• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
6 sonuçtan 1 --- 6 arası gösteriliyor

Konu: Ürkek Serce

  1. #1
    gedox adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-07-2005
    Mesajlar
    944
    Karizma Gücü
    0

    Ürkek Serce

    ÜRKEK SERÇE


    Sarı ışıklar, yamalı asfaltın üzerinde son kez parladı. Kamyon yavaşladı; çukurlu tümsekli, daracık yola saptı. Sırtlarını kasanın kenarlıklarına dayayarak dünden kalma yorgunluklarını atmaya çalışan kireç ocağı işçileri, bu sarsıntılarla zıp zıp zıpladılar. Kimisinin kafası tahtalara vurdu, kiminin bedeni yan yattı. Ağırlaşmış gözkapaklarını aralayıp bakındılar. Neler olduğunu anlayınca gövdelerini birbirlerine yaslayıp yeniden kımıltısız kaldılar.



    Cemil dönüp arkadaşlarına baktı. Onların bu haline içten içe gülümsedi. İçindeki coşku, yorgunluğunu silip süpürmüştü. Yüreğinde bir sıcaklık vardı; bu sıcaklık, damarlarından akıyor tüm bedenini ısıtıyordu. İki eliyle kenarlığa tutunup ayağa kalktı. Gecenin soğuk yeli, incecik gömleğinden geçti, tenini yaladı. Bu soğuklukla ürperdi, ama buna aldırmadı. Sabah yakın mı diye başını kaldırıp doğuya baktı: Tanyerinde henüz bir ağartı yoktu. Yıldızlar alabildiğine parlaktı. Sabaha daha çok vardı. Derin bir iç çekti. Güneşin gecikmesini istemiyordu. Bu doğacak gün, yeni bir yaşamın başlangıcı, bir sevincin müjdesi olacaktı. Ne yazık ki bu müjdeyi almak için akşamı beklemeliydi. Ne kadar da uzun bir gün olacaktı bu gün!



    Bakışlarını, gittikçe derinleşen, küçülen, uzaklaşan kasabanın üstüne çevirdi: Sokak lambaları belli belirsiz parlıyordu. Harita okur gibi lambaların üzerinde göz gezdirdi. Aradığı yeri bulunca bakışlarını dondurdu, uzun uzun baktı. Derin soluklar alıp verdi. Uzaklarda, gittikçe sönükleşen sokak lambalarının ışıkları, bir ışıltı olup gözbebeklerine yerleşti. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. İçinden;



    —İşte orada, dedi. O ışıkların yanında...



    Yüreğinin atışları hızlandı birden. Solukları sıklaştı, kanındaki sıcaklık arttı. Hava oldukça serindi, ama yine de terledi.



    İşte ordaydı Ayten; evleri o ışıkların yanındaydı. Ürkek bir serçenin sokulganlığıyla yatağına sığınmış uyuyordur şimdi. Uzun kirpikleri birbirine yapışmıştır. Semaverde kaynayan suyun sesi gibi tatlı, kendinden geçirici bir mırıltı içindedir: Uyuyordur. Hayır, hayır, uyanmıştır. Nasıl uyuyabilirdi? Tüm kasaba uyuyor olabilirdi, sarsılan kamyon kasasındaki ocak işçileri uyuyor olabilirdi, hatta kamyon şoförü Mustafa da uyuyor olabilirdi; ama Ayten uyanmıştır. Değil mi ki Cemil uyanmıştı, değil mi ki Cemil’in içinde bir dünya uyanmıştı; Ayten de uyanmıştır. Uyanmıştır, ama kalkmamıştır; yatağında dönüp duruyordur. Gündoğumunu bekliyordur. Onun da yüreği kıpır kıpırdır. Gözleri duvardaki saate bakıyordur. Her tik tak arasında bir dünya kuruyordur. Günü iple çekiyordur. Hafifçe terlemiştir. Yorganı üzerinden atmıştır. Saçları darmadağınıktır. Ela gözleri baygın baygındır. Cemil’in annesini bekliyordur...



    İşin burasında Cemil’in yüreğine bir korku doğdu. Kızın annesi mırın kırın etmiş daha önce. Doğru dürüst bir işi yok gibi bir şeyler söylemiş. Yüreği hopladı birden: Ya vermezlerse?





    Kamyon büyük bir tümseğin üzerinden sekti. Kasa hop kalktı, hop oturdu. Cemil dönüp arkadaşlarına baktı. Sarsıntıya çoktan alışmış, kımıltısız uyuyorlardı. Dünden kalma yorgunluk, ağır bir külçe gibi bedenlerine binmişti. Uyanmadıklarına sevindi Cemil; uyanmış olsalar kafasındakileri okuyabileceklermiş gibi...



    Kamyon son yokuşu tırmanmaya başladı. Cemil, yine gündoğumu yönüne baktı. Havada belli belirsiz bir aydınlanma vardı. Bu, sabahın belirtisiydi. Bu aydınlanma, gökyüzünden süzülüp Cemil’in yüreğine aktı, umut oldu. Umut, bir çınar gibi yüreğine kök saldı; serçelere yuva olan bir çınar gibi… Demin gözlerinden silinen ışıltı yeniden gelip yerine yerleşti. Ama bu kez gülümseme yayılmadı yüzüne. Daha çok kararlılık gibi bir şey belirdi yüzünde. İçinden yemin etti:



    —Vermezlerse, dedi, kaçırırım! Ant olsun kaçırırım. Kendileri bilir... Nasılsa Ayten benden yana... Böyle sözleşmişiz…



    Kamyonun homurtusu birden kesildi. Son yokuşu da geride bırakıp inişe geçmişti. Gittikçe hızlanıyordu. Şoför Mustafa, vitesi boşa almış olmalıydı. Motorun sesi kesilmişti. Yalnız, tümseklere çarparken çıkardığı şangırtılar duyuluyordu. Kasadakiler, yorgun bedenlerini yere çarpmaktan kurtarmak için birer birer ayağa kalktı. İçlerinden biri şoförden yana bağırdı:



    —Hop! Mustafa! Canımızı yerde bulmadık!



    Mustafa bunu duyamazdı. Diğer biri:



    —Ne o, dedi, korktun mu be? Ne tatlı canın varmış!



    Diğerleri güldü. Bir başkası:



    —Hey be! Dedi. Mustafa ne ustadır! Bugüne kadar karınca ezmemiştir.

    Cemil içinden geçirdi:



    —Yanlış ettim ben, çok yanlış ettim! Biraz daha bekleyecektim. Önce bir ehliyet almalıydım, şöyle E sınıfı… Sonra, bir kamyonun anahtarını elime geçirecektim; kurulacaktım direksiyonun başına ki! Baksana, Mustafa’nın ne havası var… O zaman bana yalvarmazlar mıydı? Acele ettim. Keşke annem gitmese! Kadıncağızı sıkboğaz etmenin ne gereği vardı! Gitmek istemiyordu oysa. Keşke gitmese!



    Gökyüzü iyice aydınlanırken kamyon, kireç ocağının yanında durdu. İşçiler gerine gerine indiler. Bekçi öteden seslendi:



    —Hey! Buraya gelin. Dinamitçiler dinamit patlatacak. O zamana kadar kahvaltı yaparsınız.



    Buna hepsi sevindi:



    —İyi be! dedi, ellisine merdiven dayamış olan Seyit. Sabahın köründe aç karnına balyoz sallanmaz zaten. Şöyle sıcak bir çay içelim, içimiz ısınsın. Taş dediğin, güç ister!



    Bekçi kulübesinin önündeki tahta masasının çevresinde kümelendiler. Şoför Mustafa, ekmek torbasını masanın üzerine koydu. Bekçi, fokurdamakta olan semaveri dışarı çıkardı. Seyit, bekçiyle şakalaştı:



    —Ulan bekçi, dedi, boş durmayalım diye çayı bile hazırlamışsın…



    —Ne dersin be Seyit! Dedi bekçi. Size iyilik de yaramıyor. Sabahın köründe çayınızı hazırlamışım, o da mı suç? Konuşacağınıza iş görün. Gençler, ne oturuyorsunuz! Burada ananız yok! Kalkın bardaklarınızı getirin bakalım…

    Yaşça küçük olanlar kalkıp öteberiyi masaya taşıdı. Bekçi, bardaklara çayı doldurdu. Şoför Mustafa, ilk yudumu aldıktan sonra:



    —Seyit Emmi, dedi. Ferhat ile Şirin’i anlatsana. Çocuklar uykularından uyansınlar.



    —Şimdi sırası mı? Baksana ayakta uyuyorlar. Dinleyecek halleri mi var?



    —Olsun, sen anlat; kendilerine gelir onlar. Ferhat bizim pirimiz...



    —Hadi oradan! Nereden senin pirin oluyor. Bir kez olsun elin balyoz mu tutmuş?



    —Olsun, sizinle çalışıyorum ya; ben de sizdenim. Ben de taş ustası sayılırım.



    Diğerleri de yalvaran bakışlarla bakınca, Seyit dayanamadı, anlatmaya başladı. Ne de güzel anlatırdı!



    —Dün kaldığımız yerden başlıyorum, dedi. Ferhat, bu sözü alınca, almış gürzü eline, yürümüş dağın üstüne. Hey be! Sevgiye dağlar mı dayanır! Demir gibi sert kayalara indirmiş gürzü. Koca dağın bağrını yol eylemiş. Yüreğinde Şirin’in sevdası ateş saçıyormuş ya, gürzü de ateş saçmış. Güm, güm! vurmuş, dağ inlemiş; Güm, güm! vurmuş, taş inlemiş... Vurdukça yer gök sarsılmış. Granit gibi sağlam dağ, yumuşamış, pamuğa dönmüş...



    Seyit anlattı, anlattı. Anlattıkça, her biri bir Ferhat oldu. Eller yavaşladı, çaylar unutuldu.



    Cemil’in yüreği, yeniden güp güp attı. İçinden: İşte ben, aynı ben! dedi. Dinledikçe Ferhat, Cemil oldu; Şirin de Ayten... Sonra, Ayten bir serçe oldu Cemil’in düşünde; incecik, sokulgan; ama ürkek bir serçe... Dokunuversen uçacak, dokunuversen bir daha dönmeyecek bir serçe...



    —Ooo! Âlem mi var sabah sabah?



    Düşleri darmadağın eden bu ses, kireç ocağı sahibinin sesiydi. Bir gölge gibi süzülüp tepelerine dikilmişti. Otomobilinin sesi de duyulmamıştı. Ağızlardaki lokmalar soğuyuverdi birden. Suçüstü yakalanmış gibi donakaldı hepsi. Bekçi, hemen toparlanıp yer gösterdi:



    —Buyur Aziz Bey! Şöyle oturun... Dinamitçiler işlerini bitirememiş, o yüzden kahvaltı yapsınlar, dedim. Hani daha sonra mola vermeyelim diye...



    —Neden zamanında bitirememişler? Diye çıkıştı Aziz Bey. İşçiler burada boş oturuyorlar!



    —Biraz sonra patlatırlar beyim, bakın; koşturuyorlar. Bir çay ister misiniz?



    Aziz Bey, “hayır” anlamında başını iki yana salladı:



    —Olmuyor, dedi, olmuyor! Siparişleri yetiştiremezsek itibarımız gidecek. İşler aksıyor arkadaşlar, işler aksıyor. İşlerin aksaması size yaramaz.



    Ensesini kaşıdı. Sözü toparlamaya çalıştı. Boş bir iskemleye iğreti oturdu. Sesini yumuşatarak yeniden söze girdi;



    —Bakın, aynı kasabadanız, hemşeriyiz... Ben, işin kârından çok, sizi düşünüyorum. Dün kelepir bir kepçe düştü elime. Çok iyi bir şey… Önce alayım dedim, bunca işçiden daha çok iş yapar. Hem de çok ucuza. Bırakın aylıklarınızı; size verilen yemek bile tek başına mazotuna denk gelir. Aylıklarınız da bana kâr kalır. Ama yapamadım, içim elvermedi. Hemşerilerim işsiz kalır, dedim. Eve ekmek götüremez, dedim. Çoluk çocuğu olan var, hastası olan var, evlenecek olan var, dedim.



    Son sözü söylerken, olanları biliyormuş gibi Cemil’in yüzüne baktı; Cemil’in yüreği hop etti. Yüzü kızardı. Dayanamadı, yüzünü başka yöne çevirdi.



    —Evet, diye sürdürdü. Bütün bunları düşündüm, içim elvermedi. Artık çağ da makine çağı, ama ben sizi düşünüyorum...



    Sustu. Bakışlarını işçilerin üzerinde bir bir gezdirdi. Hepsi suspus olmuştu. Sözünün para ettiğini düşünerek ayağa kalktı, otomobile doğru yürüdü. Geridekiler, gözleriyle adım adım izliyorlardı. Önlerinde soğuyup duran çayı unutmuşlardı.



    Aziz Bey, otomobilin kapısını açtı, bir ayağını içeri attı. Durduğu yerden seslendi:



    —İyi düşünün, dedi. Bana makine aldırmayın!



    Otomobili çalıştırıp uzaklaştı. İşçiler sessizce arkasından bakakaldılar.



    Bir söz Cemil’in kafasında dolaşıp durdu. Çağ da makine çağı... Makine, Cemil’in yerini alacak bir canavardı. İşinden eden bir canavar… Birden yüreğinden bir serçe pır diye uçup gitti. Bu, Ayten’di. Makine gelirse Ayten pır diye uçup gidecekti. Bu kasabada başka iş bulmak kolay değildi. Uzaklara, gurbete gitmek, orada iş bulmak vardı gerçi. Vardı ama bu arada Ayten pır diye uçardı. Onu bırakıp gitmek olmazdı. Hayır olmazdı. Ah, bugün işler yolunda gitseydi... Eve gittiğinde annesi gülümseyip Haydi gözün aydın işin oldu! Deseydi. O zaman, işte o zaman her şey kolaydı. Gurbete de giderdi, yedi sene de beklerdi. İsterse makine gelsindi; vız gelirdi.



    Cemil, Seyit’in sesiyle kendine geldi.



    —Makine mukine almaz arkadaşlar, diyordu Seyit. Bizim gibi üç kuruşa çalışanlar olduktan sonra makine mi alır?



    Yamaçtan, önce düdük sesi duyuldu, ardından gümbür gümbür dinamit patladı. Patladığı yerden toz bulutu yükseldi. Patladıkça yer sarsıldı. Patladıkça kulaklar uğuldadı.







    Cemil, o gün Ferhat oldu; gürzüyle sevgisine yol açıyordu.



    Önce bir kayayı karşısına aldı:



    —Bu, dedi, yanlış sözdür. Doğru dürüst işim olmadığını söylüyor. Bunu kaldırmalıyım önce… Kaldırdı gürzünü başının üstüne, sapına asılıp indirdi. Yanlış sözden bir parça koptu, yuvarlandı. Bir daha gürzü kaldırdı, bir daha indirdi. Yanlış sözden bir parça daha koptu. Yanlış söz bu kadar sağlam olamaz, diye geçirdi içinden, kaldırdı gürzü yukarı, ta gökyüzüne, yüreğiyle asıldı, indirdi: Yanlış söz paramparça oldu. Gülümsedi:



    —Bu kadar işte! dedi.



    Başka bir kayanın karşısına geçti:



    —Bu, makinedir, dedi, işimi almak istiyor. Bunun gürültüsü serçeleri ürkütür. Gürzü kaldırıp serçeler için vurdu: Makineyi vidalarına kadar darmadağın etti. Yine gülümsedi: Makinenin yüreği yok, dedi, öyleyse yok olsun!



    Alnında biriken terleri gömleğinin yeniyle sildi. Ağrıyan belini doğrulttu, güneşe baktı. Güneş, gökyüzüne mıhlanmış duruyordu. Kızdı güneşe:



    —Sen yürümezsen nasıl akşam olacak? Şimdi sıra sende!



    Onlarca kayayı önüne aldı, Bunlar geçmek bilmeyen saniyelerdir, dedi, bunları çay bardağımdaki şeker gibi eriteceğim. Avuçlarını tükürüğüyle ıslattı, gürzü kaldırdı, saatin zembereği gibi işledi: Güm güm diye işledikçe zemberek, saniyeler eridi, güneş ağır ağır ilerledi.



    Başını kaldırıp batıya baktı: Güneş batmak üzereydi.



    —Gidiyorum işte, gidiyorum, annem bana müjdeyi verecek, dedi. Arkadaşlarına baktı. Arkadaşları paydos etmiş, toparlanıyordu.



    —Son bir işim kaldı, dedi; yüksekte duran beyaz bir kayanın karşısına geçti, kayayı sevgiyle okşadı:



    —Sen serçemin yuvasının badanası olacaksın, dedi. Gürzü kaldırdı başının yukarısına, hemen indirmedi, bekledi. İçinden kayayı öperken gürzün sapına asıldı.



    Öteden Seyit bağırdı:



    —Aman Cemil! Kaç!



    Sonrasını duymadı Cemil. Yerde yattığını görüyordu yalnız, bir de belinden aşağısının üstünde bir kaya durduğunu... Hiçbir acı duymuyordu bedeninde. Sanki bir şey olmamıştı. Yalnızca başının çevresinde binlerce, yüz binlerce serçe pırpır edip uçuyordu. Ya da bir serçe delirmişti de başının çevresinde kurşun gibi bir hızla dönüp duruyordu…





    Aradan günler geçti. Bir gün, Cemil, gözlerini açınca, yüzlerini tırnaklamış olan annesiyle göz göze geldi. Bana ne oldu, der gibi gözlerinin içine baktı annesinin. Göğsü inip kalkan annesi, gözleriyle ayaklarını gösterdi. Cemil, başını kaldırıp ayaklarına baktı: Ayaklarında ağrı falan yoktu. Kımıldatmak istedi; olmadı. Ayaklar sanki başkasınındı. Bakışlarını annesine yöneltti: Annesi içten içe kaynayan bir volkandı, kaynıyordu. Patlamamak için elini ağzının üstüne bastırıyor, soluğunu kesiyordu.



    Anladı, Cemil. Ağlamadı ama. Yalnız, göğsünden karnına doğru, bir top kor girdi, dolaştı içinde, yaktı. Bir serçe; ürkek, nazlı, incecik bir serçe havalandı yüreğinden, sonsuza doğru, bir daha dönmemek üzere uçtu gitti.



    Cemil, başını duvara çevirdi:



    —Ana, dedi. İstemeye gitmeseydin keşke: Daha pek erken...



    Not: Bu Hikaye "UZAK ÜLKE" Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır. ALINTIDIR
    Eklenmiş Resimler Eklenmiş Resimler

  2. #2
    TheAnsweR#3 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-07-2005
    Mesajlar
    3,199
    Karizma Gücü
    0
    dostum baya uzunmuş ama çok güzel bir hikaye paylaşım için sağol A:A

  3. #3
    angel_nili
    Ziyaretçi
    valla arkadaşım gerçekten çok iyi bu arada bütn kaynağı toplamışsın yaa
    teşk.emeğine

  4. #4
    gedox adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-07-2005
    Mesajlar
    944
    Karizma Gücü
    0
    sizler için ne yapılmazki arkadaşlar

  5. #5
    Profesör paskalya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-07-2004
    Mesajlar
    3,189
    Karizma Gücü
    0
    Teşekkürler gedox :A
    TFBeşiktAŞK


    İMZAM YOK PARMAK BASSAM OLURMU ?

    BENİ ESKİLER TANIR, YENİLER TANIMAYA ÇALIŞIR, TANIYANLAR ANLATIR...

    SuSKunLuĞuM aSaLeTiMDeNDiR ...
    HeR LaFa VeReCeK CeVaBım Var ...AmA... Bir LaFa BaKaRım LaF Mı DiYe...
    BiR De SöyLeyeNe BaKaRım aDaM Mı DiYe...

  6. #6
    cylmz35
    Ziyaretçi
    gedox eline sağlık.. ama ben böyle uzun metinli konuları okuyamıyorum..

    genede emeğine sağlık.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Minik Serçe Evleniyormuş
    2005 Konuları bölümünde Kage tarafından açılmış
    Yanıt: 7
    Son Mesaj: 20.05.05, 13:26

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •