İlk filmimiz 1996 yapımı bir John Frankenheimer filmi. Başrollerinde efsanevi aktör Marlon Brando, Val Kilmer ve David Thewlis’in yer aldığı “ The Island of Dr. Moreau ” adlı film, 2010 yılının dünyasında geçiyor. Filmde, bir adada insan ve hayvan DNA’larını birleştirerek melez hayvan türü yaratan çılgın ve dahi bilim adamı Dr. Moreau’nun dünyası anlatılıyor. Bilimdeki akıl almaz gelişmelerin beraberinde getirebileceği ürkütücü sonuçları ele alan film, daha ziyade bilim adamı ve dahilik ile delilik arasında paralellik kurmaya çalışıyor.
Başta genetik alandakiler olmak üzere bilimsel gelişmelerin, yeni ve üstün ırklar yaratma fırsatı vererek insan türünün varlığını tehdit eden bir gücü sunabileceği ima ediliyor. Ayrıca yaratılan “ dört ayaklı-insan ” türünün, bir yandan hayvani dürtülerle hareket ederken diğer yandan da bir insan kadar zeki olması nedeniyle ne kadar tehlikeli olabileceği gösteriliyor. Böylelikle bilim ile güç arasındaki ilişkiye ahlaki açıdan yaklaşan film, insan zekasının ancak ahlak kurumunun sınırlamasına tabi tutulmasıyla toplumsal hayatın idame ettirilebileceği vurgulanıyor.
“ The Island of Dr. Moreau ” filmi aslında 1932 yapımı “ Island of Lost Souls ” filminin çağdaş bir versiyonu. Başrollerinde Charles Laughton ve Bela Lugosi’nin yer aldığı orijinal filmin yönetmenliğini Erle C. Kenton üstleniyor. Bu film, pek çok noktada sonraki versiyonundan farklı duruyor.
Mesela doktor karakteri tamamıyla deli olarak çizilerek konu öznel bir noktaya çekiliyor. Ayrıca meydana getirilen yaratıklardan biri olan panter kadın, bir sevgi objesi haline getirilerek, yaratıkların ehlileştirildikleri taktirde zararsız hale getirilebileceği vurgulanarak gelişme karşısında duyulan kaygının ardından umut ışığı da veriliyor.
2. Dünya Savaşı sonrası atmosferi içerisinde Nazizmin tekrar canlandırılması konusunu ele alan 1978 yapımı “ The Boys from Brazil ”, Barry Kohler adlı genç bir Nazi avcısının, 1970’li yılların sonlarına doğru Paraguay’da bir araya gelen SS subaylarının izini sürmesiyle birlikte gelişen olayları konu alıyor. Filmde ünlü Nazi doktoru Josef Mengele’nin önderliğinde toplanan Naziler, yer altında örgütlenerek bir Nazi kolonisi yaratmak için yapılan dehşet verici tıbbi çalışmalar yapıyorlar.
Başrollerinde Gregory Peck, James Mason ve Laurence Olivier’in yer aldığı film, pek çok Hollywood yapımının aksine oldukça gerçekçi bir üslup sergiliyor. Filmde insanların zihinlerinde yapay bir değişim yaratılarak Nazi kolonisi oluşturulmaya çalışılıyor. Fakat oluşturulan koloni, kopya edilen hafızaların sınırını aşarak kendi zihinsel mekanizmasını geliştiriyor ve böylece kontrolden çıkıyor. Bu noktada ideoloji ve teknoloji arasındaki ilişkiye parmak basan “ The Boys from Brazil ”, ideolojinin varlığını sürdürebilmesi için kullanılan teknolojinin kendi ideolojisini de beraberinde dayattığını vurguluyor.
Yönetmenliğini yine John Frankenheimer’ın üstlendiği “ The Manchurian Candidate ” ( 1962 ) ise, ordu ve hükümet gibi kurumları içerisine katarak bilim ve güç arasındaki ilişkiye oldukça politik bir açıdan yaklaşan bir film. Frank Sinatra, Laurence Harvey ve Janet Leigh gibi ünlü oyuncuların başrol oynadığı filmde, politik düşmanları öldürmek için ordu tarafından beyinleri yıkanan ve de tekrar programlanan bir Amerikan müfrezesini konu alınıyor. Richard Condon’ın muhteşem romanından uyarlanan film, En İyi Kurgu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ( Angela Lansbury ) dallarında Oscar’a aday gösterildi.
Bilim ve dahilik ile organ olarak beyin arasında büyük bir ilişki bulunduğu için pek çok filmde, hedef alınan somut nesne beyin oluyor. Hatta kimi zaman bilim adamının beyin karşısında düştüğü acizlik ele alınarak, bilimsel gelişmenin insani değerlerden bağımsız olarak ele alınması ve buna göre bir tavır sergilenmesi gerektiği vurgulanıyor. Mesela 1953 yapımı “ Donovan’s Brain ”de, Donovan adlı zalim bir milyonerin beyni aracılığıyla bilim adamına hükmetmesi konu alınıyor.
Öldükten sonra beyni bir tank içerisinde canlı tutulan Donovan, bilim adamına istediğini yaptırarak düşmanlarını öldürtüyor. Bilim adamının yarattığı şey karşısındaki çaresizliğini ele alan bir başka film ise, daha sonraki yıllarda pek çok versiyonu yapılan, “ The Incredible Shrinkinh Man ”. 1957 yapımı film, nesneleri küçültme üzerine deneyler yapan bir doktorun yanlışlıkla kendini küçültmesiyle birlikte vahşi ve oldukça sinirli bir kedi ile verdiği yaşam mücadelesini konu alıyor.
1980 yapımı “ Altered States ” adlı filmde ise, evrimsel köklerini araştırmak için bedeni üzerinde bir takım ilaçlar deneyen bir doktorun yaşadığı zihinsel erozyon konu ediliyor. Ken Russell’ın yönetmenliğini yaptığı filmin başrolünde ise müthiş bir oyunculuk sergileyen William Hurt yer alıyor.
“ Görünmeyen Tehlike ”ye benzer bir şekilde röntgencilik konusunu ele alan “ X: The Man With X-Ray Eyes ” ( 1963 ), normal görüş alanının dışına taşarak ve hatta nesneleri aşarak görme fırsatı veren formülü kendi üzerinde deneyen Dr. James Xavier’in varolan gerçekliği bütün yönleriyle görmesi ile birlikte yaşanan dehşeti ele alıyor.
Bütün gerçekleri olduğu gibi görmenin kişiye gücün yanı sıra aşırı bir sorumluluk yüklediğini ima eden film, bunun kişiye, kurguladığı dünyadan çok farklı bir atmosfer sunarak kişisel ve hatta toplumsal yıkıma sebep olabileceğini vurguluyor. Film noir türünün başarılı örneklerinden biri olan filmin yönetmenliğini Roger Corman üstlenirken başrollerinde Ray Milland ve Diana Van der Vlis yer alıyor.
Yer yer dışavurumcu bir çizgide ilerleyen ve 2. Dünya Savaşı öncesindeki bilim adamının toplum üzerindeki gücünü oldukça başarılı bir şekilde yansıtan “ Dr. Cyclops ” ( 1940 ), sıra dışı deneyler yapan bir bilim adamının durdurulmaya çalışılmasını ele alıyor. Deneylerine engel olmaya çalışanları normalden beş kat küçültebilme gücüne sahip olan doktor portresi, bilim adamının sıradan insanlar üzerindeki tehditkar gölgesini temsil ediyor.
Son olarak 1997 yapımı “ Alien Resurrection ” adlı filmi ele alabiliriz. “ Alien 3 ” filminde hayat veda eden Ripley ( Sigourney Weaver ), şirket tarafından hayata geri getirilir ve bedenindeki Kraliçe yaratık dışarı çıkarılır. DNA’sı yaratığınkiyle karıştırılan Ripley, zamanla yaratığın özelliklerini göstermeye başlar. Kraliçe yaratığın yeni bir yaratık dünyaya getirmesiyle birlikte insanoğlunun varlığı yeniden tehlikeye düşer.
Pek çok alanda çeşitli tezlerin öne sürülmesine yol açan Alien serisinin bu bölümünde daha çok bilim, şirket ve insan üçgeni ele alınıyor. Filmin ilginç olan tarafı ise, yarı yaratık yarı insan olan Ripley’in ikisi de inanılmaz derecede zalim ve vahşi olabilen insanoğlu ile yaratık arsında ikileme düşmesi olsa gerek.
www.bigglook.com


LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı Yaparak Cevapla