Utanç
Özgün adı: Shame
Yazarı: Salman Rushdie
Çeviren: Aslı Biçen
Yayınevi: Metis Yayınları
Basım Tarihi: Eylül 2005
Sayfa Sayısı: 320
ARKA KAPAK
Salman Rushdie, Geceyarısı Çocukları’ndan hemen sonra kaleme aldı Utanç’ı. Bu iki görkemli roman daha şimdiden 20. yüzyıl klasikleri arasında sayılıyor. Çok sayıda dile çevrilen Utanç şimdi Türkçede. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz bir ülkede, tanıdık karakterler arasında, zevkle okuyacağınızı düşünüyoruz bu romanı.
“Politik roman” diyebiliriz Utanç için. İktidar çılgınlığına kapılmış politikacılar, olgunlaşmamış gördükleri toplumun vasiliğine kendilerini atayan hırslı, “dinibütün” generaller, elbirliğiyle demokrasisi delik deşik edilmiş bir ülke... Müthiş bir ironi ve hüzünle anlatıyor Rushdie bu ülkeyi – politik romanların sıklıkla başvurduğu basmakalıp çözümlere rağbet etmeyen, zengin karakterlerle dolu bir alegori yaratarak başarıyor bunu.
Biri Ziya-ül Hak’a, ikisi baba-kız Butto’lara “hem benzeyen hem de benzemeyen” karakterlerin önemli roller üstlendiği bu olağanüstü roman, yine “benzeyen ama tam da Pakistan denemeyecek” bir ülkenin tarihini, utanç duygusunun prizmasından anlatmaya girişiyor. Ayıbı, rezaleti, skandalları da içeren bir anlam zenginliği taşıyan bu utanç özellikle iki karakterde somutlanıyor: “Utanmazlığın” kişileşmiş hali, şişko doktor Ömer Hayyam Şakil ile başka insanların hissetmedikleri bütün utancı kendinde toplayan karısı Safiye Zeynep...
İÇİNDEKİLER
I Anavatandan Kaçışlar
1 Servis Asansörü
2 Ayakkabılardan Bir Gerdanlık
3 Eriyen Buzlar
II Düellocular
4 Paravanın Ardında
5 Yanlış Mucize
6 Şeref Meseleleri
III Utanç, Müjde ve Bakire
7 Kızarma
8 Güzel ve Çirkin
IV On Beşinci Yüzyılda
9 Büyük İskender
10 Peçeli Kadın
11 Asılmış Bir Adamın Monoloğu
12 İstikrar
V Hüküm Günü
Teşekkürler
KİTAPTAN
Açılış bölümü, Servis Asansörü’nden, s. 13-16.
Havadan bakıldığında her şeyden ziyade kötü orantılı bir halteri andıran ücra sınır kasabası K'da bir zamanlar üç sevimli, sevgi dolu kız kardeş yaşardı. İsimleri... ama gerçek isimleri asla kullanılmazdı, tıpkı evdeki en iyi porselenler gibi; üçünün de yaşadığı o trajedi gecesinden sonra porselenler zamanla yeri unutulan bir dolaba kilitlenmiş, böylece Çarlık Rusyası'nda Gardner seramik fabrikası tarafından üretilen büyük bin parçalık takım, gerçekliğine neredeyse inanmaz oldukları bir aile efsanesine dönüşmüştü... lafı daha fazla uzatmadan üç kız kardeşin Şakil soyadını taşıdıklarını ve herkes tarafından (yaş sırasıyla) Çanni, Manni ve Banni diye bilindiklerini söylesem iyi olacak.
Günün birinde babaları öldü.
Öldüğünde on sekiz yıldır dul olan İhtiyar Bay Şakil'in yaşadığı kasabaya "cehennem çukuru" demek gibi bir huyu vardı. Son hezeyanı sırasında büyük bölümü anlaşılmayan dur durak bilmez bir monoloğa kaptırmıştı kendini, bu monoloğun bulanık akışı esnasında hizmetkârlar uzun müstehcen bölümler, yatağının etrafındaki havayı fokur fokur kaynatan küfürler ve lanetler seçer gibi olmuşlardı. Bu son söylevinde, ihtiyar münzevi, ömrü boyunca kasabasına duyduğu nefreti baştan almış, kâh pazarın etrafındaki alçak, boz renkli "kambur zumbur" binaları yok etmeleri için iblislere seslenmiş, kâh ölüme bulanmış sözleriyle Kışla Mahallesinin serin, kireç badanalı kibrini lanetlemişti. Halter biçimli kasabanın iki ucundaki kürelerdi bunlar: eski şehir ve Kışla, eski şehirde sömürgeleştirilmiş, yerli halk otururdu, Kışla'da yabancı sömürgeciler, Angrez, yani Britanyalı sahipler. İhtiyar Şakil iki dünyadan da tiksinirdi ve yıllar boyu, kuyu gibi ışıksız bir avluya bakan, yüksek, kaleye benzer, devasa malikânesine kapanmıştı. Ev açık bir meydanın kenarındaydı ve pazarla Kışla'ya eşit mesafedeydi. İhtiyar Bay Şakil ölüm döşeğinde, binanın dışarı bakan üç beş penceresinin birinden, Rönesans üslubunda yapılmış büyük otelin kubbesini görebiliyordu; katlanılmaz Kışla Mahallesi sokaklarından bir serap gibi yükseliyordu otel ve içinde altın tükürük hokkaları, pirinç düğmeli üniforma giymiş, kutu şapka takmış evcil örümcek maymunları, her gece muhteşem bitkilerin, sarı güllerin, beyaz manolyaların ve tavana uzanan yeşim rengi palmiyelerin enerjik başkaldırısı arasında kartonpiyerli balo salonunda çalan tam tekmil bir orkestrayı bulmak mümkündü – kısacası Flashman's Otel'in, daha o zamandan çatlamış olan büyük yaldızlı kubbesi, kısa olmaya yazgılı ihtişamının usandırıcı kibriyle parlıyordu; o kubbe altında üniformalı postallı Angrez subayları, beyaz kravatlı siviller ve aç bakışlı, saçları lüle lüle hanımlar her gece toplanır, bungalovlarından çıkıp dans etmeye ve renkli olma yanılsamasını paylaşmaya gelirlerdi – halbuki aslında sadece beyazdılar, hatta amansız sıcağın, bulut altında gelişmiş soluk tenleri üzerindeki zararlı etkileri yüzünden ve tabii bir de karaciğerlerini hiçe sayarak güneşin öğle vakti ifratında kırmızı Burgonya şarabı içme alışkanlıkları yüzünden gri. İhtiyar adam emperyalistlerin altın otelden yayılan, umutsuzluğun neşesinden ağırlaşmış müziğini duydu ve rüyalar oteline yüksek, net bir sesle küfür etti.
"Kapatın şu pencereyi," diye bağırdı, "yoksa bu gürültüyü dinleye dinleye öleceğim." İhtiyar kadın hizmetkâr Haşmet Bibi pencereyi kapattığında birazcık rahatladı ve son enerjisini toplayarak, ölümcül hezeyan selinin istikametini değiştirdi.
"Yetişin," diye ihtiyar adamın kızlarına seslenerek odadan fırlamıştı Haşmet Bibi, "babacığınız kendini şeytana teslim ediyor." Dış dünyayı def eden Bay Şakil ölüm monoloğunun öfkesini kendine çevirmiş, ruhunun sonsuza kadar lanetlenmesini istiyordu. "Allah bilir sinirine ne dokundu," dedi Haşmet esefle, "ama tuttuğu yol, yol değil."
Dul adam çocuklarını Farsi sütannelerle, Hıristiyan ayahlarla ve çoğunlukla Müslümanlıktan gelen demirden bir ahlakla büyütmüştü, gerçi Çanni babasını asıl güneşin katılaştırdığını söylerdi. Üç kız, onun öldüğü güne kadar bu labirentvari malikâneden hiç çıkartılmamıştı; hemen hemen hiç eğitim görmeden haremlikte hapis tutulmuş, birbirlerini eğlendirmek için kendilerine has lisanlar icat etmiş, çıplak bir adamın nasıl göründüğü üzerine kafa yormuş, ergenliğe ulaşmadan önce tuhaf cinsel organlar hayal etmişlerdi, mesela erkeklerin göğsünde kendi memelerinin oturacağı oyuklar, "o zamanlar öyle cahildik ki," diye hatırlatacaklardı yaşları ilerledikçe hayretle birbirlerine, "döllenmenin memelerden olduğuna inanabiliyorduk." Bu uzun mahpusluk üç kız kardeş arasında asla tam olarak kopmayacak çok güçlü bir bağ oluşturmuştu. Kafesli bir pencerenin önünde durup büyük otelin yaldızlı kubbesine bakarak ve gizemli dans müziğinin nağmelerine göre salınarak geçirirlerdi akşamlarını... söylentiye bakılırsa ikindilerin tembel mayışıklığında birbirlerinin vücutlarını keşfederlerdi uyuşuk uyuşuk; geceleri de babalarının ölümünü hızlandırmak için büyüler yaparlardı. Ama kem dillerin söylemeyeceği yoktur, özellikle de erkeklerin soyan gözlerinden uzakta yaşayan güzel kadınlar hakkında. Kesinlikle doğru olan bir şey varsa o da, bebek rezaletinden çok önce, bekâretlerinin soyut tutkusuyla çocuk özlemi çeken üç kız kardeşin çocukları doğduktan sonra bile üçlüyü bozmamak, sonsuza kadar gençliklerindeki yakın bağı korumak için gizli bir anlaşma yapmış olmalarıydı: yani bebekleri paylaşmaya karar vermişlerdi. Bu akdin, yalıtılmış üçlünün birbirine kattıkları âdet kanlarıyla yazıldığı ve imzalandığı, sonra yakılıp kül edildiği ve sadece belleklerinin hücrelerinde saklandığı yolundaki menfur hikâyeyi kanıtlama ya da yalanlama imkânım yok.
Ama yirmi yıl boyunca tek bir çocukları olacaktı. Adı Ömer Hayyam olacaktı.
Bütün bunlar on dördüncü yüzyılda meydana geldi. Doğal olarak Hicri takvimi kullanıyorum: sanmayın ki böyle hikâyeler hep çok uzun zaman önce vuku bulmuş. Zaman süt gibi kolayca homojenleştirilemez; dünyanın o bölgesi, yakın zamana kadar, hâlâ binüçyüzlerdeydi.
Haşmet Bibi onlara babalarının son anlarını yaşadığını söylediğinde kardeşler en renkli kıyafetlerini giyip onu görmeye gittiler. Onu utancın boğucu parmakları arasında, zorba yeis çırpınmaları içinde, Tanrı'dan, kendisini sonsuza kadar cehennem çöllerinden birine, ayakaltı olmayan bir yere göndermesini talep ederken buldular. Sonra sesi kesildi ve en büyük kızı Çanni ona üç genç kadını ilgilendiren tek soruyu sordu hemen: "Baba, artık çok zengin olacağız, değil mi?"
"Orospular," diye küfretti ölmekte olan adam, "buna pek güvenmeyin."
(...)
YAZAR HAKKINDA
Salman Rushdie, Urduca ve İngilizce konuşan müslüman bir ailenin oğlu olarak 1947'de (bağımsızlıktan iki ay önce) Bombay'da doğdu. 1961'de lise eğitimi için İngiltere'ye gönderilen Rushdie'nin ailesi, 1964'te diğer müslümanlarla birlikte zorunlu olarak Pakistan'a göç etti ve Karaçi'ye yerleşti.
Cambridge'de tarih eğitimi gören Rushdie, fantastik bir bilimkurgu denemesi olan ilk romanı Grimus (1975) ile eleştirmenlerin dikkatini çektikten sonra, Geceyarısı Çocukları (Metis, 2000) romanıyla (1981 Booker, 1982 James Tait Black, 1993 Booker of Bookers ödülleri) dünya çapında ün kazandı. Hindistan tarihi ve politikasına eleştirel yaklaşımı nedeniyle Hindistan'da yasaklanan bu romanı, bu kez Pakistan'da aynı akıbete uğrayan Utanç (Metis, 2005) izledi. Nikaragua anılarını aktardığı The Jaguar Smile'ın (1987, Jaguar Gülüşü, Pencere, 1989) ardından yazdığı The Satanic Verses (1988, Şeytan Ayetleri) ile 1988 Whitbread ödülünü kazandıysa da Müslümanlığa hakaret ettiği gerekçesiyle kitap Hindistan ve Güney Afrika'da yasaklandıktan sonra Ayetullah Humeyni tarafından yazar hakkında ölüm fetvası verildi.
Kitapları yirmi beş dile çevrilen ve çeşitli ödüller kazanan Rushdie, The Riddle of Midnight (Geceyarısı Bilmecesi) ve The Painter and the Pest (Ressam ve Bela) adlı iki belgesel film senaryosu da yazmıştır. Diğer yapıtları arasında Harun ile Öyküler Denizi (1990, Metis, 1994), In Good Faith (1990, İçtenlikle), Imaginary Homelands (1991, Hayali Ülkeler), East, West (1994, Doğu, Batı), The Moor's Last Sigh (1996, Mağriplinin Son İç Çekişi), The Ground Beneath Her Feet (1999, Ayaklarının Altındaki Toprak) ve Fury (2001, Öfke) sayılabilir. Rushdie'nin son romanı Shalimar the Clown (Soytarı Şalimar) Eylül 2005'te yayımlandı.


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
KaN KaRDeŞLeR BiRLiĞi 