• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Jacob Abbot (1803 - 1879)


    Hayatı :

    Abbott , 14 kasım 1803'te , Maine'e bağlı Hallowel'de doğar.Babası , Jacob Abbot ; annesi ise Lydia Abbot'tır.Abbot çiftinin 7 çocuğu vardır.Yazar , 7 çocuğun ikincisi ve 5 erkek çocuğun ise en büyüğüdür.Ailesi , katı ve kuralcı Hıristiyanlardandır.Abbott , mutlu bir çocukluk geçirir.5 erkek kardeşin hepsi , Bowdoin kolejini bitirir.Hepsi , Andover'da Tanrıbilim okur ve hepsi de papaz olur.1849'da ölen en küçük kardeş dışında , hepsi de yazardır.

    Abbott , önce "Hallowel Akademisi" 'ne ; daha sonra , Maine'e bağlı Brunswick'teki , "Bowdoin Koleji" 'ne gider.Bu yıllarda , dedesinin ve babasının adını taşıdığından ve "Üçüncü Jacob Abbot" olarak anılmamak için ; soyadına ikinci bir "t" ekleyerek , "Abbott" yapar.Yazar , bu kolejden , 1820'de mezun olur.Bir süre , "Portland Akademisi" 'nde ders verir.Öğrencileri arasında , ünlü yazar Henry Wadsworth Longfellow da vardır.

    1821'de , Massachusetts'e bağlı , "Andower Newton İlahiyat Fakültesi" 'nde , eğitim görmeye başlar.1824'e kadar eğitimini sürdürür.1824'te , okul bittikten sonra ; kutsanarak , bir cemaat kilisesinin papazlığına atanır.Aynı yıl , "Amherst üniversitesi" 'nde ders vermeye başlar.1824-25 arasında , özel öğretmenlik yapar.1825 yılında ise , "Amherst Üniversitesi" 'nde matematik ve felsefe profesörü olur.1826'da , "Hampshire Birliği" 'nden vaaz verme yetkisi alır ve üniversite şapelinde vaazlara başlar.18 mayıs 1828'de , Marriet Vaughan ile evlenir.Yazar , 1829'a kadar , üniversitedeki görevinde kalır.

    Abbott , 1829 haziran'ında , kardeşi John ile birlikte , Boston'da "Mount Vernon Kız Ortaokulu" 'nu kurar.1829-33 yılları arasında ise , okulun müdürlüğünü üstlenir.Abbott , okulda , çocukların öğrenmeye karşı olan ilgisini körüklemek amacıyla ; onlara , önce bir sorunu göstererek , o sorunu çözme yöntemlerini anlatma yoluna gitmiştir.

    Abbott , 1834'te , Mount Vernon'dan ayrılarak , Roxbury'ye taşınır.Burada , "Eliot Cemaat Kilisesi" 'ni kurar ve bu kilisenin papazlığını yapar.1836'da , sağlık sorunları nedeni ile papazlıktan ayrılır ve ailesi ile birlikte Maine'e döner.Kışı , Maine'e bağlı Formington'daki babasının evinde geçirir.Daha sonra , burada arsa satın alarak , "Küçük Mavi" adını verdiği bir ev yaptırır.Eve bu adı verirken , şehrin 20 mil kuzeyindeki , görkemli Mavi Dağ'dan esinlenmiştir.

    1839'da , kendini edebiyat çalışmalarına verir.1843'te , eşinin ölümünün ardından , New york'a yerleşir.Burada , kardeşleri John ve Gorham ile birlikte , kızlar için ileri düzeyde eğitim veren , "Abbott Enstitüsü" 'nü kurar.Okulun özgün adı , "Genç Bayanlar İçin İlahiyat Fakültesi" 'dir.Yazar , okulun müdürlüğünü de üstlenir.

    1845'te , Newyork'ta , bu kez erkekler için , "Mount Vernon Okulu" 'nu kurar ve müdürlüğünü üstlenir.1848'de , Avrupa'ya yapacağı birçok gezinin ilkini gerçekleştirir.1851'de , okuldaki görevinden ayrılır.1853'te yeniden evlenir.Eşinin adı Mary Woodbury'dir.1870'lerde , yine Formington'a döner ve babasının eski evi "Fewacres" 'e yerleşir.Çünkü , kendi evi "Küçük Mavi" , artık yatılı bir okul olarak kullanılmaktadır.Yazar , 6 kasım 1879'da burada ölür.

    Eserleri :

    200'den fazla eseri olan Abbott'ın ilk eseri , "Genç Hıristiyan" 14 cilttir.Yazarın hayat öyküsünün yer aldığı kitabın 2. baskısı , 1882 tarihlidir.Abbott'ın 2. eseri , 1832'de çıkmıştır. ve "Hıristiyanlık Ödevinin Ve İlkelerinin Bildik Bir Tanımı" adını taşır.Eser , sadece gençler için değil ; aynı zamanda , dini bir yaşama başlamak ve dindarlığın başlıca ilkelerinin , içten ve anlaşılır bir dille yapılmış olan açıklamasına sahip olmak isteyen büyükler için kaleme alınmıştır ve Hıristiyanların temel ödevleri üzerinedir.

    1835'te , yazarın en önemli eserlerinden biri olan , 28 kitaplık "Rollo Dizisi" 'nin ilki çıkar.Bu ilk kitabın adı "Küçük Bilgin Konuşmayı Öğreniyor / Rollo İçin Resimli Bir Kitap" 'tır.Bu kitabın sonraki baskıları , "Rollo Konuşmayı Öğreniyor" adıyla yayınlanmıştır.Aynı yıl , dizisinin 2. kitabı da yayınlanır.Rollo Dizisi" 'deki kitaplarından bazılarının adları ; "Rollo Oyunda" , "Rollo İş'te" , "Rollo Avrupa'da" 'dır.Ayrıca , Öğretmenler için , 1841'de "Rollo , Ahlak Yasaları" çıkar."Rollo Avrupa'da" ise , 1853-58 arasında yazılmıştır.

    "Rollo" , Amerika iç savaşını önceleyen en popüler çocuk kitabıdır.Rollo , her şeyi bilen George amcası ile yaptığı dünya gezisinde ; ahlak , coğrafya , fen ve tarih bilgilerini okuyucuya aktarır.Rollo , öğrenmeye istekli ve her şeyi en ince detaylarına kadar araştıran , iyi bir çocuktur.Bu yüzden her Rollo kitabı , birer bilgi deposudur.

    1840'ta , 6 ciltlik "Jonas Kitapları Dizisi" yayınlanır.1841'de ise , sadece kızlara yönelik , "Lucy Kitapları Dizisi" yayınlanır.Yazar , 1848-53 yılları arasında , kardeşi John ile birlikte , 32 ciltlik "Resimli Tarihler" adlı diziyi hazırlar.Eserin 22 cildini , yazar kendi yazmıştır.Bu tarih dizisinde ; Büyük İskender'den Kleopatra'ya , Cengiz Han'dan 1. Elisabeth'e kadar , pek çok tarihi figürün hayat öyküsü yer almaktadır.

    Abbott , 1850-54 yılları arasında , "Frank Öyküleri" 'ni kaleme alır.10 ciltlik bu öykü dizisindeki çocuk betimlemeleri ve öykü anlatımının ustalığı , diziyi ilginç kılmıştır.Bu öykülerdeki karakterler ; Amerikan çocuk edebiyatının , ilk gerçek , üç boyutlu karakterleridir.Yazar , 1851'de ; kardeşi Charles ile birlikte , "Mount Vernon Aritmetik Kitabı" 'nı yazar.Kitabın amacı ; çocukların öğrenmeye olan ilgilerini artırmak ve onları , gerçek hayatta karşılaşacakları sorunlarla yüzleştirip , çözümünü göstermektir.

    Abbott'ın , ayrıca şu eserleri vardır :

    - Marco Paul dizisi 6 cilt
    - Şen Aile dizisi 12 cilt
    - Juno Kitapları dizisi 6 cilt
    - Gökkuşağı dizisi 5 cilt
    -Amerika Tarihi 8 cilt
    -Gençler İçin Bilim :
    Isı , ışık , güç , su ve toprak adlı 4 ciltten oluşmaktadır.
    - İskoçya'da Bir Yaz
    -Öğretmen
    - Tarihi Yapanlar

    Sanatı :

    Çocuklar için , ilk öykü dizilerinin yazarı olan Abbott ; dizi kitap yazımının , başlıca türlerini ve tekniklerini ilk kez ortaya koyan kişidir.O , bu türü ; tek başına kitlelere tanıtmış ve herkes tarafından sevilmesini sağlamıştır.Abbott , bir yandan , ahlaki değerlere ve bilgilenmeye önem verirken ; öte yandan , akla yakın ve hayatın içinde karşılığı olan öyküler kaleme almıştır.Onun betimlediği dünya , basit ve her çocuğun , kolaylıkla kavrayıp benimseyebileceği bir dünyadır.

    Yazarın , dini , eğitimsel ve ahlaki inançların süzgecinden geçirerek kaleme aldığı kitapları ; mutlu ve üretken çocukların kaleme alındığı sahnelerle doludur.Onun dizi kitaplarında ; büyük bir ülkenin , küçük kasabalarında sade bir hayat süren insanların ve çocukların küçük maceralarıyla , onların , kendince büyük sorunlarının anlatıldığı , zevkli ve kolay anlaşılır öyküler yer alır.

    Yazarın eğitim felsefesi ; bir çocuğun bakış açısına yönelik , sempati ve anlayışla dengelenmiş bir disipline duyulan inançtır.Abbott'ın , bunca tanınıp sevilmesinin sırrı ; onun , çocuklara duyduğu sevgidir.Onun eserleri ; az bulunur bir insan sevgisi , hoşgörü ve yumuşaklıkla yoğrulmuştur ve bu nitelikleri sayesinde , tüm çağların çocuk kitapları arasında , özel bir yere sahiptir.

    Kaynakça:
    - Jacob Abbott Deidre Johnson / 1999

    - Virtual American Biographies Appleton's Encyclopedia / 1886

    -The Oxford Companion to American Literature
    James D. Hart / 1956

    -Encyclopedia Britannica 1911 Baskısı

    - Ana Britannica Ana Yayıncılık / 1986
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  2. #2
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Kızılderili Masalları ve Söylenceleri

    Kızılderililer Arasındaki Gezginler
    Avrupalıların , ülkeye ilk ayak basışlarından bu yana , birçok kişi , Kızılderili kabilelerini ziyaret etmekten ve hatta;davranış biçimlerini ve geleneklerini incelemek , dillerini öğrenmek , masallarını ve söylencelerini dinlemek üzere , belirli süreler boyunca aralarında yaşamaktan büyük zevk almış ve bu ziyaretçilerin birçoğu , uygar dünyaya dönüşlerinde , ziyaretleri sırasında keşfettiklerini yayınlamışlardır.
    Bazı gezginlerin söylediklerine göre ; Kızılderililer , bu masalları ve söylenceleri , bir yaz akşamı , açık havada toplanmış bir dinleyici topluluğuna ya da kışın bir kamp ateşi çevresine dizilmiş meraklılara anlatmışlar ya da en azından , gelenek ve göreneklerine , dahası ideallerine ve duyarlıklarına dair önemli bilgiler vermişlerdir.Aşağıda okuyacaklarınız , bu söylencelerden bazılarıdır ve bunların ilki , batı kabilelerinden birine ait olup , insanoğlunun kökenine dair , kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmış bir anlatıdır.

    İnsanın kökeni
    Bir zamanlar , Mississippi nehrinin kıyısında bir salyangoz yaşarmış.Salyangozun hayatı , dingin ve huzurluymuş;ta ki , bir gün bir sel baskını sonucunda , nehrin suları kabarıp , zavallı hayvancık boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalana dek.Salyangoz , canını kurtarmak için , can havliyle bir kütüğe tırmanmış ve akıntıya kapılan , ama batmayan kütüğün üstünde , nehrin aşağısına doğru sürüklenmiş.
    Bir süre sonra , kütük kıyıya vurmuş ve salyangoz sürünerek karaya çıkmış;ancak , sert bir zemin bulmayı umduğu kıyıda , kendisini çamur ve yosunların arasında buluvermiş.Bu yumuşak yüzeyde , daha azıcık ilerleyemeden , güneş çıkmış ve salyangoz , güneşin sıcaklığıyla kuruyan çamurun içinde , adeta kavrularak sıkışıp kalmış.
    Salyangoz , sıkıştığı yerden kurtulabilmek için , bir süre çabalamış çabalamasına , ancak sonunda;açlıktan baygın , yorgunluktan bitkin düşmüş.Tam çaresizlik ve umutsuzlukla teslim olmak üzereyken , garip bir şekilde değişim geçirmeye başlamış;bir yandan da , dehşetengiz bir hızla büyüyormuş.Gövdesinin alt kısmından bacaklar çıkarken;üst kısmında da , bir kafa ve kollar oluşuyormuş.Kısacası , salyangoz kendini bir insana dönüşürken bulmuş.
    Değişim çok geçmeden tamamlanmış ve az önce bir salyangoz olan yaratık , kusursuz bir insan formunda , nehrin kıyısında ayakta duruyormuş.Ancak , bir deri bir kemik olan bu çelimsiz insan , eski gövdesiyle hissettiğinden daha açmış.Hatta , açlıktan ölmek üzereymiş.Açlığı bir yana , çırılçıplakmış ve uzuvları;bu halde , korumasız bir şekilde , tüm fiziksel etkilerine açıkmış.Çevresine şöyle bir bakınca , havada uçuşan kuşlar ve etrafında gezinen başka hayvanlar görmüş.Ancak , onlardan yiyecek ve giyecek elde etmek için , ne yapması gerektiğini bilmiyormuş.
    Derken , uzakta Yüce Ruh görünmüş ve ona adıyla seslenmiş.Bu güçsüz ve yardıma gereksinim duyan insana karşı , sesinde iyi ve sevecen bir ton varmış. Yüce Ruh , ona bir yay ve bir ok vererek , bunlarla nasıl geyik avlanacağını öğretmiş.Geyik öldüğünde , etinin nasıl lezzetli ve besleyici bir yiyecek olabileceğini göstermiş.İnsan , eti pişirip yedikten ve böylece açlığı bastırdıktan sonra , Yüce Ruh ona;yakında , soğuk rüzgarların ve yağmurların geleceğini ve kendini bunlardan koruyabilmek için , giyeceğe gereksinimi olduğunu söylemiş ve öldürdüğü geyiğin derisinden , giysi dikmeyi öğretmiş.
    Yüce Ruh , insanın boynuna , ucunda bir deniz kabuğu bulunan bir kolye geçirerek;bunun , yaratılmış tüm diğer hayvanlar üzerindeki otoritesinin , bir göstergesi olduğunu söylemiş.Yüce Ruh , sonra da ortadan kaybolmuş.Bunun ardından , insan gezinip dolaşırken , bir kunduz ile karşılaşmış ve boynuna , Yüce Ruh'un astığı deniz kabuğu kolyesini gösterek ;kunduza ,kendisine boyun eğmesini emretmiş.Ancak kunduz , basitçe bu buyruğa uymaktansa;insanı , yaşadığı inine götürmüş.İnsan , kunduzun ininde , karısı ve çocukları tarafından çok iyi karşılanmış ve çevresini dikkatlice gözlemleyerek , kendisine nasıl bir ev yapabileceğini tasarlamış.
    Bu arada , kunduzun kızına aşık olan insan , ona evlenme önerisinde bulunmuş.Önerisi kabul görmüş ve hemen evlenmişler.Düğün töreni görkemliymiş.Gökteki tüm kuşlar ve ormandaki tüm hayvanlar düğüne davetliymiş.Şenlikler ve kutlamalar bir harikaymış.İşte , tüm insan ırkları , bu birliktelikten dünyaya gelmiş.
    Bu söylenceyi anlatan ve gezginin gezginin anlattıklarını kaydetmesine izin veren anlatıcı , sözlerini şöyle tamamlamış: Diğer öyküler içinde bir tanesi vardır ki ;o öykü , mutlu ve kendinden hoşnut bir yaradılışa sahip olmanın değerini anlatmaktadır.

    Yaşlı Bora ve Shingebiss
    Bir zamanlar , Shingebiss adında bir adam varmış.Shingebiss , bir su kıyısında inşa ettiği kulübesinde bir başına yaşarmış.Kış geldiğinde , havalar çok soğumuş.Kış dört ay sürecek olmasına karşın , Shingebiss'in sadece dört kütüğü varmış.Bahara kadar , her ay , ancak bir kütük kullanabileceği için de , odunları azar azar kullanıyor ve küçücük bir ateşle yetinmeye çalışıyormuş.
    Dereden tutabildiği balıkların dışında , yiyecek hiçbir şeyi yokmuş.Ancak , hava öyle soğukmuş ki;soğuktan donan derenin yüzeyindeki kalın buz tabakasını kırmak , neredeyse olanaksızmış. Yine de , Shingebiss , buz tutmuş dereyi karış karış geziyormuş.Sazların ya da süsenlerin yetiştiği yerlerdeki buz tabakası , daha ince ve zayıf olduğundan , balık avlamak için , buralardaki deliklerden yararlanıyormuş.Yakaladığı balıkları da bir ipe dizip , buzun üstünde sürükleyerek kulübesine götürüyormuş.
    Sonunda , yaşlı Bora , onu görmüş ve kendi kendine:"Bu adam , şu soğuk mevsimde bile , nasıl da mutlu ve halinden hoşnut.Sanki , haziran ayındaymışız gibi.Sakın küçümsüyor olmasın beni.Gidip ziyaret edeyim şunu da , gücümü ona hissettirmek için , ne yapabilirim bir bakayım."
    Böylece , yaşlı Bora , Shingebiss'e doğru kuvvetlice esmiş;ateşten uzak yanını çok üşütmüş.Ancak Shingebiss , bir o yanını bir öbür yanını ateşe dönerek , neşe içinde şarkısını söylemeye devam etmiş.Bunun üzerine , yaşlı Bora , buzun üstünde bir süre esmiş ve süsenlerin ve sazların yarattığı delikleri dondurmuş."Artık" demiş kendi kendine , "Hiç balık yakalayamaz ve açlıktan ölür."
    Ancak Shingebiss , umutsuzluğa kapılmamış.Buzun üzerinde , yeni kapattığı eski delikleri bir bir bulup , kararlılıkla yeniden açmış.Böylece Shingebiss , daha da çok balık yakalamış ve yakaladığı balıkları , her zamanki gibi , mutlu bir şekilde buzun üzerinde kaydırarak kulübesine götürmüş."Yüce Ruh ona yardım ediyor olmalı" demiş yaşlı Bora , "Ne soğuktan dondurabiliyorum onu , ne de açlıktan öldürebiliyorum.Bırakacağım artık peşini."
    Bir de , kadınların içgüdülerinin ve duygularının , dünyadaki en ilkel insan topluluklarında da , en uygar toplumlarda da , aynı olduğunu gösteren bir aşk öyküsü vardır.Şöyledir:

    Ampata'nın öyküsü
    Ampata , genç ve cesur bir savaşçının karısıymış.İki çocuk annesiymiş.Bir zaman , kocası ve çocuklarıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşamış.Evleri bazen;ağaçsız , uçsuz bucaksız düzlüklermiş.Bazen de , kulübelerini orman içinde bir derenin kıyısına kurarlarmış.Ampata;derelerde , nehirlerde bir aşağı bir yukarı kürek çeker , hasır yapmak için saz ararmış.Ya da ormanda dolaşır;çadır yapmak veya yakmak için ağaç kabukları toplarmış.Yazın açık alanlara çıkarlar;kışınsa , ağaçlık bölgelerde , güneş gören daha korunaklı yerlerde barınırlarmış.Hayatlarını , işte böylece , rahat ve mutlu bir şekilde sürdürürlermiş.
    Ampata'nın kocası , zamanla kabile içindeki etkinliğini ve etkisini artırmış ve sonunda , günün birinde reis olmuş.Bu , Ampata'nın yüreğini kıvançla doldurmuş ve kocasını her zamankinden çok sevmesine neden olmuş.Ancak Ampata , zamanla farkına varmış ki ; kocasının rütbesi ve önemi arttıkça , önceden beri sahip oldukları aile içi rahatı ve huzuru bulamaz olmuşlar.Kocası , artık bir halk adamı olmuş.Evleri , sürekli gelip giden ziyaretçilerle dolup taşıyormuş.Kocası ise , topluluktaki önemi arttıkça ; yetineceğine , hırsı daha çok bileniyormuş. bir süre sonra , etki alanını daha da çok genişletmek için , yakınlarda yaşayan ünlü bir kabile reisinin kızını , ikinci bir eş olarak almaya karar vermiş.
    Ampata , kocasının bu arzusunu öğrenince dehşete düşmüş.Kocasının bu kararına karşı çıkmış;ama , kocası onu dinlemiyormuş bile.Ampata'ya , ikinci bir kadınla evlenmenin , kabile içindeki etkisini iyiden iyiye artıracağını;bu yüzden de , yeniden evleneceğini söylemiş.Ampata , kocasıyla aynı evde kalarak , bu utanca daha fazla katlanamayacağına karar vermiş.Böylece , kocası yeni eşini eve getirmeden önce , kalbi kırık bir şekilde , iki çocuğunu da yanına alarak babasının evine gitmiş.
    Kışı , babasının yanında , akrabalarıyla birlikte geçirmiş;ancak geçen zaman , ne kederini ne de umutsuzluğunu azaltmış.Bahar geldiğinde , babasının topluluğu , kışın yaptıkları kanolarla birlikte , Mississippi'den aşağı kürek çekerken , Ampata da onlarla beraber gitmiş.İki çocuğu da , kanoda kendisiyle birlikteymiş.Kanolar , St.Anthony şelalesine yaklaştıkça , güçlenen akıntılar yüzünden kıyıya yönelirken;Ampata , akıntının ortasına doğru kürek çekmeyi sürdürmüş.Akıntı ve girdaplar öylesine güçlüymüş ki;kano , giderek daha da hızlanmış ve artık , kürek de bir işe yaramaz olmuş. İşte , tam bu sırada , Ampata oturduğu yerden doğrulup , gözyaşları içinde şu veda sözlerini söylemiş:
    "Bir tek onu sevdim ve onu bütün kalbimle sevdim.Taze avları , onun için pişirdim;onun için süpürdüm , çalı süpürgemle ocaktaki külleri.Onun için giyindim , süslendim;onun için diktim ayağına giydiği geyik derisinden çarıkları.Nasıl beklerdim , bitmek bilmeyen günler boyunca onun avdan dönmesini ve nasıl da sevinçle dolardı kalbim , ayak seslerini duyunca!Gönülden bağlıydım ona.Bütün dünyamdı o benim.Ancak , o bir başkası için terk etti beni ve hayat artık taşıyamayacağım bir yük oldu şimdi.Çocuklarım bile , üzüntümü çoğaltıyorlar.Yüzlerinde onu görüyorum;bana babalarını anımsatıyorlar sürekli.Verdiği hayatı geri alsın diye yakardım Yüce Ruh'a.Çünkü , istemiyorum artık onu;dualarımın kabul olunacağı akıntıya bırakıyorum şimdi kendimi.Bembeyaz köpüklerini görüyorum suyun;onlar benim kefenimdir.Çağıltısını duyuyorum şelalenin;o da cenaze şarkımdır benim.Elveda!"
    Ampata'yı durdurmak için çok geçtir artık.Yakınları , kanonun , köpüklerin içine daldığını görürler.Çağlayanın altında dengesini yitiren kano , sulara gömülür.Kimi zaman , gece yarısı , nehrin kıyısında duran karanlığa kalmış bir yolcunun;ay ışığının altında , pusun ve su serpintisinin arasında , Ampata'nın kanosunu gördüğü söylenir.Bir an için , şelalenin kıyısında beliren görüntü , hemen pusunun içinde kayboluverir.
    Bu zavallı , yüzüstü bırakılmış ve düş kırıklığına uğramış kadıncağızın öyküsü gerçek olabilir.Sıradaki ise , oldukça değişik bir öykü ; kakırcanın , nasıl olup da bu kadar küçük olduğunu anlatıyor.,

    Güneşi Yakalamak İçin Kurulan Tuzak
    Bir zamanlar , yeryüzünde yaşayan hayvanlar , insanlardan çok daha güçlüymüş ve bir kız ile onun küçük kardeşi dışında , tüm insanları öldürmüşler.Bu iki çocuk kaçmayı başarmış ve ormanın derinliklerinde , kuytu bir köşeye saklanıp , burada korku içinde yaşamaya başlamış.
    Kızın kardeşi öyle küçükmüş ki ; tehlikeler karşısında , bütünüyle savunmasız ve çaresizmiş.Şöyle , irice bir kuş gelse , küçük oğlanı kapı götürebilirmiş.Bu yüzden de , yiyecek ve yakacak bulma işini ablası üstlenmiş.Ancak , kardeşi bir başına bırakılamayacak kadar küçük olduğu için ; ne zaman ormanın içlerine , yiyecek ya da yakacak bir şeyler bulmaya gitse , kardeşini de yanında götürürmüş.
    Sonunda kız , kardeşinin boyuna ve gücüne uygun bir yay ile bir ok yapmış ve ormanın içlerine dalmadan önce oğlana : "Odunları kesmeyi bitirip , eve dönmeye hazır olduğumda ; seni bir süre , burada tek başına bırakacağım ve sen de yayını ve okunu kullanarak , kesilmiş odunlardan çıkan kurtçukları kapmaya gelen kar kuşlarını vuracaksın." demiş.
    Böylece kız , kardeşini orada bir başına bırakıp eve dönmüş.Küçük çocuk ise , kar kuşlarını vurmak için , elinden geleni yapmış ; ama , bir tekini öldürmeyi başaramamış.Sonunda hevesi ve cesareti kırılmış bir halde eve dönmüş.Ablası , çok üzgün görünen küçük kardeşine , hemen umutsuzluğa kapılmamasını ve çabucak pes etmemesi gerektiğini söylemiş.
    "Yarın bir kez daha denersin." demiş.Ertesi gün , küçük çocuğu tekrar ormanda yalnız bırakarak eve dönmüş.Gece inerken , kız , küçük kardeşinin kardaki aya seslerini duymuş.Oğlan , elindeki kar kuşunu ablasına uzatırken , halinden çok hoşnut görünüyormuş.Kız , kuşu iki parçaya bölmüş.Parçalardan birini , akşam yemeği için pişirdiği pilavı çeşnilendirmek için kullanmış ; diğerini ise ertesi gün yemek üzere bir kenara ayırmış.
    Günler günleri kovalamış ve oğlanın vurduğu kuşların sayısı on'u bulunca ; ablası , hayvanların derilerini birbirine ekleyerek , küçük kardeşi için bir ceket dikmiş.Küçük çocuk , yeni ceketine bayılmış ; ancak , bir gün dikkatsiz davranıp karın yer yer eridiği bir yerde uykuya dalınca , ceket kar suyunu emmiş ve güneşin altında biraz çekip daralmış.Uyandığında , ceketinin gövdesine çok dar geldiğini farkeden oğlan ; bunun için güneşe çok kızmış ve bir daha böyle haylazlıklar yapmaması için bir kapan kurup , güneşi yakalayacağını söyleyerek , ablasından kendisi için bir ip yapmasını istemiş.
    Küçük çocuk , gece yarısını biraz geçe , ablasının yaptığı ipi alarak ; ormanın içine geçip , güneşin her sabah doğduğu yere gitmiş.Sabah olunca , güneş ; ağaçların arasından doğarken , küçük çocuğun kurduğu tuzağa düşmüş.Işınları , oğlanın hazırladığı ilmiklere takılıp , öyle bir dolanmış ki ; yükselememiş.Ormandaki hayvanlar , karanlık geçen o gün boyunca , çok korkmuşlar.Bir oraya bir buraya koşuşturup , neler olup bittiğini anlamaya çalışmışlar ve sonunda , sorunun ne olduğunu bulmuşlar : Güneş kapana kısılmış!
    İlkin , ne yapacaklarını bilememişler.Sonra , her nasılsa , çareyi ; kemirgen birkaç hayvanı , güneşin yanına gönderip , yakalandığı ilmekleri kemirmesinde bulmuşlar.Ancak , hiçbirisi bunu yapmak için gönüllü olmamış ; çünkü , güneşin yanına onca yaklaşınca , yanıp kül olmaktan korkuyorlarmış.
    En sonunda , bugün kakırca diye bildiğimiz ; ancak o zamanlar yaşayan en iri kemirgen olan hayvanı , bu işi yapmaya inandırmışlar.Onu seçmişler ; çünkü , çok iri olduğu için , sıcağa en iyi onun dayanabileceğini düşünmüşler.Kakırca , gidip ilmekleri kemirmiş ve güneşi kurtarmış.Ancak , bu işi yaparken öyle kötü bir şekilde yanmış ki ;hayvanların en irisi olarak giden zavallı kakırca , geri döndüğünde , hayvanların en küçüğü olmuş.Geriye o kocaman hayvandan çok azı kalmış.İşte , kakırcanın bunca küçük olmasının nedeni budur!

    Cennette Avlanma
    Bir zamanlar , ormanda birlikte yolculuk eden bir adam ile bir kadın varmış.Hiç beklenmedik bir anda , vahşi hayvanlar üzerlerine saldırmış.Bir ayı , adamı yakaladığı gibi , bir lokmada mideye indirmiş.Başka bir iri hayvan da , kadını yiyip bitirmiş.Vahşi hayvanlar , çiftin yeni doğmuş çocuklarına ise , dokunmamışlar bile.
    Kısa bir süre sonra , oradan geçmekte olan bir kadın , çocuğu ağaçların altında yapayalnız yatarken görmüş ve çok şaşırmış.Annesiyle babasının , nerede olabileceklerini merak etmiş ve çevreyi aramaya koyulmuş.Ancak , ikisinin de orada olmadıklarını anlayınca , çocuğu almış ve kendi evine götürmüş.
    Oğlan , sağlıklı bir biçimde yaşıyor ; ancak , hiç büyümüyormuş.Gerçekten , çok güçlü bir genç adam olmuş ; ama gövdesi , hala eskisi gibi ufacıkmış.Bir çocuğun görünüşüne sahip olsa da , büyük ağaçları tutup , köklerinden sökebiliyormuş.Adı Jackabeck'miş.
    Yaptığı ilk iş , annesiyle babasını yiyen vahşi hayvanları bulup öldürmek olmuş.Bir tanesinin midesinden , babasının sakalından bir tel ; diğerininkinden ise ; annesinin saçından bir tutam çıkmış ve böylece Jackabeck , ailesinin gerçek katillerini öldürdüğünü anlamış.Olağanüstü gücünün yanı sıra , Jackabeck'in gizemli bir gücü de varmış.Nefesini neye üflese , garip bir tür sihir sayesinde ; ne dilemişse o şeye dönüşüyormuş.
    Bir zaman sonra , cennete gidip orada neler olduğunu görmeye karar vermiş.Bunun için , yüksek bir ağaca tırmanmaya başlamış.Tepesine vardığında , nefesini ağaca üflemiş ve ağacın boyu , bir anda çok uzamış. Jackabeck , tırmanmaya devam etmiş ; ağacın tepesine vardığı her seferinde , nefesini üflüyor ve daha yukarılara çıkıyormuş.Jackabeck , böylece , tırmana tırmana cennete ulaşmış.
    Vardığı yerde , hazlarla dolu bir ülke bulmuş.Yemyeşil çayırlar , güzel ağaçlar ve çiçekler varmış ; burada her şey birbirinden büyüleyiciymiş.Çevreyi gezdikten sonra , gördüklerini kız kardeşine anlatmak üzere , ağaçtan aşağıya inmeye başlamış.Daha sonra , kız kardeşini de yanına alıp , buraya geri dönmeye ve sonsuzadek burada yaşamaya karar vermiş.İnerken , arada durup ; yukarıya kız kardeşiyle birlikte tekrar çıkarken , durup dinlenebilsinler diye , ağacın dallarına küçük kulübeler yapmış.
    Yere inip , kız kardeşine gördüklerini anlatınca ; kardeşi , ilkin , ona katılmaya istekli görünmemiş.Çünkü , kızcağız , bu denli yüksek bir ağaca çıkmaktan korkuyormuş.Ama Jackabeck , ne yapıp edip , kardeşini inandırmış ve birlikte , cennete doğru yola çıkmışlar.Kız kardeşi ve son anda yanına almaya karar verdiği oğlu , önden ; Jackabeck de , bu ikisinin düşme tehlikesine karşı önlem olarak , arkalarından , ağaca tırmanmaya başlamış.Yoruldukça mola veriyor ve Jackabeck'in , inerken yaptığı kulübeciklerde dinleniyorlarmış.Cennete vardıklarında , Jackabeck ; başka insanların da yukarı çıkmalarını engellemek için , aşağıya eğilerek , ağacın gövdesinin üst kısmındaki dalları kesmiş.
    Jackabeck , bir süre kız kardeşiyle birlikte , cennetin güzelliklerinin keyfini çıkarıp , mutlu ve güvenli bir şekilde , buraya varışlarını kutladıktan sonra ; yeryüzünde yapmaya alışık oldukları üzere , birkaç hayvan yakalarım umuduyla , ormana kapan kurmaya gitmiş.
    Ertesi sabah , neler yakalamış olduğunu görmek için , yeniden ormana giden Jackabeck ; kapanlardan birine yakalanıp , kıvranan bir ateş topu görmüş.Öyle parlak , öyle sıcakmış ki ; Jackabeck , yanına gitmeye cesaret edememiş ve bu mucizeyi haber vermek için , hemen kız kardeşinin yanına koşmuş."Kardeşim" demiş , "Kapanlarımdan birinde , kocaman bir ateş topu var ; öyle sıcak ki , yanına yaklaşamıyorum"."Ah Jackabeck" demiş kız kardeşi , "Güneşi yakalamış olmalısın.Geceleyin kaygısızca dolaşırken , senin kurduğun kapana kısılmış olmalı.Git ve olabildiğince çabuk serbest bırak onu.!"
    Bunun üzerine , Jackabeck geriye dönmüş.Ancak güneş ; hem çok yakıcı olduğu için , hem de gözlerini kamaştırdığından , yanına sokulup kapanı açamamış.Ne yapacağını bilemez bir halde etrafına bakınırken , küçük bir fare görmüş ve nefesini üstüne üfleyerek , hayvanı sıcağa karşı koyabilecek ve kapanı açabilecek kadar , iri ve güçlü bir yaratığa dönüştürmüş.Güneş de böylece , yakalandığı kapandan kurtulmuş.

    Çeviren: Murat Acar

    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Özdemir İnce’ye, Max Jacob şiir ödülü
    2006 Konuları bölümünde PaSTaFaRYaN tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 10.02.06, 13:07

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •