• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    godart adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-11-2005
    Mesajlar
    3
    Karizma Gücü
    0

    Zarf ve Aşk - kısa bir öykü

    ZARF ve AŞK
    Niye aşağılar insan mutluluğu, acıyı över, acı yaratır kendine, acıyı doğurur, yaşatır, büyütür onu… Neden kaybeder insan bulduğunu ya da neden bulunmamıştır daha aranan…Neden nefrete açıktır kucağı, “HAYIR” sözcüğüne dudaklar, “EVET”leri ağırlaştıran böylesine nedir?
    “ACI”yı olumlayan nedir?
    Kaybedilenin insanın kendi varlığı oluşunun, yaşamı yaşam yapan şeyin de insan olduğunun böylesine önemsiz bir olguya dönüştürülmesi, insan denilen varlığa ne kazandırıyor acaba? Peki! İnsanlık nedir;
    Üç beş içi boşaltılmış retoriğin ard arda sıralanması mı?
    Uykugezer hayaletlerin boş ve karanlık tünellerde veya otları sararmış çokçada kelleşmiş çimenli topraklara basan park banklarında ya da bol gürültülü kusmuk aşkların tütsülendiği barlarda birbirlerine sadece bir kere fısıldadıkları -bir kere söylendiği için de nedense değerli olduğu düşünülen- ve çokçada kahkahalara, gülme krizlerine, geyik sohbetlere -ay ne kadar güzel eğleniyoruz, birlikte çok gülüyoruz, beni eğlendiriyor’lara tıkıştırılmış- ondan bundan aparma; şu kitaptan bir satır, bu şairden bir dize, şu filmden bir bakış, o romandan çıldırtıcı bir sevişme sahnesi…
    Neden “SEVMEK” milyonlarca anlam taşısın ki…
    Bir tek. Evet! Bir ve tek anlamı var bu sözcüğün… Saf aklın içinden geçen kan kadar da gerçek… Yarım bırakılamaz, bir elma değil ki o! Isırıp atamazsın… Tamamlanamaz da! Tamamlanacağını kabul etmek eksik olduğunu düşünmektir… Oysa eksiksizdir o, pürüzsüz ve çok ama çok belirgindir… Tabii görmek istersen…
    Ama varlığını dışlayanın gözü varmıdır ki görsün… Onun anladığı kaba, incelikten yoksun davranışlardır. O unutulmaması gerekeni değil sıradan ve unutulacak olanı yüceltir… Kucağına yatmış kırılgan saflığı görmez o, aklı kumsaldaki aptal bir bakıştadır, derdi yalnızlığı solumaktır ama o tüm değerlerine küstür… Yalnızlığına da… Herşeyi o kadar yükseklere koyar ki kendini değersizleştirir, ucuzlatır, un ufak kılar ve ulaşılamayanların da ne önemi vardır? Zaten ulaşılamayacaklardır ve gerçekte yokturlar… Bu yoklar çoğalır, onu yokeder ama aslında o hiç varolmamıştır ki…
    “HAYIR”lar kendini olumsuzlar…Özellik katmaz aksine sıradanlaştırır… Uykugezer bir hayalet uykugezer hayaletlere karışır… Gerçek dünya ve tüm düşlerinin gerçekleri, sadece görüntülerini gösterir ona, onlara ve sanır ki, sanırlar ki gerçek olan odur, onlardır… Oysa görüntüler sandıkları, gerçek; onlarsa sadece aynadır… Çıplak, soğuk, yansıyan yoksa yansıtan bile olamayan bir AYNA...
    “Hayır yarın bir sevgili bulmayacağım
    Hayır öbür günde… ondan sonraki günde
    Birgün bir sevgili beni… aradığı beni bulacak
    Ve o gün… işte o gün
    O gün işte
    Kimleri sevdiysem daha önce
    Hepsi yalan olacak…”
    Böyle de başlayabilirdi bu mektup… Bu bir mektup mu, onu da tam olarak bilemiyorum… Sana mı yazıyorum yoksa kendime mi! Bir anlamı var mı bu sözcüklerin ya da anlamının ne önemi var… Belki de ben seni sadece ve sadece kendim gibi sevdim küçük kadınım… Ve seni nasıl sevdiğimi bir tek ben bileceğim… Belki de ben bile eksik bileceğim… Uykumu böleceğim… Sana yazacağım -sen olsan da yazacağım olmasan da yazacağım-… Ya da aslında hiç varolmamış bir kadına yazacağım… Dilimden yüreğime düşmüş küçük ve narin bir kadına…
    Aslında umursamayacağım -ben zaten hiçbirşeyi umursamam-.
    Aslında umursayacağım -ben zaten herşeyi umursarım-.
    Ne diyordum kadınım… Kendimi söylüyordum yine değil mi? Ama bu çağda insanın konuşacak başka nesi kaldı ki?..
    “Yarın belki yarın yeni bir sevgili bulacağım
    Ondaki o küçük kadını seveceğim
    Belki -ya da kesinlikle- o da beni sevmeyecek
    Umursamayacağım
    Ben hep o küçük kadını seveceğim”
    Böylede başlayabilirdi bu mektup… Bu bir mektup mu? Evet! Bir mektup; belki yollanmayacak, yırtılıp atılacak ya da yırtıldıktan sonra tek tek toplanacak parçaları, tekrar birleştirilecek... Sonu “bitti mi” diye bitecek ya da “başlamış mıydı” diye… Başlamayan biter mi veya bitmek neyi başlatır… Ve bir çok karmaşık soru…Sorular…
    Dudaklarımda babamdan kalma -son şişe- votkanın tadı, dudaklarımda babama adadığım bir dize
    “…Her çocuk babasının kaderini mi taşır ruhunda…”
    Dudaklarımda aptal bir şarkı, Burak Kut’tan -o hiç sevmediğim- …Yaşandı bitti… vesaire vesaire vesaire…
    Dudaklarımda kendi kanını içen bir vampirin tadı, dudaklarımda tuzlu ve sıcak bir denizin rüzgârı, dudaklarımda kumsalı ezen ayakların sesi, dudaklarımda tadını çok iyi bildiğimi sandığım -hep yanıldığım, hep yanıldığım- acının o bir türlü koyamadığım adı…
    Hiçbir şekilde başlamayabilirdi bu mektup… Bu bir mektup mu? Eğer mektubun başka bir adı yoksa…
    Hiçbir şekilde bitmeyebilirdi!
    Biten neydi? Ne bitecekti? Bitmesi gereklilik miydi? Her başlayan bitmeli(mi)?
    Bir uykunun orta yerinde yazacağım bunları… Daha yazmadım… Birden uyanacağım, yanıbaşımda kalem olacak, kağıt olacak… Ve ben yazacağım bunları… HAYIR! Daha yazmadım…
    Olmayan telefonum çalacak ve ben uyanacağım… Arayan sen olacaksın… Daha seninle tanışmamış olacağım… Ben senin en önce, senden önce, herşeyden önce sesine aşık olacağım… Sesine ve sözcüklerine… O sözcükler ki daha görmediğim dudaklarından dökülecekler… “Afedersiniz yanlış numara çevirmişim” sonra telefonu kapatacaksın… Bense aniden anlayacağım… Belki de bir daha hiç aramayacaksın… Ama artık ben, yaşamın anlamını dillendiren sesi bulacağım… Sesimi bulacağım…
    Ya da bunların hiçbirisi olmayacak… Bunları yazdım diye kadınım beni bırakacak… Daha bulamadığı beni…
    Kimbilir…
    Bay E

    Mektup böyle bitiyordu… Bir saat önce TV’de kaza haberini görmüştü… Bir tren geçitte üstü açık bir arabaya vurmuştu… Sürücü ölmüştü… Kaza yerinden görüntüler veriliyordu… Paramparça bir araba… Kırmızı renkte bir araba gecenin karanlığının içinde kan lekesi gibi duruyordu… O an tanımıştı arabayı… 1967 model Triumph, ülkede sadece dört tane vardı bu arabadan ve sadece bir tanesi kırmızı renkteydi… “Porche kırmızısı” derdi o, “Yaşamın hızının göz alıcı rengi”… Arabasıyla gurur duyardı… “Bu araba benim tek ayrıcalığım yaşanan zamana karşı” derdi… Önce safra gelmişti boğazından yukarıya ve sonra korku -saf ve katışıksız korku- sarmıştı her yerini… Mutfakta olduğu yere çökmüştü… Neden sonra kapının zilini, o aptal “katibim” melodisini duydu… Zaman akıyordu… Melodi garip bir ısrarla devam ediyordu… Birden bir umut -nerden geldiği bilinmeyen bir umut- “o’mu?”… Kapıyı nasıl açtığına daha sonra düşündüğünde kendi bile şaşıracaktı… Kapıda, o anda ve orada, varlık sebebini anlayamadığı sarışın otuz-otuzbeş yaşlarında gri giysili bir adam duruyordu…
    Kimdi bu adam ve ne istiyordu?..
    Adam, belki de ilk defa tanımlanamadığının şaşkınlığıyla “Postacı” dedi. Oysa hep kendi kendine söylenirdi “Kapıyı açıp beni görüyorlar, elimde mektuplar, üstümde postacı kıyafeti, gene de “Postacı” dememi bekliyorlar” diye ve belki de ilk defa “Postacı” sözcüğü yerini buluyordu… Kadına mektubu uzattı… Kadın hala boş gözlerle adama bakıyordu… Postacıya çok uzun gelen sıkıntılı bir kaç saniye geçti, sonra kadın zarfı aldı ve hiç birşey söylemeden kapıyı adamın yüzüne kapattı… Herşey çok ani olmuştu. Postacı ne olduğunu şaşırmış durumda öyle kalakaldı… İçinde şaşkınlık, öfke ve kızgınlık iç içe geçmiş, onu kapının önüne mıhlamıştı… Daha alındı makbuzunu bile imzalatamamıştı, eli tekrar zile gitti, sonra aniden vazgeçti ve hızla merdivenlere yöneldi… İçinden, kime olduğu kendisi tarafından bile anlaşılmayan lanetler savuruyordu…
    Kadın şimdi kanepede oturuyordu -onunla eskiciden alıp eve getirdikleri ve ilk defa üstünde seviştikleri kanepede-… Televizyonun sesi hala odayı dolduruyordu ama kadın bunun farkında bile değildi… Zarfı açtı… Mektubu okudu… Dün telefonda ona kapris yapmıştı. O ne sorduysa ya “Belki” demişti ya da “Bilmiyorum” diye cevaplandırmıştı… Oysa o her iki sözcükten de nefret ederdi… Bu aptal kaprisi niye yapmıştı, kendiside bunu bilmiyordu… Ara sıra böyle oluyordu, anlamsız şeyler yapmak, insanları nedensiz kızdırmak hoşuna gidiyordu… Belki de burcunun özelliğiydi bu… Burcundan nefret ediyordu… Nice zaman geçti, o halâ kanepedeydi… Dışarıya gecenin sessizliği çökmüştü… “Katibim” melodisi gene çalmaya başladı. Kadın kıpırdamadı, bekledi… Melodi üst üste çalıyordu… Kadın açık balkon kapısından karşı bloktaki bir evin salonunu görüyordu… Salonun tüm ışıkları yanıyordu… Tüm perdeler açılmıştı, ortadaki yemek masasının üstünde bir mum yanıyordu, vazoda güller vardı, kırmızı güller… Yaşlı bir kadınla bir adam dans ediyordu… Açık pencereden eski bir tangonun belli belirsiz sesi kulaklarına kadar geldi “Papatya gibisin…”, mektup hala elindeydi, mektubu kanepeye bıraktı, gözü zarfa ilişti… Zarfa hiç bakmamıştı… Zarfı eline aldı, üstündeki yazılara baktı boş boş… Zarfın üstünde hiç tanımadığı bir kadının ismi yazıyordu… Zarfa bakakaldı… Aptallaşmıştı… Dışarıda, sokakta birisinin adını bağırdığını sandı… Durdu… Dinledi… Halâ birisi adını bağırıyordu…
    Sevgi!.. Sevgi!..



    1998/GodArt

  2. #2
    RoSeSHaH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-09-2005
    Mesajlar
    157
    Karizma Gücü
    0
    Ellerine Sağlık arkadasım çok güzeldi
    GüLüN ADINI DEĞiŞTiRMiŞLER AMA GüL YiNE AYNI KOKMUŞ...


    »-(¯`v´¯)-» RoSeSHaH »-(¯`v´¯)-»



    [SIGPIC]http://img249.imageshack.us/img249/2928/herz204rd13mg.gif[/SIGPIC]

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Ulusal Olmayan Ulusal Program Hazırlanırken Kısa, Kısa...
    2005 Konuları bölümünde Pire tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 27.10.05, 09:08

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •