Doğumla başlayan kalp atışları, aslında ölüm şafağının geri sayımıdır…
Doğar, yaşar, çalışır, çalışır, çalışır ve ölürüz….
İstanbul’da aylarca iş arayan bir arkadaşım;
-“Rasyonel olarak nasıl zengin olabileceğimi biliyorum artık” demiş ve eklemişti:
-“Sabah uyandığımda Tanrı’nın ismime mühürlediği çil çil altınlarla dolu bir çuval altın bularak…”
At yarışları, ganyan, iddia, loto, toto, piyango… Hepsi de milyonların sınıf atlama hülyalarını süslüyor.
Loto’nun o hafta 5 trilyon ETL vereceğini duyan bir amca, her hafta 400 milyon ETL’lik kupon aldığını söylemişti unutmuyorum. Neredeyse bir asgari ücretlinin maaşını her ay loto’ya yatırıyordu…
Çalışmadan, üretmeden, en kestirme yoldan tefekküre ve hazza ulaşmanın yoludur emeksiz zenginlik…
Üretmeden, mirasla, ganyanla, lotoyla, hortumla, vurgunla gelen servet de, insanı tefekküre, edilgenliğe, her şeye ve herkese tepeden bakabilmeye kısacası hedonistçe bir kaygısızlığa ulaştırabilir…
Kendi ben-merkezli erdem ve ahlak yapınızı bile kuracak-dayatacak kadar yalaka ve pervane zümresi bulabilirsiniz etrafınızda…
Neo-liberal kapitalizmin “sosyelit”e kapak olan getirilerinden biri de bu olsa gerek…
Halbuki insan, bütün dinlere, antropolojiye, tarihe, kültüre, geleneğe ve hatta felsefeye kadar bütün inanç örgüleri ve öğretileri tarafından, çalışmaya, üretmeye, yaratmaya yatkın bir varlık olarak tarif edilmiştir.
Tanrı, ruhunun en yaratıcı tarafından üflemiştir ademoğluna. Modern-zengin Batı felsefesinin bugün fikri mastürbasyona vardırdığı “aylaklığı kutsama”, tembelliğe varoluşsal kılıf uydurma, ataleti, ‘ahlak’ sayma girişimlerine “biz açların”
Özellikle, eni boyuna denk geldiği için trampet çalan, kitleleri sadece ve sadece müzik ve spor organizasyonlarında bir araya getirebilen yeni küresel paradigmanın, bireyi çaresiz kılan ekonomik yapısını ve bu algısını cihana teşmil etmesi, felsefi bir dogma-dolma kadar bile yutulacak cinsten değildir…
Zengin ülkelerin ‘ulu hoca’larının para-iktidar ilişkisindeki çıkarımları, insanı, üretebilme gücünden arındırılmış bir soysuza çevirmiştir…
“Para varsa iktidar sizsiniz”, “Para varsa teb’a ve kul bulursunuz” genel yargısı, pratikte geçerliliği olsa da nihayetinde bir şamar gibi insanlığın -o soyut diye dalga geçilen- onur katmanları arasında foseptik bir işleve bürünmeye mahkumdur…
Mükemmeliyetçiliği dayatan hegamonik kültür algılayışı, kısa yoldan köşe dönmeyi de beraberinde getirdi… Madem iktidar-otorite varsıllıkla ilgilidir, tez elden iktidara ulaşmak gerek! Bu da, kişilik bozulmalarına, özgürlüğümüzü kazanmanın tek yolunun paraya kavuşma ile çözülebileceği yanılgısına sürüklüyor…
Ancak bugün çalıştığımız için, hayata dair dönüştürücü bir gayret içinde olduğumuzu da iddia edemiyoruz. Daha çok, bir homo-ekonomicos olarak etiketlendiğimizi, sosyal konumumuzun belirlendiğini hissetmek ise paradoksal bir sarmala gark ediyor bizleri…
Açlığı yenmenin, hayata tutunmaya çabalamanın, köpek gibi değil insanca bir ömür sürmenin gün geçtikçe zorlaştığı bir devirde, çalışmanın bir anlamı da kendimizi bu lanetlediğimiz yapıya yaranma-yamama- şekline bürünüyor. Ama çalışmanın tek anlamı, aç kalmamak değildir ki…
Boş gezmenin, aylaklığın, ataletin, hangi boşlukları, hangi hiçliği doldurduğunu iyi tespit etmeliyiz.
En büyük paradoks, çalıştıkça tüketmek, tükettikçe çalışmak zorunluluğunun çaresizliği…
Ahmet Zeki Gayberi


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
