tabiri kullananlar içerisinde gerçekten Hz. Ali soyundan olanların yanında, Hz. Ali soyu ile hiçbir alakası olmayan ancak Ehl-i Beyt adını kendi şahsi veya siyasi çıkarları için kullanan şahıslar da vardır. (4) Buna İslam tarihinde Emevi iktidarına karşı, Hz. Hüseyin’in intikamını almak için, Ehl-i Beyt’in adına ayaklanan Muhtar es-Sakafi’nin (67/687) ayaklanması örnek olarak gösterilebilir.(5)

    Lügat anlamı dışında “Alevi” tabiri, Hz. Ali’yi sahabenin en üstünü olarak gören ve Hz. Muhammed (asm)’den sonra imamlığa onun gelmesi gerektiğini kabul edenler için de “Şia” ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Böylece bu zümreler, Hz. Ali’ye mücerret sevgi ve bağlılığın ötesinde, onun ve soyunun adına ayrı bir fırkalaşma hareketinin siyasi mümessilliğini de üstlenmiş olmaktadırlar. Bu sebepledir ki, Hz. Ali ve ona bağlılık adına ortaya çıkıp da, siyasi bir zümreleşme hareketini tercih eden Şii topluluklara, ileri sürdükleri görüşlere dayalı olarak Zeydiyye, İsmailiyye, İmamiyye, Nusayriyye ve benzeri isimler verilmiş ve bunlar da öylece tanınmışlardır.

    Alevi terimi tasavvufta bazı tarikatların müşterek adı olarak kullanılmıştır. Sufilere göre, Hz. Peygamber ilk dört halifeye değişik usullerle zikir telkininde bulunduğu için her birine birer tarikat nisbet edilmiştir. Daha sonra ortaya çıkan tarikatlar bu usullere göre zikirlerine yön ve şekil vermişlerdir. Tasavvuf tarihinde Sıddıkıyye, Ömeriyye, Osmaniyye ve Aleviyye adı verilen bu tarikatlardan Sıddıkıyye ve Aleviyye tarikatları önem kazanmış, genellikle hafi zikri (sessizce zikir yapmayı)esas alan tarikatların Hz. Ebu Bekir’e, cehri zikri (sesli olarak sikir yapmayı) benimseyenlerin ise Hz. Ali’ye mensup olduklarına inanılmıştır.(7) Hz. Ali’ye dayandırılan tarikatlara “Alevi tarikatlar” denilmiştir.(8)

    Kaynaklar:
    1- Ethem Ruhi Fığlalı, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1978, s. 19.
    2- Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi”, TDVİA, İstanbul 1989, II, 368
    3- Ocak, “Alevi”, TDVİA, II, 368.
    4- Mesûdi, Mürûcu’z-Zeheb, (Abdülhamid), VIII, 58 (Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi”, TDVİA, II, 368’den naklen).
    5- Muhtar es-Sakafi’ye izafe edilen Muhtariyye veya bir diğer adıyla Keysaniyye ilgili bkz. Ebu’l-Hasan el- Eşari, Makalatu’l-İslamiyyin, Beyrut 1995, ss. 91-95.
    6- Ethem Ruhi Fığlalı, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1978, s. 20.
    7- Süleyman Uludağ, “Aleviyye”, TDVİA, İstanbul 1989, II, 369.
    8- Ocak, “Alevi”, TDVİA, II, 369.


    Sayın Dalkıran (Doç Dr.)



    Alevîlik nasıl doğmuştur? Bir mezhep mi yoksa bir tarikat mıdır?

    Alevîlik aslında bir fırka veya mezhep değildir. Âl-i Beyt’in muhabbetini esas alan bir tarikat şeklinde ortaya çıkmıştır.

    Meselenin tarihi seyrine baktığımızda Alevîliğin bir tarikat şekline gelişmesi şöyle olmuştur:

    Timur, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayazıt’ı yendikten sonra Anadolu’dan aldığı otuz bin kadar esiri İran’a götürmüştü. Bunları Erdebil’e yerleştirmişti. Bunlar zamanla, Şah İsmail’in dedesi olan ve Erdebil Şeyhi olarak ta bilinen Şeyh Ali’ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur, ara sıra ziyarete gittiği Erdebil Şeyhinin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda, şeyh, “Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu’dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum.” dedi. Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler, bu vesile ile, şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyâdeleştirdiler. Şeyhin bu sofilerinin bir kısmı Anadolu’ya döndü, bir kısmı da Erdebil’de kaldı.

    Erdebil Şeyhi, Anadolu’ya dönen bu müritleriyle alâkasını devam ettirdi. Erdebil Şeyhi’nin tarikatında “Hz. Ali muhabbeti” esas alındığı için, bu tarikata devam edenler Hz. Ali sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu niteliklerinden dolayı “Alevî” denildi. Aslında bu esirlerin ecdatları ve kendileri, bu tarikat ile bağ kuruncaya kadar, Ehl-i Sünnet inanışında idiler. Bu tarikatla irtibatlarını yoğunlaştırdıktan sonra, tamamen Erdebil tekkesinin emrine girdiler. Oradan gelen her emri, harfiyen yerine getirmeye gayret gösterdiler. Öyle ki, bu müritler vergi, sadaka ve zekâtlarını bile Erdebil’e tahsis ettiler. Bunların bu fedakârane gayretleri ve karşılıklı diyalogları, gidip gelmeleri devam etti. Hattâ Erdebil’den gönderilen ve şeyhin “halifesi” olarak isimlendirilen şahıslar, Anadolu’da “nezir” ve “sadaka” namıyla para topluyor ve bu paraları gizli olarak İran’a gönderiyorlardı.

    Böylece Erdebil Şeyhi’nin tekkesi gittikçe genişliyor, müritleri çoğalıyordu. Bu Şeyh’in asıl amacı, gerek İran’da, gerekse Anadolu’da müritlerini çoğaltarak irşat postundan saltanat tahtına, şeyhlikten şahlığa geçmekti. Ancak bu arzusuna nâil olamadan ölünce, yerine oğlu Şeyh Cüneyd geçti. O da babasının gizli emelini sürdürmeye devam etti. Bunu hisseden o zamanın İran hükümdarı Cinahşah, kendisini İran’dan sürdü. Bunun üzerine Şeyh Cüneyd Anadolu’ya geldi. Onun altı yıl süren bu Anadolu ziyareti, tarikatına çok mürit kazandırdı. Sadece bir şeyh değil, aynı zamanda bir “seyyid” unvanı ile de dolaştığı için beklediğinin çok üstünde taraftar topladı.

    Artık Erdebil tekkesi Anadolu’da güçlenmiş, küçümsenmeyecek kadar büyük bir etki sahasına sahip olmuştu. Şeyh Cüneyd de babasının âkıbetine uğradı. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi takip etti. Bütün gayret ve ihtiraslarına rağmen o da siyasî amacına eremedi. Nihayet oğlu Şah İsmail, babasının ve dedelerinin rüyalarını gerçekleştirmeye maalesef muvaffak oldu. 13 yaşında iken Anadolu’daki müritlerinden teşkil ettiği bir orduyla, o gün İran’da hâkim olan Akkoyunlulara harp ilân etti ve Akkoyunlu hükümdarını devirerek irşat postundan saltanat tahtına çıkmaya muvaffak oldu ve Safeviler Devleti’ni kurdu. Bununla beraber Şah İsmail Anadolu’dan elini çekmedi. Zaman zaman birçok halifeler göndererek Anadolu’daki nüfûzunu kuvvetlendirmek için çalıştı. Bu çeşit faaliyetler, Çaldıran Muharebesi’ne kadar artan bir hızla devam etti.

    Bu muharebeden sonra İran’la Osmanlı Devleti arasında kesin hudutlar çizildi. Böylece Erdebil sofileriyle Anadolu arasındaki irtibat kesilmiş oluyordu. Bunun neticesi olarak Anadolu’daki müritler, pirlerin tesirinden gitgide uzaklaştılar. Bu tarikatın Anadolu’da kalan mensupları, Erdebil tekkesinden aldıkları tesirle, kendilerinin dışında kalan Müslümanları Ehl-i Beyt’e gerektiği gibi muhabbet beslemedikleri zannına kapıldılar. Onların bu anlayış ve davranışları diğer Müslümanlarla aralarında bir soğukluk ortaya çıkardı. Bu soğukluk, zamanla ayrılığa dönüştü.

    Bu ayrılık sonucunda, Erdebil tekkesine bağlı Anadolu Türkleri medreseden uzak kaldıkları için, İtikada, ibadete,... ait birçok hükümleri gereği gibi öğrenemediler. Sadece babadan oğula intikal eden birtakım telkinlerle yetindiler. Diğer Müslümanlar ise, bunlarla yakın alâka kuramadı ve onlara karşı görevlerini lâyıkıyla yerine getiremediler. Ölçüsüz tartışmalar, yersiz tenkitler ve davranışlarla, aradaki soğukluk gittikçe büyüdü ve derin bir ayrılığa dönüştü. Buna bir de idarecilerin ihmali eklenince, Anadolu Müslümanları arasında Sünnîlik ve Alevîlik şeklinde bir ikilik ortaya çıktı.

    Aslında bir Müslüman’ın veya bir tarikatın Hz. Ali muhabbetini meslek ve meşrebine esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Diğer sahabelere tecâvüz etmemek, Kur’an ve Sünnet’in ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer sorumluluklarını yerine getirmek kaydı ile, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt muhabbetini rehber edinmenin hiçbir mahsuru yoktur. Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet’i bilen ve gereği gibi yaşayan hakikî bir Alevî, ancak Allah-ü Teâlâ’yı ma’bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmiyet’in bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi, en son Peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’i de son semavî kitap kabul eder.

    Bu sun’î ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur’an’ın ışığı altına girmek ve O’nu yegâne ölçü kabul etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız.” buyurmakla, bütün Müslümanların Kur’an etrafında toplanmasını emretmektedir.

    Müslümanların birlik ve beraberlikleri ancak böylece temin edilebilir, ayrılıklar onun prensipleriyle ortadan kaldırılabilir. Her türlü hurafe ve safsatalardan ancak böylece uzak kalınabilir.

    Kur’an ayetlerinin Allah’a ait beyanları her insanı ikna edecek bir kuvvettedir. Sıradan halk, O’nun beyanının sadeliğine meftûn, bilim adamları da fesahat ve belagatına hayrandır. “Kalpler O’nun zikriyle tatmin olur.” ve her seviyedeki fikir adamı, inanma ihtiyacını O’nunla karşılarlar, O’na uymakla kemâle ererler.

    Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” (İsrâ, 9)

    Bir insan nelere, nasıl inanmakla iman dairesine gireceğini ve hangi amelleri işleyip nelerden çekinerek İslâm dairesinde kalacağını Kur’an ve Sünnet’ten öğrenecektir.

    Madem ki, bütün Müslümanların ölçüsü Kur’an ve Sünnet’tir, o halde bir Müslüman beşerî her fikri, her iddiayı, her inancı, her itikadı Kur’an’a ve onun birinci derecede tefsiri olan Hadîs-i şeriflere göre değerlendirecek ve muvazene edecektir.


    Mehmet Kırkıncı

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0
    Alevîler kaç gruba ayrılır?

    Kelime anlamı itibarıyla Alevî, Hz. Ali’yi seven ve Ona mensup olan kişi demektir.

    Hz. Ali’yi sevenler, başlıca iki gruba ayrılır:

    1- Hasbi ve samimî taraftarlar,
    2- Siyasî taraftarlar.


    Bunlardan birincisi, ona (ra.) Allah için muhabbet göstermişlerdir. Bu muhabbet sâfi, net ve durudur. Kaynağını dinî esaslar oluşturur. Bu samimî taraftarlar, Hz. Ali’ye iki açıdan yönelir. Birincisi, Hz. Ali’nin yüksek kemalâtı ve üstün meziyetleridir. Onun fazilet ve olgunluğu, takvâ ve ubudiyeti, müminlerin kalp ve dimağlarında, muhabbet ve takdire dönüşmüştür. İkincisi, Hz. Ali’nin (ra.) Ehl-i Beyt -Peygamber Efendimizin (asm.) evlat ve torunları- zincirinin temsilcisi olmasıdır. Müslümanlar o silsilenin başı olan Hz. Ali’ye (ra.) samimî bir muhabbet ve derin bir saygı göstermektedirler.

    Bu iki cihetten kaynaklanan muhabbet, Kur’an ve Sünnet çizgisine uygundur. Dine gölge değil, vesile olmaktadır. Meşrûdur, akla yakındır. Fıtri, hasbi ve samimîdir. Hz. Resulüllah (asm.) gelecekte ortaya çıkacak fitne ve fesatlarda, Hz. Ali’yi (ra.) ümmet nazarında suçlamalardan korumak için onun kemalât ve üstünlüklerine önemle dikkat çekmekte:

    “Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur.”
    “Ali’yi yalnız müminler sever, ona yalnız münâfıklar düşmanlık eder.”
    “Ben size iki şey bırakıyorum: Kur’an ve Ehl-i Beyt’im. Bunlara yapışırsanız, kurtulursunuz.” gibi hadis-i şerîfleriyle bu iki unsurun önemini belirtmektedir.


    Hz. Resulüllah’ın bu övücü beyanları, onun erdemine bir delildir. Peygamberin bu emrinden dolayı başta Sahabe-i Kirâm olmak üzere bütün Müslümanlar, Hz. Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e teveccüh göstermişler ve o yüce silsileyi samimî olarak sevmişlerdir. Bu anlamda Hz. Ali’yi sevmek, dini sevmek, Hz. Peygamberi (asm.) sevmek demektir.

    İkinci grup taraftarlar ise, onu siyasî anlamda sevenlerdir. Bunlar arasında ciddi bir hedef birliği yoktur; her biri, ayrı bir sebeple Hz. Ali’ye taraftarlık gösterirler.

    Bilindiği gibi, siyasî tercih ve taraftarlığın kendine mahsus bir mantık ve bir hedefi vardır. Genellikle, siyasî faaliyetler, ister istemez siyasî varlığın oluşmasına ve devamına hizmet edebilecek farklı yönlendiricilerin emir ve kontrolüne girer. Bilhassa siyasî tansiyonun yükseldiği zamanlarda, siyasî faaliyetler içerisinde taraftarlık, menfaat, rekabet, kıskançlık, kin, haset, hırs, soy-sop taraftarlığı gibi hisler, şiddetli ve acımasız bir biçimde ortaya çıkar. Sosyal hayatta bir çatışma iklimine girilir. Provokatörleri ve hareket noktaları birbirinden farklı birçok fikirler, aynı hedefte birleşebilir. Siyasi taraftarlık şekil ve görünen hedefler açısından bir birlik ruhu gösterirken, gerçek cephesiyle, yani gaye ve niyet itibariyle birbirinden farklı ve dağınıktır. Siyasi taraftarlar, bir yığını andırır. Bu yığında farklı konumdaki ekoller, gruplar mevcuttur. Genelde her grup, her siyasî ekol kendi amacını gerçekleştirmek için siyasî kitleye güç ve kuvvet katar. Bu sebeple, siyasî tercih ve tarafgirlikte, fikri ve hissi bir uygunluk söz konusu değildir.

    Bu tespitler çerçevesinde, Hz. Ali’ye (ra.) taraftar görünenlere baktığımızda hedef ve gayeleri değişik birçok siyasî gruplar görürüz. Bu gruplar ana hatlarıyla beşe ayrılır:

    Birinci grup: Hz. Ali’nin (ra.) siyasî taraftarları içinde birinci grubu, İslâmî ölçülerde oldukça taşkın ve bağnaz ve o derecede dar görüşlü, ölçüsüz insanlardı. İçlerinde sahabeden hiç kimse yoktu. Bunlar Sıffin savaşından sonra, Hakem olayında Hz. Ali’ye karşı çıkarak onun ordusundan ayrıldılar. Hz. Ali’nin (ra.) hakemi kabul etmesini küfür olarak kabul ettiler. Onu çok ağır bir şekilde suçladılar. Bunlara göre, Hz. Ali (ra.) hakemi kabul etmekle dinden çıkmıştı. Bu grup, Hz. Ali’nin ordusundan huruç ettikleri için kendilerine “Haricîler” ismi verildi. Haricilerin ortaya çıkması ile İslâm tarihinde yeni bir fitne ve fesat grubu teşekkül ediyordu. Hz. Ali, bir ordu hazırlayarak Haricîlerin üzerine yürüdü ve onlara Nehrevan’da büyük kayıplar verdirdi.

    Bu birinci grup, Hakem olayına kadar Hz. Ali’yi taşkın ve ölçüsüz bir surette sevdikleri halde, bu olaydan sonra, onun en büyük ve amansız düşmanı kesilmişlerdir.

    İkinci grup: Hz. Ali’nin taraftarları içinde ikinci grup, münâfıklar ve Yahudi dönmeleriydi. Bunlar, iki yüzlü, dessas ve karanlık ruhlu insanlardı. “Hz. Ali’ye muhabbet” ve “âl-i beyt sevgisi” gibi mâsum bir fikrin altında gerçek yüzlerini gizliyorlardı. Halkın içinde takiyye yapıyor, Müslümanlar arasında fitne çıkartıyor, sürekli sapık fikirler üretiyorlardı. Bunların amacı İslâmiyet’i içten yıkarak, inanç ve itikatları sarsmak, Müslümanları birbirlerine düşürüp ayrılık çıkarmaktı.

    Üçüncü grup: Emevîlerin ırkçı idarelerinden rahatsız olarak Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin yanında yer alan gruptur. Bilindiği gibi, Emevîler başa geçince, icraatlarında birinci derecede ırkçılığı esas aldılar; saltanatlarını Arap milliyetçiliği üzerine binâ ettiler. Irkçılığın, adalet ve hakperestliği yıkma ve bozma karakteri, Emevîleri diğer kavimlere karşı gayet katı, sert ve acımasızca davranmaya yönlendirdi. Bu ise, diğer kavimlerde rahatsızlık meydana getirdi. Diğer taraftan, Emevî saltanatındaki aşırı israf ve gösterişle de ikinci bir huzursuzluk kaynağı oldu. Emevîlerin bu ölçüsüz ve sorumsuz faaliyetlerinden rahatsız olan diğer kabile ve aşiretler onlardan intikam almak için Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e taraftarlık gösterdi ve Onların ordusunda yer aldılar.

    Dördüncü grup: Bu grubu İranlılar oluşturur. Hz. Ali ve Âl-i Beyt sevgisi İranlılarda ekseriyet itibariyle çok farklı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu sevgi, Kur’an ve Sünnet’in düsturları dışında, aşırı ve ölçüsüzdür. Öyle ki bugün dahi, İran’da günlük hayatta, düğün ve şenliklerde, dinî toplantılarda bu ölçüsüz sevgi, etkisini sürekli olarak göstermektedir. Sazlı sözlü toplantılarda on dört asır önce Ehl-i Beyt’in başına gelen o elîm fâcialar için gözyaşı dökülmekte, bu fâcialar bahane edilerek sahabelere devamlı kin ve düşmanlık beslenmektedir. Bu törenler, özellikle Muharrem ayında sıklaştırılır; bu vesile ile ruhlarda ve kalplerde intikam hisleri yeniden filizlendirilir ve halkın şuuraltına enjekte edilir.

    Beşinci grup: Bu grup üç zihniyetin taraftarlarından oluşmuştur. Bunlar, “İran’daki Mecusî dininin reis ve ruhanileri”, “İran’daki ırkçılar” ve “eski saltanat hanedanın mensupları”dır. Mecusî reis ve ruhânileri, inançları İslâm’ın karşısında eridiği ve kendileri de cemiyet bünyesinde eski itibarlarını kaybettikleri için her hâlükârda İslâm’dan intikam almanın fırsatını kolluyorlardı.

    Hanedan mensupları ise, binlerce yıllık saltanat ve övünç kaynakları, İslâm ile yerle bir olduğundan, köle olarak baktıkları ve çıplak telâkki ettikleri köylü Arapların, kendilerine hükmetmelerini kat’iyen hazmedemiyorlardı.

    İran ırkının üstünlüğünü kabul eden ırkçılar ise, İslâm kültürü ile eski örf ve âdetlerinin bir anda sökülüp atılmasından son derece rahatsızdılar.

    Bu üç zihniyetin mensupları, istisnalar bir tarafa bırakılırsa, genelde İslâm’dan intikam almak için, şeklen Müslüman oldular, İslâm’ı içten yıkmanın plânlarını yaptılar ve bu gaye etrafında birleştiler. (İbn-i Hâzım, Fi’1-milel Ve’1-Ahvâ Ve’n-nihâl, II. 115, 1975, Beyrut.)

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0
    Alevî-Sünnî ayrılığına son vermenin bir çaresi yok mu?

    Bu ayrılıkları halletmenin tek yolu Kur’an ve Sünnet-i Nebeviye’ye sarılmaktır. Zira, Kur’an ve Sünnet, ikisi de insanlığın maddî-mânevî bütün hastalıklarına şifa olarak gönderilmiştir. Cemiyetler, onlara sarılmakla her türlü belâ ve sıkıntılardan kurtulacakları gibi, saplandıkları bataklıklardan da yine o iki sağlam ipe sarılmakla kurtuluşa ererler. Buna en büyük delilimiz ise o kapkara cahiliyet devrinden pırlanta misâl Asr-ı Saâdet’in ortaya çıkmasıdır.

    Kur’ân-ı Azimüşşân’da ve Sünnet-i Seniyye’de, ayrılıkları halletmek için zikredilen birçok ayet ve hadislerden örnek olarak sadece birkaçını aşağıya alıyoruz.

    Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân süresinde şöyle buyuruyor:

    “Ey müminler, kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşen Hıristiyan ve Yahudiler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”

    Hucürât Sûresinin 10. ayet-i kerimesinde ise, “Muhakkak müminler kardeştir. Siz (bir ayrılık halinde) o kardeşlerin aralarını ıslâh edin ki merhamet olunasınız.” buyruluyor.

    Âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, Cenâb-ı Hak müminlere, aralarında bir ayrılık çıkması hâlinde bunun giderilmesine çalışmalarını emrediyor. Dolayısıyla fitnenin devamına sebep olan ve Müslümanları birbirine düşüren olumsuz davranışlardan da müminleri yasaklamış oluyor. Biz bu emre uyarak, Alevî-Sünnî bütün Müslümanlar, ittifak halinde bu yaranın ıslâhı için gayret göstermeliyiz.

    Dinimizde çözülmesi mümkün olmayacak hiçbir problem yoktur. Yeter ki ayrılıklar karşılıklı anlayış içinde ele alınsın, konuya şefkatle yaklaşılsın ve hissiyat değil ilim esas alınsın.

    Bu vatanda yaşayan bütün Sünnî Müslümanlar Hz. Ali’yi ve ehl-i beyti kalpten severler. Ancak bu sevgileri bir ölçü dahilindedir. Ne onlara ulûhiyet veya nübüvvet yakıştırması yaparlar ne de onların değer ve şereflerini inkâr ederler.

    Tarihe baktığımızda Alevîlerin, Sünnîlerdeki bu samimi muhabbeti, her nasılsa, önemle dikkate almadıklarını, aksine onlara Yezit diyerek onlardan uzak durduklarını görüyoruz. Buna karşılık Sünnîlerin de Alevîlerin uyarılması, irşat ve iknaları konusuna hassasiyetle eğilmediklerini, bu konuda metot hatasına düştüklerini görüyoruz. Gerçekte, “Onlar da bizim kardeşimizdir.” denilerek kendilerine şefkat kucağı gereğince açılmamış, onlara uygun üslûpla güzel nasihatlerle yaklaşılmamış, dinin yüce hakikatleri kendilerine bizzat götürülerek, konuşularak izah edilmemiş ve onlara dini eğitim layığınca götürülmemiştir.

    Diğer taraftan, devletin de bu sunî ayrılığın çözümüne gereken önemi vermediğini, Alevîlerin yerleşme bölgelerine camiler yapma, Kur’an kursları açma ve vâizler tayin etme gibi hizmetleri ihmal ettiğini görmekteyiz.

    Durum böyle olunca, onlar da tenkit ve tahriklerle meseleyi çığırından çıkarmışlar ve bu ayrılığı, kapanması güç bir yara hâline sokmuşlardır.

    Temelde dinleri, dilleri ve milletleri bir olan, aynı tarih ve kültüre sahip bulunan ve aynı vatanda yaşayan bu insanlar, gitgide birbirlerine karşı birer hasım, birer düşman vaziyetine girmişlerdir.

    Kanaatimiz odur ki, bugün başta Diyanet camiası olmak üzere, memleketimizin bütün münevver ve seçkin insanları, bütün gayret ve çabalarını bu ayrılığın giderilmesine sarf etseler birlik ve beraberliği yeniden kurabilir ve dış kaynaklı entrikaları etkisiz hâle getirebilir.

    Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân Sûresinde (104. ayet) bu görevi yapmaları konusunda müminlere şöyle emrediyor: “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

    Bir mümin, diğer bir mümin kardeşini, hatalı da olsa sevecek ve hatasının gidermeye çalışacaktır. Müminler de aralarındaki ayrılıkları halletmede bir doktor kadar hassas olmalıdırlar. Vaktiyle, açılmış bulunan yaraları büyük bir anlayış, hoşgörü ve sabırla tedavi etmelidirler.

    Bizim dinimiz şefkat ve merhametin kaynağıdır. Bu kaynaktan feyiz alan biz Müslümanlar da, bu şefkat ve merhamete uygun bir ruh hâleti içinde, çevremizdekilere nasihat edeceğiz, güzel telkinlerde bulunacağız, onlara huzur ve saadet götürmeye çalışacağız.

    Nitekim, Allahü Teâlâ bize bu hususta en güzel ölçüyü Nahl süresinin 125. ayet-i kerimesinde şöyle beyan ediyor:

    “Habîbim! İnsanları Rabb-i Teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel yaklaşımlarla, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin tesir hâsıl etsin).”
    Peygamberimiz de bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğru ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sorular yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekke’nin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların çekirdek halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, geliştirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi.

    İşte, âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihanın şanı yüce efendisi Peygamberimiz (asm.), bir hadis-i şeriflerinde: “Müminler bir binanın taşları gibidirler. Birbirlerini yıkılmaktan muhafaza ederler.” buyurarak müminler arasındaki muhabbet ve kardeşliğin önemini en veciz bir şekilde ifade etmiştir.

    Milletimiz tarih boyunca kargaşadan, sürtüşmelerden, ayaklanmalardan büyük zararlar görmüştür. Yıllar boyu süren meşhur Celâli isyanları, yakın tarihimizde şahit olduğumuz Dersim hareketi ve dünün Sivas, Maraş, Çorum hâdiseleri bunun en açık ve acı delilleridir. Bütün bu hâdiselerin başlıca etkeni, dışarıdaki düşmanlarımız olmuş ve bu ayaklanma ve isyan hareketlerinden en çok onlar faydalanmıştır. Tarihten ibret alınmadığı takdirde benzer olayların gerçekleşmesinden endişe edilir. Sünnî olsun, Alevî olsun bu vatan ve milleti seven bütün yüksek ahlâklı insanlar bu ayrılığın giderilmesine, bu düşmanlıkların izalesine bütün güçleriyle çalışmalıdırlar. Bu, dinî, millî ve vatanî bir görevdir.


    Mehmet Kırkıncı



  4. #4

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0
    Bazı alevîler ehl-i sünnete mensup Müslümanları Yezit’in zulmüne taraftar olmakla suçluyorlar. Bu suçlamaya karşı ne dersiniz?

    Şunu hemen ifade edelim ki, bu suçlamayı yapan Alevîler azınlıktadırlar. Büyük çoğunluğu oluşturan sağ duyu sahibi Alevîler ise, Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanların Âl-i Beyt’i ciddi olarak sevdiklerini ve onlara karşı muhabbet beslediklerini, onlara daima hürmet ettiklerini yakînen bilirler.

    Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanlara Yezit diyerek onları töhmet altında bırakmak fevkalâde yanlış bir hüküm ve büyük bir hatadır. Zira, Müslümanlar Ehl-i Beyt’i ciddi sevmişler ve Yezit’in işlediği emsalsiz zulme, ne fiilen, ne fikren, ne kalben, ne de hayâlen asla ortak olmamışlar, aksine bundan son derece üzüntü duymuşlardır.

    Evet, Ehl-i Beyt’i sevmek ve onlara yapılan zulümler karşısında üzülmek müminlerin imanlarının gereğidir. Kurân-ı Azimüşşân müminlere, “Ehl-i Beyt’e muhabbet etmelerini” emrettiği gibi, Peygamber Efendimiz (asm.) de Hasan-Hüseyin Efendilerimize fevkalâde muhabbet göstermişler ve birçok hadis-i şerifleriyle müminleri, onları sevmeye yönlendirmişlerdir. Hattâ bir defasında onları mübarek kucağına alarak, “Allah’ım, bunları ben seviyorum, sen de sev ve bunları sevenleri de sev.” Buyurmuşlardır. Buna binâen, dört hak mezhebin hepsinde de “Ehl-i Beyt’e muhabbetin vacip olduğuna” hükmedilmiştir.

    İnsafla düşünülecek olunursa, Sünnî Müslümanlar’ı Yezit’e ve onun zulmüne taraftar göstermek asla mümkün değildir. Zira, Yezit ve taraftarları Ehl-i Beyt’e karşı eşi görülmemiş cinayet işlemişler ve ümmetin kalplerini yaralamışlardır. Bütün Müslümanlar, yeri göğü titreten, ehl-i insafı ağlatan bu cinayetlerin, dün olduğu gibi, bugün de ıstırabını çekmektedirler. Cenâb-ı Hakk’ın: “Zâlimlere, herhangi bir zulüm, bir cinayet, bir haksızlık yapmış olanlara meyletmeyiniz. Tâ ki, nâr (ateş) size dokunmasın.” (Hûd Sûresi, 113) fermanına muhatap olan aklı başında bir müminin, Yezit’in cinayetlerine taraftar olması nasıl düşünülebilir ve söylenebilir?

    Evet, Müslümanlar Yezit ve taraftarlarından daima nefret etmişlerdir. Bunun en açık bir delili şudur ki, o günden bugüne kadar hiçbir Müslüman’ın, çocuğuna “Yezit” ismi verdiği görülmemiştir. Fakat çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini verenler pek çoktur. Hâlen bütün hutbelerde yüceltme ve dua anlamında Çâr-yâr Efendimizle birlikte Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin de isimleri zikredilmektedir.

    Burada, konuyu biraz daha açığa kavuşturmak için Kur’ân-ı Azimüşşân’da zikredilen önemli bir prensibi nazara vermemiz yerinde olacaktır: Kur’ân-ı Kerim’e göre, “Bir kimse bir başkasının hatasından, günahından, cinayetinden sorumlu tutulamaz.”. Bu kuraldan hareketle, bir kimsenin işlediği bir cinayet yüzünden onun babasını, kardeşlerini, evlâtlarını, yahut akrabalarını sorumlu tutmak mümkün değildir. Hakikat böyle iken, Yezit’in işlediği cinayetler yüzünden o günden bugüne kadar gelip geçen bütün Sünnî Müslümanlar nasıl sorumlu tutulabilir? Böyle bir telâkki, değil İslâm hukukunda, dünyadaki hiçbir hukuk sisteminde mevcut değildir.

    Şu noktayı da önemle dikkate almak gerekir. Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanların Yezit’i sevdiklerini iddia etmek büyük bir iftiradır. İftira ise, dinimizde en büyük bir günahtır.

    Nitekim, Peygamberimiz (asm.) şu hadis-i şerifiyle müminleri iftiradan şiddetle menetmiştir: “Herkim bir kimseyi, yapmadığı bir şeyle suçlasa ve bu iftirasını insanlar arasında yaysa, Cenâb-ı Hak o kimseyi sözünü ispat edinceye kadar Cehennemde bırakacaktır.”

    Bir kimseye iftira etmek böyle dehşetli bir cezayı netice verirse bütün Müslümanları, dünyada benzeri görülmemiş bir cinayete taraftarlıkla suçlamanın ne kadar sorumluluk gerektirdiği ve sonucunun ne kadar vahim olacağı düşünülsün.

    Kaldı ki, Yezit daha dünyada iken belâsını bulmuştur. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak sadece Müslümanların değil, bütün insanların kalplerinde ona muhabbet kapılarını kapatmıştır. Diğer taraftan, Yezit İslâmiyet’i yaşamaktan gitgide uzaklaşmış, sonunda namazı terk etmiş, içki bağımlısı olmuştur. İçki bağımlılığında o derece ileri gitmiştir ki, kendisine, “İçkiyi Allah-ü Teâlânın haram kıldığı ve bunun Kuran’la sabit olduğu” söylendiğinde, “Kuran’da haramsa da, İncil’de helâldir.’ diyerek kendisini büyük bir tehlikeye atmıştır.


    Mehmet Kırkıncı



  5. #5

    Kayıt Tarihi
    12-10-2005
    Mesajlar
    6
    Karizma Gücü
    0
    sünni kardeşlere bir sorum var cevap verirseniz sevinirim:

    hz.muhammed s.a.v. demiştirki: her kim ki aliyi sever ise beni sever beni seven Allah'ı sever
    her kim ki aliyi sevmez ise beni sevmez beni sevmeyen Allah'ı sevmez

    bu hadis bütün sünni alimlerin kitabında mevcuttur yani ben uydurmadım.

    şimdi size soruyorum hazret diye nitelediğiniz ve hatta müminlerin anası diye nitelediğiniz ayşe hz.aliye savaş açtı mı açmadımı
    aliyi sevmediğini her fırsatta dile getirdi mi getirmedimi
    peki o zaman aliyi sevmiyorsa hz.muhammedi de sevmiyordur hz.muhammedi sevmiyorsa Allah c.c sevmiyordur
    Allah c.c sevmeyen biri nasıl müminlerin anası olur.

    işte size aleviler ile sünnilerin farkı
    aleviler olaylara mantık çerçevesinde yaklaşmışlardır. ama sünniler maalesef gözü kapalı şekilde davranmışlardır.
    yorum sizin.
    bunun gibi size binlerce örnek sunabilirim bu sadece basit bir örnek

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Kredi Kartı Hakkında Sorular
    2005 Konuları bölümünde Agaricus tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 14.12.05, 23:29

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •