• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
8 sonuçtan 1 --- 8 arası gösteriliyor
  1. #1
    ESHQUIA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-06-2005
    Mesajlar
    2,184
    Karizma Gücü
    0

    Yeraltından Notlar

    YER ALTI(*)

    (*) Bu “anılar” da yazarı da kuşku yok ki uydurmadır. Böyle olmakla birlikte bu anıların uydurucusuna benzeyen kişileri ve toplumumuzun içinde bulunduğu durumu düşünürsek, bunların içimizde bulunmalarını yalnızca olağan karşılamaz, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. Ben, bundan kısa süre öncesinin alışılmış karakterlerinden birini tüm çıplaklığıyla halkın gözleri önüne sermek istedim. Bu, toplumumuzda yaşamını sürdüregelen temsilcidir. “Yeraltı” başlığı altındaki bu bölümde, bu kişi kendini, kendi görüşlerini açıklamaktadır. Aramızda bulunuşunun, bulunmak zorunda oluşunun nedenlerini anlatmak istiyor. Daha sonraki bölümde ise bu kişinin yaşamındaki birkaç olayı ortaya koyan gerçek “anılar” bulunmaktadır.
    Fyodor Dostoyevski



    I
    Ben hasta bir adamım... Ters bir insanım ben... Hiç de gösterişli biri değilim. Karaciğerimden hastaymışım gibi geliyor bana. Ama hastalığımın bir urdan ileri geldiğini sanmıyorum. Daha doğrusu neremin ağrıdığını bilmiyorum. Tedavi de olmuyorum; tıbba ve doktorlara saygım olduğu halde hiç tedavi olmadım. Bu arada boş inanlarım da vardır; hem de bunlara saygı duyacak kadar. ( Oysa oldukça iyi bir eğitim gördüm, hiçbirisine inanmamam gerekir, ama inanıyorum !) Hayır, yalnızca tersliğimden dolayı tedavi olmak istemiyorum. Ama doğrusu siz bunu anlayamazsınız. Olsun, ben kendim anlıyorum ya, yeter bana. Bu tersliğimle kime kötülük etmek istediğimi açıklayamam size. Yalnız şunu çok iyi biliyorum ki, bununla, kendilerine tedavi olmamakla, doktorlara en ufak bir “kötülük” yapamayacağım. Bildiğim bir şey de, bütün bunların kötülüğünün yalnızca kendime dokunacağıdır; başka birine değil. Ama yine de sırf tersliğim yüzünden tedavi olmuyorum. Karaciğerim ağrıyormuş, varsın ağrısın! İsterse daha çok ağrısın!

    Çoktandır böyle yaşıyorum. Yirmi yıldır. Şimdi kırk yaşındayım. Eskiden çalışırdı, şimdi çalışmıyorum artık. Ters bir memurdum. Kabaydım, kabalığımdan da zevk alırdım. Rüşvet kabul etmezdim. Demek böylece acısını çıkartıyordum. ( Kötü bir nükte; ama gene de karalamayacağım. Çok güzel bir nükte olacağını düşünerek yazmıştım bunu. Ama şimdi görüyorum ki, yalnızca çok bayağıca bir böbürlenme olmuş. Olsun varsın, karalamayacağım işte! ) Ne zaman benim oturduğum masaya yaklaşsalar, bir bilgi isteseler hemen dişlerimi gıcırdatırdım. İçlerinden birinin kırıldığını görsem, doymak bilmez bir zevk alırdım bundan. Hemen hemen her zaman kırılırlardı zaten. Çoğunlukla da çekingen olurdu gelenler. Belli zaten, hepsi ricaya geliyorlar! Ama kendini bilmez bir subaya hiç dayanamıyordum. Bir türlü yola gelmiyor, iğrenç bir şekilde kılıcını şakırdatıyordu. Onunla bu kılıç yüzünden tam bir buçuk yıl savaştım, ama yendim sonunda onu. Kılıcını şakırdatmaktan vazgeçmek zorunda kaldı. Bu olay gençliğimde geçmişti başımdan. Fakat biliyor musunuz baylar, benim tersliğimin asıl nedeni nedir? Evet, zaten sorunlarımın asıl karşılığı bu; asıl püf noktası, asıl iğrenç olan noktada bu: Beni en çok öfkelendiren huyum, en sinirli anlarımda bile yüreğimin derinliklerinde bir öfke taşımamam, kin beslememdi. Tüm bağırıp çağırmalarım o anda gönlümü hoş tutmak içindi. Öfkeden ağzım köpükler içinde kalmış da olsa, karşımdaki azıcık gönlümü alıverince ya da önüme şekerli bir çay sürüverince hemen sakinleşir, sönüverirdim. Hatta bununla da kalmaz, hemen ona sevgi duymaya başlardım. Ama daha sonra bu yaptığım için kendime kızar, utançtan birkaç ay uyuyamazdım. İşte huyum böyleydi benim.

    Biraz önce yalan söyledim, ters bir memurdum diye. Sırf tersliğimden söyledim bu yalanı. Oysa yalnızca iş sahiplerine ve subaylara gösteriş yapıyordum. Aslında hiçbir zaman terslik yapamamışımdır. İçimin her an bunun tam tersi olan duygularla dolduğunu hissederdim. Bu duygular, içimde ikide bir kıpırdayıp dururlardı. Bunların tüm yaşamım boyunca içimde böyle kaynaştıklarını, dışarı çıkmak için fırsat kolladıklarını bilirdim; ama bırakmazdım. Bile bile bırakmazdım dışarı. Beni utançtan çıldırtacak durumlara düşürdüler, çarpıntılar geldi yüreğime! Bıktırdılar beni, sonunda iyice bezdirdiler! Yoksa baylar, şimdi karşınızda pişmanlık duyduğumu ya da sizden özür dilediğimi mi sanıyorsunuz ? Eminim ki siz böyle düşünüyorsunuz... Ama gene de, yemin ederim ki, benim için hepsi bir, ne düşünürseniz düşünün...

    Ben yalnızca ters bir insan değilim; hatta nasıl biri olduğum da belli değil: Ne tersim, ne uysalım, ne alçağım, ne onurlu, ne kahraman, ne de kaçık! Kendi köşemde akıllı insanların ciddi bir başarıya ulaşamayacağı, iş tutanların, başarıya ulaşanların ise yalnızca aptallar oldukları gibi, kin dolu, boş bir avuntuyla günlerimi doldurup gidiyorum işte. Evet, on dokuzuncu yüzyıl insanının her şeyden önce karaktersiz olması gerekir, böyle olmak zorundadır. Karakterli olan insan ise her şeyden önce dar kafalıdır. Bu, kırk yıllık denemelerimden sonra vardığım sonuç. Ben şimdi kırk yaşımdayım. İşte kırk yıl, benim yaşamım bu! Yaşlılığın derinliği bu! Kırkından daha uzun yaşamak saçmalık, ayıp, aşağılık bir durumdur! Kırkından sonra kim yaşar, cevap verin; namusunuz üzerine, tüm içtenliğinizle cevap verin? Ben söyleyeyim size kimlerin yaşadığını: Aptallar ve namussuzlar yaşar. Bütün yaşlıların, o saçları ağarmış, saygıdeğer yaşlıların, güzel kokular sürünmüş yaşlıların yüzlerine söylerim ben bunu! Tüm dünyanın yüzüne söylerim bunu! Böyle söylemekte de haklıyım; çünkü kendim de yaşayacağım altmış yaşına değin. Belki yetmişime değin! Belki de seksen yaşıma değin yaşayacağım!... İzin verin de biraz soluk alayım...
    Baylar, yoksa sizi güldürmek istediğimi mi sanıyorsunuz ? Ama yanıldınız bunda da. Ben hiç de sizin düşündüğünüz, ya da düşünebileceğiniz gibi şen bir adam değilim. Ama gene de bütün bu gevezeliklerime sinirlenerek (sizin sinirlendiğinizi anlıyorum) benim ne tür bir insan olduğumu sormak istiyorsanız, cevap vereyim size. Küçük bir memurdum ben. Bir şeyler yiyip karnımı doyurabilmek (evet yalnızca bunun) için çalıştım. Geçen yıl uzak akrabalarımdan biri altı bin ruble miras bırakınca hemen emekliye ayrıldım ve şimdi oturduğum bu köşeye yerleştim. Eskiden beri bu köşede oturuyordum, ama şimdi tam olarak yerleştim. Kentin kıyısında, pis, sıkıcı bir oda burası. Hizmetçim de yaşlı ve ahmaklığı yüzünden ters bir köylü kocakarı. Hele ondan yayılan pis koku iyice bunaltıyor insanı. Petersburg ikliminin sağlığıma dokunacağını, bu azıcık gelirimle Petersburg’da yaşamanın çok güç olacağını söylüyorlar. Ben de biliyorum bunu. Hem de bütün bu tecrübeli, ukala, çok bilen öğütçülerden daha iyi biliyorum. Gene de Petersburg’da kalıyorum, ayrılmayacağım Petersburg’dan! Çıkmayacağım, çünkü... Eeh! Hepsi bir değil mi; ister gideyim, ister gitmeyeyim!...
    Ama gene de soruyorum: Aklı başında bir adam hangi konu üzerinde konuşmaktan büyük zevk alır ?
    Cevap: Kendisi hakkında.
    Hadi öyleyse, ben de kendimden söz edeyim.



    II

    Baylar, ben şimdi size, ister dinlemek isteyin, ister istemeyin, neden bir BÖCEK bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Tüm içtenliğimle söylüyorum, ben pek çok kez bir böcek olabilmek istedim. Ama bunu bile başaramadım. Yemin ederim ki baylar, her şeyi böyle fazla anlamak hastalıktır, hem de gerçek, tam bir hastalıktır. Tüm yeryüzünün en soyut, en işini bilir kenti olan Petersburg’umuzda yaşamak gibi bir acı şanssızlığa uğramış on dokuzuncu yüzyılımızın mutsuz aydınları için, normal bir insanın anlayışı, bu anlayışın yarısı, dörtte biri, hatta daha da azı günlük yaşayışımıza fazlasıyla yeter. (Kentler de işini bilir ve işini bilmezler diye sınıflandırılabilir.) Gerçekten de böyle içinden geldiği gibi davrananların ve elinden iş gelenlerin anlayışıyla yetinmesi gerekir insanın. Bahse girerim ki, siz şimdi benim bunları iş adamlarına gösteriş yapmak, hem de kılıcını şakırdatıp duran benim subay gibi böbürlenmek istediğim için yazdığımı düşünüyorsunuz. Fakat baylar, kim kendi hastalıklarıyla övünebiliyor, hatta böbürlenebiliyor ?
    Ben ne yapayım ? Herkes yapıyor bunu. Hastalıklarıyla da övünüyor şu insanlar. Belki de herkesten çok ben yapıyorum bunu. Keselim bu tartışmayı artık. Saçma sapan düşünceler öne sürüyorum. Fakat, gene de kesinlikle inanıyorum ki, yalnızca aşırı bilinç değil, her türlü bilinç hastalıktır. Ben bunun üzerinde duruyorum. Bir an için bırakalım bu konuyu. Bana söyleyin bakalım: Bazen, hem de aksilik bu ya, eskilerin dediği gibi “bütün güzel, yüksek şeyler” in tüm inceliğini kavramaya hazır olduğum zamanlarda, belki de herkesin yapabileceği biçimsiz davranışları, hem de sanki bilerek yapıyormuşum gibi, niçin yapıyorum ? Evet, tam o sırada bu güzellikleri anlayacak yerde, tam yapılmaması gerektiğini anladığım bir zamanda yapıyorum. Neden iyilik üstüne, “güzel, yüksek şeyler” üstüne anlayışım derinleştikçe daha da saplanıyorum batağa ? Tam boğulma derecesine geliyorum ? Bunun önemli yanı, bu durumun ben de rasgele değil de, sanki öyle olması gerekliymiş gibi olmasıydı. Bu durum bir hastalık ya da aksaklık değil, her zamanki doğal davranışlarımdı sanki. Bu yüzden, sonunda buna karşı koyma isteğim bile kalmadı. Neredeyse benim olağan durumum olduğuna inanacaktım belki de. (Gerçekten inanmışta olabilirim.) Ah, başlangıçta bu karşı koymanın beni ne denli acılara boğduğunu bir bilseniz! Başkalarının da aynı bu duruma düştüğüne inanamadığım için bunu büyük bir sır olarak sakladım yaşamım boyunca. Yaptıklarımdan utanıyordum (hatta belki şimdi bile utanıyorum), utanmam o dereceye varırdı ki, o iğrenç Petersburg gecelerinde kendi köşeciğime çekilmekten gizli, aşağılık, hiç de doğal olmayan bir zevk alırdım. O gün gene bir alçaklık yaptığımı, bu hatamı bir daha düzeltemeyeceğimi düşünerek dişlerimi gıcırdatırdım; içim içimi yer dururdu. Kendimi böyle suçlarken yavaş yavaş acılarım hafiflemeye başlar, sonunda da ciddi bir zevke dönüşürdü. Evet, zevk, gerçek bir zevk! Ben bunun üstünde duruyorum. Çünkü başkalarının da böyle bir zevk duyup duymadıklarını öğrenmek istedim, bu nedenle açtım konuyu. Bakın, size açıklayayım bunu: Bu zevk ufaldığınızın, bu yolda en aşağı dereceye ulaştığınızın bilincine varmaktan doğar. Durumunuzun çaresizliğini, olduğunuzdan başka türlü bir adam olamayacağınızı, değişmek için yeterli zaman ve inancınız olsa bile bu değişmeyi kendinizin de istemeyeceğini anlamanın tadına doyum olabilir mi ? Hem zaten değişmek isteseniz bile ne olabilirdiniz ki; belki sizin için aslında başka çıkar yol yoktu! En önemlisi de bütün bunların, derin anlayışın doğal ve temel yasaları sonucu, bu yasalara bağlı olarak kendiliklerinden ortaya çıkmalarıdır. Bu nedenle değişmek bir yana, bu durumda yapılabilecek en ufak bir şey bile yoktur. Derin anlayış yasalarına göre şu sonuca varabiliriz: Aşağılık bir adam, kendisinin beş para etmez biri olduğunu kavrarsa bundan kendine hemen bir övünme payı çıkarır gerçekten. Eh, yeter artık... Bu kadar anlattım, ama neyi açıklayabildim ki ? Bunun tadını nasıl, neyle açıklayabiliriz ? Ama ben açıklıyorum işte. Sonuna değin götüreceğim bu işi! Kalemi aldım nasıl olsa elime...
    Örneğin son derece onuruna düşkün bir adamım. Kambur ya da cüce kadar işkilliyim, alıngan biriyim. Ama doğrusunu söyleyeyim, öyle anlar oldu ki, bana birinin tokat atmasını istedim, hatta buna sevinecektim. Ciddi söylüyorum; gerçekten de bunda ayrı bir zevk, kuşkusuz acıdan doğan bir zevk bulabilirdim. Evet, acıda da zevklerin en büyüğü gizlidir. Hele insan bir de durumun çaresizliğinden ileri gelen güçlüğü iyice anlarsa!... Gelelim yine tokat sorununa; bu arada şunu ekleyeyim ki, bilinç hemen bir merhemle ovulmuş gibi olur. En önemli konu da, her davranışımda kendimi suçlu görmemdi. Hatta daha da kötüsü, doğanın değişmez yasalarının bir sonucuymuş gibi suçsuz olduğum kesin olduğu halde bunun altında bir suç aramam, bundan dolayı kendime kızmamdı. Bu suçlamanın birinci nedeni çevremdeki herkesten daha akıllı olmamdır. (Her zaman kendimi çevremdekilerden akıllı görür, hatta bazen, inanır mısınız, bundan utanırdım da. en azından yaşamım boyunca nedense öteye beriye bakar, karşımdaki adamın doğrudan doğruya gözlerine bakamazdım hiçbir zaman.) Kendimi suçlamamın bir başka nedeni de yüce gönüllü bir insan olsam bile bunun ne derece yarasız olduğunu görerek üzüleceğimi anlamamdır. Çünkü yüce gönüllülüğümden hiçbir zaman yararlanamazdım. Ne bana tokat vuranı, onun bunu doğa yasaları gereğince yaptığını, doğa yasalarını bağışlamakta olanaksız olacağına göre, bağışlayabilir; ne de bu doğa yasalarına uygun yapılmış olsa bile, ne kadar gücendirici olduğunu görerek onu unutabilirdim. Hem de büsbütün yüce gönüllü değilim diye bu adamdan öç almak istesem bile hiçbir zaman öç alamazdım. Çünkü bu elimden gelse bile hiçbir zaman yapamazdım ki! Neden yapamazdım ? Bu konuda size iki çift söz söylemek istiyorum...


    Çev: Ahmet Ekeş, Cem Yayınevi, İstanbul, 1999, 3.basım
    Dostoyevski'nin 'Yeraltindan Notlar' romaninin girisinden bir bolum
    "Kötü adamı sevdim hep,kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kıravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık,yolları kırık adamları. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardanda hoşlanırım;çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam...."
    Pis moruk

  2. #2
    turakine adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    20-03-2005
    Mesajlar
    11
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Yeraltından Notlar

    işte benim hayatımı etkileyen romanlardan bir tanesi...
    İlk cümlesinden son cümlesine tam bir klasik.
    Okumayan kalmasın.....
    TÜRK'ÜM GURURLUYUM

  3. #3
    andante adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-11-2005
    Mesajlar
    140
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Yeraltından Notlar

    KAFKA'NIN BÖCEĞİNDEN YERALTINDAN NOTLAR'A


    Ethem BARAN


    Hani “baş ucu kitabı” deriz, bazı kitaplar vardır. Onları devamlı yanımızda bulundurur, sık sık sayfalarını karıştırır, bazı yerlerini tekrar tekrar okuruz.

    Bir zamanlar Tarık Buğra’nın hikâyeleri, özellikle “Yarın Diye Bir şey Yoktur” benim “baş ucu kitaplarım” arasındaydı. Henüz lisede okuyan bir öğrenciyken “keşfettiğim” Sevinç Çokum’un “Makina”sı da.. “Makina”daki hikâyelerin, tanıdığım, kokusunu duyduğum, sıcaklığını hissettiğim dünyası beni birdenbire çarpmıştı. Yine Çokum’un “Bölüşmek”ini bulduğumda, nasıl çocuklar gibi sevindiğimi, günlerce elimden düşürmediğimi hatırlıyorum.

    Son günlerde, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ı baş ucu kitaplarım arasında. İlk okuduğumda çarpılmış, günlerce etkisi altında kalmıştım. Yeraltından Notlar’a gelene kadar, Dostoyevski’nin eserlerinin çoğunu okumuştum. “Suç ve Ceza”yı bitirdiğimde kafamda pek çok soru işareti vardı. Kafamdaki sorulara cevap bulurum umuduyla diğer kitaplarını okudukça, sorular azalacağına çoğalıyordu. Dostoyevski her seferinde biraz daha şaşırtıyordu beni. Dostlarıma soruyordum: “Dostoyevski’yi okudunuz mu?” diye. “Okuduk.” diyorlardı. “Peki nasıl buldunuz?” Biraz düşünme, biraz dudak büküş: “Fena değil!” Peki Suç ve Ceza’da Raskolnikov tefeci kadını niçin öldürmüştü? Ortalıkta, cinayet işleyecek önemli bir sebep yoktu ki? Cevabını bana “Bu Ülke”de Cemil Meriç vermişti: “Yaşadığımız dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir; insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım. Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir hakikatın, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söylecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.” (Aynı yazıda Vogue bu roman konusunda şöyle der.”Romanı zevk için okuruz umumiyetle, hastalanmak için değil. Suç ve Ceza’yı okumak kendini isteyerek hasta etmektir.”)

    Dostoyevski’nin, eserlerinden daha etkileyici, daha trajik olan hayatını okuduğumda, onun dünyasına biraz daha yaklaştığımı hissettim. O dünyaya sadece ve sadece adım atabilmek ancak Yeraltından Notlar’ı okuyup, anahtarı elime geçirince mümkün olabilirdi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz korkmaya başladım bu dünyadan.Hayır, bu bildiğiniz korkulardan değildi! İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nde, köprünün yapımını engelleyenlerin yakalanıp, kazığa oturtulmaları sahnesini okuyunca, sabaha kadar uykusuz kalışımdan farklıydı bu. Beni günlerce sarsacak, geceler boyu uykusuz bırakacak bir korkuydu.

    Bazı kitapları okumayı, kitap bittikten sonra da sürdürürüz. Yeraltından Notlar, ara verdiğimizde de, bitirdiğimizde de yakamızı bırakmayan kitaplardan. Daha ilk cümlede kıskıvrak yakalıyor bizi: “Ben hasta bir adamım... İçi hınçla dolu, gösterişsiz bir adamım ben.” Birkaç sayfa sonra en sert yumruklardan biri geliyor: “Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi bilmem ama, şimdi size niçin bir böcek bile olmadığımı anlatmak istiyorum. Şunu size bütün ciddiyetimle söyleyeyim, pek çok kez böcek olmayı istemişimdir.” Kafka’nın “Değişim”i geliyor hemen aklıma: “Değişim” (1915) de, seyyar satıcı Gregor Samsa, bir sabah uyandığında, kendini bir hamam böceğine dönüşmüş olarak görür. Ailesi bu olaya hiç şaşırmaz, sadece kızar ve tiksinti duyarlar. Ve Samsa ölür. Bu olay, anlaşılmazlığa mahkûm edilmiş bir insanın (aynı zamanda sanatçının) yazgısının bir simgesi değil midir? Kafka, gerçekçi bir çerçeve kullanarak, gerçek dışı bir olayı, gerçekçi bir üslûpla vermiştir. Acaba Dostoyevski mi, yoksa Kafka mı daha önce böcek olmak istemişler diye düşünüyorum: Dostoyevski 1881’de ölmüş; Kafka ise 1883’te doğmuş.... Öylesine aklıma geliveriyor işte.

    Yeraltından Notlar’da Dostoyevski 19. yüzyıl aydınının psikolojisini anlatıyor; giderek de kendini... Dostoyevski’nin kırk yaşındaki kahramanı ya da yazarın kendisi, bir sıçan olduğunu düşünür ve kendini yer altına, bir deliğe hapsetmiştir. İçinde bulunduğu durumu böyle tanımlamaktadır yazar. “Yeraltı” adını verdiği birinci bölüm, bu “sıçan”ın notlarıdır. “Sulu Sepken Üstüne” isimli ikinci (kitap iki bölüm) bölümde kahramanımızın yirmi dört yaşındayken başından geçen bazı olaylara tanık oluruz. Yazar birinci bölümde ileri sürdüğü tezleri, ikinci bölümde örneklerle ispatlama çabasındadır. Kendini şöyle anlatır kahramanımız: “Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır.” Pek dostu yoktur. (Dostoyevski de yalnızca gençliğinde birkaç dost edinmiş; olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır.) Yalnızlığını devamlı okuyarak hafifletmeye çalışmaktadır. Bir gece, bir meyhanenin önünden geçerken, içerdeki adamların kavga ettiklerini, sonra da birini dışarı attıklarını görür. Dışarı atılan adamın yerinde olmak ister, onu kıskanır. “Adam yerine konmak” -pencereden dışarı atılacak da olsa- için; içeri girer, bir subaydan oyununu engellediği için azar işitir ama, kavga edenlerden hiç kimse onunla ilgilenmez. “Ağzının payını veren” subayın peşine düşmekten başka çaresi kalmamıştır. Subayla caddede karşılaşacak, ona yol vermeyip, hatta omuz vurarak intikamını alacaktır. Ancak bu hayal bir türlü gerçekleşmez. Her seferinde yana çekilip yol veren, omuz yiyen kendisi olacaktır. Yine de subayın peşini bırakmaz. “Ona sertçe çarpmamalıyım. Yolundan çekilmeksizin, nezaket kurallarına uyarak, onun bana vurduğu kadar ben de ona, canını yakmadan, şöyle omuz vurmalıyım.” Yıllar geçer. Sonunda kesin kararını verir. Şehrin ana caddesinde, şık giyimli bay-bayanlar arasında, bir subaya omuz vuracak bir kişinin sefil bir kılıkta olması düşünülemez. Maaşını peşin alır ve kılık-kıyafetini düzeltir; her şey hazırdır. Sonunda caddede yine karşılaşırlar ve omuz omuza çarpışırlar. Subay başını çevirip bakmaz bile... Ama olsun: “Amacıma erişmiş, bir adım bile yana çekilmeden, herkesin gözü önünde kendimi onunla aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!...” der.

    Kahramanımıza acı çektiren ikinci olay, sınıf arkadaşlarıyla karşılaşmasından sonra başlar. Arkadaşları bir yerde toplanıp yemek yiyecektir; kahramanımız kendini zorla davet ettirir. Onu aşağılamalarına, ihanet etmelerine aldırmaz. Onlardan üstün olduğunu ispat edecektir. Yemeğe geç giderek onları fazla önemsemediğini gösterecektir. Ancak arkadaşları ona haber vermeden yemek saatini ertelemişlerdir. İlk giden o olur. Yemekte içkiyi fazla kaçırıp, onlara nutuk çekmek isterken de iyice rezil olur. Yemekten sonra randevu evine giden arkadaşlarının peşine takılır. Hakarete uğramıştır, orada arkadaşlarını yakalayıp suratlarına tokat atacaktır. Randevu evinde Liza isminde bir kızla tanışır. Sonunda kendinden daha zor durumda olan, kendinden daha çok ilgiye muhtaç birini bulmuştur. Evlilik, ahlâk, aile içi ilişkiler vb. üzerinde konuşur, konuşur. Önceki sayfalarda, arkadaşlarının arasında ezilen bir zavallı varken, Liza’yla konuşma sahnesinde, o zavallının gittiğini, yerine çok güçlü bir yazarın geldiğini görürüz. Liza’yı etkilemiştir; ona adresini vererek oradan ayrılır.

    Dostoyevski’nin kitapları rüyalar, hayaller ve tesadüflerle doludur. Raskolnikov’un yolunu değiştirip, tefeci bir kadının evde yalnız olduğunu öğrenmesi tesadüften başka bir şey değildir. Yeraltından Notlar’da kahramanımızın içine, Liza’nın, evine saat yedide geleceği doğar hep ve Liza saat yedide gelir. Bu arada arkadaşlarına bir mektup yazarak özür diler. Böylece kendisini iyice aşağılamaktadır. Alçaldıkça acı çekmekte, acı çektikçe haz duymaktadır. “Acıda hazların en tatlısı saklıdır.” der Dostoyevski.

    Aslında kahramanımız her şeyin farkındadır. “Onların benden kalır yanları yok, ama ne bileyim, onlar utanma nedir bilmiyorlar. Bense... En beğenmediğim bir kimseden bile azar işitiyorum.” der Liza’ya. Evine geldiği için kızar ona. Günlerce Liza’nın gelmesini beklemiştir, bir yandan da gelmesinden korkmuştur. “Onlardan birini, bir subayı dövmek için gelmiştim oraya. Olmadı, yakalayamadım. Küçük düşürülmenin hıncını birinden almalıydım; o sırada senin yakan elime geçti, ben de bütün hıncımı senden aldım. Eğlendim seninle. Benim gururumla oynadılar, ben de sana aynı şeyi yaptım; beni paçavraya çevirdiler, bense ölmediğimi göstermek istedim. (...) Sen geleceksin diye korkumdan üç gündür dünya başıma zindan oldu. Bu üç gün beni en çok neyin kaygılandırdığını biliyor musun? Ben sana söyleyeyim: O sabah karşına bir kahraman gibi çıkmıştım, oysa burada yırtık sabahlığımla yoksulluk, pislik içindeyim.” Birilerini ezip, hükmetmeden, zorbaca davranmadan yaşayamayacağını anlamıştır. Ona göre sevgi, sevilen tarafından kendi isteğiyle verilen, karşısındakinin ona hükmetme hakkıdır. Liza’yı bir kere daha küçük düşürerek ondan öcünü almıştır. Öyleyse Liza’yı sevmesi mümkün değildir. Aksine ondan nefret eder. Kendisini randevu evinden kurtarması için gelen kızı evinden kovar. Bir insanın küçük düşürülmesi, onun ruhunu yüceltmektedir. “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?”

    Bütün bu olayların sonunda Dostoyevski hangi sonuca varmıştır? Şöyle söyler. “Çünkü bizler, az ya da çok yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek, canlı yaşamdan tiksinecek, onun lâfını bile işitmek istemeyecek kadar yaşamaya yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmayı canlı hayatı bir iş, bir görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye vardırmışız.”

    Dostoyevski’yi okudukça, bizim dünyamızdan farklı bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Olaylar, kişiler bizi devamlı şaşırtıyor. Gerçekleri anlatan bu yazar, yine de bir uyurgezer etkisi yaratıyor üzerimizde. Dostoyevski’nin kahramanlarında maddî olan hiçbir taraf yoktur; yalnızca ruhları vardır. Her şey onlarda en aşırı derecesine varmıştır. Dostoyevski’nin evreni, gerçeği aşan bir rüyadır. Bu büyük yazar, bizim hayatımızda yarıda bıraktığımız şeyleri sonuna kadar götürmesini bilmiştir.

    HermannHesse, bir denemesinde Dostoyevski için şunları söylüyor:

    “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile alamaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.”

    Kitap paylaşılmak ister. Gelin Yeraltından Notlar’ı paylaşalım; onu “baş ucumuza” koyalım ve aynı zamanda günümüz aydınının da iç yüzünü sergileyen bu hesaplaşmayı Dostoyevski’den okuyalım.

    not: bu başlığa uygun bir yazı diye düşündüm ve paylaşmak istedim.

    sevgiler...
    iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır... Victor Hugo

  4. #4
    Misafir SlamDunk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-12-2004
    Mesajlar
    2,284
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Yeraltından Notlar

    saol eşki...

  5. #5
    cadwalader adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-07-2005
    Mesajlar
    46
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Yeraltından Notlar

    tavsiyelere her zaman olumlu yaklasmısımdır.O kadar cok kıtap var kı okunması gereken bazen elımde olsa aynı anda ıkı uc kıtap okuyabılsem dıyorum.Tesekkurler bu tavsıyeler için , zaman kaybemeden dostoyevskı yı de ıyıce bı ıncelemem gereklı
    .
    .
    .
    .
    .



    To follow the path: Yolu izlemek için:
    look to the master, ustaya bak,
    follow the master, ustayı izle,
    walk with the master, ustayla yürü,
    see through the master, usta gibi gör,
    become the master. usta ol

  6. #6
    BuRnOut adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2004
    Mesajlar
    2,089
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Cevap: Yeraltından Notlar

    Tanıtım yazısı da Andante nin aktardığı yazı da çok güzel. Hem Kafka hem Dostoyevski yi seven biri olarak büyük bir keyifle okudum.
    Hepsi bir filmden ibaret ama canım yanıyor...
    Reconstruction


  7. #7
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: Yeraltından Notlar

    her seferinde bu kısa kitabı okumaya başlıyor ve yarıda bırakıyorum. kahraman ile özdeşim kurmaktan korkuyorum bir ara raskolnikov la özdeşim kurmuş nerdeyse bir hafta odamda sadece uyumuş ve sürekli egzantrik rüyalar görmüştüm ama bir gün muhakkak tamamını okucağım.

  8. #8
    BuRnOut adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2004
    Mesajlar
    2,089
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Cevap: Yeraltından Notlar

    Kitap iki bölümden oluştuğu için sonlara doğru tamamen gerçeklerden yola çıkarak yazdığı anıları okumamak olmaz doğrusu. Ben aynı hissi, lisede Nietzsche yi okurken hissetmiştim. Okudukça daha da derinden yaralıyordu, ama özümsedikçe okunması kolaylaşıyor. Kimbilir belki biz de kitaptaki gibi aşığalanmanın zevkine, diğerlerinden kopmanın başı boşluğuna henüz alışık ve bağışıklı değiliz, ondan bunları okuması bile zor geliyor.
    Hepsi bir filmden ibaret ama canım yanıyor...
    Reconstruction


 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •