Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok



Yazarı : Erich Maria REMARQUE
Yayınevi : İnkılap Kitabevi
Basım Yeri / Tarihi : İSTANBUL / 1994 - Ocak
Sayfa Sayısı : 208
KİTAP HAKKINDA
Bir kitap için uzun ve ilginç bir isim.Yazar neden bu ismi uygun gördü? Kitabı okurken bu konu hep bir merak konusu olarak kalıyor.Ama yazarın buna savaşın kendisi kadar korkunç bir cevabı var.

Elimdeki kitapta önsöz yok.Yazar hakkında da kitabın arka kapağındaki kısa bilgiden başka herhangi bir bilgi mevcut değil. Yazarın yaşamı ve eserleri hakkında bilgi verilmesi, okuyucuyu bilgilendirmek açısından iyi olurdu diye düşünüyorum. Remarque kim? Bundan başka hangi eserleri var?

Kitabın çevirisi konusunda şu örneği verebilirim: İyi bir pilav yemektesiniz.Çok leziz. Ama tam bu pilav çok leziz olmuş derken, pilavın içinden bir taş çıkıyor ve dişinize zara veriyor. Kitabı büyük bir zevkle okuyorum. Kimi yerinde hüzünleniyorum. Kimi yerinde gülüyorum.Ama arada öyle ifadeler çıkıyor ki ya iki kere okumak zorunda kalıyorum ya da akıcılığı bozuyor.

Örneğin çevirmen bir yerde bir cümleyi ‘Besbelli benim kendisini gözetlediğimin ayırdına varmıştı.’ diye çevirmiş. Bu cümle sayfanın içinde sırıtıyor. Okuyucunun dikkatini dağıtıyor. Bence yanlış da kullanılmış. Bu cümle ‘Besbelli benim kendisini gözetlediğimin farkına varmıştı.’ şeklinde çevrilse hiçbir sorun ortaya çıkmayacak.

YAZARA DAİR:

Yazar hakkında yazımızın başında da belirtildiği gibi fazla bilgi verilmemiş.Arka kapakta sadece kısa bir açıklama var. Buradan da yazarın savaş karşıtı yazılarıyla tanındığını anlıyoruz. Yazar konuyu çok güzel anlatmış. Savaşı ve beraberinde getirdiği ıstırapları kitabına etkileyici bir biçimde aktarmış. Bunu yaparken de araya savaşın o olumsuz havasından insanı sıyıran olaylar koymayı da ihmal etmemiş.

Askerliği ve cephede olan biteni anlatış tarzı, bu konuda verdiği bilgiler yazarı bu konularda bilgisinin de gayet iyi olduğunu gösteriyor.Yazar özellikle savaşın gerçek kahramanları olan erlerin hayatına değinmiş. Kitabın kahramanları onlar.Bu da olayın, en yakın tanıkların ağzından aktarılması demek.Yazar böyle yapmakla, kitabın okuyucu üzerindeki etkisini doğal olarak artırıyor. Yazar bununla da kalmayıp olan bitenin dışındaki insanların görüşlerini de veriyor ve bunların ne kadar yanlış olduğunu okuyucuya gösteriyor.

KİTABIN KONUSU:

Olaylar Birinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Savaşın başından itibaren savaşan bir bölük Alman askerinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Bu bölüğün daha ilk çatışmalarda yarıya yakını ölüyor. Savaşın sonunda ise hiç biri sağ kalamıyor.Kitaptaki tüm olaylar Paul adındaki bir erin azgından aktarılıyor.

Bu kitapta insanların nasıl öldürmeye şartlandırıldıklarını okuyacaksınız. Daha bir meslek bile edinemeden cepheye gelmiş ve tek bildiği öldürmek olanların yaşamdan bir beklentileri olmadan yaşadıklarını göreceksiniz. Savaştığı hasımlarını insan değil de birer canavar olarak gören bir erin, öldürdüğü adamı yakından görünce yaşadığı şaşkınlığı okuyacaksınız.

İyi bir kap yemeğin, bir parça ekmeğin, bir sigaranın, sıcak bir tas çorbanın, yumuşak bir yastığın, bazen huzur içinde geçen birkaç ünün kıymetini okuyacaksınız bu kitapta.

Çoğu zaman da ölümün soğuk yüzü çıkacak karşınıza. İnsan hayatının ne kadar da önemsiz olduğunu anlayacaksınız.

SONUÇ:

Irak’da bir savaşın gündemde olduğu şu günlerde savaşı ve onun kötülüklerini anlatan bir eser arıyorsanız bu kitabı okuyun. Bu kitabı okuyun ve Irak’da ölecek masum insanları düşünün. Bir parça ekmek bulamadığı, bir tas sıcak çorba içemediği için ölecek Iraklı çocukları düşünün. Eşi, çocukları gözlerinin önünde ölürken ağlamaktan başka çaresi olmayan çaresiz insanlar gelsin aklınıza. Sonra savaşa ve çıkarları için savaş kışkırtıcılığı yapanlara lanet okuyun.

Son olarak kitaptan birkaç cümleyi aktarmak istiyorum:

‘Kafa tasları yarılmış olduğu halde hala yaşayan, iki bacakları kesilmiş olduğu halde yaşayan, gövdelerinin kütügü üzerinde kendilerini mermi çukurlarına atan askerler görüyoruz. Bir onbaşı dizi paramparça olduğu halde ellerinin üzerinde bir kilometre yol almış. Bir başkası deşilen bağırsaklarını karnına bastırarak hastaneye kadar yürümüş. Bir üçüncüsü kolunun kesilen atar damarlarını iki saat dişlerinin arasında tutmuş.

Güneş batıyor, akşam oluyor, mermiler vınlayıp duruyor. Sanki dünyanın sonu.’

‘Böyle kırık dökük bedenlerin ucunda hala yaşam bulunabileceğine inanmak o kadar güç ki! Savaşın ne demek olduğunu ancak hastane belli ediyor.’

‘Gencim ben yirmi yaşındayım.Ama hayatta bildigim tek şey umutsuzluk ölüm korku. Ve bir keder uçurumunun üzerine atılmış sığ, soytarıca bir neşe…İnsanların nasıl birbirlerine düşman edildiğini, nasıl ses çıkarmadan, bilmeden, aptalca, uysalca, masumca birbirlerini öldürdüklerini biliyorum.Yer yüzündeki en keskin zekaların bu işkenceyi büsbütün inceltmek ve uzatmak için silahlarla sözler icat ettiklerini görüyorum.'