İşim bitmemişti henüz. Sabah kalktığında öyküyü soracaktı. Odama gidip portatif daktiloyu kılıfından çıkardım. Tarihi atıp öyküyü mektup biçiminde yazdım.

Sevgili müstakbel evladım:
Bu gece deden bana Mingo Amcası ile eşkiyaların hikayesini anlattı. Mingo Amca senin büyük-büyük amcandı. Bu öyküyü deden, sen okuyup anlayacak yaşa geldiğinde okumanı istediği için yazıyorum...

Yirmi dakikada bitireceğimi sanıyordum. Ama o küçük anekdotlardan oluşmuş karmaşadan bir şey çıkmalıydı. Çıktı da; bir ruh hali. Sabahın dördünde ağzım sigaradan zehir gibi olmuş hala yazıyordum. Çocuğun canı cehenneme. Bu öyküyü Saturday Evening Post'a satabilirdim. Sabaha kadar babamın horultusunu dinledim. Bir ara kalktı, homurdandı ve banyoya gitti. Holden ayak sesleri eksik olmuyordu. Bir babam gidiyordu banyoya, bir Joyce. Bu iki insan banyoya girmek için yarışıyorlardı. Bir keresinde bir aşağı bir yukarı gezinen ayak sesleri duydum. Joyce sırasını bekliyordu. Babam paçalı donu ile banyodan çıktı, iki uyurgezer gibi birbirlerini anlayışla selamlayıp yollarına gittiler.

Ertesi gün öğleye doğru indim aşağıya. Yanımdaydı; kızıl saçlı bir İtalyan eşkiyasının yirmi sayfayı bulan kahramanlık öyküsü. Babamı yemek odasında buldum. Masaya çizim kağıdı sermiş, kurşun kalem ve cetvelle bir şeyler çiziyordu.

"İşte, Baba. Mingo Amca'nın öyküsü."

Sayfaları çizim kağıdının üstüne fırlattım. Sayfaları alıp iade etti.

"Çocuğa sakla."
"Sen okumak istemiyor musun?"
"Neden okumak isteyim ki? Ben bunları yaşadım, evlat."

John Fante'nin 'Hayat Dolu' romanından bir parça
Parantez Yayınları, 2000, Çeviren: Avi Pardo