Onlar hep yanımızda oldu, artık sıra bizde
Yeryüzünün neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, hangi dili konuşuyor olurlarsa olsunlar, hangi kavme mensup olurlarsa olsunlar veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün mü’minler birbirlerinin kardeşleridirler.



Nitekim bu hakikati bizzat Cenab-ı Hak dile getirmektedir. (Hucurat, 49/10) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, bir vücudun herhangi bir azası rahatsız olduğunda nasıl ki bütün bir vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyuyorsa, bir tek mü’minin dünyanın ta öbür ucunda olsa bile çektiği acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mü’min kardeşlerinin de derinden hissetmesi gerektiği üzerinde duruyor. (Buhârî, Salat, 88; Müslim, Birr, 65) Şanlı tarihimiz böylesi kardeşlik tablolarıyla dopdoludur. İşte onlardan sadece bir tanesi: 1900’lü yılların başında memleketimiz üst üste felaketlere maruz kalıyordu. Çanakkale’den, İstanbul’dan İngiliz toplarının sesi geliyordu. Bir zamanlar Belgrad’a yönelen toplar, kuvvetli bir alternatif bulamayan dış güçlerin elinde üzerimize dönmüş bizi bombalıyordu. Mehmetçiğin bunun karşısında mücadele edecek gücü kalmamıştı. Sadece süngüsü vardı. İngiliz toplarının gürlemelerine karşı o, süngüyle karşı koyuyordu. Yirmibirinci asrın nâdânları anlayamasa da Mehmetçik topa karşı süngüyle selam duruyor, düşmanına “geçemezsin” diyor ve böylece Bedr’in arslanlarının arkasında yerini alıyordu. Çanakkale Boğazı’nda İngiliz topları bir vahşet hazırlarken Trablusgarb’da da İtalyanlar ölüm saçıyordu. Altı asır insanlığın kaderi üzerinde hükmetmiş koskocaman bir devlet, yaralı arslan halinde morga kaldırılırken bu muhteşem bünyeye musallat olmuş parazitler sağdan soldan alçakça saldırılar ve tecavüzler yapıyordu. Bu arada âlem-i İslam da bizimle beraber inliyor, bir zamanlar idare ettiği her bölgeye huzur ve güven getiren Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’nin bitirilişi karşısında gözyaşı döküyordu.

Şimdi sıra bizde

7,6’lık bir depremle sarsılan kara gün dostumuz Pakistan halkı, şimdilerde ağlıyor. Bu zor günlerde ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey şüphesiz bir yudum suyu kendisiyle paylaşacak, uzattığında elini tutacak sıcak bir el. Bize düşen onların elinden tutmak, yaralarını sarmak. Kurtuluş savaşı yıllarında Müslüman kardeşinin çiğnenen vatan topraklarının sesini ta Asya’nın uzaklarından duyan Pakistan’a şimdi yardım zamanı. Aynı zamanda bu, bizim için bir vefa borcu. Bire binlerin, yüzbinlerin verildiği böylesi bereketli günlerde Pakistanlı kardeşlerimizin çığlıklarına kulak vermeli, onların dertleriyle dertlenmeli, maddi-manevi her türlü desteğimizle yanlarında olduğumuzu göstermeliyiz.


Lahor sokaklarından insan seli akıyor



Sözün burasında dikkatlerinizi bir toplantıya çekmek istiyoruz. Hadiseyi bize Süleyman Nedvi naklediyor: O gün Pakistan’ın Lahor şehrinde büyük bir toplantı, şimdinin diliyle miting yapılacaktı. Müslüman Türk’ün içinde bulunduğu durum değerlendirilecekti. Şehit edilen Mehmetçikler adına gözyaşı dökülecek, eller yüce Mevla’ya kaldırılacaktı. Ben de toplantı mahalline gittim. Lahor sokaklarından insan seli akıyordu. İğne atsan yere düşmeyecek şekilde kalabalık vardı. Kürsüye sırayla hatipler geliyor, çok güzel şeyler anlatıyorlardı. Halkın gözlerinden akan yaşlar yere düşmüyor, birbirlerinin sırtlarını ıslatıyordu. Türk insanına yardım olarak göndermek için ceketler, gömlekler çıkarılıyordu. Her şey veriliyordu. Halk coşmuştu. “Canını verecek yok mu?” dense süngüsünü eline alan Çanakkale’ye, Maraş’a, Antep’e koşacaktı. Rasulullah’ın on dört asır evvel bina ettiği yapının ruhuydu bu.

Dr. İkbal’in Efendimiz’e verdiği hediye


Ve nihayet beyaz elbiseler içerisinde iki büklüm birisi kürsüye geliyordu. Muhtemelen bu tatlı şiire kafiye koyacak, bu muhteşem ahenge ayrı bir dem getirecek, son sözü söylecekti. Sonra öğrendim ki bu zat sözleriyle çok sineleri yaralayan Doktor Muhammed İkbal’di. Batı’nın dersini almış ama Batılılaşmamış, İslam ruhuyla olgunlaşmış, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in rahle-i tedrisinde ders görmüş bir insandı. Öyle konuşmuştu ki halk kendinden geçmiş can vermeye teşne hale gelmişti. Son sözlerini şöyle bitiriyordu: - Cemaat, ben şu anda kendimi Efendimiz’in karşısında görüyorum. Bana diyor ki: “İkbal ne hediye getirdin?” Diyorum ki: “Ya Rasulallah sultana sultanlık gedaya gedalık yaraşır. Benim gibi bir köle sana ne hediye getirebilir. Asırlar var ki sana bir hediye getiremedik. Bedr’in arslanları, Uhud’un kahramanları gibi seni memnun edemedik. Fakat sana aziz bir hediye takdim edeceğim. Bu hediye, Trablusgarb’da İtalyanlara karşı savaşan Mehmetçiğin, senin uğruna akıttıkları şehit kanlarıdır.” Cemaat kendinden geçmişti. Rasulü Ekrem’e en son takdim edilen şey, yarım bardak kandan ibaretti. Ve bu kan oradaki kardeşlerimiz tarafından cennet kevserlerinden üstün tutuluyordu. Onlar, bizim için ağlıyor, ızdırap çekiyorlardı.

http://www.turkforum.net/183321-pakistanda-yoksulu-doyurmak-icin-sadece-siteye-girmeniz-yeterli.html

Ailem-Sayı: 153
Bölüm: Hayatın İçinden
Yazar: ALİ DEMİREL