• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
6 sonuçtan 1 --- 6 arası gösteriliyor

Konu: Faust

  1. #1
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Faust



    FAUST

    Goethe, yazık ki pek geç başladığı hâtıralarında Alman edebiyatının geçen yüzyılın yetmiş yılına kadar oldukça doğru, etraflı bir tablosunu çizmiştir. Bu devrin büyük adamları, en başta Klopstock olmak üzere, Wieland, Lessin’di. Fransız klâsik okulu ile (Gottsched), İsviçre okulu (Bodmer) çarçabuk, bir daha dönmemesiye geçip gitmişlerdi. Kolpstock ilk olarak edebiyatta milliyet, kahramanlık şiiri, kuzey mitolojisi konuları üzerinde durmu, şiirde kafiyeyi atmıştır. Wieland, şu her telden çalan alaycı, keskin zekâlı adam, çok sayıda eserleriyle, Yunancadan, İngilizceden, Fransızcadan tercümeleriyle yurttaşlarını uyandırmış, kendine çekmiştir; Lessing Almanlara vergi sağlam zekâsı ile tenkidin, dramın temelini atmış, Alman edebiyatının kurucusu adını -belki de Klopstock’tan daha çok- hak etmiştir. Onda görülmemiş bir tartışma kabiliyeti, sağlam bir mantık vardı. (Zaten bu iki sıfat birbirinden ayrılamaz.)
    Onun Klopstock gibilerine ve daha başkalarına karşı kazandırdığı zaferler, yeni doğan Alman edebiyatını yanlış yollarda mahvolmaktan korumuştur. Bu üç yazarın pek büyük hizmetleri vardır; ama hiçbiri milletlerinin, zamanlarının özünü doğruca belirtmek talihine erememiştir. Her milletin sâf bir edebiyat çağı vardır, o da yavaş yavaş insan ruhunun daha geniş başka gelişmelerini hazırlar; işte Almanya için böyle bir devir, 17nci yüzyıla doğru başlamıştır. Bu arada Fransa’da olduğu gibi artık ihtiyarlamış, dış, iç savaşlar geçirmiş, çözülmedik hiçbir meselesi kalmamış, ama bu çözmelerin hiçbirine kanmamış bir toplum dururken, bu toplum, biteviye kendi mahvına, daha doğrusu kendi yeni doğuşuna doğru koşarken, Almanya, toplum olarak değil de, bir dili konuşan, ama bu dille yazılmış tek bir edebiyat anıtı olmıyan bir millet olarak Almanya, öz milliyetinin şuuruna, kendi kendinin şuuruna yeniden yeniye eriyordu. XVIInci yüzyıya kadar bütün Alman bilginleri -Leibniz gibi- Almanca, Lâtince yazarlardı. Şairler, soytarı gibi, sarayda tutulur, çeşitli bayramlarda törenlerde od’lar yazarlardı. Hans Sachs, Fischart, Griphius okulundan yetişme mizahçılar, sadece Alman zekâsının salt hiciv yönünü gösteren, yani pek önemli sayılmıyan az sayıda istisnalardır; Alman hükümdarları, hattâ en büyükleri bile (II. Friedrich’i hazırlayın) Alman dilini ihmal etmişlerdir; yalnız Luther zamamındaki dinciler, Almanca konuşup yazmışlardır. En son geçen yüzyılın ilk yarısın gelmiş çatmış: filosof Wollf, Lâtinceyi bırakmıştır. Henüz yaratıcı olmıyan genç Alman edebiyatı, Fransız edebiyatının izinde yürümüş, kısa bir zamanda birbiri ardınca birçok yazarlar yetişmeğe başlamıştır. Bunları artık Gottsched gibi cevhersiz taklitçiler arasında sayamayız. Doğrudan doğruya dil üzerinde yapılan tenkidli incelemeler oldukça basittir, ama o zamanlar için pek önemli değildir. Goethe’nin Alman edebiyatında devrim dediği dönüm noktası ise geçen yüzyılın 70nci yılı ile 80inci yılı arasında, Alman tenkitçilerinin (daha doğrusu “Litterarhistoriker”lerinin “Fırtına ve Atılış Devri” (Sturm und Drang-Periode) dedikleri devirde başlamıştır.

    Her milletin hayatı, tek insanın hayatı ile karşılaştırılabilir, şu farkla ki millet, tıpkı tabiat gibi biteviye yeniden doğuş kabiliyetindedir. Her insan, gençliğinde bir “dâhilik devri” geçirmiş, kendine güvenmenin, arkadaş topluluklarının heyecanını yaşamıştır. Göreneklerin, skolâstiğin, kısacası her çeşit yetkenin, kendisine dışardan gelen her şeyin zincirini parçalılarak doğrudan doğruya kendi tabiatının gücüne inanır, tek güzellik ideali önünde eğilir gibi yalnız tabiat önünde eğilir. Kendini çevresindeki dünyanın merkezi tanır. (İyi yürekli bencilliğinin kendi de farkına varmadan) hiç kimse için fedakârlıkta bulunmaz; hep kendisini fedakârlığa zorlar. O, romantiktir; romantizm, kişiliğin bir çeşit tanrılaştırılmasıdır. O, toplum üzerinde, toplum meseleleri üzerinde, bilim üzerinde yorumlamalardan çekinmez, toplum, hattâ bilim, onun içindir, ama o, toplum için, bilim için değil...



    İşte Goethe’nin gençliği Almanya’da böyle bir romantizm çağına rastlar. Birçok dâhi denilen gençler türemiştir; gençlik, bağımsızlık, tabiat sözleri herkezin ağzında dolaşıyordu; o zaman Haydutlar’ı yazmak kimsenin aklından geçmezdi, çünkü herkes öz seivnçleriyle, öz acılariyle ilgileniyordu, ama birçokları doğrudan doğruya Shakespeare’i bulmayı umuyorlardı; bu sırada Wieland’la Eschenbach, onu Almanya’da tanıttılar. Okuyucular, onların tercümelerini hırsla okuyorlardı. Shakespeare sevgisi, orta çağ sevgisini de uyandırdı, orta çağa yönelme, bir millet gerçekten ondan sıyrıldığı zaman kendini duyurur; bu sıyrılma ise Almanya’da oldukça geç olmuştur. Fransa’da insan zekâsının hareketleri. Voltaire, Rousseau. Ansiklopedistler, bütün dünyayı derinden derine, şiddetle sarsmış olan hareketler, bu zamanda Almanya’da pek az akisler uyandırmıştır. Bakın, Goethe’nin kendisi, otobiyografisinin 3üncü bölümünde ne yazıyor: “Ansiklopedi sözlüğünün (Diderot ile D’Alembert’in tanınmış eseri) bir bölümü elimize rasgele geçince, bize kocaman bir fabrikaya girmişiz gibi geldi; içerde her yanda çarklar gıcırdıyor, dönüyor, makinaları anlaşılmaz bir biçimde hareket ettiriyorlardı. Biz bütün bu hareketlerin gayesini anlamadığımız için tam bir ümitsizliğe düşmüştük... Fransız filozoflarının papazlarla giriştikleri ateşli tartışma bizde ilgi uyandırmıyordu. O zaman büyük bir gürültü uyandırmış olan yasak, yakılacak kitaplar bizde hiçbir tesir bırakmadı... Bizim tanrımız, tabiattı.”



    Gerçi Goethe, bu sözleri Strassburg dostları için söylemişti; ama kendisi o zaman genç neslin tam bir temsilcisi idi; başka yola giden çağdaşlarının varlığından bir iz bile kalmamıştır, yani onlar sapıtmışlardır. Halbuki Goethe’nin ilk eserleri kalabalık okuyucuları hayrete düşürmüş, kendine çekmiştir.

    Almanca, baştan başa değilse de, hemen hemen yalnız edebiyat sorulariyle uğraşıyordu. Yalnız zamanın ünlü publiciste’i Justus Möser’i başkalarınca ayrı tutmalıdır. Toprak, henüz insanların ayakları altında sarsılmaya başlamamıştı; henüz bütün Avrupa, önceki yolunda yürüyor, eski görüşlerini, inanışlarını yaşıyordu. Üstüne üstlük Alman milletinin ruhuna daha uygun olan felsefe devrimi, Almanya’da toplum hayatının her hangi bir alanında görülen gelişmeden önce gelmiş olsa gerek; yine bu Sturm und Drang devrinde kuzeyin ücra bir şehrinde profesör Kant, tenkit felsefesini, şu yavaş yavaş bütün gerçek hayatımıza işlemiş olan felsefesini sessizce, yorulmaz bir çalışma ile yaratıyordu.

    İşte bu devirde Rhein kıyılarında, kâh Strassburg’da, kâh Frankfurt’ta milletinin, zamanının bütün varlığını ifade etmek ödevini üstüne almış bir genç yaşıyordu: Wolfgang Goethe. Hayatını herkes bilir. Birkaç çizgi ile kişiliğini anlatmaya çalışalım. O, her şeyden önce bir şairdi, başka bir şey değil. Bizce bütün büyüklüğü, bütün sanatı şairiğindendir. Her şeyi içine alan bir seziş gücü ile doğmuştu; yeryüzü ile ilgili en basit bir şey, onun ruhuna hafifçe, dosdoğru aksediyordu. Onda bir şeye tutku ile, çılgınca bağlanma kabiliyeti, devamlı gözlem ile, doğru sanatkâr tutumu ile, bütüne canatması ile birleşmişti. O, kendisi de tam bir bütündü -denildiği gibi- som bir parça idi; hayatla şiir, onda iki ayrı dünyaya ayrılmıyordu: hayatı, şiiri idi, şiiri de hayatı. Düşees Stolberg’e şöyle yazıyor: “Ben duygumu kabiliyete çevirmeyi, kabiliyetimi cevher olarak geliştirmeyi bilirim.” Hayatı, dışta yalnız kendine bağlı, tabiî bir zaruretle gelişmiştir; hemen hemen daha çocukken tabiatının bu iç ahengi ile haşmetli bir bütün olduğunu anlamış, hiç çekinmeden kendine tapmağa başlamıştır. Her şairde olduğu gibi onun da kendi (ben)i, hayatının hem ilk harfi, hem son harfi idi. Ama bunun içine bütün dünyayı sokabilirsiniz; bu değişmenin büyüklüğünü düşünün, size öylesine dokunur ki! Meselâ şu küçük Klärchen şarkısı (burada dünyaya aşksız saadet olmadığı anlatılır, yani hiç de yani olmıyan bir fikir) sizi, ne kendi aklınıza, ne başkasının aklına hiç de böyle bir gelmemiş gibi sarar. Öyle anlaşılıyor ki, Goethe ihtiyarlığında kendini bir Olympos Jupiter’i gibi saymakla hiç de şaka etmemiştir. O, tabiata da, insana da üstün olduğunu biliyordu; sanata da, kendisine gelinceye kadar kimsenin hâkim olmadığı biçimde hâkimdi; insanlara asıl lâzım olan da budur; şiirler dile getirilen sevinçler, göz yaşları, onları gerçek sevinçlerden, gözy aşlarından daha çok heyecanlandırır.

    Ama Goethe bir Alman’dı, bir on sekizinci yüzyıl Almanı idi. Reformanın oğlu idi; büyüklüğü, milletinin bütün atılışları, bütün dilekleri, kendinde verimli bir biçimde yankı uyandırmış olmasında idi. O Faust’u büyük bir alman şairi olarak yaratmıştır. Bu tipten faydalanmak ilk onun aklına gelmiş değildir: daha önce Shakespeare’in öncülerinden Marlowe, Faust adlı pek önemli bir eser yazmıştı. Goethe’den başka, çağdaşlarından, arkadaşlarından (şayet Goethe’nin arkadaşı olmuşsa) Klingler ile Lentzs de birer Faust yazmışlardır. İkisi de o zaman Goethe etrafına toplanmış belli başlı kişilerdendi. Goethe, onları Notlar’ında pek ustaca tasvir etmiştir. Ama, orijinal, hayalci, alaycı Lentz’in yanıp tutuşurcasına, boşuboşuna hayal ettiğini, Klinger’in sağlam, kuvvetli tabiatı için erişilmez olan gerçekleştirme, Goethe’ye kısmet olmuştur. Faust konusu içine girince bunun bir başka türlüsü olamıyacağına inanırız. Tıpkı L’homme du destin adıyla anılma şanına, Gochous ile Marceau’ya değil de Napoléon’un ermesi gibi.

    Faust, düpedüz insanca, daha doğrusu düpedüz bencil bir eserdir. O zaman, Almanya, baştan başa atomlara bölünmüştü; herkes genel olarak insanla, yani gerçekte kendi öz kişiliği ile ilgileniyordu. Faust, tragedianın başından sonuna kadar yalnız kendisi ile kaygılanır. Goethe’de her dünya varlığının son sözü (tıpkı Kant’ta, Fichte’de olduğu gibi) insan ben’idir. İşte bu ben, bu ilke, her var olanın bu mihenk taşı, kendisiyle birlikte bir rahatlık getirmez, ne bilgiye, ne kanaate, hattâ ne de sadakate, şu bildiğimiz basit, gündelik saadete ulaştırmaz. (Faust, benim yaşadığım gibi köpek bile yaşamaz, diyor.) Nereye, kime başvurmalı? Faust için toplum yoktur, insan soyu yoktur: O, yalnız kendisini düşünür, kurtuluşu yalnız kendini bekler. Bu bakımdan Goethe’nin trgediası, bize odğrudan doğruya -bu söz çok daha sonra moda olmuşsa da- romantizmin kararlı, kesin bir deyişi olarak kendini göstermektedir. İçinde daha önceki bütün uymazlıkların gerçekten düzelebileceği uzlaşmaları, o gerçek uzlaşmaları, “Byron’da gördüğümüz gibi, Faust’ta görmüyoruz; ihtiyar Goethe’nin tragedia sonu olarak düşünüdğü o allegorik, soğuk, gergin çözüm, tek bir insanı bile kandırmasa gerektir; bu arada Faust’u bitirirken, o kibirli, pek sevimli, dar ufuklu, dâhi varlığın verdiği -Lord Byron’un her hangi bir eserini okurken duyduğumuz- acı, buruk rahatsızlığı kendimizde duymayız. Bunun içindir ki, bütün gelişmeler, Goethe’nin klâsik anlamiyle huzurlu ruhunda uzlaşmıştır. Evet, Goethe, istenilen müspet uzlaşmaya varmamıştır. Ama, onun istediği zaten bu değildir: kendi kuvvetin ibilmek, onu duyurmaktır. Faust’un ikinci kısmındaki o yüze kayıtsızlığı: işte bütün çözülmemiş meselelerin, şüphelerin tam, kesin bir uzlaşması. Goethe, tabiatın a priori olarak kendisinden rahatlık imkânlarını esirgemediği adama, hiçbir karşılık vermez. O, düpedüz insanca çember dışında bir şey tanımaz. Bununla beraber, bu çember içinden çıkmıyan sorular da Faust’u sarsmaktadır, bu sorulara Goethe, kandırıcı karşılıklar bulamamıştır. Kant’ın dili ile söyliyelim, bu aşkın sorular, ona yalnız Alman milletinin değil, bütün Avrupanın daha önceki gelişmesinden kalmadır; bütün insanlığın kendi hayatı, yeryüzü hayatı dışında olan şeye doğru atılışı, orta çağın her şeyde: toplumun doğrudan doğruya kuruluşunda, tarihte, şiirde, sanatta (gotik kiliseleri hatırlıyalım.) ifadesini bulan bu köklü ilke, Faust’un ruhunda iyiden iyiye, çıkmamasıya yer etmiştir. Faust, kendinden önce gelenin oğludur. Ama, onda karşıt ilke de, yeni zaman ilkesi de, yani insan aklının tenkidinin bağımsızlığı ilkesi de, daha az yer etmiş değildir. İnsan zekâsının gelişme tarihinde Faust, orta çağı yeni zamandan ayıran devrin (edebiyat alanında tam bir ifadesi sayılabilir. Her ilke, hattâ her müspet ilke, ilk ortaya çıktığı sırada nasıl menfi bir karakter taşırsa (böyle olmasa hiçbir zaman yer tutmazdı) Voltaire’in çağdaşı olan Goethe’de bu ilkenin Mephistopheles kılığına bürünmesinde anlaşılmıyacak bir şey yoktur. Mephistopheles, eni zamandır; O, basiretleri bağlanmış, yahut dar görüşlü insanların safça bir öfke ile çeşit çeşit lânetler yağdırdıkları XVIII inci yüzyıldır. Bu inkâr, bu tenkid ruhu, hangi ad altında gizlenirse gizlensin, onun ardında hep aç gözlü yahut dar kafalı insanlar kalabalığı arka arkaya gelmektedir. Hattâ sonunda bu menfi ilke, yaşama hakkını elde ederek, yavaş yavaş salt yıkıcı, alaycı kuvvetini kaybediyor, yalnız yeni, müspet bir özle dolarak akla yakın, organik bir ilerlemeye çevriliyor. Ama biz tenkit ilkesinin düşmanlariyle anlaşmağa hazırız: evet, o, Avrupa’da toplum gelişmesi alanına ayak bastığı zaman (insan çalışmaları çevresine demiyoruz, çünkü bu çalışmaların unsurlarından biri olmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır.) gerçekten bir taraflı, kıyasıya yıkıcı bir ilke idi; gerçekten Mephistopheles, gönül avutucu hiçbir şey sunmaz... Peki ama Faust’un kendiis, pek de sağlam olmayan bu orta çağ çocuğu, sanki ayak üstünde duracak kuvvette midir, sanki onda bütün yıkılış belirtilerini görmüyor muyuz? O, özsever tutkusunun kendisini zincirlediği, bozuk havalı,verimsiz hücresinden erişilmez soyut kavramlara serbestliğe, gerçeğe, sağlam dünyaya atılmak için çalışmıyor mu? Çalışıyor ama, bunu başaramıyor, sadece bir hayalci olduğuna göre bu dünyayı hayal ediyor, sağlığı sağlamlığı canlı insanlarla düşüp kalkmaktan değil de, ay ışıklarından bekliyor.



    O möcht, Ich...

    ..........

    Von allem Wissensqualm entladen,

    In deinem Tau gesund mich baden!




    Vroçenko’nun (pek de uygun olmayan) tercümesiyle:



    Elimden gelirse...

    ..........

    Orada ışığını, şebnemini içip

    Bilginin sisiyle sağlığa kavuşacağım.




    Faust, bu ilk sözleriyle karşımıza bir şüpheci olarak çıkmıyor mu? Sonra onun “sırtını güzel dünya güneşine cesaretle çevirmeğe kalkışması”, hürriyete, ahenge doğru ümitsiz, sahte, son bir atılışı değil midir? Faust da, Wagner’le, şu par Excelence Almanla, şu Filipister tipi ile konuşurken Mephistopheles’in tıpkısı değil midir?.. Onun sözleriyle doğrudan doğruya Goethe’nin ruh eğilimleri, kanaatleri dile gelmiyor mu? Evet Mephistopheles’in kendi de çoğu zaman cesaretle konuşan Faust değil midir?

    Goethe, tragediasını çok erken, daha “Götz von Berlichingen”den, “Werther”den önce yazmağa başlamıştır. Kendisinin de dediği gibi hiçbir belil plân gözetmeden işe başlamıştır. Zaten bugünkü hali ile de Faust’ta tragedia olarak, bir sınırlılık, dıştan bir birlik olduğu ileri sürülemez. Goethe daha çocukluk yıllarında olağanüstü bir düşünme, bir sistemleştirme temayülü, Tanrının kendisine bol bol bağışladığı şu sâf şairlik kabiliyetinden hemen her zaman ayrı duran temayülü - göstermiştir. Ama şunu da söylemeliyiz ki, şair Goethe, kendi görüşlerine, sistemlerine hiç de değer vermiş değildir; onları kolayca, serbestçe bırakmayı bilmiştir... Aslında onu ilgilendiren tek bir şey vardır: şiir idealine doğru yükselen hayat, (onun sözleriyle “die Wirklichkeit zum Schönen Schein erhoben”) bütün belirtileriyle hayattır. O, samimiyet’e, sevgi ile hayatı incelemiştir. Ama gene tekrar edelim, onun ruhunu ilgilendiren hayat olarak değil, şiiri konusu olarak hayattır. Goethe, en sonra şu noktaya ulaşmıştır: acılardan korkmamış, hattâ kaçınmamıştır: acılar, onun sazına öyle taze, öyle güzel sesler fısıldamıştır ki...

    “Böylece Goethe, Faust’u hiçbir plân gözetmeden yazmıştır. O, mısraları, düşünen, ihtiraslı bencil şairin farkına varmadan yaptığı itirafları gibi, kâğıt üzerine dökmüştür. Onun zamanında, o belirsiz geçit zamanında, şair yalnız insan olmak izni verilmiyordu; eski toplum, Almanyada henüz yıkılmamıştır; ama, artık havası bozulmuş, daralmıştı. Yenisi ise, henüz başlıyordu. Gelgelelim yeni toplumda, yalnız hayalleriyle yaşamayı sevmiyen adamın basabileceği o sağlam toprak henüz yoktu; her Alman, kendi yolunu kendisi aramış, kâh çıkarını düşünerek, kâh hiçbir şey düşünmeden kurulu düzene bağlı kalmıştır. Faust’ta milletin acınacak derecede az rol oynadığını bir düşünün... (Faust’un Wagner’le birlikte eğlendiği sahne ile Auerbach’ın gömülmesi sahmenisi düşünün.) Mephistopheles, Faust’a halkın neşeli yaşayışı üzerinde bir fikir vermek istiyor, budalamsı beş altı üniversiteliyi gösteriyor, ikisi de onların karşısında “en grands seigneurs” eğleniyorlar. Goethe’nin eserlerinde millet, gözlerimizin önüne eski çağ tragedialarının koros uhalinde değil de, yeni operanın korocuları halinde çıkıyor. Kitle, objektif, hattâ sembolik bir şekilde gösteriliyor. Yukarda söylediğimiz Faust’la Wagner’in eğlence sahnesinde bütün sınıflar, okuyucular önünde arka arkaya geçit resmi yapıyorlar, O, anlaşılmıştır; kendisine gerekn şey verilmiştir, “mann läst sie gelten”, daha ne ister? O budala yığının her hangi bir dâhi adamın yüce rahatlığını, yalnızlık içindeki sevinçlerini, hattâ acılarını bozmağa ne hakkı vardır? Goethe, Faust’un yanına süklüm püklüm akıl danışmağa giden şu yoksul delikanlıtalebeyi, genel olarak dar kafalı kitlenin üstünde bir dâhi olarak yükselemiyen genç nesli, ne aristokratça, ne kayıtsızca alaya alıyor. Mephistopheles’in bütün alayları, yermeleri, ayrı bir kişi olarak Faust’a yönelmiştir; onun zayıf tarafını biliyor. Faust -yukarıda söylediğimiz gibi-bencildir, yalnız kendisi ile ilgilenir. En sonra Mephistopheles de, “iblisin ta kendisi” olmaktan uzaktır; daha çok “rütbesi olmıyan küçük bir şeytandır.” Mephistopheles “içinde refleks doğmuş olan” her insanın şeytanıdır, O yalnız öz şüpheleriyle, duraksamalariyle ilgilenen bir ruhta belirmiş inkârların cisimleşmiş bir örneğidir; O, yalnız yaşıyan, nazariyeci insanların, kendi hayatlarında küçük bir çelişme görünce rahatsız olan, ama açlıktan ölen koca bir zanaatçı ailesi yanında bir filozof vurdumduymazlığı ile geçip giden insanların şeytanıdır. O yalnız kendisi korkunç değildir, kendi gündelik hayatı ile, onun sayesinde, yahut hiç allegorisiz söyliyelim, kendi ürkek, bencil refleksleriyle sevgili Ben’lerinin dar çemberinden dışarı çıkamıyan birçok gençlere olan tesirleriyle korkunçtur. O, aç gözlüdür, kötüdür, alaycıdır; Puşkin’in dediği gibi bu şeytana rastlıyan insanlar, acı çekerler, am onların marazi acıları bizde derin bir paylaşma duygusu uyandırmaz... Üstelik kendi fleâketlerini “üstü yazılı bir torba gibi” omuzlarında taşıyan bu gibi çilekeşlerin çoğu, birdenbire düpedüz alçak oluverirler... Onlardan hayatlarının sonuna kadar, koparılmış bir dal gibi, solup kuruyanlar da -niye açıkça söylememeli-bizde sadece geçici bir acıma duygusundan başka bir şey uyandıramazlar... Tekrar edelim, Mephistopheles, yalnız bugüne kadar onu korkunç saydıkları için korkunçtur... O, öz saadetlerine dünyada her şeyden çok değer veren, bir yandan da en çok ne ile mesut olduklarını anlamak isteyen insanlar için korkunçtur. Bu gibi insanlara da her zaman çok çok rastlanacaktır. O kadar ki, onların sayısı düşündükçe yine Goethe şeytanın büyüklüğünü tanımaktan kendimizi alamayız. Ama bizi birçok defalar tedirgin etmiş olan “öbür kudretli yüzü” de tanımak zorundayız, onun karşısında Mephistopheles solgunlaşıp ortadan kaybolmaktadır. O, tek insanın sınırlı dairesi içindekitenkit ilkesinin cisimleşmiş bir belirtisidir.

    Böylece Faust’a bencil dedik, yani nazari olarak bencil, kendini seven, bilgin, emel besliyen bencil... Onun elde etmek istediği bilim değildir. O bilimle kendi kendini elde etmek, rahatını, saadetini elde etmek ister. Nazariyeci tabiatındaki kıyasıya taraflılık -ilk sahnenin başlangıcında kendini gösteren Dünya Ruhu’nun heybetli heybetli belirişi bir yana- bütüntragediaya işlemiştir. Onun gürliyen sözlerinde panteist Goethe7nin sesini işitiyoruz. O Goethe ki, insan dünyasının müthiş çeşitlilikleri dışında yalnız Spinoza’nın değişmez, sakin “cevher”ini tanır, kendi kişiliği ona usanç vermeğe başlayınca sığınağına (in sein Asyl) gider gibi bu cevhere koşar. Faust’un bencilliği, en çok Gretchen’le olan münasebetlerinde kendini gösterir.

    Faust, büyücülerin yardımı ile yıpranmış vücudunu gençleştirdikten sonra bu kızla karşılaşır. Gretchen’i uzun uzun anlatacak değiliz: o, bir çiçek gibi sevimlidir, bir bardak su gibi durudur, iki iki dört eder gibi kolay anlaşılır; tutkusuz, iyi Alman kızıdır; ondan mâsumluğun, gençliğin, utangaç tazeliğin kokusu gelir; o, biraz da budaladır. Ama Faust da sevgilisinden ayrıca zekâ kabiliyetleri istemez...

    Faust, bütün deha sahibi insanlar gibi, onunla, karala, cesaretle tanışmıştır. Grestchen de onu hemen sevmiştir. Faust onun odasına heyecanla girer, onu ihtirasla düşünür, oradan kıza bir hediye bırakmayı unutmayarak heyecanla ayrılır; sonra onunla birlikte Marta’lara gider...

    Marta’larda Gretchen, ona aşkını açar. (Bu sahnelerin pek mükemmel olduğunu söylemeye lüzum var mı bilmem?)... Faust, zevke, eğlenceye koşar mı dersiniz? Hayır, ormana koşar, yeni yeni hayallere dalar, Kudretli Ruh’a, kendisine, bir dost kalbi gibi tabiatın koynuna girmek kabiliyetini verdiği için şükreder.

    Şimdiye kadar Goethe’nin, Faust’unu bu şekilde bitirirken uzun uzun düşünüp taşındığı noktası üzerinde çok durulmuştur, hâlâ da durulmaktadır. Ama bize öyle geliyor ki, Faust’un bütün birinci kısmı, doğrudan doğruya Goethe’nin ruhundan akıp dökülmüştür. O, ancak ikinci kısmını yazmağa başladığı zaman eserini “düşünüp taşınmaya”, “işlemeye”, sanatkârca bitirmeye” bakmıştır. Faust’un birinci bölümü, yüksek derecede bir deha eseri olarak, şuuruna varılmıyan bir gerçekle, doğrudan doğruya bir birlikle doludur. Gerçekten Faust üzerinde düşünürken siz, onda her şeyin lüzumlu olduğunu, bir fazlalığı olmadığını duyarsınız; ama Goethe’nin kendisi acaba eserinin ahengini açıkça görmüş müdür? Bu soruyu psikolojik bakımdan anlamayı başkalarına bırakallım.

    Bizce Faust, (ilk kısmın sözünü ediyoruz.) iki bölüme ayrılır: birincisi insan ruhunun iç didinmesini, bu bitmez tükenmez manzarayı gösterir; ikincisinde gözlerimiz önünde aşkın tragikomediası oynamaktadır. İkisinde de inanmadan saadete doğru atılan insanı görüyoruz. Sonunda ne oluyor? Ne kendi görüşleri, ne başka mahlûklara yakınlığı, ne bilgi, ne aşk, hiçbir şey ona bir an: “Ne olur, uçup gitme. Sen öyle güzelsin ki” dedirtemiyor... Yazık ki Faust’tan daha aşağı olan insanlar, sonunda, saadeti Margaret’ten daha yüksek kadınların aşkında bulduklarını sanmışlardır. Gretchen, Ofelia ile kıyaslanabilir; ama Hamlet, Ofelia’yı mahvetmekle kendi kendini de mahvetmiş oluyor; sonra Goethe tragediasının ikinci kısmı başında da görüyoruz ki, Faust, otlar üzerine uzanmış, perilerin şarkılarını dinliyerek ilkbaharı rahat rahat koklamaktadır. Daha önce geçenlerin hepsini unutmuştur. Artık Gretchen gibi zavallı, basit bir kızcağızı düşünmenin sırası değildir... O, Helena’yı hayal etmektedir...

    Faust, yüce bir eserdir. Avrupa’da bir daha görülmiyecek bir devrin tam bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devirde toplum, kendi kendini inkâra kadar varmıştır. Bu devirde her yurttaş, insana çevrilmiştir. En sonra, eski zamanla yeni zamanın savaşması başlamıştır. İnsanlar, insan zekâsı ile tabiattan başka sarsılmaz bir şey tanımaz olmuşlardır. Fransızlar, insan zekâsının bu başına buyrukluğunu iş alanında, Almanlar ise nazariye, felsefe, şiir alanında gerçekleştirmişlerdir. Genel olarak Alman, insan olduğu kadar yurtatş değildir. Onda düpedüz insanlık meseleleri, toplum meselelerinden önce gelir. yukarıda sözünü ettiğimiz devir, Alman milletinin tuttuğu ana yola yüzde yüz uymaktadır. İşte bu arada bir şair ortaya çıkıyor. Onu, asla yurttaşlık düşünceleri taşımakla suçlandırmaları, kendisini sapık saymaları boşuna değildir. Öyle bir şair ki, bir Almanın da sadece insan olması ölçüsünde Almandır; öyle bir şair ki her şeyi kucaklıyan, enikonu bencil tabiatının derinliklerinden Faust’u çıkarmıştır. Faust’un büyük bir kısmı, 1776 yılına, yani Weimar’a göç edinceye kadar yazılmıştır. Şair, Weimar’da sekiz yıl taşkın bir eğlence hayatına kendini kaptırmıştır... Genel olarak, denildiği gibi, dâhice yaşamıştır. Böttcher’le başkaları, o zamanki yaşayışını anlatan bazı yazılar bırakmışlardır. Biz, açıkçasını söylemek gerekirse, o zamanki Weimar hemşehrilerinin “kuvvetli dehâlar” (Kraftgenies) denilenlere, yani Goethe ile arkadaşlarına karşı ukalâca öfkelenmelerinin sebebini tamamiyle anlıyoruz. Bilindiği gibi bütün bunlar “İtalya yolculuğu” ile, “klâsik rahatlık”la, birçok önemli, düşünülüp taşınılarak hazırlanan eserlerin yayınlanması ile sona ermiştir, ki biz bunları yine de gençlik çağının sâf, taşkın havalı dağınık eserlerine üstün tutuyoruz.

    Faust için bencilliğe dayanan bir eser, dedik... Zaten başka türlü olabilir miydi? Goethe, insanca, d ünyaca bütün değerleri savunan bu adam, her yalancı idealizme, tabiat üstü şeylere düşman kesilen bu adam, ilk olarak insanın hakları uğruna değil de, ihtiraslı, sınırlı tek insanın hakları uğruna ortaya atılmıştır; göstermiştir ki kendisinde yıkılmaz bir kuvvet gizlidir, insanlıktır, toplumdur. İnsanın sanattaki tabiat üstünlüğe karşı ilk itirazı, istisnaların, bir yine bahtiyar olmaya, bahtiyarlığından utanmamaya hakkı ve imkânı vardır. Faust mahvolmamıştır. Biz biliyoruz ki, insan gelişmesi, böyle bir sonuçta karar kılamaz; biliyoruz ki, insanın mihenk taşı, bölünmez bir birim olarak kendisi edğil, ebedî, sağlam kanunları olan insanlıktır,toplumdur. İnsanın sanattaki tabiat üstülüğe karşı ilk itirazı, istisnaların, bir taraflı bencilliğin damgasını taşıması olsa gerektir. Goethe Notlar’ında şöyle diyor: “Bizim tanrıbilim, yahut felsefe konuları ile uğraşmaya isteğimiz, niyetimiz yoktu...”



    ... Peki ama insan, kendi insanlık çemberinden çıkmadan nasıl olur da varlığını tamamiyle kuşatabilir? Bu soruyu, bugüne bugün çözmeye gücümüz yetmez. Öyleyse? Ama Goethe, uzun bir ömür yaşamıştır. İlk sekiz yıllık coşkun Weimar hayatından sonra onun için bir “rahatlık”, bir “yumuşaklık” devri gelmiştir... Faust, gençliğinin bu ihtiraslı, keskin köşeli eseri, ona bir türlü rahat vermiyordu. O, tragediasını bitirmek istemiş, ikinci kısmını düşünmüştür. Goethe’ninruhunda her zaman pek gelişmiş olan şiir kabiliyeti, yani dıştan aldığını yeniden yaratma kabiliyeti, onun için doğrudan doğruya konudan, hayattan daha büyük bir edğer kazanmaya başlamıştır. O kendisini murakabenin en yükseğinde durur, bu arada, her dünyalık varlığı soğuk, kocamış bencilliğinin yücesinden seyrediyormuş gibi düşünmüştür. O, çevresinde olan bütün büyük devrimlerin kendi ruh sessizliğini bir an bile tedirgin etmemesiyle övünmüştür. O, tıpkı bir kaya gibi dalgaların kendisini alıp götürmesine meydan vermemiş, böylece keskin zekâsı ile, zamanındaki önemli olayları değerlendirip anlamaya çalışmış olmakla beraber, yine de kendi yüzyılından geride kalmıştır... O, kendi kendisine karşı haklı idi, kendi kendini aldatmamıştır. Hemşerileri, hattâ genç Almanlar, onu severler, yapmacıklı ihtiyarlık sözlerini hiç usanmadan tekrarlıyarak etrafına toplaşırlardı. Bütün insan hayatı, ona bir allegori gibi görünürdü. Böylece o kendi büyük (daha doğrusu derin) allegorisini, Faust’un ikinci kısmını yazmıştır. Bu ikinci kısım üzerinde artık kesin hüküm verilmiştir. Bütün o semboller, o tipler, o uydurma kümeler, o esrarlı nutuklar, Faust’un eski çağ dünyasına yolculuğu, bütün bu allegorik kişilerin, olayların kurnazca örülmüş bağlılığı, tragedia’nın bunca göklere çıkarılan o acınacak, o zavallı çözümü, bugünkü nesillerin bazı ihtiyarlarında (yaşça ihtiyar olsun, genç olsun) ilgi uyandırmaktadır... Öyle anlaşılıyor ki, insanlar, “hayat çelişmelerini uzlaştırmadan” yaşamıyorlar... İşte Faust’un ikinci kısmının (geçici de olsa) başarı sırrı, kanmayanları kandırma kabiliyeti gizlidir. Faust’un menfaate dayanan plânlarının gerçekleştiğine, gerçekten “bir anlık yüce saadet”ten zevk aldığına, şeytanla yaptığı anlaşma şartları gereğince hayattan el çekmek zorunda kaldığına hangi aklı başında okuyucu inanır? Goethe yalnız bir noktada kendi tabiatına bağlı kalmıştır: Faust’u insanlık çerçevesi dışında saadet aramak durumuna sokmamıştır...

    ... Faust’un bitimini beğenmeyenler var... “Tragedia’nın çözümü”nü biz de beğenmiyoruz; ama yalnız bu çözüm, sahte olduğu için değil, Faust’un her çeşit çözümü sahte olduğu için beğenmiyoruz. Faust’un insan gerçeği çevresi dışındaki her “uzlaşma”sı tabiata aykırıdır. Başka türlü uzlaşmaları da sadec hayal edebiliriz... bize, böyle bir sonuca varmak, can sıkıı bir şeydir, diyebilirler. Ama biz ilk önce görüşlerimizin hoşa gitmesini değil, gerçek olmasını gözetiriz; hem çözülmeyen şüpheler, arkalarında insan ruhunun korkunç bir boşluğunu bırakır, diye düşünenler, hiçbir zaman kendi kendileriyle canla başla gizli bir savaşa girişmemiş olanlardır. Girişmiş olsalardı, sistemlerin, nazariyelerin döküntüleri ortasında yalnız insanlık ben’imiz yıkılmaz, silinmez olduğunu görürlerdi. Bu ben, öylesine ölümsüzdür ki, kendisi bile kendi kendini ortadan kaldıramaz. Faust, biritilmemiş, parça parça da kalmış olsa, yine kıyasıya alayın bir ifadesi olarak kalırdı... Bu tragedianın büyüklüğü, onun bitirilmeyişindedir. Her birimiz hayatında, Faust’un bize insan zekâsının en değerli bireser gibi göründüğü, onun bütün ihtiyaçlarımızı tamamiyle karşıladığı bir devir olmuştur; ama Faust’u büyük, güzel bir eser saymaktan geri kalmayacak başka zamanlar da gelecektir... Tekrar edelim, şair olarak Goethe’nin eşi yoktur; ama bizim bugün sadece şairlere ihtiyacımız yok... Biz, (yazık ki henüz tamamiyle değil) bir dilenciyi canlandıran güzel bir tablo görünce eserin “sanat değerine” bayılacak yerde bu zamanda dilenciler bulunabildiği düşüncesiyle pek fazla kederlenen insanları andırmaya başlıyoruz.


    TURGENYEV
    Çeviren: Oğuz PELTEK
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  2. #2
    ...__... adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-09-2005
    Mesajlar
    193
    Karizma Gücü
    0
    Faust'dan altı çizilenler

    ** o zamanlar hiç bir şeyim yoktu.fakat yine halimden memnundum.hakikate karşı iştiyak yalandanda zevk alıyordum.

    ** Şayet bir muharebe esnasında düşmanlar seni sıkıştırdıysa, yahut bir yarışta erişilmesi güç olan hedefin çelengi uzaktan göz kırpsaydı, o zaman gençliğe be mahal ihtiyacın olurdu.

    **ciddi olarak bir şey söylemek istiyorsanız kelimelerin peşinden koşmaya lüzum var mı?

    ** ancak daima manasız şeylere yapışıp kalan, haris elleriyle toprakları kazarak derine arayan ve bir solucan bulduğunda sevinen dar kafalılar bütün ümitlerini kaybetmiyorlar.

    **siz her şeyi tıpkı herkes gibi görüyorsunuz.

    **yanlız, yere bir şey dökmeyiniz.(ateş)

    **sahte manzaralarla yalnış sözler, fikirleri karıştırıp yerleri değiştirsin.

    ** hırsızı teşhir ettiği de onun kim olduğunu söylemeye mi cesaret edemiyorsun.

    **artık kırmızı gömleğe hürmet etmiyor musun.

    **zira mükemmel bir tezat, deliler için olduğu gibi, akıllılar içinde esrarengiz kalıyor.

    **nasıl küf kokuyor.(ortam)

    ** her sevincin bir acısı, her acınında bir sevinci olur.

    ** siz beni bir parçacık olsun düşününüz, benim sizi düşünmek için kafi derecede vaktim olacak.

    ** insan nezih kuklaların önünde, nezih kalplerin vazgeçemedikleri şeyi söylememdi.

    **her şey onun canını sıkıyor ve üzüyor.

    ** baban neşeli oluyor.ekseriya kederli oluyor.bazı zamanlar içini tamamıyla boşaltmaya kadar ağladıktan sonra tekrara sakinleşmiş gibi görünüyor ve daima seviyor.

    ** böyle kuş beyinliler çıkar bir yol göremeyince hemen ölümü akıllarına getirirler.

    **insanların en iyisi, ben senin yüzüne bakınca anlayamadığım bir şey beni senin arzularına ram ediyor.şimdiye kadar senin için o kadar çok şeyler yaptım ki artık hemen hemen yapabileceğim bir şey kalmadı.


    *anlayıp ve çabuk işe girişen asil bir adam her şeyi başarabilir.

    *hem nefret edilen hem de daima iyi karşılanan nedir.
    hem özlenen hem de daima kovulan nedir.

    *kanunsuzluğun kanun olduğunu göstereceğim sana.

    *ceza vermeyen bir hakim işin sonunda canilerle ortak olur.

    *o kadar çok haklar bahşettik ki artık bizim hiç bir şey üzerinde hakkımız kalmadı.

    *akıl ve dirayet en gizli şeyleri bile meydana çıkarır.

    *tabiat günah akılda şeytandır.

    *düşünmediğin şeyleri hep yalan telakki ediyorsun.

    *sana herkese faydası dokunan bir şeyi vaadediyorum.

    *bir şeyi değeri oldu mu o mutlaka meydana çıkmalıdır.

    *iyilik isteyen evvela kendisi iyi olmalıdır.

    *dille damağa ait meselelerde gözler o kadar isabetli hükümler veremezler.

    * eğer biz terlemeseydik sizler soğuktan donardınız.

    *kadeh çınlayınca her şey yolunda gider.

    *basiret:insanların en büyük 2 düşmanı olan korku ile ümidi zincire vurarak herkesten uzak tutuyorum.

    * kanun kuvvetlidir fakat zaruret daha kuvvetlidir.

    *bu sefer çok dik basamaklar karşısında bulunuyoruz.

    *kendi görüşümü ifade eden makul sözler söylediğim vakit itirazlar 2 kat şiddetle yükseldi.hatta canımı sıkan şeylerden kurtulmak için tenha ve vahşi yerlere kaçmak sonra büsbütün ihmal edilmiş bir halde tek başıma yaşamamak için de nihayet kendimi şeytana teslim etmek mecburiyetinde kaldım.(nedeni)

    *senin o hiçliğinde ben her şeyi bulacağımı ümide diyorum.

    *icabeten yerde saygı gerek

    *bu imkansız bir şeydir. o yüzdende inanılmaya layıktır.

    *ömrümün nefesi kesilsin.

    *sen bizi tek başımıza sessizlik içinde yüzüstü bıraktın.

    *lakin ben bugün ne öğreneceğim.senelerce evvel korkak ve sıkılgan bir acemi çaylak gibi geldiğim yer burası değil mi.

    *o kozasına sarılmış böcekten böyle rengarenk bir kelebek çıkacağı belliydi.

    *eğer gençliğe hakikat açıkça söylenecek olursa bu hiç bir suretle o toy delikanlının hoşuna gitmez.

    *tecrübe köpük ve duman kadar boş bir şey.zeka ,ile boy ölçüşemez.zaten öteden beri bilinen şeylerin hiç biri,bilinmeğe layık değildir.bunu teslim ediniz.

    *artık hiç bir şey olmayanın en fena çağında bir şey olmak isteyişim.

    *hiç şüphe yok ki ihtiyarlık insanı garib ihtiyaçlar içinde kıvrandıran soğuk bir sıtmadır.bir kimse 30 yaşını geçince artık ölmüş sayılabilir.en iyisi sizi vaktinde öldürmektir.

    *kimin aklına gelebilen budalaca ve ya makul bir şey vardır ki evvelki nesiller tarafından çoktan düşünülmüş olmasın.

    *kendin ne kadar küçüksen muhayyilen o kadar büyük olur.( hayallerin büyük olur)

    *ben eski zaman insanlarının arkadaşlığından hiç hoşlanmam.

    *hiç olmazsa i nin üstündeki küçük noktayı keşfederim.

    *senin sadece kendi mahiyetini anlatman bile bir muamma teşkil eder.

    *yarıda kalan rüyaları kulağıma fısıldayınız.

    *senden daima uzaklaşanlar sükuneti tadarlar.

    *ey tanımadığım adam.

    *ben olduğum yerde duruyorum zamansa benim etrafımda dönüp duruyor.

    *kandırılanlar hep erkekler oluyor. ta ademden beri baştan çıkarılan hep o sersemlerdir.herkes ihtiyarladığı halde akıllanan var mı.

    *eğer vücut bulmak istiyorsan kendi kendine vücut bul.

    *dalgalar bütün rüzgarlara seve seve boyun eğerler fakat yalçın kayalıklardan uzak dururlar.

    *küçüklere insan ancak küçük işler yaptırabilir büyüklerin arasında da küçükler büyür.

    *daha iyi şeyleri bilmenin bize ne faydası olabilir.

    *filozof hilelerini de biliyorsun.

    *meçhul kuvvetler.

    *hayaletleri canlı bir şekilde tecessüm ettirmek için ne kadar söz söylense nafiledir.

    *çirkinlik güzelliğin yanında ne kadar çirkin görünüyor.

    *akıllı ve uzun görüşlü olanlara hakikaten çok defalar imkansız şeyler mümkün görünür.

    *en güzel bir haberciyi bile felaket haberi çirkinleştirir.

    *göz kamaştıran bir şeyin tarifi zordur.

    *zira kalbe tesir edecek şeylerin içten gelmesi lazımdır.

    *zapt edilmez unsurların işe yaramaz kuvvetleri.

    *hükmedecek kimse ancak hükümranlıktan saadet bulmalıdır.

    *hayrı onu sen kazanacaksın.bu sefer baş komutan sensin.

    *artık silahlar kanlı kanlı parlıyor.

    *içten gelerek yapılan iyilik bol meyve verir.

    *güvercin postası sulhe hizmet eder, karga postası ise harbin emrindedir.

    *düşmanları saran koyu karanlıklar.

    *sen bize kuvvet ve metanet bahşederek kendi kudretini arttırıyorsun.

    *senin yalanlar prensine kulak verip ona uyduğunu..........

    *uzun uyku ihtiyarların kısa süren uyanıklığına zindelik bahşediyor.

    *kendi malım olmayan o bir kaç ağaç,benim dünya hakimiyetimi mahvediyor.

    *sanki hayat din'le dan arasında eriyip giden bir rüyadan ibaretmiş gibi.

    *kuvvete istekle boyun ey.eğer yüreğin sağlamsa ve karşı koyma istersen o zaman hem evini hem barkını hemde....kendini tehlikede bil.

    *henüz karanlıkları kurcalamadan bir küfürle hem kendime hem de bütün dünyaya lanet etmeden önce işte böyleydim.

    *beni hiç bir kulak duymasa bile yinede herksin kalbini sızlatırım(üzüntü)hiç bir vakit
    aranılmadığı halde daima rastlanırım.

    *düm düz bir yolun ortasında sendeleyerek ve korka korka yürür, gittikçe daha derin bir gaflete dalar her şeyi daha çarpık görür hem kendisini hem de başkalarını rahatsız eder ve soluk aldığı halde tıkanır.nefesi kesilmemiş olmakla beraber cansızdır, ne ümitsizliğe düşmüştür nede mütevekkildir.

    * zaman hükmünü yürüyor.

    *bitti.pek budalaca bir söz.neden bitti.bitti ile halis (hiç) tamamıyla birdir.yaratılanı
    zorla elimizden alıp hiçe çevirdikten sonra ebedi hilkatin bize ne faydasıolacak(cennetin)
    işte artık bitti demekten ne anlaşılabilir.bu adeta hiç mevcut olmamıştı der gibi bir şey
    oluyor.halbuki her şey varmış gibi ortada dönüp dolaşıyor. onun için ben ebedi boşluğu tercih ederim.(mephistopheles)

    *günahkarları korkutmakla pek iyi ediyorsunuz.çünkü onlar bunu yalan uydurma ve hayal sanıyorlar.

    -------------------------------------------------------------------------
    kitabın başlangıcı bir harikadır. kahramanımız doktordur, puslu odasında düşünmektedir çan sesleri duyar ve olaylar gelişir(şeytan gelir anlaşma yaparlar ruhunu satar felan). modern çağın insanını tasvir etmeye çalışmıştır belki üstat burda. kitabın sonlarına doğru son bir kez daha çan sesleri duyulur. (the ringing of the division bell had begin) öncekinden farkla bu çalanlar ayrılığın çanlarıdır. ama üstat faustun tüm terbiyesizliklerine rağmen mutlu son ile bitirir hikayeyi.

    gothenin kullandığı cümlelerde çok kuvvetlidir. çevirisi böyle ise orjinali kimbilir nasıldır diye düşündürür ve alman olmadığınıza üzülürsünüz.
    ölmeden önce okunması gereken kitaplardandır. 30 senede(attım, ama böle bişi) yazıldığına dair rivayetler vardır. nasıl bir manyaklıksa bu.........
    Mona Lisanın Eteğindeki El Benim

  3. #3
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: GOETHE ve FAUST

    şeytan: azarlamak için de olsa Allah'ın beni muhatap alması çok hoşuma gidiyor

    özetini okuduğumda etkilendiğim ve hep aklımda kalan cümle bu cümleydi.

    stalin rusyadan kaçmak zorunda kaldığında kütüphanesinden sadece faustu almıştı yanına

  4. #4
    TYPHUS adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    06-11-2005
    Mesajlar
    582
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: GOETHE ve FAUST

    Herkesin klasikler bölümünde bulunması gereken bir eser.

    O değilde beni en dehşete düşüren sahne , siyah köpeğin daracık odanın içinde yavaş yavaş mephisto ya dönüştüğü nü betimleyen sahneydi.Hayır bende de var bir rotweiller arada bir kötü kötü bakışıyoruz , şüpheleniyorum kendisinden dönem dönem
    ay karanlık
    sular kesildi musluklar tıslıyor
    bir yerde bir kapı kapandı
    ben artık sen değilim

    Atilla İLHAN



    Ses sanatçımız Sevim Tanürek'in katili kimdi unuttun mu ? '' Unuttum '' diyorsan tıkla...

  5. #5
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: GOETHE ve FAUST

    Zavallı şeytan,bana ne verebilirsin ki?
    Yükseklere göz dikmiş insan bilincini,
    Senin gibiler kavrayabilir mi hiç?
    Sendeki gıda doyurmaz insanı,
    Elimde kızıl altın, civa gibi,
    Avucun içinden akıp gider,
    Senin ***** masalarında,
    Kimse kazanamaz,
    Daha sarılırken başkalarına bakar
    Göndereceğin kızlar,


    Vereceğin itibarın tanrısal gururu
    Kuyruklu bir yıldız gibi,
    Kayar gider;
    Bunları mı sunacaksın?
    Göster bana bakalım,
    Koparılmadan çürüyen bir meyveyi,
    Her gün yeniden yeşillenen ağacı!



    Mefistofeles :
    Zavallı dünyalı,
    Ben olmasaydım,
    Nasıl bir yaşantın olacaktı ?
    İmgelemin kuruntularından
    Seni kurtardığımı sanmıştım
    Ve ben olmasaydım, şimdiye kadar,
    Bu dünya yuvarlağından çekip gitmiştin.
    Mağaralarda, kayaların çatlaklarında,
    Ne diye bir baykuş gibi oturuyorsun ?
    Niçin yiyeceğini bir kurbağa gibi,
    Karanlık yosunların,
    Islak taşların arasında arıyorsun ?
    Ne güzel, ne tatlı bir uğraş !
    Doktor hala yaşıyor içinizde
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  6. #6
    demak adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-07-2005
    Mesajlar
    115
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Faust

    Teşekkürler.
    AYTMATOV-GÜLEN-SİNANOĞLU seviyorum.



    ya ağlamasın hiç kimse,yada gülmesin şu herzaman gülenler...

    ya kimsede olmasın para denen illet,yada paylaşmasını öğrensin paralı millet...

    ya kimse söylemesin sevdiğini,yada yapsınlar sevginin şu asıl tarifini...

    ya şu bayramlar hiç yaşanmasın,yada bayramlarda et yemeyen kalmasın...

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. [23 Aralık 2005]Studio 4 İstanbul Faust İle KargART'da
    2005 Konuları bölümünde XENOPHOBIA tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 14.11.05, 18:00

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •