Vahap Coşkun - 28/11/2005, Pazartesi

Bugün dünya üzerinde hiçbir toplum, ırk, dil, din, inanç vb. açılardan homojen olma imkanına sahip değil. Ülkeler arasında, eski dönemlerle kıyaslanamayacak bir biçimde, göçün yoğunlaşması ve ulaşım-iletişim teknolojisinin gelişmesi nedeniyle artık her toplum çok çeşitli farklılıkları barındırır oldu. Bu bağlamda denilebilir ki; günümüzün farklılıklardan müteşekkil toplumlarında, bu farklılıkların barışçı bir şekilde birarada nasıl yaşatılacağı sorunu, hayati bir önem arzetmektedir.

Ulus-devletler bu sorunu, toplumdaki çeşitli farklılıkları sadakatte, duyguda ve kendini fedada bir "birlik"e dönüştürerek çözmeye çalıştı. Gerçekte varolmayan bir birliğin, "yani "ulusal bir kimlik"in yaratılması, gerçekte varolan farklılıkların silinmesini zorunlu kılıyordu. Bu amaca binaen ulus-devletler, toplumdaki farklılıkları baskı altına alan çeşitli yöntemlere (dil birliği, temel eğitimin ve askeri eğitimin zorunlu kılınması, milliyetçi ve ırkçı politikalara yaygınlık kazandırılması) başvurdular. Kısacası ulus-devlet deneyimi, farklılıkları tanımak ve uzlaştırmak üzerinden değil, bu farklılıkları yok etmek veya en azından bu farklılıklara boyun eğdirmek üzerinden yol aldı.

Bu teorik analizin somut bir yansımasını Türkiye'deki ulus-devlet uygulamalarında görmek mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu, dini, dilsel ve etnik unsur bakımından farklılık ve çeşitlilik ihtiva eden bir yapıydı. Onun yerine kurulan Cumhuriyet, bu çeşitliliğin ve farklılığın imparatorluğun çöküşüne sebebiyet verdiğinden hareketle, bu farklılıkların tümüne cephe aldı. Özünde, farklılıkları tehlike olarak addeden ve onları ortadan kaldırmayı amaçlayan, bir homojenleştirme projesi olarak Cumhuriyet, ulus-devleti iki hakim kod üzerinde inşa etti: Türk ve Sünni-Müslüman. Bu tür bir kimliğin belirlenmesi, bu kimliğin sahiplerini avantajlı bir konuma getirirken, bu kimliğe dahil olmayanların veya kendilerini bu kimlikle ifade etmek istemeyenlerin (özellikle Kürtlerin ve gayri-müslimlerin) toplumsal ve siyasal açıdan mağdur edilmeleri sonucunu doğurdu.

Gerek ülkemizdeki gerek dünyanın diğer bölgelerindeki deneyimler, ulus-devletin farklılıkları inkar eden yaklaşımının toplumsal barışı ve uzlaşmayı sağlamak yerine çatışmaları körükleyen bir potansiyele sahip olduğunu gösterdi. İnsanların sahip oldukları ve kendini tanımladıkları kimliklerin inkarı, toplumsal istikrarın aşınmasına neden olur; zira bu tür politikalar, kimlikleri tanınmayan kesimleri toplumdan izole eder, onların öfkesini artırır ve nihayetinde ayrılmayı isteğini tahrik eder. Özcesi, farklılıkları yok farzederek bir ülkede birlik ve bütünlüğü sağlamanın olanağı yoktur.

Bugün, iflah olmaz ulus-devlet düşkünleri dışında, dinsel, dilsel ve etnik olarak farklılıklardan oluşmuş bir toplumu birarada tutmanın ancak bu farklılıkların kültürel kimliklerine ilişkin taleplerinin karşılanmasıyla mümkün olabileceği genel kabul görür. Ancak bu kabul sorunu çözmez, aksine yanıtlanması gereken çok temel bir soru daha yaratır: Bu talepleri karşılamanın doğru yolu nedir? Bu talepleri bireysel haklar temelinde mi, yoksa grup hakları - kollektif haklar temelinde mi karşılamak gerekir?

İnsan hakları tartışmalarında merkezi bir konum işgal eden bu soruya verilen yanıtları kabaca iki başlık altında toplamak olasıdır: Liberal yaklaşıma göre, hak ve özgürlüklerin öznesi birey olarak insandır. İnsan hakları eğer bir kişinin sırf bir insan olarak sahip olduğu haklar ise, o zaman yalnızca insanların hakları vardır; insanın dışında herhangi bir toplumsal-kollektif yapıntının, tanımı gereği, insan haklarına sahip olması düşünülemez. Çokkültürcü yaklaşım ise, liberal teorinin hak ve özgürlüklerin öznesi olarak gördüğü soyut birey anlayışının, insanları gerçek anlamda hak sahibi kılmada yetersiz olduğunu öne sürer. Buna göre, insanlar belli bir etnik, dini, dilsel, kültürel grup içine doğarlar. Bu grupların her biri, kendine özgü değer ve ilkelere sahiptir. Kendilerini toplumdaki diğer gruplardan farklı kılan birtakım ayırt edici özelliklerin korunması ve geliştirilmesi, ancak bunların taşıyıcısı olan kollektif yapıntıların hak sahibi kılınmasıyla mümkün olabilir. Bu nedenle, örneğin "herkesin kanun önünde eşitliği" yerine azınlık gruplarına özel haklar tanınması; çoğunluk yönetiminin yerini iktidarın kimlikler temelinde paylaşılacağı grup temsiline dayalı yönetim biçimlerinin alması gerekir.

İtiraf etmek gerekir ki, kollektif haklar/grup hakları/ azınlık haklarına ilişkin iddialar belli bir cazibeye sahip olup insan hakları literatüründe gittikçe ağırlıklı bir konuma yükselmektedir. Nitekim liberal yazarlar arasında da, bu hakları liberal teorinin özgürlük anlayışla bağdaştıran bir akım güç kazanmaktadır. Bu akımın önde gelenlerinden Kymlicka, grup farkına dayalı hakların, liberal bireysel eşitlik ve özgürlük inancından ziyade kollektivist ve cemaatçi bakış açısına sahip olduğu yönündeki kavrayışın yanlış olduğunu söyler. Bir başka ifade ile Kymlicka, grup farkına dayalı yurttaşlık biçiminin, liberal özgürlük ve eşitlik idealleriyle tutarlı olduğu iddiasındadır.

Kanımızca, ana hatları aktarılan iki yaklaşım arasında, hak ve özgürlüklerin tahkim edilmesi bağlamında, ilki, ikincisine oranla daha tercihe şayandır. Zira tüm alımlılığına ve son yıllarda bazı uluslararası metinlerde kullanılmasına rağmen, bireyin dışında, etnik, dini, dilsel grupları hak sahibi olarak kavrayan ikinci yaklaşım ciddi problemler taşır. Burada, bireyin dışındaki kollektiviteleri hak sahibi olarak gören bu yaklaşımı felsefi anlamda meşrulaştırmanın güçlüğünü bir yana bırakıp, özgürlükçü demokratik bir toplum için taşıdığı bazı tehlikelere işaret edilmekle yetineceğiz:

İlk olarak, grup haklarını temel alan yaklaşım; grupları homojen bir unsur olarak telakki eder ve buradaki bireylerin dezavantajlı olmalarını da o grubun üyesi olmalarına bağlar. Kukathas'ın işaret ettiği üzere bu kavrayış iki açıdan sorunludur: Öncelikle bireyler aynı grubun içinde yer alabilirler ama bu çıkarlarının da aynı olduğunu göstermez. Bireylerin aynı grupta olmakla birlikte farklı çıkarlara sahip olmaları; grubun doğasının homojen değil, aksine bölünmüş ve farklılaşmış olduğunu gösterir. Bununla bağlantılı olarak, insanların dezavantajlı konumda olmaları da, sadece ait olduğu grupla ilişkilendirilemez; zira "dezavantajlı durumda olanların tümü azınlık grubunun üyeleri değildir, aynı zamanda egemen kültürün bazı üyeleri de dezavantajlı durumdadırlar."

İkincisi, liberal yaklaşımda demokrasi, bireyin özgürlüğüne ve toplumsal çoğulculuğa dayanır. Liberallere göre, içine doğdukları kültürlerden bağımsız olarak herkes için geçerli olabilecek ortak değer ve ilkeler, evrensel insan hakları vardır. Bu haklar azınlık mensuplarının kendi dil ve kültürlerini bireyler olarak tek tek veya biraraya gelerek topluca ifade etme özgürlüklerini de içerir. Buna mukabil çokkültürcülük, farklı etnik köken ve dinsel inançlardan insanların aynı hukuk ve ilkelere göre birlikte yaşayabileceklerini yadsır. Bireyleri içine doğdukları kültürün içine hapseden ve her grubun kendi içine dönüp diğer gruplarla etkileşimlerini zayıflatan bu anlayış, etnik ve dinsel çatışmalara kapıyı aralamakla özgürlükçü demokrasiyi tehdit eder. (Şahin Alpay, Bireysel-Kollektif, 25.12.1999, Milliyet)

Üçüncüsü, çeşitli toplulukları insan haklarının öznesi olarak gören bu tip kollektivist anlayışların anti-demokratik yönetimlere yol açma ihtimalini ve potansiyeli taşımasıdır. Liberal anlayışta, değerlerin kaynağının değerlerin kaynağı insan olduğu belirtilir ve bu, insan iradesinin nihai onayına dayanmayan bir değerin, birey ve toplum olarak insanı tanzim edemeyeceğini ifade eder. Oysa kollektif haklar anlayışı, bireyin belirleyiciliğini ortadan kaldırır, onun yerine grubun bireyi her an feda edebileceğini kabul eden bir toplumsal yapılaşmanın doğumuna imkan verir. Şunu her zaman akılda tutmak gerekir: Kollektif bütünlüğe verilen ad ne olursa olsun, daima o kolektif adına iş gören bir grup azınlık, çoğunluk üzerinde tahakküm kurar. Böyle bir doktrinin hayata geçirilebilmesinin tek yolu kaba kuvvettir. Bu durumda sözde kollektif insan haklarını gerçekleştirme amacına yönelik kaba kuvvete dayalı politikalar, bireysel insan haklarını ortadan kaldırmanın meşru gerekçesi olarak kullanılabilir ve daha vahimi, bu politikaları uygulayan anti-demokratik-baskıcı yönetimler de insan haklarını özgürleşme yerine baskı aracına dönüştürebilirler.

Hayek, bir yazısında, ilerici/ilerlemeci olduğu düşünülen birçok hareketin, bireylerin özgürlüklerinin daha fazla ihlal edilmesini istediğini ve bu durumda özgürlüğün gerçek dostlarının bu tür "ilerici" hareketlere muhalefet etmesi gerektiğini belirtir. Azınlık/Grup/Kollektif Haklar üzerine konuşurken bu sözleri akılda tutmak gerek. Zira devamlı olarak bu hakların da, "insan hakları mücadelesinde ileri bir adım" olduğunu ve insanları daha fazla özgürleştireceğini savlayan bir retorik var. Bu cazibeli retoriğin büyülü etkisinden sıyrıldığımızda, kollektif hakların, bireysel hakları daha fazla sınırlandıracak ve ihlalini sağlayacak bir öze sahip olduğu görülecektir. Bu nedenle hiçbir bireyin, bir diğeri karşısında kendisini azınlık olarak hissetmemesi için elzem olan azınlık haklarının değil, bireysel hakların gelişmesine çabalamak olmalıdır. Bu meyanda Kukathas'ın, sözlerini aktarıp bitirelim:

"Belli dinsel, kültürel ve ahlaksal yaşantılara sahip olan insanlar konuşmak veya toplumsal aktivitelerde belli bir rol üstlenmek için her türden haklara ve özgürlüklere sahip olmalıdır. Fakat bu haklara ve özgürlüklere belli grupların üyeleri olarak sahip olmaktan ziyade, bireysel yurttaşlar olarak sahiptirler."