BEKLERKEN
TERKEDİLMİŞ KÜÇÜK BİR SONBAHARI
Uyuyordu… Belki gördüğü düşü tekrar görüyordu… Yaşamın sonsuz düşünü…
O parka niye gitmişti?.. Niye saatlerce kalmıştı o parkta?.. Sonbaharın tüm hükmüyle sürdüğü, yaprakların savaşı kaybedip kendilerini yerlere attıkları, ezilerek yokoldukları parkta, boyaları dökülmüş, tahtaları aldıkları nemden hafifçe eğrilmiş, bel vermiş ve yapayalnız duran o bankta, niye oturup onu, yaşamın sonsuz düşünü beklemişti?..
Ne kadar olmuştu. Dokuz ay mı, bin yıl mı?
Gene uyuyamamış, gün ağarır ağarmaz kendini dışarı atmıştı. Gitmek –nereye gidecekti ki- için çok erkendi. Simitçiler bile fırının önünde bekleşiyorlardı. Mallarını henüz almış, tablasına dizmekle meşgul olan sarı saçlı çocuğa yanaştı, herzaman olduğu gibi…
Çocuk onu tanıdı “Günaydın. Bir tane mi?”.
Çocuğa gülümsedi… “Sana da günaydın Mustafa.Evet bir tane”…
Simitler elinde yürüdü, Kemal Bakkal’ın kapısının önüne bırakılmış süt kasasından bir şişe süt aldı, parasını süt şişesinden boşalan yuvaya bırakarak yürümeye devam etti, caddenin köşesinden sola, denize doğru döndü; şimdi yokuş aşağı deniz kenarına iniyordu. Açılmamış dükkânların vitrinlerine öylesine bakarak, sol elindeki simitten bir ısırık, sağ elindeki şişeden bir yudum ağır ağır yürüyordu. Yokuşun yarısında park başlıyor, ta denize kadar iniyordu. Onca yıldır burada oturmasına rağmen bu parka hiç girmemişti. Oldum olası doğaya karşı biraz mesafeli durmuş, hatta gizliden gizliye bir korku beslemişti. O şehir çocuğuydu, yüksek apartmanlar ve asfalt yollardı onu rahatlatan. Onun ağaçları, elektrik ve telefon direkleriydi… Gene de içinden onu dürten sese kulak verdi ve parka girdi…
Park büyük ve eskiydi. Ağaçlar sonbaharın burukluğuna katılmışlar, yapraklarını döküyorlardı. Park içindeki asfalt yollar yapraklarla tamamen örtülmüştü. O ise oturduğu yerden denizi de görebileceği bir yer arıyordu. Ağaçların çevrelediği yuvarlak bir meydana çıkarttı yol onu. Meydanda, yuvarlağın kenarına sıralanmış banklar vardı ama sadece bir tanesi iki ağacın arasından denizi görebiliyordu. O da ona doğru gitti ve bankın sağ ucuna oturdu eğreti bir biçimde, sanki bir yabancının koltuğuna izin almadan oturmuş olmanın huzursuzluğuyla, her an kalkmaya hazır, içindeki tedirginliğin geçmesini bekledi bir süre ama tedirginlik geçmedi… Gözbebeklerinde eskiye dair bir boşluk, uzaklardan geçen şilebe baktı… Sanki şilep bakır bir leke gibi koyu mavi fonda öylesine duruyordu. O da bir lekeydi ve o da duruyordu… Kendisinden dışarda varolan, bilinmez bir yaşamın içinde… Kulaklarına uzak, sesli bir türküydü çalınan… Eski bir Rumeli Türküsüydü bu… Melodisini çok iyi biliyordu ama sözlerini bir türlü anımsıyamadı...
Nereden geldiği belirsiz rüzgarlar havalandırdı kurumuş yaprakları...Döndü yapraklar, sararmış başaklar gibi salınarak gökyüzünde... Unutulmuş gençlik anıları gibi... Anımsadı ; bilinmezliğin mevsiminde, kimselerin olmadığı o maskeli balodaydılar... O , kırmızı tuvaletinin içinde nefes kesiyordu... Beyaz, uzun saten eldivenler vardı ellerinde, boynunda inci kolye ve parmakuçlarında yıldızlar uçuşuyordu...
O, üstünde zamansız ülkesinin büyüklüğü, ataklığı, cesareti ve yalnızlığının simgesi kıyafet, gücünü anımsatan eğri kaması belinde... Yanyana durmuşlardı... Alev alevdi gözleri...
“Seni istiyorum”
“Ben seninim”
“Şimdi ve gelecekte ve sonsuzda”
Ne olmuştu... Hiç... O gitmişti... Çoktan gitmişti ve topu topu olan buydu... Gitmişlik duygusu neden hep kalana acı verir? Kalmışlığın ve yoksunluğun acısı oturdu ruhuna birdenbire... Aslında, vardı o acı; ilk günden beri, o ilk hüzünlü bakıştan beri... Ama o, daha yeni farkediyordu bunu ve içindeki boşluğu...
Ufuktaki bakır leke yok olmuştu... Şilep gitmişti... Artık koyu mavi bir fon vardı yalnızca... Koyu mavi bir fon -gözleri gibi-...
“Oysa ne çok severdi gözlerimi”
Niye ona bir mektup, bir yazı; ona içini anlatan, duygularını, duyumsadıklarını anlatan bir cümle, bir cümlecik bile karalamamıştı...Yok hayır! Yazmıştı, yazmayı denemişti en azından... Ama sonra beğenmemiş, vermemişti bunları... Şimdi yazdıklarını düşününce, bunu yaptığından da memnundu... Ona duygularını, özlemlerini, hayallerini; birine, bir şeye duyulan inancı, iç güveni; bir dost, bir sevgili, bir baba, bir sevda gibi anlatmak istemiş, oysa yazdıkları sadece düşünceyi, olguları, vargıları ve ihanetleri yansıtmıştı... Hayır! Bu yazıyı ona yollayamazdı. Yollamamıştı da!.. Belki ilerde. Ölümünden sonra... Bir tanıdık, bir dost bulurdu bu yazıyı, odasında; o gizli odada, gizlenmiş olarak... Bulur ve sevenlerinin birarada olduğu bir sohbet toplantısında çıkarıp okurdu... Okurdu da ne olurdu? Hiç!.. Anlaşılmayacak. Anlaşılamıyacaktı ki!..
Dostları; ölüm gibi sevdiği, onu öldüren dostları; sadece yazdıklarını dinleyip ve koyarak onu ulaşılmaz bir yerlere -kendi mitlerinin aslında kendileri olduğu, adına sıkıştırdıkları tüm hayalleri ile onu yok ettikleri ve bunun adına sevgi dedikleri bir yere- saygıyla anacaklardı adını... Bir ikisi gözyaşlarını tutamayacaktı... Düşündükçe, kurguladıkça içi daha çok acıdı... Dayanamadı... Tekrar denize odakladı gözlerini... Beynini... O eski, o oynak Rumeli Türküsünü duydu, duyumsadı... Sözleri neydi? ... Gene anımsıyamadı...
Ne kadar olmuştu. Dokuz ay mı, bin yıl mı?
Rıhtımın ucuna yürümüş, orada durmuştu... İskelede ve yalnız... Dalgaların arasında oynaşan o büyük, o gri, o demir gemilere dikmişti gözlerini...
“Dudaklarında zıpkın gibi bir cümle”
Kalktı... Yürüdü... İçinde bir eziklik, acıtan bir boşluk -yapılmış da sanki eksik kalmış, tamamlanamamış, tamamlanamayacak, bu nedenle; paramparça, nefes aldırmayan, acıtan- parkın kapısına geldi... Döndü, ağaçlara, uzaktaki denize baktı son bir kez... İçi daha da acıdı... Dayanamadı. Ayakları hareket etti önce, sonra elleri, gözleri, beyni... Kendini parkın dışında, asfalt yolda buldu bir an ve sonra her şey buğulandı...
...
Birisimi koşuyordu ona doğru... Adını mı bağırıyordu... Sarı saçlı mıydı... Mustafa mıydı bu çocuk?...
“ Gazi abi! Gazi abi! Koş evin yanıyor!..”
...Ne kadar olmuştu. Dokuz ay mı, bin yıl mı?
2001/godart


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla