Bilgi Üniversitesi’ndeki olaylı Ermeni Konferansı’ndan sonra, Ankara’da yapılan alternatif konferansta ‘devlet’ yoktu. Ama, Türk tezleri ilk defa hamasetten uzak, bilimsel bir temelde ve karşı görüşe de söz hakkı verilerek ele alındı.

Gazi Üniversitesi’nde düzenlenen Türk Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları başlıklı konferans Türk tezinin Bilgi Üniversitesi’nde yapılan Ermeni Konferansı’na cevabı şeklinde algılandı. Pek çok uluslararası ismin katılması, ciddi tebliğlerin sunulması ve az da olsa karşıt görüşten isimlere söz hakkının verilmesi bakımından bir ilkti. Türkiye’de ilk defa bu kadar geniş katılımlı bir konferansla Ermeni meselesi tartışıldı. Üç gün süren konferansı sektirmeden takip edenler eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ve konferans komitesi başkanı Prof Dr. Hale Şıvgın’ın eşi eski bakan Halil Şıvgın’dı. Bir söylentiye göre konferansın bir kulis ortamına dönüşme ihtimali korkusu nedeniyle milliyetçi kimliği ile bilinen partilerden katılım neredeyse hiç olmadı.



Toplantının en önemli isimlerinden biri Prof. Dr. Gunter Lewy idi. Konuşması merakla ve tepkiyle beklenen kişi ise Bilgi Üniversitesi’ndeki Ermeni Konferansı’na katılan Baskın Oran’dı. Prof. Dr. Fikret Adanır da her iki konferansa katılan isimdi ama gözler Baskın Oran’ın üzerindeydi. Oran, konuşmasında Ermeni Tehciri ile ilgili başlangıçta bir tabunun olmadığını söylerken, buna dayanak olarak, 1919’da yayınlanan ‘Tecziye ...’ belgelerinde, tehcir sırasında yanlış hareket içinde bulunanlar için cezai işlemlerin talep edilmesini gösterdi. Oran’ın Osmanlı’da 17. yy’da 1/3 olan gayrimüslim nüfus oranının bugün 1/700’e kadar indiğini söylemesi tartışmalara yol açtı. Başta Yusuf Halaçoğlu olmak üzere pek çok kişi Osmanlı sınırları ile Türkiye sınırları bazında nüfus karşılaştırmalarının yanlışlığına dikkat çekti. Halaçoğlu ile Baskın Oran’ı karşı karşıya getiren diğer konu ise Trakya bölgesinden tehcirin yapılıp yapılmadığıydı. Halaçoğlu’na göre bu bölgeden sadece teröre ve ayrılıkçı eylemlere katılan kişiler tehcir edildi.

1915 Ermeni Tehciri sırasında kaç kişinin hayatını kaybettiği ayrı bir tartışma konusu. Ermenilerin her yıl artırdığı söylenen sayı 600 binle başlıyor ve 1,5 milyona kadar varıyor. Türk tezini savunanlar o yıllarda deniz yoluyla Amerika kıtasına gidenlerin ve diğer ülkelere yerleşen Ermeni nüfusun bilindiğini, basit bir toplama çıkarma işleminin bile iddiaları asılsız kıldığını dile getirdiler. Ermenilerin büyük çoğunluğunun tehcir sırasında salgın hastalıklardan ölmesini abartılı bulanlar için o dönemde aynı nedenle 450 bin Osmanlı askerinin hayatını yitirdiği aktarıldı. Konferansa Ermeni tezini savunanlar da çağrılmıştı ve katılım serbestti.

Toplantının rengini alkışlar belirledi

Her iki konferansa katılan Baskın Oran gibi karşı görüşü dile getiren isimler zaman zaman sözlü sataşmalarla, ‘kökeniniz hakkında bilgi verir misiniz’ gibi sorularla karşılaşsa da çoğunluğu öğrencilerden oluşan topluluğun konferansları olgunlukla izlediği söylenebilir. Toplantının rengini ise alkışlar belirledi. Baskın Oran’ı çok az kişi alkışlarken en çok alkışı Türk tezlerini siyasetçi bir üslupla savunan Gaullaume Albert Houriet aldı. En soğukkanlı konuşmalardan birini Utah Üniversitesi öğretim üyesi Hakan Yavuz yaptı. Tebliğinde uluslararası ilişkilerde literatüre girmiş soykırımı tanımlarından hareketle Ermeni tehciri sonrasında meydana gelen olayların herhangi bir soykırımı tanımı içine girmediğine, bu nedenle Ermenilerin uluslararası hukuk üzerinden değil de siyasal mekanizmalar üzerinden hak arayışına gittiğine dikkat çekti.

Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahdet Keleçyılmaz Türk tezini desteleyen sunumundan önce verilecek cevapların akademik zeminde, tarihçilik nosyonu dahilinde olması gerektiğini söylerken hem toplantı ile hem de Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) tavrı ile ilgili eleştiriler yöneltti. ‘Bilim acı ilaç gibi. Sözümüzün ağırlığı olmasını istiyorsak kullandığımız kaynaklarla ilgili nesnelliğe dikkat etmeliyiz. Bilimsel alt yapı ve titizlikle hazırlanmış cevaplara ihtiyaç var.’ dedi. TTK Başkanı ile üniversitede yan odaları paylaşmalarına rağmen Ermeni olaylarında Teşkilat-ı Mahsusa’nın rolü ile ilgili kendisine hiçbir şey sorulmadığını hatırlatan Keleçyılmaz kendi sunumunda şunları dile getirdi: Teşkilat-ı Mahsusa’da Ermeni Masası bile yoktur, teşkilatın önde gelen ismi Süleyman Askeri Bey, Ermeniler için ‘Mecbur kalmadıkça kalplerinin kırılmaması’ uyarısında bulunmuştur. Soykırımı tanımlarının önde gelen maddesi planlı olması ve sistematik bir şekilde bir grubu yok etme çabasının güdülmesi. Keleçyılmaz’a göre Osmanlı’nın bir çok cephede savaş verdiği 1915’te en stratejik kurum olan telgraf idaresinde Ermeniler çalışmaktaydı ve ‘planlama’ iddiasının saçmalığını göstermekteydi.

Moskova Devlet Üniversitesi’nden katılan Antoninovna Belova’nın ‘Çarlık Rusya’sı devrimci Ermenilere destek vermedi.’ sözü tartışmaya yol açtı. Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Rusların somut desteğini gösteren belgelere sahip olduklarını hatırlattı. Sempozyuma Rusya’dan katılan Aleksander Dugin, konuyu Rusya ile Osmanlı arasındaki anlaşmazlık sonrasında sınır halklarının mağdur olması şeklinde özetledi. Bu halkların içinde Ermenilerin yanında Kafkas halkları da vardı. Dugin’in bu meseleden dolayı ABD’ye tavır alınması gerekir demesi pek anlaşılamadı. Çünkü Ermeni soykırımı iddialarını parlamentolarında kabul edenlerin büyük çoğunluğu Avrupa ülkeleriydi. Ama sözleri Avrasyacı şablonun bir sonucuydu.

Şimdi yeni şeyler söyleme zamanı

Konferansa Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinden konuşmacıların yaptıkları bölgesel çalışmalarla katılması ilgiyle karşılandı. 1915 yılında bir trajedinin yaşandığını, her ne sebeple olursa olsun pek çok Ermeni’nin hayatını kaybettiğini aslında herkes kabul ediyor. Ama anlaşmazlığın yaşandığı yer, karşı tarafın Türklerin aynı trajediyi bütün yörelerde yaşadıklarını hiç hesaba katmamaları ve konuyu siyasi bir ‘soykırımı’ iddiasıyla gündeme getirmeleri. Ermeni tarafının belgelerle konuşma çağrısına olumlu cevap vermemesi yani kaçak güreşmesi, uluslararası kamuoyunda sahip olduğu pozisyonu koruma isteğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla sadece arşivleri açmak gibi pasif bir tutum yerine bilimsel çalışmaların desteklenmesi ve duyurulması gerektiği vurgulanıyor.

Türklerin Ermeni soykırımı iddialarını Asala terörü ile öğrenmeye başladığı görüşüne karşılık Tarih Kurumu üyesi Prof. Dr. Kemal Çiçek, 1915’in 50. yılı nedeniyle 1965’te yapılan büyük etkinliklerle pek çok Ermeni’nin de konuyu yeni öğrendiğini, o yıllarda Paris’te bir lokantada ‘bilinçsiz’ Ermenilerce ağırlandıklarını söyledi. Konunun tartışılmayacak boyutu Ermenilerin bilinçli bir propaganda süzgecinden geçtikleri.

Belki bu saatten sonra hiçbir belge karşı taraf için bir şey ifade etmeyecek. Şimdi yeni şeyler söyleme zamanı.


www.aksiyon.com.tr