• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
17 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    DOĞRU YAZALIM


    DOĞRU KONUŞALIM












    Alfabe, M.Ö., M.S., yoğun, Türkiye devleti, ajansa düşmek, affedersiniz, ne içersiniz, hazır kahve, super soft üzerine.




    Alfabe














    Elifbadan alfabeye geçeli 72 yıl oldu. 33 harften oluşan Osmanlı Türkçesinin harflerine elifba denirdi. İlk harfin adı elif, ikinci harfin adı ise be (<bâ) olduğundan bu 33 harflik cetvele elifba denmiştir. Son 40-50 yıl içinde abece terimini dile yerleştiremediğimiz için alfabe'de karar kılınmıştır. Öğrenim çağının ilk yıllarında elimizdeki ders kitabının adı da alfabe olduğundan abece terimi pek tutmamıştır.
    Alfabe batı kökenli bir kelimedir. Yunancadan Lâtinceye geçmiş, alpha+beta harf adlarından oluşmuştur. Yunan harflerinin ilki olan alpha ile Osmanlı Türkçesinde kullanılmış olan elif arasında köken bakımından ilgi vardır.
    M.Ö. 1000 yıllarında Fenikeliler A harfini büyük K harfine benzeyen bir işaretle kullanmışlar. Bu K harfini baş aşağı çevirir ve dik inen çizgisini de biraz ortaya alırsak, Fenikelilerin A işareti ortaya çıkar. Bu işaretin anlamı kaynaklara göre "öküz" imiş. Filistin ve Suriye yörelerinde, o dönemlerde bu işaret,

    álef diye adlandırılırmış ve bu kelimenin ilk sesi olan a bir gırtlak sesiymiş. Bu işareti Yunanlılar M.Ö. 900 yıllarında Fenike alfabesinden almışlar; şeklini ters çevirerek A durumuna getirmişler. Yunanlılardan Etrükslere oradan da Romalılara geçmiş. Orta Çağ’da bu harf geliştirilmiş, küçük harf biçiminde de yazılmıştır.

    Bunun gibi beta da Fenikelilerden Yunanlılara, onlardan Etrükslere, ardından Romalılara geçmiş. Alfa "öküz" anlamına geldiği gibi, bet adının anlamı da "ev" imiş. Bugün bütün Hint-Avrupa dillerinde kullanılan alfabe, 1928 yılında yapılan harf inkılâbıyla Türkçeye de bu adla geçmiştir. Demek ki kökeni Fenikelilere dayanan bu söz, dönüp dolaşıp Anadolu'ya gelmiş ve Türkçede kullanılmaya başlanmış.
    Kısaca üzerinde durduğumuz bu kelime, bizi telâffuzu açısından meşgul etmektedir. Bugün bazı aydınlarımız bu kelimeyi bir türlü doğru telâffuz edemedikleri için alfabe kelimesini burada ele almak gereğini duyduk.
    Televizyonlarda, Türkçenin öğretilmesi üzerine parlak düşünceler ileri süren ve yazdığı kitapları sergileyen bir arkadaşımız, alfabe kelimesindeki l sesini nedense kalın söyler; tıpkı renk anlatan al adı veya almak fiilinin emir 2. teklik biçimi al'da olduğu gibi l sesini kalın telâffuz eder. Hâlbuki alfabe kelimesinin ilk sesi olan a ve ikinci sesi olan l incedir. Bu sesler lâle kelimesinin ilk hecesindeki l ve a değerindedir. Ancak bu harfin üzerine alfabe sözünde düzeltme itareti konmaz.
    Alfabe kelimesindeki sorun yalnızca ilk seslerin ince okunmasından kaynaklanmaz. Bu kelime doğu kökenli değildir. Fransızcadan dilimize geçmiş olan alfabe’nin bütün heceleri kısadır. Dolayısıyla bu kelimenin ikinci hecesini uzun söylemek de yanlıştır.














    M.Ö., M.S.


    Okullarda M.Ö. (Milâttan Önce), M.S. (Milâttan Sonra) biçiminde yazıp okuduğumuz bu iki kısaltma yerine bazı kitaplarda İ.Ö. ve İ.S. kısaltmalarını görmekteyiz (Bilim Tarihi, Karaca Açıköğretim, 174. s.). Örneği ise şöyle: İ.Ö. 6500.
    Velet, mevlit, velâdet gibi kelimelerle köktet olan milât Arapça kökenli bir kelimedir. "İsa Peygamber'in doğduğu gün" anlamına gelir. Bu gün esas alınarak bir takvim geliştirilmiş ve adı milâdî takvim olmuttur.
    Eskiden kablelmilât ve badelmilât biçiminde kullanılan bu kelimeler Cumhuriyet Dönemi’nde milâttan önce, milâttan sonra şeklinde değiştirilmiştir. Kısaltması ise M.Ö. ve M.S. biçiminde okul kitaplarında, bilimsel eserlerde yayılmıştır.
    Şimdi İngilizce konuşan toplulukların kullandığı after Christ (İsa'dan sonra), befor Christ (İsa'dan önce) terimlerine bakan bazı aydınlarımız, milât yerine İsa kelimesini esas alıp İsa'dan önce, İsa'dan sonra terimlerini İ.Ö., İ.S. kısaltmalarıyla yazılarında kullanmaya başladılar. Kısaltmalarda yaşadığımız kargaşaya böylece bir yenisi daha eklendi. Neden böyle yaparlar? Milâttan önce ve milâttan sonra terimlerini Osmanlıca mı sanırlar?
    Burada bir gerçeği tekrar hatırlatmakta yarar var. Telâffuz hataları, dilimize doğu ve batı dillerinden geçen kelimelerde daha çok görülür. Türkçe kelimelerin telâffuzunda ise sorunlar azdır. Yeni Türk alfabesi Türkçe kelimelerdeki telâffuz hatalarını asgarî düzeye indirmiştir. Türkçe kökenli olan önce sözünde bir sorun yoktur. Ancak milât
    ın ilk hecesi uzun, ikinci hecesi incedir. Ayrıca son ünsüzü, ünlüyle başlayan ek alınca milâdın biçiminde yumutar.



    Yoğun










    "Ne kadar yoğunsun." (Star TV, Çat Kapı, 4.7.1999) Dillerden düşmeyen şu yoğun kelimesine kulak veriniz. Ne kadar sık kullanılıyor. Sıklıkta neredeyse yani kelimesine ulaşacak. "Hacmine göre ağırlığı çok olan" anlamındaki bu fizik terimi, "kesif" karşılığı olarak da kullanılır. Yoğunluk ise “kesafet”in karşılığıdır. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi "Çok meşgulsünüz, çok işiniz var, işiniz başınızdan aşmış." gibi çeşitli biçimlerde ifade edilebilecek bir değerlendirme yalnızca "yoğunsunuz" ile ifadeye çalışılıyor. Böylece anlatım ve söz dağarcığı daralıyor.


    Türkiye devleti




    Bazı siyasî parti mensuplarının zaman zaman Türkiye devleti sözünü kullandıklarını duyuyorum. Türk devleti mi, Türkiye devleti mi?
    "Türkiye, devleti ve milletiyle bu güçlüğü yener." biçimindeki bir cümlede Türkiye ve devleti bir arada kullanılabilir. Ancak bu durumda Türkiye sözünden sonra virgül konması gerekir. Yıllardan beri Türk devleti derken şimdi bunun yerine Türkiye devleti demek nereden çıktı?
    Türk yerine Türkiyeli demek ne kadar yakışıksızsa, Türk devleti yerine Türkiye devleti de bence o derece yakışıksız bir ifadedir.


    Ajansa düşmek




    "Haber, ajansımıza geç saatlerde düştü, baskıya son anda veya zor yetiştirdik." biçiminde, basın dilinde "ajansımıza ulaştı" yerine "ajansımıza düştü" ifadesine sık sık rastlıyoruz. Tercüme yoluyla dilimize giren bu söz yerine, "ajansımıza ulaştı" dersek, bu söyleyiş Türkçeye çok daha uygun düşer.
    "Doğru Yazalım Doğru Konuşalım" başlığı altında vermeye çalıştığım bilgiler, değindiğim olumsuz kullanımlar hakkında "Her hâlde bu yazdıklarımızı kimse okumuyor" diye bende zaman zaman bir kanaat oluşuyor. Çok seyrek olmakla birlikte televizyonların Türkçe ile ilgili bazı programlarında yazımıza gönderme yapılması beni sevindiriyor. Son olarak Sayın Melih Aşık, "Açık Pencere" adlı köşesinde birkaç cümlemi almış. Kendisine teşekkür ediyorum. (1 Haziran 2000) Türkçeyi doğru kullanmayı sağlamaktan başka hiçbir amaç gütmeden kaleme aldığımız bu yazılardan gönül arzu ediyor ki daha geniş bir kesim yararlansın.
    Gazetelerde, dergilerde ve televizyonlarda zaman zaman yazılarıma yapılan göndermeler için ilgililere teşekkür ederim.


    Affedersiniz



    Arapça kökenli af (<afv) kelimesinin iki ünsüzü var. Biri f, diğeri ise v'dir. İkisi de üst diş, alt dudak sesi olduğu için ilki (f), ikincisini (v) etkiler; v'yi f yapar. Yalın durumda af sözünü çift ünsüzle yazmayız. Ünlü ile başlayan ek aldığında bu çift ünsüz ortaya çıkar: Affını rica ederim, affı yoktur. Bu durum, af kelimesinin etmek ve olmak yardımcı fiilleriyle kulanılması sırasında da görülür: Sizi affedebilir. Böylece suçu affolunur.
    Ses ve yazı ile ilgili bu bilgileri verdikten sonra söyleyişteki farklı durum üzerinde de kısaca duralım. Özür dilemek amacıyla kullandığımız "affedersiniz" hazır söz kalıbında ise yazılış böyle olmakla birlikte söyleyişte tek f kullanılır.
    "Affedersiniz, sözüne nereden geldiniz?" diyebilirsiniz. Kafkas Üniversitesinde 5 Haziran 2000 tarihinde Türkçemizle ilgili olarak yaptığım konutmada sığır kelimesi geçti. Konuşmanın sonunda Veteriner Fakültesinden bir hocamız bana şöyle bir soru sordu: "Açıklamalarınızda sığır kelimesini kullanırken neden 'affedersiniz' demek ihtiyacını duydunuz?" Soru ilgi çekici. Biz eşek sözünü kullanırken affedersiniz deriz. Bunu toplum adabı olarak kabul ederiz. Eşek, ayı sözleri bazı niteliklerinden dolayı insanlara sıfat olarak verilebiliyor. Sığır sözünde de bu durum var. Ancak at kelimesi söz konusu olduğunda "affedersiniz" sözüne ihtiyaç duyulmuyor.
    Soruyu böylece cevaplamaya çalıştım.
    Eşek, inek, sığır, ayı gibi hayvan adları konuşmalarda keşke yadırganmasa, biz de bu kelimeleri "affedersiniz" sözünü eklemeden kullansak.

    Ne içersiniz?




    Sevgili hocamız Ali Sevim, yemek masasına gelen ve "Ne alırsınız?" diyen garsona "Ne satıyorsun yavrum?" diye bir soru ile cevap verir. Bununla "içmek" veya "yemek" fiilinin yerine neden "almak" fiilinin kulanıldığına dikkat çeker. Hocamız, almak fiilini haklı olarak bu durumda bir çeviri söz olarak değerlendirir. Bir başka hocamız, Nevzat Gözaydın ise bu tür kuralsız kullanımları ikaz etmekle kalmaz, bir yazı ile ilgililere bildirir. Türkçeyi seven bu iki bilim adamına buradan teşekkür ederiz. Anlaşılan yazılı veya sözlü ikazlar işe yarıyor. Birkaç ay içinde Türk Hava Yolları uçağında yaptığım iki seyahat sırasında hosteslerin yolculara "Ne içersiniz?" diye sormaları gerçekten beni sevindirdi. Otobüslerde de bu sözün kullanılmasına dikkat etmeliyiz. Bir de yolcular şu "neskafe" sözünden kurtulsa. Türk Dil Kurumu, kahve markaları arası rekabet sonucu yapılan başvuruları değerlendirmiş ve buna hazır kahve adını vermiştir. Türk kahvesi pişirilir, onun hazırlanması dikkat ve özen ister. Söz konusu kahve ise, binlerce metre yükseklikte uçak içinde yolcunun sıcak su dolu bardağına bir miktar kahve tozunu atmasıyla hazır duruma getirilir. Bu bakımdan "hazır kahve" yerinde ve uygun bir terimdir. Bir iki gazetemiz bu örneği işlese, bir iki devlet adamımız bu sözü konuşmalarında kullansa marka adı olan Nestle Cafe yalnızca bir marka adı olarak kalır. Benzeri durum kâğıt mendil örneğinde başarılmış, Selpak, bir marka adı olarak kullanımını devam ettirmiştir.


    Super soft



    Sözü Selpak markası ile bitirirken, Selpak marka adının altındaki super soft sözü gerçekten bizi rahatsız ediyor. "Çok yumuşak" sözünün açık anlatımından dolayı daha etkili olduğunu, kullanana daha çok şey vereceğini düşünüyorum. Öte yandan dilimize Fransızcadan geçen ve harika yerine kullanılan super sözü, süper diye yazılır.
    "Süper yumuşak" dense kanaatimce bu da yadırganır. Bu bakımdan keşke üretici firma, super soft yerine "çok yumuşak" veya "ipek yumuşaklığında" sıfatlarını kullansa...



    Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR
































  2. #2

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*


    DOĞRU YAZALIM
    DOĞRU KONUŞALIM



    Peremeci, peremecilik, duayen, iade etmek, işte, abi yaa, inanılmaz, inanmıyorum, cep to cep
    üzerine.




    Peremeci


    Meslek adları söz varlığımızda önemli bir yer tutar. Sosyal hayattaki değişiklikleri, tarihî dönemler arasındaki gelişmeyi, ilerlemeyi yansıtan meslek adlarının pek çoğu bugün unutulmuş ve kullanımdan düşmüştür. Ancak bu eski meslek adlarının çevresinde gelişen birtakım tarihî, kültürel varlıklar o yılların bir hatırası olarak canlılığını korumuştur. Derlediğim
    pek çok eski meslek adlarından biri de peremeci’dir. Türkçe Sözlük, bu kelimeye karşılık olarak “Pereme kullanan veya yapan kimse” karşılığını verir. Bu kaynak, pereme’yi ise “Gondola benzeyen bir kayık” olarak tanımlar. Bu açıklamalarda söz konusu kayığı kullanan, sevk ve idare edene peremeci denmesi doğrudur. Ancak onu yapana peremeci denip denmediği hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Yalnızca bu meslek kolunun Tersâne-i Âmire ile ilgisi olduğu bilinmektedir. Sözlüğe peremecilik maddesinin de eklenmesi gerektiğini belirttikten sonra asıl söylemek istediğim konuya, bu başlık altında eski meslek adını neden ele aldığıma döneyim.
    Bazı belediyeler sessiz sedasız, sokak adlarını değiştiriyorlar. Belediye teşkilâtı olan pek çok yerleşim yerinde, bazı büyük şehirlerde bu uygulamaya zaman zaman tanık oluyoruz. Belediye yetkilileri kendi anlayışlarına, kendi değerlendirişlerine hatta siyasî eğilimlerine göre yeni adlar buluyorlar. Değiştirilen adın bir olayı, bir geleneği veya herhangi bir tarihî olayı yansıtıp ya
    nsıtmadığı düşünülmüyor; bir bilene sorulması gereği de duyulmuyor. Birtakım sanat değeri olan binalara yıkık ve harabe de olsa dokunulmuyor ama o derece tarihî değeri olan ve bir hatırayı saklayan sokak adı, cadde, meydan veya semt adı değiştirilebiliyor. Anlaşılan bu olumsuz duruma karşı bir yaptırım da yok. Bu hususu gündeme getirmek, Türk aydınının dikkatini bu konu üzerine çekmek için “Peremeci Sokağı”nı örnek olarak seçtim.
    Peremeci kelimesini araştırırken 1943’te Refik Halid Karay tarafından yazılmış bir yazı okumuştum. (
    TAN, 6 Mayıs 1943) Yazı, eski sokak adlarına, semt ve cadde adlarına ne kadar önem verildiğini, bu hatıra üzerinde ne kadar titizlikle durulduğunu göstermesi açısından ilginçti. İmlâsını koruyarak yazının ilgili bölümünü aktaralım.
    Dün tepebaşında gözüme yukarıdaki levha ilişti: (Piremeci Sokağı)... Tuhaf şey! Demek pireme diye bir kelime ve piremecilik adında bir sanat var... Yahut varmış. Acaba ne ola? Deniz içinde yaşadıkları halde denizin mahiyetini bilmeyen balıklar gibi İstanbul içinde kaldırım tepip sokak adlarının mânalarını öğrenmemeği mesleğime ve dil merakıma yakıştıramadım. Eve döner dönmez kitaplara sarıldım. Yazık ki lûgatlerimiz henüz bizi kolayca aydınlatacak mükemmeliyette değil. ‘Pireme’ diye bir şey yok. Yalnız üstünde ‘insanın kanını emmekle geçinen maruf küçük haşere’ diye ‘pire’yi tarif ediyorlar. Ümidimi kesmek üzere iken Naci Lûgati’nde şöyle bir kelimeye rastladım: Perama=(Rumcadan) ‘iki kürekli yani bir çifteli ağır kayık’ XX. asır Larousse’unu da açarsanız ‘perame’ kelimesinde iki yelkenli, Türk bayrağı taşıyan iri boy bir gemi resmile karşılaşırsınız. Tarifi de bu: Bordası çok kavisli, ön ve kıç tarafları yüksek, yakın sahillerde işlemeğe mahsus bir Türk teknesi”
    Acaba pireme-piremeci sözü perama adının dilde değişmesinden mi meydana çıkmıştır? (İstanbul Rehberi)’nde 6 tane sandalcı sokağı bulunuşuna göre bir tane de ‘piremeci’ olabilir.....”
    Makale birkaç cümleyle sona eriyor. Yazıda sözü edilen Tepebaşı’ndaki Piremeci Sokağı’nın varlığını sürdürüp sürdürmediğini bilmiyorum. Umarım ki bu ad, sokağın başında ve sonunda çakılı durur ve o sokakta bir zamanlar peremecilerin ikamet ettiğine dair hatıra yaşatılır. Keşke bu tür sokak adları hakkında birkaç satır da bilgi verilse, açıklamalar pirinç levha üzerine k
    azınsa ve duvara asılsa diye içimden geçiyor.
    Refik Halid Karay bu kelimeyi piremeci, Türkçe Sözlük ise peremeci diye almış. Bu meslek adının dayandığı pereme İzmir’de inşa edilirmiş ve genel olarak yük ve hayvan taşımacılığında kullanılırmış. 13 metre boyundaymış. Galiba tarihi çok eskilere, Bizans dönemine kadar iniyor.
    Eski vergi kayıtlarında bir de
    peremeciyan (peremeciler) sözü geçtiğini burada hatırlatalım.
    Pereme kelimesi, Osmanlı Bahriye Teşkilâtı XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire adlı kitapta, at taşımak için özel olarak yapılmış gemi ve kayıklardan söz edilirken “pereme-i esb-i Üsküdar” sözünde geçiyor. Kitapta ayrıca peremeciler diye bir madde de yer almakta ve burada da şu bilgiler verilmektedir:
    Peremeciler: İstanbul’da iskeleler arası nakliyatını temin eden vasıtalar pereme, kayık ve mavnalar olup işletmeleri peremeci, kayıkçı ve mavnacı esnafına ait idi:
    XVII. yüzyılın ikinci yarısında peremeci esnafının faaliyet gösterdiği iskele sayısı 17-19 olduğu görülmektedir. Bu iskelelere tâbi peremeciler, her sene donanma hizmetinde kürek çekmek üzere 110 kürekçiyi ocaklık olarak vermek mecburiyetinde idiler. Ancak her zaman 110 kürekçinin teslim edilmediği hatta 1677 senesine doğru, miktarın hayli azalarak 50 kürekçiye kadar düştüğü tespit edilmektedir
    .”
    Bu kaynaktan başka peremeciler hakkında Osmanlı Türkleri Devrinde İstanbul’da Kayıkçılık ve Kayık İşletmeciliği adlı makalede de bilgi bulunmaktadır.
    Kayığın çeşitleri: Altı kürek kaba pereme, altı kürek pereme, altı kürek yılandili pereme, dört kürek kaba pereme, dört kürek pereme, dört kürek yılandili pereme, yalnız kürek pereme. Peremenin çeşitleri hakkında Yaşar Yücel tarafından yayımlanan ve aşağıda adı verilen kitapta da bilgiler vardır. Konu ile ilgili daha başka kaynaklar da var. Sözü uzatmayalım. Görüldüğü gibi bir sokak adı diyerek meseleye bakıp geçmeyelim. Bugün unutulup giden bir adın arkasında dönemin uygarlığı yatıyor. Onun hakkında geniş bir yayın var. Anlamsız bulunarak yerinden sökülüp atılamayacak bu tür yüzlerce söz var dilimizde.
    Bu adlar günümüz insanının insafına terk edilmemeli. Umarım ki Peremeci veya Piremeci Sokağı’nın adı da bir ilgisizliğe kurban gitmemiştir.
    Konuyu bu kadar uzun tutmaktaki amacım, şehir kültürünün gereklerine, inceliklerine önem vermek; verilen her adın bir anlamı, bir hatırası olduğuna dikkat çekmek; belediye yetkililerinin her şehirde, her ilçede sokak, cadde, park, semt adlarını keyfî olarak değiştirmelerine engel olmak ve bunun için gerekirse yasal bir düzenleme getirilmesini kamuoyuna sunmaktır.


    Duayen


    TGRT spikeri 02.05.2000tarihinde sabahleyin 8.30’da Muazzez Abacı ile Muazzez Ersoy’un birlikte sahneye çıktıklarından, şarkı söylediklerinden söz ederken birkaç kez duayen kelimesini kullandı. “Kıdem bakımından başta gelen, bir meslekte yaşça ve kıdemce ileri olan kimse” anlamındaki bu Fransızca kökenli kelime bu ara sık sık kullanılmaya başlandı. Sanat dünyamızın iki ünlü kişisi veya tanınmış, ad yapmış iki kişisi gibi çeşitli anlatımlar varken spiker, toplumumuzun pek çoğunun anlamını bilmediği duayen sözünü kullanıyor. Bu söz doğrudan “kıdemli” kelimesiyle de karşılanabilir. Türk cumhuriyetlerinde bu tür kıdemli, tanınmış kimseler için aksakal sözü kullanılıyor. Biz de ünlü, tanınmış Türk erkeklerini aksakal sözü ile niteleyebiliriz.


    İade etmek


    İade e
    tmek sözü için vaktiyle geri vermek önerilmişti. Geri vermek dilde giderek yaygınlaşırken bir de iki sözün karması geri iade etmek çıktı. Kültürlü ve belli bir düzeye gelmiş pek çok kişiden geri iade etmek sözünü duydukça bunun dilde taban bulduğu düşüncesi akla geliyor. Bu durumu tespit ettikten sonra biz gene de şu öneride bulunalım: Ya iade edelim veya geri verelim, geri iade etmeyelim.


    İşte


    Özellikle genç kuşak işte kelimesini çok kullanıyor. Aranılan bir nesneyi ilk gören işte diye işaret eder. Anlatılan bir şeyin ardından sonuç bildirmek söz konusu olduğunda genellikle cümle başında “işte” kullanılır: İşte başımıza gelenler. Genel olarak belirttiğimiz bu durumlarda dilde yer etmiş olan bu kelimenin âdeta bir cümle açıcı söz olarak
    yani gibi söz başında gelişigüzel kullanılması dinleyenleri rahatsız ediyor.


    Abi yaa


    İşte
    gibi hitap amacıyla sık sık kullanılan bir söz de abi yaa. Dizi filmlerde, eğlence programlarında geçen bu söyleyiş özellikle gençlerin dilinden düşmüyor. Kızlar da birbirlerine abi yaa ile hitap edebilmekte. Yadırganan husus ise, birbirleriyle arkadaş olmayan, aralarında samimiyet bulunmayan kimselerin de bu sözü kullanmasıdır. Bu, televizyonun pek çok nimetleri, olumlu katkıları yanında dilimizde yaptığı yıkıma bir örnek olarak verilebilir. Ağabey olmuş abi, ağabeyciğim ise abicim.


    İnanılmaz, inanmıyorum


    Bu arada gene televizyonlar aracılığı ile halkın diline düşen ve ulu orta kullanılan, sahi mi, doğru mu, ciddî misin
    gibi pek çok söz yerine geçen inanmıyorum’u da hatırlatalım. Kökü aynı ancak çekimleri farklı, çok değişik yapılarda görülen inanmak fiili “inanç” kavramı dışında inanamazsın, inanılmaz biçimlerinde sık geçiyor. BRT’nin Hayat Güzeldir adlı programında (16.05.1999, saat 15.12) Sunucu İclâl Aydın’ın, “İnanılmaz, inanılmaz yoğun çalışıyoruz.” biçimindeki cümlesi her hâlde vurgulamak istediğimiz konuyu anlatmaya yeter. Bu durum, az sözle çok şey ifade etme anlayışının belki bir sonucu. Duyguların, düşüncelerin geniş söz varlığı ile ifadesini engelleyen bu durumun olumlu bir gidiş olmadığını burada belirtmek gerekir. Zaten az okuyoruz, kelime dağarcığımız dar. Bir de yani, işte, inanmıyorum gibi birkaç söz arasına sıkışıp kalmayalım.



    Cep to cep


    Cep, bilinen anlamları dışında “Trafiğin akışına engel olmayacak biçimde araçların yanaşmasını sağlayan, yaya kaldırımlarından alınmış bölüm.” anlamında da kullanılır. Son birkaç yıl içindeyse
    cep, cep telefonunun kısa adı oldu. Özelleştirmenin ardından telefonlarda rekabet başladı ve reklâm yapma gereği duyuldu. Bunların hepsi güzel de koskoca firmanın cep to cep diye reklâm vermesi tuhaf ve yakışıksız. Cepten cebe sözüne ne oldu? Türkçeyi bu kadar yozlaştırmaya, fakir göstermeye hakkınız yok. İngilizce to kelimesini katmakla ne amaç güdüyorsunuz? To size çağdaşlık, uygarlık görüntüsü mü veriyor? Daha önce benzeri başka reklâmlar da yapıldı. Bunlardan birini Aysel Ceyhun Türk Dili dergisinde dile getirdi. Anlaşılan bu gibi yozlaşmaları, benzeri saçmalıkları daha çok göreceğiz.




    Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*


    DOĞRU YAZALIM
    DOĞRU OKUYALIM




    Abidinpaşa, teoriken, âşık olmak, ekonomik ve m
    ekanik, takdir, bayi, gazete bayii, döndürmek
    üzerine




    Değerli okuyucular,
    Arada bir duyduğumuz alışılmamış biçimdeki kelimeler veya gözümüze çarpan değişik imlâlar, bizi bunların doğrularını aramaya yöneltir. Bazen de kendimiz doğrudan kuşkuya düşer, söz konusu bir sözün doğru söylenişinin veya doğru imlâsının nasıl olduğunu araştırmaya girişiriz. Bu yolda kuşkuya kapılma, insanı gerçeği bulmaya yönlendiren iyi bir davranıştır. Gönül arzu eder ki her aydınımız bu kuşkuyu içinde taşısın, doğru yazmada ve doğru söylemede birleşsin.
    Bu başlık altında ele alacağımız yanlış kullanımlar, daha önce bir başkası tarafından söylenmiş veya yazılmış olabilir. Kelime
    ve deyimlerin kullanılışında veya cümle kuruluşlarında yapılan ve bugün de devam eden bu tür yanlışları tekrar tekrar dile getirmekten çekinmemeliyiz.
    Birkaç yıl TRT- Ankara Radyosunda sabahları yaptığımız dil sohbetleri duyarlı bir ortamın oluşmasında yararlı oldu denilebilir. Ancak okuyucusu bin kişiyi geçmeyen dergi sayfaları arasında verilen bilgilerin çok sınırlı kalması gibi, radyo programları da 10-15 dakikalık sürelerde birtakım sorunları dile getirmeye yetmiyor. Üstelik radyonun dinleyicisi az. Bu dar yayın faaliyeti içinde öğretici olunamıyor, yayınların, ihtiyacı olan kimselere ulaştırılması sağlanamıyor. Bu durumu, radyo konuşması bittikten sonra ülkenin çeşitli köşelerinden telefonla beni arayıp çok değişik sorular soran dinleyici isteklerinde görmüştüm.
    En etkili araç olan televizyonlarda arada bir dille ilgili olarak yapılan programlar ise gergin bir ortam içinde sürüp gidiyor; doğrularda birleşmek yerine ayrılmalara, gruplaşmalara yol açıyor; karşıt görüşlü insa
    nların birbirlerine sataşmalarına dönüşüyor. Bütün bunların temelinde uzmanlığa saygı göstermemek, birbirimizi anlamaya gayret etmemek yatıyor. İnsanlar “Ben de yanılabilirim” demeyi bir türlü kabul edemiyor.
    Bu düşüncelerle dergimizin her sayısında yukarıda verdiğimiz başlık altında sorunlu söyleyişleri, yazışları dile getirmeye çalışacağım. İlgi duyan okuyucularımız bize yazılı olarak soru sorabilir, rastladıkları tutarsızlıkların doğrusunu yazmamızı isteyebilir, yanıldığımız noktaları da hatırlatabilirler. Bu tür tamamlayıcı, açıklayıcı, öğretici olan uyarıları dikkate alıp, sorulan soruları cevaplamaya çalışacağız.
    Öğretmenlerimizin bu köşeye ilgi duymalarını, burada işlenen kon
    ulardan arkadaşlarını da haberdar etmelerini bekleriz.



    Abidinpaşa


    Ankara’da bir semtin adı olan bu söz, yayın organlarında yanlış ok
    unuyor. Abidin (abid ‘ibadet eden’ + çokluk eki -in) ve paşa kelimelerinden oluşan bu yer adının paşa parçasında herhangi bir sorun yoktur. Yadırganan durum Abidin parçasının ilk hecesinin uzunken kısa söylenmesidir. Hacettepe örneğinde de durum böyledir. İlk hecesi aslında uzun olan hacet, özellikle öğrenci kesiminde kısa söylenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar insanların dileklerinin, hacetlerinin yerine gelmesi için dua ettikleri bu tepenin adındaki hacet sözü giderek kısa söylenmeye başlanmıştır. Bugün pek duyulmayan hacet dilemek (istekte bulunmak) deyiminde de hacet kelimesinin bu anlamı yaşıyor.
    Her iki kelimenin de ilk heceleri uzun telâffuz edilmelidir. Uzun okutmayı sağlayan düzeltme işaretini (^) bu durumda kullanmıyoruz. Buradaki hecenin uzun söylenmesi kulaktan duyulup öğrenilmeye bırakılmıştır. Belki de bu tutumumuzdan dolayı uzun heceli kelimeler kısa okunmaya başlandı.


    teoriken


    Bir aydınımız konuşması sırasında sık sık bu sözü kullanıyordu. Kendisine
    teori kelimesinin Fransızca bir isim olduğunu, -ik eki aldığında sıfat durumuna geçtiğini söyledim. Bu yapıdaki söze getirilen -en ekinin ise Arapça olup zarf yaptığını ve bu Fransızca sıfata -en ekinin getirilemeyeceğini belirttim. Bu sözü zarf olarak kullanmak gerekirse teorik olarak demenin yeterli olduğunu anlattım. İnanmamış gibi bir tavır gösterdi. Dil eğitimini yeterince görmemiş kimselere -bilim adamı da olsa- bir şeyler anlatmak hayli zor oluyor.
    Böyle bir yol açılırsa ardından jeopolitiken, ekonomiken, fosforiken gibi şekiller ortaya çıkabilir. Dilimizde bulunmayan, sözlüklerimize alınmayan bu tür uydurmalar karşısında duyarlı olmalıyız.



    âşık olmak


    Türkülerimizde geçen bu birleşik fiilin
    ilk kelimesi olan âşık sözü giderek kısa söylenmeye başlandı. Sahnede aşık oldum diye bu fiili kısa okuyanlar, bu söyleyişi ile meşhur oldular ve bu bozuk telâffuzu maalesef dile yerleştirmeyi başardılar. İlk hecesi uzun olan ve anlamca ayaktaki aşık kemiğinden farklı olan Arapça kökenli âşık sözünün ilk hecesi uzundur. Biçimce birbirine benzeyen bu iki sözden “Bir kimseye veya bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyan kimse” anlamında olanınazeltme işareti konulur ve ilk hece uzun okunur, dolayısıyla bu birleşik fiil âşık oldum biçiminde söylenir.


    ekonomik ve mekanik



    İlk heceleri ince ünlü olan
    ekonomik ve mekanik kelimelerinde gereksiz yere bir uyum sağlanmaya çalışılıyor ve ilk hecelerden sonraki heceler de ince telâffuz ediliyor. Buna bağlı olarak her iki kelimenin içinde yer alan kalın k sesleri de yok yere ince söyleniyor. Hâlbuki bu kelimelerin son sesindeki k sesleri ince, daha önceki k sesleri ise kalın okunur. Üst düzey bazı aydınlarımızın dilinde duyulan bu söyleyişe dikkatleri çekmemiz, benzeri örneklerle kelimelerin ses düzenini bozmamamız gerekir.


    takdir


    İmlâ Kılavuzu
    ’nu masasında bulundurmayan bir bayan görevliye, yaptığı yazışmaların yoğunluğunu görerek “Size bir İmlâ Kılavuzu gereklidir.” dedim. Bunun üzerine görevli “Aman hocam bu yaştan sonra İmlâ Kılavuzu’na mı bakılır?” dedi. Yazıları arasında gözüme taktir edileceği gibi biçiminde bir satır ilişti. Oysa takdir ile taktir anlamca da farklı sözlerdir. K sert sesinden sonra iç seste d kolayca t sesine dönüştürülüyor ve böyle yazılıyor. Hâlbuki beğenme, değer verme anlamındaki takdir, katrekü ile bağlantılı olan taktir (damıtmak)’den ayrı bir sözdür.
    Daha kim bilir bu görevlinin yazılarında ne gibi imlâ hataları vardı. İmlâ Kılavuzu’nu çantamdan çıkarıp kullanır umuduyla kendisine
    hediye ettim.

    bayi, gazete bayii
    Dağıtma işi Türkçede bayi, dağıtıcı, müvezzi, distribütör gibi değişik birkaç kelime ile anlatılagelmiş ve bunların kullanım yerleri karşıladıkları kavramlara göre farklılaşmıştır. Bayi yerine müvezzi diyemeyeceğimiz gibi Fransızca kökenli distribütör yerine de müvezzi diyemeyiz. Ancak, özellikle distribütör’ün karşılığı olan dağıtıcı bütün bu kelimelerin yerine kullanılabilir.
    İmlâsı ve telâffuzu zor olan
    bayi (l²U?) ve müvezzi (Ÿ“u¦) kelimeleri kullanılırken bir sorunla karşılaşıyoruz. Eski harfli şekillerinde görüldüğü gibi kelimeler bir ünsüz olan ayın ile bitmektedir. Bu sebeple ek alınca posta müvezzisi değil, posta müvezzii; gazete bayisi değil gazete bayii oluyor. Dilimizde bu durumla ilgili başka kelimeler de vardır. Bir tek cami kelimesinde camisi söyleyişi yaygınlaşmıştır.
    Bir gün Cebeci’nin ara sokaklarından birinden geçerken ekmek satan yeni bir dükkânın açıldığını gördüm. Mal sahibi dükkânın üzerine iri harflerle
    Ekmek Bayi diye bir levha asmıştı. Kendimi tutamadım; düşünmeden dükkân sahibine tabelâda bir i eksik dedim. Adamcağız anlamadı ve ısrarla ne demek istediğimi sordu. Ben ise böyle bir şey söylediğime bin pişman, bir an önce oradan uzaklaşmaya çalışıyordum. Bu şahsa söz konusu imlâ meselelerini nasıl anlatacaktım?


    Bayi

    kelimesinin son sesinde aslında bir ünsüz bulunduğunu, bu sebeple tamlamayı kuran iyelik ekinin -si değil, -i olduğunu ve daha başka örneklerle bu düşünceyi karşımdakine nasıl verecektim, onu bu duruma nasıl inandıracaktım?
    Ardı
    mda “Beyefendi beyefendi hangi i” diye seslenen bir şahıs bırakarak hızlı adımlarla sokaktaki insanlara karışıp gittim.



    döndürmek


    Özellikle radyolarda bu ara moda oldu; döndürmek yerine döndermek söyleyişi sık kullanılıyor. Bu yanlış telâffuza da değinelim. Ölçünlü (standart) dilde yani esas alınan İstanbul Türkçesinde döndürmek olan bu fiilin kökü dön-’ dür. Fiil -dür ettirgenlik ekini almıştır. Bu ekin -der biçimi daha çok Anadolu ağızlarında geçer.

    Bir cümleyle bu sayıdaki açıklamalarımızı tamamlayalım.
    “Ekonomi sahasında istikrar, düşük enflasyon, kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi ile ve kısır parti çekişmelerininde bir kenara bırakılması halinde büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir.”
    Bir gazetenin köşe yazarı böyle diyor. Parlak tespitler yapılıyor, belki okuyucu da bir şey anlıyor veya seziyor ama cümlenin kurallı olmayışı insanı zorluyor.
    Cümlenin sonundan işe başlayalım. büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir
    hükmünün zarfı yani gerçekleşmesinin bağlı olduğu şart kısır parti çekişmelerinin bir kenara bırakılması halinde parçasında ifade ediliyor. Bunun benzeri diğer zarf grubu ise kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi (hâlinde)dir. Buraya kadar cümle tamam. Karışık olan bölüm ise Ekonomi sahasında istikrar, düşük enflasyon sözleridir. Aslında bu da zarftır ve hâlinde’ye bağlıdır. Bu durumda ekonomi sahasında veya ekonomik sahada istikrar sağlanması ve yüksek enflasyonun düşürülmesi şeklinde cümle düzenlenmiş olsaydı, bu grup da halinde’ye bağlanmış ayrı bir zarf olurdu ve cümle düzgün hâle gelirdi.
    Öte yandan çekişmelerininde örneğindeki de ayrı yazılmalıydı. Saha yerine alan kullanılabilirdi. Hem ile hem ve kullanılmış. İle bağlacına gerek yoktur.
    Bu durumda cümle şöyle gruplandırılabilir:
    “Ekonomik alanda istikrar sağlanması (hâlinde)
    yüksek enflasyonun düşürülmesi (hâlinde)
    kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi (hâlinde)
    ve kısır parti çekişmelerinin de bir kenara bırakılması (hâlinde)
    büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir.”
    Bu gruplandırmayı belirttikten sonra cümle bütünüyle şöyle ola
    bilirdi:
    “Ekonomik alanda istikrar sağlanması, yüksek enflasyonun düşürülmesi, kamu maliyesinin iyi yönlendirilmesi ve kısır parti çekişmelerinin de bir kenara bırakılması hâlinde büyük ve güçlü Türkiye hayal değildir.”



    Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

  4. #4

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Miyop , -acak (-ecek), ne, anchorman üzerine.


    Miyop
    İstanbul’da Yıldız Teknik Üniversitesince düzenlenen “Türkçenin Zenginleştirilmesi Kurultayı”nın yayımlanmış bildirilerini okurken, tartışma bölümünde Yazar Buket Uzuner’in yaptığı açıklamalar arasında miyop kelimesi gözüme ilişti. Cümle şöyle: “Ben miyopum, güneş gözlüğü moda olduğu için değil, sizi daha iyi görebilmek için takıyorum” (53. s.) Bu cümledeki “miyopum” sözü üzerinde durmak istiyorum. Buket Uzuner, belki de “Ben miyobum” dedi ama sözünü yazıya geçirenler “miyopum” diye kaydettiler.
    “Miyopum” mu, “miyobum” mu? Dilimize Fransızcadan geçen myope İngilizcede de aynı imlâ ile yazılır. Okunuş esas alınarak bu kelime Türkçede miyop biçiminde kullanılmıştır. Arap harflerinin hâkim olduğu dönemlerde söyleyiş esas alındığından yabancı kelimelerin yazıya geçirilmesinde önemli bir sorun çıkmamıştır. Miyop kelimesi de öteki Fransızca kökenli kelimeler gibi Türkçeye bir tıp terimi olarak mal olmuştur. Şemsettin Sami’nin Arap harfleriyle yayımlanmış olan Kamus-ı Türkî adlı eserinde Türkçenin ses düzenine uyulduğu görülür. Eserde 1885 Fransızca kökenli kelime var. Bugünkü sözlüklerimizde ise Fransızca kelime sayısının 5000’e yaklaştığını bu arada belirtelim.
    Miyop kelimesine ünlü ile başlayan bir ek getirildiğinde son sesteki p, Türkçenin ses kurallarına uyarak miyobum, miyoba, miyobu örneklerinde olduğu gibi yumuşak b sesine dönüşür. Bu durum yalnızca miyop kelimesiyle sınırlı değildir. Mikrop, mikroskop, prensip, pikap gibi batı kökenli kelimelerde de geçerlidir. Yazıda olduğu gibi söyleyişte de bu tür kelimeler ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında son sesteki p , mikroba, pensibe, mikroskoba, pikabın örneklerinde olduğu gibi yumuşar, b sesine dönüşür. Türk Dil Kurumunca yayımlanan İmlâ Kılavuzu’nda, söz konusu kelimeler mikrop,-bu, miyop,-bu, prensip,-bi, mikroskop,-bu, pikap,-bı biçiminde verilmiş, son seslerin ünlü ile başlayan bir ek aldığında değişeceği gösterilmiş ve Türkçenin ses düzenine uyulmuştur.
    Bu durumda miyopum imlâsı, hangi kaynağa dayanılarak veya hangi kılavuz esas alınarak miyopum biçiminde yazıya geçirilmiştir? Yoksa bu, bir imlâ hatası mıdır? Bana kalırsa yanlışlık, kullanılan kılavuzdan kaynaklanmaktadır.
    Türk Dil Kurumunca eskiden yayımlanan İmlâ Kılavuzu, daha sonraki Yazım (İmlâ) Kılavuzu ve Yazım Kılavuzu adlarıyla çıkan kılavuzların dizin bölümlerinde yukarıda belirttiğimiz biçimde son seslerdeki değişiklikler gösterilmezdi. Daha sonraki yıllarda bu kılavuzların son baskısı esas alınarak Türk Dil Kurumu dışında Adam yayınları içinde yayımlanan Ana Yazım Kılavuzu’nda da bu durum devam ettirilmiş, örnek olarak prensip, mikrop, mikroskop, miyop, pikap kelimelerinin son seslerindeki değişiklikler dizin bölümünde gösterilmemiş, bu kelimeler prensip, mikrop, mikroskop, miyop, pikap biçiminde alınmıştır. Bu durumdan son sesteki değişmenin olup olmadığı anlaşılmadığı gibi, kulüp gibi bir kelimeye getirilecek ekin ince ünlü mü kalın ünlü mü olacağı hususu da aydınlatılamamıştır. Oysa 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu düzenli olarak Türkçenin ses düzenini esas almış, söz konusu kelimeyi kulüp,-bü biçiminde göstermiştir. Son sesi p olup da batı dillerinden geçen bir başka kelime de etap’tır. Bu örnek de 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu’nda etap,-bı biçiminde alınmış ve son sesin ünlü ile başlayan bir ek aldığında değişeceği belirtilmiştir. Ana Yazım Kılavuzu ise, kelimedeki değişmeyi göstermeden sözü, diğerleri gibi, doğrudan etap biçiminde dizinine katmıştır. Kullanımda olan ve Yapı Kredi yayınları arasında çıkan N. Özön’ün Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında da etap, miyop kelimelerinin çekimli biçimleri gösterilmeden dizine alınmıştır. Öteki örneklerde ise Büyük Dil Kılavuzu, Ana Yazım Kılavuzu’na uymuş, o da prensip, mikrop, pikap, mikroskop, kelimelerinin son seslerindeki değişmeyi göstermemiştir.
    1941 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan İmlâ Kılavuzu’nun, mikroskop,-bu, miyop,-bu biçiminde verdiği değişme, daha sonraki kılavuzlarda nedense terk edilmiştir. Aslında 1941 yılında yayımlanan İmlâ Kılavuzu da bu bakımdan tutarsızlıklar içindedir. Örnek olarak bugün kulüp,-bü biçiminde dizinlere alınan kelimeyi yalnızca kulüp biçimiyle vermekle yetinmiş, çekime girdiğinde son sesteki ünlü ve ünsüz değişmelerini göstermemiştir. Bir örnekte son sesteki yumuşamayı verip bir başka örnekte aynı yumuşamayı vermemek, birinin son sesinin ünlü ile başlayan ek aldığında değişeceği, diğerinin değişmeyeceği anlamına gelir. Oysa her ikisi de aynı özelliği taşımaktadır.
    O günkü kılavuzları hazırlayan hocalarımıza ve uzmanlara sorulduğunda şu cevap verilirdi. “Biz son sesi değişmeyenleri gösteriyoruz, değişenleri göstermiyoruz.” Ters bir mantıkla konuya yaklaşıldığını duyar, bile bile bu açıklamaya boyun eğerdik. Aslında sorun buradan doğuyordu. Stereoskop, stetoskop, baroskop gibi araç adlarının ünlü ile başlayan ek aldıklarında son seslerindeki p, b sesine dönüşecek mi? Buna bir açıklık getirmek gerekliydi. Yoksa batıdan gelen bu tür sözlere bir ayrıcalık mı tanınıyordu? Mikroskop kelimesinin son sesinin cevap, cevabı örneğinde olduğu gibi değişip değişmeyeceğini herkes nereden bilsin? Üstelik kılavuzlardaki tutumlar çelişkiliydi.
    1941 yılında başlayan ve devam eden batı kökenli kelimelerin son sesleriyle ilgili tutarsızlıklar, Adam yayınları içinde çıkan 1994 tarihli Ana Yazım Kılavuzu’nda da devam etmiştir. Mikroskop kelimesinin çekime gireceği zaman alacağı biçim belirtilmezken teleskop, stereoskop, baroskop kelimelerinin teleskop, -pu, stereoskop,-pu, baroskop,-pu biçiminde değişeceği gösterilmiştir. İnsan, bu örneklerin de son seslerinin çekime girdiğinde b olmasını bekliyor. Bu ikilik neden? Türk Dil Kurumunca yayımlanan 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu ise, teleskop, baroskop, mikroskop, stereoskop kelimelerini teleskop,-bu, stereoskop,-bu, baroskop,-bu, mikroskop,-bu biçiminde vererek son sesteki bütün değişmeleri göstermiş ve imlâda birlik sağlamıştır. Son seste değişmenin olup olmayacağının bilinmesini herkesten bekleyemeyiz. Bütün değişmeleri somut olarak göstermek, bir yerde son ses p’nin korunduğunu bir yerde de son sesin b’ye dönüştüğünü ileri sürerek kelimelerin imlâsında ikilik yaratmamak gerekir.
    Burada üzerinde durulması gereken bir hususu da belirtmek zorundayız. Bilindiği gibi tek heceli Türkçe kelimelerin son sesleri, kelime ünlü ile başlayan bir ek aldığında bazı örnekler dışında değişmez: ip, ipi; top, topu; sap, sapı vb. Aynı durumun, batı kökenli kelimeler için de geçerli olması beklenir. Ancak tek heceli grup ve step örneklerinin son sesindeki p, birden çok heceli kelimelerde olduğu gibi değişir ve grubumuz, stebin sonunda biçiminde ünlü ile başlayan ek aldıklarında yumuşar. Ana Yazım Kılavuzu’nda, ibi, tobu, sabı diyecek herhangi bir Türk olmamasına rağmen ip, ip,-pi; top, top,-pu; sap, sap,-pı biçimlerinde son seslerdeki değişmeler gösterilmiştir. Nijat Özön’ün Büyük Dil Kılavuzu adıyla Yapı Kredi yayınları arasında çıkan kılavuzunda aynı yola gidilmiştir. Bunlar tek heceli kelimelerdir ve Türkçede tek heceli kelimelerin son seslerinin ünlü ile başlayan ek aldıklarında değişmeyecekleri açıktır. Ayrıca bu tür örneklerin son seslerindeki değişmeleri göstermenin pratik olarak bir yararı da yoktur.
    Yukarıda adını andığımız Büyük Dil Kılavuzu, yapı olarak bir tür imlâ kılavuzudur. Bu kılavuzda, mikroskop, teleskop, baroskop kelimeleri mikroskop,-pu, teleskop,-pu, baroskop,-pu biçiminde çekimli durumları verilerek dizine alınmış, bunların son seslerinin ünlü ile başlayan ek aldıklarında b sesine dönüşmeyeceği gösterilmiştir. Ana Yazım Kılavuzu’nda mikroskop sözünün önüne herhangi bir açıklama konulmamış ama teleskop, baroskop ve stereoskop kelimelerinin teleskop,-pu, baroskop,-pu, stereoskop,-pu biçiminde son seslerinin Büyük Dil Kılavuzu’nda görüldüğü gibi sabit kalacağı belirtilmiş. Türk Dil Kurumunun 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu ise, aynı kelimeleri mikroskop,-bu, teleskop,-bu, baroskop,-bu, stereoskop,-bu biçiminde dizinine almıştır. Sınavlarda öğrenci veya öğretmen hangisine uysun, dershaneler hangisini doğru bulsun, ÖSYM’nin sınavında öğrenciler hangisini doğru diye işaretlesin? Bilgisizlikten, kural bilmemezlikten kaynaklanan hatalar bir yana öğrenci, öğretmen, yazar, kısaca Türk aydını, kılavuzlar arası bu ikili tutumdan dolayı bir türlü imlâda düzen tutturamamaktadır. Ünlü ile başlayan bir ek aldığında son seslerdeki p sesinin b sesine döneceği bir kural ise, neden bu kurala bağlı kalınmasın veya bir örnekte uyulsun diğerinde uyulmasın? Türk Dil Kurumunun 2000 tarihli kılavuzu bu kurala tam anlamıyla uymuştur. Bu bakımdan üzerinde asıl durduğumuz sorun kılavuzlar arasındaki bu tutarsızlıkların giderilmesidir. İmlâ kılavuzu hazırlama görevi kanunla Türk Dil Kurumuna verildiğe göre Türk Dil Kurumunun kılavuzundaki düzenlemelere uymak gerekir. Bu kılavuzda da Türk dilinin ses ve yapı düzenine uymayan biçimler, uygulamalar olabilir. Varsa böyle bir çelişki tartışılarak çözülür, böylece dil bir çekişme aracı olmaktan kurtarılır. Sorunları çözülmüş ve birliği sağlanmış bir kılavuz da piyasadaki kılavuzlara örnek olur.
    Gelelim sözümüzün başına. Buket Uzuner muhtemelen miyobum demişti, ama onu yazıya geçiren kişi elindeki kılavuza baktı, miyop kelimesinin önünde herhangi bir açıklama olmadığını gördü ve kelimeyi miyopum biçiminde banttan yazıya geçirdi.
    Doğu, batı ayrımı yapmadan bütün yabancı kökenli kelimelerin son sesleri Türkçenin ses düzenine göre değerlendirilmelidir. Farsça kökenli reng kelimesini renk biçimine dönüştüren dil mantığı, sayıları şu anda 39’u bulan ve son sesi brifing örneğinde olduğu gibi g olan bütün kelimeleri brifink biçiminde yazmalıydı. Bilgilendirme toplantısı önerilmiş uygun bir karşılıktı ama itibar eden olmadı. Batılı olduğu için ayrıcalık tanıyıp kelimelerin imlâsını geldiği dildeki biçimiyle korumamalıyız. Her dilin bir ses düzeni vardır ve bu ses düzenine uyulur. Bizim bugün nesnel diye karşılamaya çalıştığımız objektif’e, Fransızlar objektif, Almanlar objektiv, İtalyanlar ise objettivo derler.
    Doğru ve kurallı yazmanın bir uygarlık belirtisi olduğunu toplum olarak anladığımız gün, imlâmız bir düzene girecektir.
    -acak(-ecek)
    Dilimizde gelecek zamanı göstermek için fiillere getirdiğimiz -acak (-ecek) eki yazıldığı gibi söylenmez. Belli bir eğitimden geçmiş spikerler bunu -ıcak (-icek) biçiminde telâffuz ederler. Yapıcak, vericek vb. Bu söyleyiş genel olarak benimsenmiştir. -ıcak (-icek) söyleyişinin yaygınlaşmasında anlaşılan gene İstanbul ağzı esas alınmıştır. Ancak bugün radyo ve televizyonlarda, dizi filmlerde, eğlence programlarını sunan sunucuların, batı müziği tarzında şarkılarını okuyan sanatçıların ve geniş bir biçimde öğrencilerin dilinde bu ek, çok değişik biçimlerde söylenmektedir. Söyleyiş farklılığının biraz da halk ağzına bağlı kalınmasından kaynaklandığını eklememiz gerekir. Ancak bütün bu kullanımlar dikkat edilmediği zaman insana normal gelmekte ve pek yadırganmamaktadır. Değişik söyleyişlerin daha net duyulduğu fiil yapmak olduğundan ve bütün kişi çekimlerine uygun düşeceğinden olayı, sık kullanılan yapmak fiili üzerinde göstermeye çalışalım. Bu fiilin değişik biçimlerdeki söyleyişlerinin kişilere bağlı olarak çekimleri şöyledir:
    Birinci kişi: Yapacağım (Yazıldığı gibi okunan ve yazıya bağlı kalınan söyleyiş), yapıcağım (Genel olarak kabul görmüş söyleyiş). Öteki söyleyişler: yapıcam, yapcam, yapcem.
    İkinci kişi: Yapacaksın (Yazıldığı gibi okunan ve yazıya bağlı kalınan söyleyiş), yapıcaksın (Genel olarak kabul görmüş söyleyiş), yapıcan, yapcan, yapıciyin.
    Üçüncü kişi: Yapacak (Yazıldığı gibi okunan ve yazıya bağlı kalınan söyleyiş), yapıcak (Genel olarak kabul görmüş şöyleyiş), yapcak, yapıcek, yapcek.
    Birinci çokluk kişi: Yapacağız (Yazıldığı gibi okunan ve yazıya bağlı kalınan söyleyiş), yapıcağız (Genel olarak kabul görmüş söyleyiş), yapıcaz, yapcaz, yapıcez, yapcez.
    İkinci çokluk kişi: Yapacaksınız (Yazıya bağlı kalınan söyleyiş), yapıcaksınız (Genel olarak kabul görmüş söyleyiş), yapcaynız, yapceyniz, yapceniz.
    Üçüncü çokluk: Yapacaklar (Yazıya bağlı söyleyiş), yapıcaklar (Genel olarak kabul görmüş söyleyiş), yapcaklar, yapıcekler, yapcekler.
    Söz gelecek zaman ekinden açılmışken bir noktayı da belirtemeden geçmeyelim. Kökü kalın ünlü olan fiile ince sıradan gelecek zaman eki getirmek, özellikle sanatçıların dilinde sık duyulan bir söyleyiş hâline geldi. Yapıceyiz, yapıciyiz, alıceyiz, alıciyiz, bakıceyiz, bakıciyiz, sunuceyiz sunuciyiz vb. Örneklerdeki y sesinin inceltici etkisini açıklamak kolay ama, kalın sıradan ünlü taşıyan bir fiil köküne ince sıradan ek getirmeyi açıklamak zordur. Belki bu da İstanbul ağzının bir başka çeşidi. Çünkü İstanbul Türkçesinin çeşitli ağızlarının olduğu öteden beri söylenip gelir.
    Söyleyişteki farklılık bölgesel veya kişiseldir. İlkemiz, imlâda birliği sağlamaktır. Söyleyişteki farklılık hoş görülebilir ama imlâdaki farklılık hoş görülmez.
    Ne
    Bir soru zamiri olan ne sözünün yeri gelmişken yukarıda işlediğimiz yapmak fiiliyle birlikte kullanılışını da ele alalım. Ne yapacağım biçiminde yazılan ve genel olarak ne yapıcağım biçiminde söylenen bu beş heceli söz, napcam biçiminde iki heceli söz hâline getirilebilmektedir. Dilcilikte gerileyici benzeşme diye bilinen bu ses olayında ne zamirinin ünlüsü aradaki ulamanın da yardımıyla na biçimine girmiştir. Aslında bu ulama ve gerileyici benzeşme ne kadar sözünde de vardır. Nabar (ne haber) gibi iyice çığırından çıkmış örnekler üzerinde durmak istemiyorum. Pek çok siyasîmiz, sendika ve oda başkanlarımız, devletin üst düzey yöneticilerinin dilinde na kadar’ı duymak mümkündür. Konuşmalar bu açıdan dinlendiğinde olayın çok yaygın olduğu görülecektir. Yukarıda olduğu gibi bu kullanımda da dikkatimizi na kadar, na pıcan, na piceyiz, na pceksin gibi söyleyişler çekmiyor veya bu söyleyişler bir yerde hoş görülüyor. Yazıya gelince, na pceksin diye söyleyen kimse, bereket ki bunu ne yapacaksın biçiminde yazıyor ve Türkçe söylendiği gibi yazılır diye iddia etmeye kalkmıyor.
    Anchorman
    İngilizceden dilimize geçmeye çalışan pek yeni örneklerden biri de anchorman. Okunuşu ise enkırmın. Televizyonda ankırmen, ankorman biçimlerinde telâffuz edildiğini duydum. İngiliz sözlüklerinde çeşitli anlamları bulunan bu kelimenin son anlamlarından biri de “Radyo ve televizyonlarda, gelişmeleri, olayları haber hâline getirip anlatan spiker, nakledici, hikâye edici.” Anlaşılan spiker’den farklı bir sunucu. Derleyip toparlayıp haber hâline getirme işi ağırlıkta; bu işle sorumlu görevli.
    Show televizyonunda görevli Reha Muhtar’a bir unvan olarak verildiğine göre olsa olsa haber merkezi müdürü diye karşılanabilir. Ancak bu söz, ulaşılması güç bir unvan, herkesin kolay kolay elde edemeyeceği bir aşama olarak takdim edildi. Reha Muhtar, bu unvanla övüldü. Alanı İngiliz dili olan hocalarımız ilgi duyar, bunu bize açıklarsa seviniriz. Bizim sözlüklerle sınırlı olan bilgimize göre, anchorman haber merkezi görevlisi veya müdürü demektir. Bu hususu ivedilikle açıklığa kavuşturmamız gerekir. Aksi hâlde her televizyonda ve radyoda yeni anchorman’lar türeyebilir ve bu sözün okunuşu, imlâsı yeni bir tartışma konusu olabilir.

  5. #5

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Çeşmigül, yavaş çekim, sörf yapmak, acil eylem plânı, program, İstanbul, rüzgâr, albüm üzerine.



    Çeşmigül
    Çeşmigül, artık pek duyulmayan bir kişi adı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ercüment Ekrem Talu’nun piyasaya çıkan Beyaz Şemsiyeli adlı romanında, bayan kahramanlardan birinin ismi olarak geçer. Yaklaşık 450 sayfa tutan, akıcı, sürükleyici, ders alınacak, ibret tablolarıyla dolu bir eser. Dönemin gelenek ve göreneklerini içine alan bir şaheser. Türkçesini geliştirmek isteyen herkesin okumasını önereceğim bir edebiyat ürünü. Bu övgüye değer romanın kahramanlarına verilen öteki adlar ise Şaziment, Şahende, Şekûre, Hamdune, Fercemal, Ebulhayr Efendi, Safinaz, Afeti, Şücaaddin, Affan vb. Yalnızca son kahramanın adına bakalım. Affan, kötü şeylerden kaçınan kimse anlamına gelen Arapça bir söz. Sıraladığımız öteki Arapça ve Farsça adların da bugün anlamları herkesçe bilinmez. Yazar, Çeşmigül’ü bir yerde metnin akışına göre kendisi şöyle tanımlıyor:
    Ben çeşmigülümü hakikaten nadide bir gül gibi ve kendi gözlerim gibi daima severim.” (s. 51)
    Farsça kurallara göre yapılmış bir tamlama olan Çeşm-i gül’ü, gül gözü veya gülün gözü diye Türkçeye aktarabiliriz. Aynı yapıda bir de bülbül gözü, veya bülbülün gözü anlamında çeşmibülbül sözümüz daha var. Ancak çeşmibülbül, bir kişi adı değildir. Cam işlemeciliğinde bir terimdir. Üzeri sarma çizgilerle, çiçek motifleriyle bezenmiş cam işi.
    Durup dururken Şaziment, Ebülhayr, Şekûr, Şekûre, Çeşmigül adları da nerden çıktı denebilir. Kişi adları ve soyadları Türk siyasetinde ve kültür hayatında önemli bir konudur. Bugünlerde kişi adları gündeme getirilmekte ve bazı yasal değişiklikler yapılacağı belirtilmektedir. Bu bakımdan konuya birazcık eğilmek, sorunu açıklığa kavuşturmak gerektiği kanaatindeyim. Kişi adlarımız başka milletlerde görülmeyen bir biçimde çeşitlilik arz eder. Çoğunlukla Arapça ve Farsça kökenli adların hâkim olduğu dilimizde, kökeni Kafkas dillerine dayanan adlarımız da az değildir. Çocuklarına koyacakları adların hiç kimsede olmasını istemeyen bazı aile bireylerinin uydurdukları adları da bunlara ekleyelim. Türkçe köklere ve eklere dayanan kişi adlarımız ise bunların arasında küçük bir yer tutar.
    Kişi adları bilinçli olarak önce Cumhuriyet Döneminde ele alınmıştır. Bir miktar Türkçe adın öne çıkmaya başladığı dönemdeki gelişme, toplumdaki bilinçsizlik yüzünden kısa sürede hızını kaybetmiştir.
    Konu ile ilgili olarak elimizdeki yayınlar sınırlıdır. Alanla ilgili yayınları Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden Saim Sakaoğlu Türk Ad Bilimi (I Giriş) adlı eserinde toplayarak değerlendirdi ve geçen yıl Türk Dil Kurumu yayınları arasında ortaya koydu. Söz konusu yayınlardan anlaşılacağı gibi adlarımızla ilgili, dönemlere göre bir sınıflandırma yapılamamış ve bu dönemlere ait malzeme bir araya getirilmemiştir. Açıklamalı Türkçe adlar kılavuzu henüz elimizde yoktur.
    Türk kişi adlarındaki değişiklikler, tutumlar, adlandırmayı etkileyen faktörler üzerinde de yeterli bilgimiz bulunmamaktadır. Birtakım değerlendirmeler yapmak için de gerekli yöntemleri geliştirememişiz. Aydil Erol tarafından hazırlanan, Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihî Örneklerle Adlarımız ismi altında 1992 yılında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsünce yayımlanan 468 sayfalık sözlükte, ad verme geleneğinde Macar Türkoloğu Lazslo Rasonyi’nin sınıflandırmasına dayanılarak bazı esaslar tespit edilmişse de, bu sınıflandırmalar malzemeye dayanmayan kişisel değerlendirmelerdir. Aydil Erol’un çalışması ise gerçekten bir emek ürünüdür ve zengin malzemeye dayanır. Bu sözlükte ayrıca konu ile ilgili geniş bir bibliyografya da bulunmaktadır.
    Kişi adlarının dönemlere göre tespiti yapılmadan ve bu konuda birtakım inceleme yöntemleri geliştirmeden beklenen sonuç elde edilemez. Dönemlerin tespiti ise söz konusu malzemenin derlenmesiyle mümkün olabilir. Kabaca, İslâmiyetten önceki kişi adları veya İslâmiyetten sonraki kişi adları diye iki dönem tespit edilebilir. Ama bu iki dönemle ilgili malzeme ortaya konduğunda görülecektir ki, kişi adları temas edilen komşu kültürler, coğrafî şartlar bakımından çok değişik özellikler içerir. İşe günümüzden hareket ederek başlamak da mümkündür. Cumhuriyet öncesi kişi adları ve cumhuriyet sonrası kişi adları. Günümüzde birtakım doğru kararlar vermek için bu son iki dönemi aydınlatacak çalışmalar öncelikle yapılmalıydı. Geç kalınmış ve ihmal edilmiş bu alanın literatürü takip edildiğinde görülecektir ki, cumhuriyetin ilk yıllarında, 1930’lu yıllarda bile Türkçe adlar henüz yeterince gündeme getirilememiştir. Türkçe adların hangileri olduğu bilinmemektedir. Yapı bakımından işlek olan Türkçede Duygu, Ezgi, Sevgi, Özlem, Özge, Sevinç, Turgay gibi yeni kişi adları dışında örnekler türetilememiştir. Millî devlet anlayışı içinde birçok alanda millîleşme gerçekleştirilmeye çalışılmış ve bu alanlarda başarı sağlanmış ise de, kişilere verilecek Türkçe adlar konusunda dikkate değer bir yol alınamamış ve bir bilinç oluşturulamamıştır. Besim Atalay, Hamit Zübeyr Koşay, gibi bilginlerin Türk kişi adlarıyla ilgili sınırlı çalışmaları da derde deva olmamıştır.1934 yılında çıkarılmış olan Soyadı Kanunu Türklerin ilk adlarını dışarıda bırakarak soyadlara bir düzen getirmiştir. Günümüzde soyadları ile ilgili bir sorun yoktur. Çıkartılmak istenen sorun ise kişilerin ilk adlarıyla ilgilidir. Uzunca bir zamandan beri bazı aileler, çoğu Arapçadan, Farsçadan bozulmuş, birtakım ses değişikliklerine uğramış adları çocuklarına vermek istemektedirler. Toplumda yadırganan ve ilk anda dikkat çeken bu tür adlar çoğu zaman çocuğun geleceğini etkileyebilmektedir. Elde, çocuklarımıza vereceğimiz adları içeren bir kılavuz bulunmadığından ad verme işi ülkemizde tamamen bir kargaşa içindedir. Adı Maşallah olup da belli bir yaşa geldiğinde bu adı Fatih’e, Kenan’a çeviren kimselere tanık olmuşumdur. Telâffuzları ve yazılışları zor, halk ağzında yapısı bozulmuş birtakım Arapça, Farsça isimleri çocuklarına ad koyanlar, okul çağında ve daha sonraki hayatında çocuğun ne gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağı üzerinde durmazlar. Dânâ’yı, dana; Rânâ’yı, rane diye kısa okuyanlara çok rastlamışızdır. Ünlü yazarımız Sait Faik Abasıyanık adını bile çok kimse yanlış telâffuz eder. Sait sözünün ikinci hecesi, Faik sözünün ilk hecesi uzundur. Nüfus müdürlüklerinde bu tür Arapça ve Farsça kökenli yabancı isimlerin yanlış yazılışlarıyla ilgili elimizde yığınla örnek vardır. Bin yıl Arap ve Fars kültürüyle yoğrulan bir toplumun bireyleriyiz. O dillerde yazılmış eserleri çevirip okumuşuz; dolayısıyla bu doğu dillerinin kelimelerinden, eklerinden, hatta dil kurallarından kurtulamamışız. Aynı durum bu yabancı adlarda da yaşanmıştır. Yukarıda örneklerini verdiğim Türk romanında da görüleceği üzere cumhuriyetin ilân edilmesinden ve millî devlet anlayışının hâkim kılınmaya başlanmasından sonraki yıllarda bile bu tür adlardan vazgeçilememiştir. Belki o yıllarda okullarda okutulan Arapça ve Farsça derslerinden edinilen bilgilerle bu adların anlamları biliniyordu. Cumhuriyetin ilânından sonra, konan ilkeler çerçevesinde Türkçe adların öne çıkması gerekirdi.
    Kişi adlarının gündeme geldiği bugünlerde ortaya çıkan hareketlilik çerçevesinde Türkçe adların da söz konusu olması, telâffuzu zor adlardan doğan sorunların ele alınması, birtakım ses değişikliklerine uğrayan adların işlenerek asıl yapılarının ne olduğunun ortaya konulması, bazı ailelerin isteklerindeki yanılmaların açıklanması ve konunun bilimsel bir temele oturtulması gerekir. Böyle bir çalışma, karar merciinde olanlara da ışık tutar.
    Yavaş çekim, sörf yapmak
    Zaman zaman müzik terimlerinden veya spor terimlerinden yararlanılarak dilde değişik söyleyişlerle düşünceler dile getirilir. Örnek olarak dört dörtlük, bir müzik terimi iken bir başarıyı, mükemmelliği veya üstünlüğü dört dörtlük sözü ile anlatmaktayız. Spor sözleri olan pas vermek ve sörf yapmak da bu yolla kullanıma girdi. Sörf yapmak bugün bilgisayarda bir terim olarak kullanılmaktadır.Benzeri bir sözü de 16.11.2002 günü TRT 1’de, saat 08.05’te yapılan bir yayında duydum. Söz konusu kelime yavaş çekimde yaşamak biçiminde geçti. Bu örneği de yayın dilinin terimlerinden yararlanılarak yapılan farklı bir kullanım olarak kaydedebiliriz. Aslında bu tür sözler dilin durağan olmadığını, canlı ve değişken olduğunu gösteren ilgi çekici örneklerdir. Bu tür örnekler toplanıp bir araştırma konusu hâline getirilebilir.
    Acil eylem plânı
    58. Hükûmetin ortaya koyduğu acil eylem plânı adında geçen acil sözü çok bilinen bir kelime olmasına rağmen, bunun ilk hecesi bazen kısa söylenmektedir. İşin daha kötüsü kelimenin vurgusunun ikinci hecede olmasına karşılık, vurgu ilk heceye kaydırılıyor. Işık TV’de, Muhabir Salih Cemal Nayman’ın verdiği haberde acil kelimesinin ilk hecesi yanlış olarak vurgulu söyleniyordu. Okullarımızda eğitimi yapılmadığı ve kısaca Türkçede vurgu son hecededir diyip geçildiği için bu tür söyleyiş hatalarına sık rastlanmaktadır. Oysa konu bu kadar basit değildir. Bir örnekle yetinelim. Hüküm kelimesinin ikinci hecesi vurguludur. Bu söz etmek yardımcı fiiliyle kullanıldığında hükmetmek biçimini alır, bitişik yazılır ve bu durumda vurgu ilk heceye kayar. Bunu hüküm etmek biçiminde yazamayız ve hüküm kelimesinin ikinci hecesini bu kullanımda vurgulayamayız.
    Program, İstanbul, rüzgâr, albüm
    Fransızcadan dilimize geçen program sözü dikkat edilirse pırogram, porogram, porgram, puroğram, pıroğram biçimlerinde değişik telâffuz edilmektedir. Kelime başında çift ünsüzün Türkçede bulunmayışı pırogram okunuşuna haklı bir sebep olarak gösterilebilir. Ancak bu özelliği geleneksel imlâya bağlı kalarak yazıya yansıtmayız. Yeni harflere geçildiği 1928 yılından sonra başlayan süreçte imlâda hâkim düşünce sesçil yani fonetik imlâ yönündeydi. Zamanla teamülden yani alışılmışlıktan ileri gelen imlâ tutumu da etkili oldu. 70 yıllık bu inişli çıkışlı yolda şimdi bir düzen tutturulmaya çalışılmaktadır Türk Dil Kurumunca çıkartılan ve Millî Eğitim Bakanlığınca da kabul edilen 1996 tarihli İmlâ Kılavuzu’ndan sonra bazı küçük düzeltmeler ve eklemelerle ortaya konan 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu ile yazıya bir birlik getirilmeye çalışılmıştır. Ancak şikâyetler durulmamıştır. Ülkemizde bu tür şikâyetlerin özellikle siyasî değişiklikler sırasında daha sık ortaya gelmesi ilgi çekicidir. 70 yıl boyunda imlâya yapılan müdahaleler ve bu konuda yazılan haklı veya haksız eleştiriler bir araya getirilse, birkaç ciltlik eser ortaya çıkar. Konuya yakın veya uzak pek çok kimse, çok değişik görüşler ortaya atmışlardır. Maalesef bu süreç içinde, yapılan eleştirilere uyulup yanlış uygulamalara gidilmiştir ve daha sonraki yıllarda bunları düzeltmek de mümkün olamamıştır. Tarihî değeri olması bakımından bir örnek verelim:
    1943 yılının 24 Nisanında, Tan gazetesinde ünlü yazar Refik Halid Karay’ın baş yazısı imlâ konusuna ayrılmış. İkinci isminin son sesini d ile yazan Refik Halid Karay şöyle diyor:
    Bir yazımda hepimizin konuşurken kalın yani noktasız I ile “Istanbul”, hattâ n yerine m koyup “Istambul” dediğimiz kelimenin niçin imlâda İ aldığına akıl erdiremediğimi söylediğim zaman bana hak verenler olmuştu. Zaten yabancı dillerde majüskül İ’ye nokta konmaz. Bu kelime ise -sayın hakkı tarık us ayırdedilirse- ancak majüskülle yazılacağından bizim telâffuzumuz firenk imlâsına da uygun düşer. Sonra yine bir “rüzgâr”dır tutturmuşuz. Anadan, babadan, dededen, edebiyat derslerinden bildiğimize göre ona noktasız u ile “ruzgâr” deriz. Bu yaşıma geldim, daha hiç kimse karşıma çıkıp da dudaklarını zorla büzerek, ıkına sıkına “bugün hava rüzgârlı” demedi, demez, diyemez de. Arapçası “tuhef” olan kelimeyi de çoğumuz "tahaf" telâffuz eder “tuhaf”ı yalnız "tuhafiye" sözünde kullanırız. Şimdi nedense “tuhaf” yazıyoruz ama bizler yine “tahaf” okuyur “tahaflık etme!”, “tahaf şey” diyoruz, gerçekten tahaf şey.
    Ya Fransızların “album” imlâsına kapılıp o canım “albom”u bilgisizlikten “albüm” yapışımıza, İmlâ Kılavuzu’na da bu şekilde geçirişimize ne demeli? Şüphe yok ki yine bu şekilde yazılan kelimeleri “ültimatom” ve “serom” okuduğumuz gibi “albom” demek hem Fransızın söyleyişine, hem de Türk dili kuralına daha uygundur. Yine bilgisizler Fransızcadaki “parfum” imlâlı kelimenin o lisanın icabı olarak “parfön” okunduğunu sezemediklerinden bu sözü de büzerek “parfüm” diye telâffuz ediyorlar, hattâ yazıyorlar. Dile soktuğumuz şu ezilip büzülme, lüzumsuzca inceleştirme merakı, bütün o “rüzgâr”lar, “albüm”ler ve “parfüm”ler bir cins dil züppeliğine benzediği için bütün züppelikler gibi sinire dokunmaktadır.
    “Her şey bitti, bir leğen örtüsü eksik kaldı” dememeli. Ne kadar küçük de olsa bir kusurun düzeltilmesi daha büyüklerinin de gözden geçirilmesine yol açar.
    R. H. Karay’ın yazısı, bugün pek kullanmadığımız için söz hazinemizden silinen ve son paragrafta açıklamasıyla yer alan “Her şey bitti, bir leğen örtüsü eksik kaldı” sözü ile bitmektedir.
    Harf ve Dil İnkılâplarından sonra ortaya çıkan yeni Türk harfleriyle yazılmış Türkçenin imlâsı, yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi 70 yıl boyunca eleştirilmiştir. 70 yılda Türkçenin imlâsı istenilen düzeye gelememişse, bu tür eleştirilerin düzen tutturamamakta etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu yazarlar, bu eleştiriciler dönemin sayılı kişileriydi. R. H. Karay söz konusu sayılı yazarların başında geliyordu. Bu bakımdan onların ortaya attığı görüşler yabana atılamazdı.
    R. H. Karay yazısında bugün İstanbul diye yazdığımız ve okuduğumuz il adının Istanbul olması gerektiğini savunuyor. Oysa bu ilin adı 1928’de yayımlanan ilk İmlâ Lûgati'nde İstanbul biçimindedir. Bu özel ad, onun önerdiği gibi bir ara Istanbul biçiminde yazıldı (bk. 1965 tarihli İmlâ Kılavuzu) ve sonra tekrar İstanbul imlâsına dönüldü.
    R. H. Karay, yabancı diller diye adlandırdığı batı dillerinde büyük harfler arasında İ bulunmadığını göstererek İstanbul’un da Istanbul yazılmasını isterken ileri sürdüğü dayanak, görüldüğü gibi batılıların imlâ düzenidir. 70 yıl boyunca Türk aydını bilinçsizce bu tutum içinde olmuş, Türkçe kelimeleri yazarken örnek olarak batılı kelimelerin imlâsını esas almak istemiştir.
    Ruzgâr, rûzgâr biçimindeki yazılış da zamanla terk edildi ve rüzgâr imlâsında karar kılındı. Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda gâr hecesi düzeltme işaretiyle gösterildiği hâlde, bugün pek çok kimse bu kelimeyi rüzgar biçiminde yazmaktadır.
    Fransızcadan Türkçeye geçen albüm örneği de 1928’den beri aynı imlâ ile yazılmaktadır. Bu kelimenin imlâsı benzeri eleştirilere rağmen değişmemiştir.
    Yazıdaki ilgi çekici bir nokta da kişi adlarının küçük harfle başlatılması yanında Frenk kelimesinin Fırenk biçiminde yazılmasıdır. Maalesef kelime başındaki bu çift ünsüzün açılıp araya bir dar ünlünün konması daha sonraki yıllarda terk edilmiştir.
    70 yıl boyunca bu tür ayrıntılarla uğraşırken bugün yepyeni bir durum ortaya çıkmıştır. Türk aydını, Türk basını artık, hafif, yağsız anlamındaki layt kelimesini okuduğu gibi yazmıyor. İngilizce imlâsını koruyarak light biçiminde yazıyor. Gelinen bu nokta ne hikmetse kimseyi rahatsız etmiyor.

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Açış konuşması, açılış konuşması, altını çizmek, telekonferans, bakış atmak üzerine.

    Açış konuşması, açılış konuşması


    Konferans, açık oturum veya bilgi şöleni türündeki toplantılarda konuşmacıların adlarını ve konuşacakları saatleri gösteren programların başında, bazen açış konuşması
    bazen de açılış konuşması başlığı yer alır. Bu bölümde cumhurbaşkanı, bakan, vali, rektör veya üst düzey bir veya birkaç görevlinin adı bulunur.
    Bu başlık 6.12.1993 tarihinde düzenlenen XI. Vakıf Haftası Genel Programında açılış konuşması,
    Türk Ocakları Genel Merkezinin 2 Haziran 2001’de yaptığı bilgi şöleninin programında ise açış konuşması biçimindedir. Son olarak kısa adı TÖMER olan Türkçe Öğretim Merkezinin düzenlediği panelin programında ise açılış konuşması tercih edilmiş. Bu tür çelişkili örnekleri artırabiliriz. Elime geçen her programda bu çelişkili durumu görür, bu arada açılış konuşması başlığının daha sık kullanıldığına tanık olurum.
    Açış
    biçimi açmak fiiline, açılış ise, açılmak fiiline dayanır. Bunlardan açmak etken (aktif), açılmak edilgen (pasif) biçimdir. Buna bağlı olarak açış konuşması, açılış konuşması’ndan yalnızca -ıl edilgen eki dolayısıyla ayrılmaktadır. Bu durumda acaba bir toplantıyı açmak üzere konuşma yapmak etken mi, yoksa edilgen bir bir eylem mi? Konuşmasını yapacak kişi veya kişiler belli olduğuna göre bu eylem etkendir. İşi yapan öznenin adı programda yer alıyor. Örnek olarak, TÖMER’in düzenlediği panelde, bu başlık altında ilk konuşmayı yapan Rektör Prof. Dr. Nusret Aras’tır. Bu durumu dile getirmek istediğimizde “Nusret Aras, toplantının açış konuşmasını yapacak” veya “Açış konuşmasını Nusret Aras yapacakcümlelerini kurarız. Nusret Aras açılış konuşmasını yapacak” biçimindeki bir cümle anlama uygun düşmez. Paneli önceleri biri açmamış. Bu panelde Nusret Aras, duygularını belirten bir konuşma yapıyor, başarılar diliyor ve öteki konuşmacılara bir tür yol veriyor. Böyle düşünüp değerlendirdiğimizde açış konuşması, böyle bir başlığa dil bilgisi kuralları bakımından daha uygun düşer.
    Bu çerçevede açılış’ın da kullanıldığı yer vardır. Panelin açılışında bir şiir okundu örneğinde olduğu gibi işin kimler tarafından yapıldığı söz konusu olmadığı durumda açılış, doğal olarak bu tür bir anlatımda yer alır. Panelin açışında bir şiir okundu denmez. Açılışta eski bir arkadaşıma rastladım da denir. Bu örneklerde toplantıyı açan veya açanlar anlatımın dışında kalmıştır.
    Bu değerlendirmeyi esas alarak program listelerine açılış konuşması değil de açış konuşması yazmanın daha uygun olacağı kanısındayım. Bu tamlamada açış konuşmasını yapacak kişi veya kişiler bellidir.
    Altını çizmek
    Anlatımı daraltan, fakirleştiren ve kısırlaştıran örneklerden biri de altını çizmek deyimidir. Eski tabiriyle dillere pelesenk olan yani dile dolanan, dilden düşmeyen altını çizmek
    deyimi öteki karşılıklarını, yakın anlamlı biçimlerini dilin dışına itmiştir. Altını çizmek yeni bir sözdür. Önemle üzerinde durmak, önemle belirtmek, vurgulamak, vurgulayarak belirtmek, dikkati çekmek gibi karşılıkların yerine bugün bir tek bu söz kullanılıyor. Eskiden bu kavram için dilde tebarüz etmek, ehemmiyetle ifade etmek, nazar-ı ehemmiyete almak gibi karşılıklar vardı. Bunların yerini Türkçe karşılıkları aldı diye sevinirken şimdi anlatımlarımızda altını çizmek ile sınırlı kalmış olmamız insanı düşündürüyor.
    Ne zamandan beri altını çizmek deyimi kullanılıyor, bu söz Türkçeye ne zaman geçmiş diye sözlükleri taradım. İkinci baskısı 1890’da yayımlanmış olan ve Prof. Dr. Recep Toparlı tarafından gün ışına çıkarılıp yayımlanan Ahmet Vefik Paşa’nın Lehce-i Osmanî adlı eserinde altını çizmek yer almamıştır. 1900 yılında çıkmış olan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî adlı sözlüğünde de bu söz bulunmamaktadır. Daha sonraki yıllarda Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan 1974 tarihli Türkçe Sözlük’te de altını çizmek fiiline rastlanmaz. Mustafa Nihat Özön’ün 1967 yılında çıkan Resimli Türk Dili Sözlüğü’nde de bu söz bulunmamaktadır. Anlaşılan altını çizmek deyimi son olarak 20 - 25 yıl içinde yayımlanan Türkçe sözlüklerde ve deyim sözlüklerinde yer almış. Öyleyse dilimize dolanan bu altını çizmek durup dururken nerden çıktı ve nasıl bu kadar yayıldı?
    Altını çizmek İngilizceden çeviri olup
    underline (andırlayn)fiilinin karşılığıdır. İngilizcede underline hem isim hem de fiil olarak kullanılır. Bir kelimenin veya cümlenin altına çizilen çizgi anlamında isim olarak geçen underline, fiil olarak bir sözün altına çizgi çizmek anlamına da gelir. Bu anlamların yanı sıra underline mecazen, bir hususu önemle belirtmek anlamında da kullanılır.
    Çeviri eserler, dizi filmler aracılığı ile Tü
    rkçeye geçen altını çizmek, TRT dâhil olmak üzere bütün radyo ve televizyonlarda bıktıracak bir biçimde sık kullanılmaktadır. En çok da haber programlarında duyulan altını çizmek bazen bir iki dakikalık haber içinde birkaç kez tekrar edilebiliyor, özellikle devlet adamlarının dilinden düşmüyor. Herkes kendince önemli olan bir şeyin altını çizip duruyor. Bu durumu, anlatımı zengin kılma, tekrara düşmeme gibi bir kaygının yitirilmiş olmasıyla açıklayabiliriz.
    Üst ile alt maddeleri içinde toplanmış olan deyimler anlam açısından ele alınacak olursa, Türkçede, olumlu anlam taşıyan deyimlerin daha çok üst’te toplanmış olduğu görülür. Alt sözü altında kalmak, altından Çapanoğlu çıkmak, alt etmek, altını üstüne getirmek, , altına yatmak, altını pislemek, altını ıslatmak gibi daha başka deyimlerde görülür. Alt maddesi içindeki sözler daha çok olumsuz, hoş olmayan anlamlarda kullanılmıştır.
    Altını çizmek çeviri bir sözdür, öyle ise kullanılmasın” demek istemiyoruz. Bu söz dile girdiğine göre doğal olarak kullanılacaktır. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz konu, anlatımın yalnızca bu sözle sınırlı kalmış olmasıdır. Aynı kavramı karşılayan vurgulamak, önemle belirtmek, önemle üzerinde durmak gibi öteki sözlere de yer verilmesi, anlatımın zenginleştirilmesi gerekir. Son dönemlerde sloganlaşmış sözlerle konuşuluyor. Bu tür moda sözler açısından anlatımlar incelenecek olursa, olayın ürkütücü bir boyutta olduğu görülecektir. Bu durumun biraz da rahat konuşamamadan, kelime seçiminde aşırı bir titizlik göstermeden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zengin bir edebiyata ve köklü bir dile sahip olan Türkçeyi bu kadar sınırlı bir anlatım içine sıkıştırmak gerçekten haksızlıktır. Türk aydınının bu kısıtlı anlatımı aşması için bilgilendirilmesi gerekir.
    Telekonferas
    Herhangi bir karşılık önerilmediği için telekonferas sözü son yıllarda dile yerleşti. Yunanca kökenli olan tele- ön ekiyle kurulmuş olan bu kelime Türkçeye giren ilk tele-‘li kelime değildir. Yaklaşık yüz yıldan fazla bir zamandan beri tele- ön ekini taşıyan Fransızca kökenli kelimeler teknik alanlardaki gelişmelere bağlı olarak Türkçeye girmektedir. Geçen yüzyılın başında yayımlanan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî adlı eserinde tele-‘li şu kelimeler yer almıştır: telegraf, teleskop, telegrafi, telegrafname, telegrafhane, telegrafçılık, telegrafcı, telefon. Görüldüğü gibi telgraf değil, telegraf. Şemsettin Sami, sözlüğünde ikinci e ünlüsünü üstün işaretliyle özel olarak gösteriyor ve tele- ön ekini koruyor. Bu sözlükten önce yayımlanmış olan Lehce-i Osmanî’de ise yalnızca telegraf kelimesi yer almaktadır.
    Günümüz Türkçe sözlüklerinde ise, dildeki türevleriyle birlikte tele- ön ekini taşıyan kelimelerin sayısı artmıştır. Bazı örneklerde tele- ön ekinin ikinci ünlüsü olan e düşürülmüştür. Söz konusu kelimeleri şöylece sıralayabiliriz: teleferik, telefilm, telefon, telefoncu, telefonculuk, telefon direği, telefon etmek, telefon hattı, telefon kabini, telefon kartı, telefon kulübesi, telefonlaşmak, telefonometre, telefon rehberi, telefon santrali, telefon teli, telefoto, telefotografi, telejenik, telekart, telekinezi, telekomünikasyon, teleks, teleksçi, telem, telemetre, teleobjektif, teleoloji, teleolojik, telepati, telepatik, teleradyo, telesekreter, telesiyej, teleskop, teleskopik, teletekst, televizyon, televizyoncu, televizyonculuk, televizyon dizisi, televizyon filmi, televizyon oyunu, televizyon piyesi, televizyon yayını, telgraf, telgraf çekmek, telgrafçı, telgraf çiçeği, telgraf direği, telgrafhane, telgraf teli.
    Bunlara teletekst (teletext) karşılığı önerilmiş olan telemetin, telgraf karşılığı telyazı örneklerini de katabiliriz. Bu arada telemetin ve telyazı örneklerinde olduğu gibi toplum olarak boş durmayıp telekız sözünü de türettiğimizi hatırlatıp bunu yukarıdaki örneklere ekleyebiliriz.
    Getirildiği kelimeye “uzak, uzaktan, ırak, ıraktan” anlamları katan tele- ön eki uzamak fiilinin kökü olan uz’dan yararlanılarak karşılanmaya çalışılmış ise de, batı kökenli kelimelerin ağır baskısı ve toplumun bu tür kelimelere olan eğilimi sebebiyle başarı sağlanamamıştır. Örnek olarak uzaktan iletişim veya uzaktan haberleşme anlamındaki telecommunication için önerilmiş olan uziletişim ilgi görmemiş, bunun yerine yeni karşılık aranmıştır. Önceleri yalnızca iletişim ile karşılanan telekomünikasyon’a zamanla yeni bir karşılık daha bulunmuş, bu kez de bildirişim sözü ortaya atılmıştır. Bir fakülte adında yaşayan iletişim sözünün yanında, batıdan aldığımız telekomünikasyon ile birlikte bir kavram dört karşılıkla adlandırılmıştır. Bu dört söz de Türkçe sözlüklerde yer almıştır. Yeni türetilmiş olan bildirişim sözü iletişim’e göre biraz daha öne çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Bu arada telekomünisyon kelimesinin söyleme ve yazma açısından bir güçlüğü olduğunu da hatırlatalım. Bu terim bugün yaygın olarak telekominikasyon olarak yanlış yazılıp telâffuz edilmektedir.
    Karşılık önerilmiş bir başka
    tele-’li kelime teleks’tir. Bunun için gösterilmiş olan uzyazım benimsenmemiştir. Bilindiği gibi yazım o yıllarda imlâ karşılığı olarak önerilmişti. Bunun gibi telem karşılığı olarak ileri sürülmüş olan uzyazar önerisi de dilde tutunmamıştır. Telepati için gösterilen uzaduyum örneği de yayılmamıştır. Uzaduyum terimindeki uza, uzamak fiilinin köküdür. Fiilin bu biçimde bir isimle kelime oluşturması dil bilgisi kurallarına uymaz. Uz ile kurulmuş bir başka terim uzadevim’dir. Nesnelere dokunulmadığı hâlde onların hareket edişini anlatan telekinezi sözünün karşılığı olarak ileri sürülmüş olan uzadevim benimsenmemiştir. Bir başka örnek telyazar’dır. Bu da ötekiler gibi türetildiği dönem içinde ilgi görmemiştir. Görüldüğü gibi Türkçede bir ön ek yaratmakta, batıdaki biçimlere ve yapılara uygun olarak Türkçe köklerden terim türetmekte başarılı olunamamıştır. Bu durumun Türkçenin yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
    Tele- ön ekinin ırak kelimesiyle karşılandığını da görmekteyiz. Teleskop için önerilmiş olan ırakgörür yapı olarak kurallıdır. Ancak ırakgörür Farsçadan dilimize geçmiş olan dürbün için de önerilmişti. Türkçe Sözlük’te teleskop için verilmiş olan tanımda ırakgörür karşılık olarak gösterilmiştir. Irakgörür maddesini açıp baktığımızda bunun önüne yalnızca dürbün ve teleskop kelimelerinin konulduğunu görürüz. Bu durumda ırakgörür iki ayrı terim için karşılık olmuştur. Terimlerin anlamlarının sınırlı olduğu göz önüne alındığında her kavramın mutlaka ayrı ayrı karşılıklarının bulunması gerektiği daha iyi anlaşılır. Ne yazık ki ırakgörür gibi yapıca doğru olan bu söz de dilde yerini bulamamış, teleskop varlığını sürdürmüştür. Bu gelişmede, sözün batı kaynaklı olmasının büyük etkisi olduğunu hatırlatmamız gerekir.
    Fotoğrafçılıkta geçen
    teleobjektif için uzak odaklı mercek sözünün kullanılmasının yerinde olacağı kanısındayım. Bunun gibi teleferik için asılı araç da uygun bir karşılıktır. Her iki terimde de çeviri yoluna gidilmemiş, aracın işlevi esas alınmıştır. Asılı araç, bugünlerde gelişmesini izlediğimiz cep (cep telefonu) örneğinde olduğu gibi zamanla tek başına asılı biçiminde dile yerleşebilir. -lı sıfat ekinin yapım eki gibi Türkçede kullanılmasının tatlı sözünde olduğu gibi pek çok örnekleri vardır. Böylece Asılıya bindim, asılıdan güzel manzaralar seyrettim biçimindeki kullanımlar dil bilgisi kuralları ile bağdaşır.
    Bütün bu açıklamaların uygulamaya konulması yapılamayacak iş değil. Ancak önce o bilinçli toplumu, diline saygılı bilim adamını hazırlamamız gerekir. Üzülerek belirteyim ki bu özellik Atatürk dönemi gençliğinde belirdi ve bu ışık daha sonra giderek sönmeye yüz tuttu. Bana göre sorunumuz, bilime, uzmanlığa kulak vermememiz, dilin öne
    mini kavrayamamış olmamız ile ilgilidir. Bunun gerçekleşeceği yer de okuldur. Bu bakımdan öğretmenlerin doğru bilgilerle donatılmasına, sorunlara yönlendirilmesine ve bilinçli bir toplumun kurulmasına acilen ihtiyaç vardır.
    Sözü telekonferans’tan açtım. Konu ile ilgili bazı açıklamalar yapma ihtiyacı duyduğum için sözü uzattım. Telekonferans da öteki örneklerde görüldüğü gibi tele- ön ekiyle kurulmuştur. Öteki örneklerdeki olumsuz durumları göz önüne alarak ve bu kalıba bağlı kalmadan telekonferans’a bir karşılık önermeliyiz. Bu ara dilimizde sık kullanılmaya başlanan görüntülü basın örneğine bakıp telekonferas için de görüntülü konferans terimi ileri sürülebilir. “Neden konferans’a bu terimde yer veriliyor?” diye bir soru sorulabilir. Bunun için konferans’ın artık dilden kolay kolay çıkarılamayacak kadar yerleşmiş olduğu biçiminde bir savunma yapılabilir. Bu söz için başka öneriler ileri süren olursa ve öneriler Türk Dil Kurumuna bildirilirse yazımızda değerlendirir, tartışmaya açarız.
    Bakış atmak
    Osmanlı Tür
    kçesinde atf-ı nazar biçiminde Farsça kurallara göre türetilmiş bir tamlama vardır. Bu tamlama ile birlikte etmek fiili kullanılmış ve kelimenin çekimi sağlanmıştır. Genel olarak “bakmak” demek olan bu söz “kısa bir süre bakmak” anlamında da kullanılmıştır. Cumhuriyet Dönemi romancıları bunu bir bakış atmak biçiminde Türkçe sözlerle karşılayıp kullanmışlardır. Show televizyonunda 15.02.2002 günü saat 21.00’de ekrana getirilen Elli Yedinci Yolcu adlı filmde bu söz bakış fırlatmak biçiminde geçti. Göz atmak, şöyle bir göz atmak veya Cumhuriyet Dönemi yazarlarının kullandığı gibi bir bakış atmak varken, insanların aklına bakış fırlatmak fiilinin nasıl geldiği düşündürücüdür. Yarın biri de bakış savurmak diyebilir. Sözlükleri taradım bakış fırlatmak sözüne rastlayamadım.
    Türkçeleştirme çalışmalarında yaşadığımız sorunlardan biri de bu tür örneklerle ilgilidir. Bir deyimin hangi kelimelerden oluştuğu bilinmediği için benzeri kişisel deyimler dilde ulu orta kullanılıyor.

  7. #7

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Açış konuşması, açılış konuşması, altını çizmek, telekonferans, bakış atmak &#252;zerine.







    Açış konuşması, açılış konuşması



    Konferans, açık oturum veya bilgi şöleni t&#252;r&#252;ndeki toplantılarda konuşmacıların adlarını ve konuşacakları saatleri gösteren programların başında, bazen açış konuşması
    bazen de açılış konuşması başlığı yer alır. Bu böl&#252;mde cumhurbaşkanı, bakan, vali, rektör veya &#252;st d&#252;zey bir veya birkaç görevlinin adı bulunur.
    Bu başlık 6.12.1993 tarihinde d&#252;zenlenen XI. Vakıf Haftası Genel Programında açılış konuşması,
    T&#252;rk Ocakları Genel Merkezinin 2 Haziran 2001’de yaptığı bilgi şöleninin programında ise açış konuşması biçimindedir. Son olarak kısa adı T&#214;MER olan T&#252;rkçe &#214;ğretim Merkezinin d&#252;zenlediği panelin programında ise açılış konuşması tercih edilmiş. Bu t&#252;r çelişkili örnekleri artırabiliriz. Elime geçen her programda bu çelişkili durumu gör&#252;r, bu arada açılış konuşması başlığının daha sık kullanıldığına tanık olurum.
    Açış
    biçimi açmak fiiline, açılış ise, açılmak fiiline dayanır. Bunlardan açmak etken (aktif), açılmak edilgen (pasif) biçimdir. Buna bağlı olarak açış konuşması, açılış konuşması’ndan yalnızca -ıl edilgen eki dolayısıyla ayrılmaktadır. Bu durumda acaba bir toplantıyı açmak &#252;zere konuşma yapmak etken mi, yoksa edilgen bir bir eylem mi? Konuşmasını yapacak kişi veya kişiler belli olduğuna göre bu eylem etkendir. İşi yapan öznenin adı programda yer alıyor. &#214;rnek olarak, T&#214;MER’in d&#252;zenlediği panelde, bu başlık altında ilk konuşmayı yapan Rektör Prof. Dr. Nusret Aras’tır. Bu durumu dile getirmek istediğimizde “Nusret Aras, toplantının açış konuşmasını yapacak” veya “Açış konuşmasını Nusret Aras yapacakc&#252;mlelerini kurarız. Nusret Aras açılış konuşmasını yapacak” biçimindeki bir c&#252;mle anlama uygun d&#252;şmez. Paneli önceleri biri açmamış. Bu panelde Nusret Aras, duygularını belirten bir konuşma yapıyor, başarılar diliyor ve öteki konuşmacılara bir t&#252;r yol veriyor. Böyle d&#252;ş&#252;n&#252;p değerlendirdiğimizde açış konuşması, böyle bir başlığa dil bilgisi kuralları bakımından daha uygun d&#252;şer.
    Bu çerçevede açılış’ın da kullanıldığı yer vardır. Panelin açılışında bir şiir okundu örneğinde olduğu gibi işin kimler tarafından yapıldığı söz konusu olmadığı durumda açılış, doğal olarak bu t&#252;r bir anlatımda yer alır. Panelin açışında bir şiir okundu denmez. Açılışta eski bir arkadaşıma rastladım da denir. Bu örneklerde toplantıyı açan veya açanlar anlatımın dışında kalmıştır.
    Bu değerlendirmeyi esas alarak program listelerine açılış konuşması değil de açış konuşması yazmanın daha uygun olacağı kanısındayım. Bu tamlamada açış konuşmasını yapacak kişi veya kişiler bellidir.
    Altını çizmek
    Anlatımı daraltan, fakirleştiren ve kısırlaştıran örneklerden biri de altını çizmek deyimidir. Eski tabiriyle dillere pelesenk olan yani dile dolanan, dilden d&#252;şmeyen altını çizmek
    deyimi öteki karşılıklarını, yakın anlamlı biçimlerini dilin dışına itmiştir. Altını çizmek yeni bir sözd&#252;r. &#214;nemle &#252;zerinde durmak, önemle belirtmek, vurgulamak, vurgulayarak belirtmek, dikkati çekmek gibi karşılıkların yerine bug&#252;n bir tek bu söz kullanılıyor. Eskiden bu kavram için dilde tebar&#252;z etmek, ehemmiyetle ifade etmek, nazar-ı ehemmiyete almak gibi karşılıklar vardı. Bunların yerini T&#252;rkçe karşılıkları aldı diye sevinirken şimdi anlatımlarımızda altını çizmek ile sınırlı kalmış olmamız insanı d&#252;ş&#252;nd&#252;r&#252;yor.
    Ne zamandan beri altını çizmek deyimi kullanılıyor, bu söz T&#252;rkçeye ne zaman geçmiş diye sözl&#252;kleri taradım. İkinci baskısı 1890’da yayımlanmış olan ve Prof. Dr. Recep Toparlı tarafından g&#252;n ışına çıkarılıp yayımlanan Ahmet Vefik Paşa’nın Lehce-i Osman&#238; adlı eserinde altını çizmek yer almamıştır. 1900 yılında çıkmış olan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı T&#252;rk&#238; adlı sözl&#252;ğ&#252;nde de bu söz bulunmamaktadır. Daha sonraki yıllarda T&#252;rk Dil Kurumunca yayımlanmış olan 1974 tarihli T&#252;rkçe Sözl&#252;k’te de altını çizmek fiiline rastlanmaz. Mustafa Nihat &#214;zön’&#252;n 1967 yılında çıkan Resimli T&#252;rk Dili Sözl&#252;ğ&#252;’nde de bu söz bulunmamaktadır. Anlaşılan altını çizmek deyimi son olarak 20 - 25 yıl içinde yayımlanan T&#252;rkçe sözl&#252;klerde ve deyim sözl&#252;klerinde yer almış. &#214;yleyse dilimize dolanan bu altını çizmek durup dururken nerden çıktı ve nasıl bu kadar yayıldı?
    Altını çizmek İngilizceden çeviri olup
    underline (andırlayn)fiilinin karşılığıdır. İngilizcede underline hem isim hem de fiil olarak kullanılır. Bir kelimenin veya c&#252;mlenin altına çizilen çizgi anlamında isim olarak geçen underline, fiil olarak bir söz&#252;n altına çizgi çizmek anlamına da gelir. Bu anlamların yanı sıra underline mecazen, bir hususu önemle belirtmek anlamında da kullanılır.
    &#199;eviri eserler, dizi filmler aracılığı ile T&#252;
    rkçeye geçen altını çizmek, TRT d&#226;hil olmak &#252;zere b&#252;t&#252;n radyo ve televizyonlarda bıktıracak bir biçimde sık kullanılmaktadır. En çok da haber programlarında duyulan altını çizmek bazen bir iki dakikalık haber içinde birkaç kez tekrar edilebiliyor, özellikle devlet adamlarının dilinden d&#252;şm&#252;yor. Herkes kendince önemli olan bir şeyin altını çizip duruyor. Bu durumu, anlatımı zengin kılma, tekrara d&#252;şmeme gibi bir kaygının yitirilmiş olmasıyla açıklayabiliriz.
    &#220;st ile alt maddeleri içinde toplanmış olan deyimler anlam açısından ele alınacak olursa, T&#252;rkçede, olumlu anlam taşıyan deyimlerin daha çok &#252;st’te toplanmış olduğu gör&#252;l&#252;r. Alt söz&#252; altında kalmak, altından &#199;apanoğlu çıkmak, alt etmek, altını &#252;st&#252;ne getirmek, , altına yatmak, altını pislemek, altını ıslatmak gibi daha başka deyimlerde gör&#252;l&#252;r. Alt maddesi içindeki sözler daha çok olumsuz, hoş olmayan anlamlarda kullanılmıştır.
    Altını çizmek çeviri bir sözd&#252;r, öyle ise kullanılmasın” demek istemiyoruz. Bu söz dile girdiğine göre doğal olarak kullanılacaktır. Bizim burada &#252;zerinde durmak istediğimiz konu, anlatımın yalnızca bu sözle sınırlı kalmış olmasıdır. Aynı kavramı karşılayan vurgulamak, önemle belirtmek, önemle &#252;zerinde durmak gibi öteki sözlere de yer verilmesi, anlatımın zenginleştirilmesi gerekir. Son dönemlerde sloganlaşmış sözlerle konuşuluyor. Bu t&#252;r moda sözler açısından anlatımlar incelenecek olursa, olayın &#252;rk&#252;t&#252;c&#252; bir boyutta olduğu gör&#252;lecektir. Bu durumun biraz da rahat konuşamamadan, kelime seçiminde aşırı bir titizlik göstermeden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zengin bir edebiyata ve kökl&#252; bir dile sahip olan T&#252;rkçeyi bu kadar sınırlı bir anlatım içine sıkıştırmak gerçekten haksızlıktır. T&#252;rk aydınının bu kısıtlı anlatımı aşması için bilgilendirilmesi gerekir.
    Telekonferas
    Herhangi bir karşılık önerilmediği için telekonferas söz&#252; son yıllarda dile yerleşti. Yunanca kökenli olan tele- ön ekiyle kurulmuş olan bu kelime T&#252;rkçeye giren ilk tele-‘li kelime değildir. Yaklaşık y&#252;z yıldan fazla bir zamandan beri tele- ön ekini taşıyan Fransızca kökenli kelimeler teknik alanlardaki gelişmelere bağlı olarak T&#252;rkçeye girmektedir. Geçen y&#252;zyılın başında yayımlanan Şemsettin Sami’nin Kamus-ı T&#252;rk&#238; adlı eserinde tele-‘li şu kelimeler yer almıştır: telegraf, teleskop, telegrafi, telegrafname, telegrafhane, telegrafçılık, telegrafcı, telefon. Gör&#252;ld&#252;ğ&#252; gibi telgraf değil, telegraf. Şemsettin Sami, sözl&#252;ğ&#252;nde ikinci e &#252;nl&#252;s&#252;n&#252; &#252;st&#252;n işaretliyle özel olarak gösteriyor ve tele- ön ekini koruyor. Bu sözl&#252;kten önce yayımlanmış olan Lehce-i Osman&#238;’de ise yalnızca telegraf kelimesi yer almaktadır.
    G&#252;n&#252;m&#252;z T&#252;rkçe sözl&#252;klerinde ise, dildeki t&#252;revleriyle birlikte tele- ön ekini taşıyan kelimelerin sayısı artmıştır. Bazı örneklerde tele- ön ekinin ikinci &#252;nl&#252;s&#252; olan e d&#252;ş&#252;r&#252;lm&#252;şt&#252;r. Söz konusu kelimeleri şöylece sıralayabiliriz: teleferik, telefilm, telefon, telefoncu, telefonculuk, telefon direği, telefon etmek, telefon hattı, telefon kabini, telefon kartı, telefon kul&#252;besi, telefonlaşmak, telefonometre, telefon rehberi, telefon santrali, telefon teli, telefoto, telefotografi, telejenik, telekart, telekinezi, telekom&#252;nikasyon, teleks, teleksçi, telem, telemetre, teleobjektif, teleoloji, teleolojik, telepati, telepatik, teleradyo, telesekreter, telesiyej, teleskop, teleskopik, teletekst, televizyon, televizyoncu, televizyonculuk, televizyon dizisi, televizyon filmi, televizyon oyunu, televizyon piyesi, televizyon yayını, telgraf, telgraf çekmek, telgrafçı, telgraf çiçeği, telgraf direği, telgrafhane, telgraf teli.
    Bunlara teletekst (teletext) karşılığı önerilmiş olan telemetin, telgraf karşılığı telyazı örneklerini de katabiliriz. Bu arada telemetin ve telyazı örneklerinde olduğu gibi toplum olarak boş durmayıp telekız söz&#252;n&#252; de t&#252;rettiğimizi hatırlatıp bunu yukarıdaki örneklere ekleyebiliriz.
    Getirildiği kelimeye “uzak, uzaktan, ırak, ıraktan” anlamları katan tele- ön eki uzamak fiilinin kök&#252; olan uz’dan yararlanılarak karşılanmaya çalışılmış ise de, batı kökenli kelimelerin ağır baskısı ve toplumun bu t&#252;r kelimelere olan eğilimi sebebiyle başarı sağlanamamıştır. &#214;rnek olarak uzaktan iletişim veya uzaktan haberleşme anlamındaki telecommunication için önerilmiş olan uziletişim ilgi görmemiş, bunun yerine yeni karşılık aranmıştır. &#214;nceleri yalnızca iletişim ile karşılanan telekom&#252;nikasyon’a zamanla yeni bir karşılık daha bulunmuş, bu kez de bildirişim söz&#252; ortaya atılmıştır. Bir fak&#252;lte adında yaşayan iletişim söz&#252;n&#252;n yanında, batıdan aldığımız telekom&#252;nikasyon ile birlikte bir kavram dört karşılıkla adlandırılmıştır. Bu dört söz de T&#252;rkçe sözl&#252;klerde yer almıştır. Yeni t&#252;retilmiş olan bildirişim söz&#252; iletişim’e göre biraz daha öne çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Bu arada telekom&#252;nisyon kelimesinin söyleme ve yazma açısından bir g&#252;çl&#252;ğ&#252; olduğunu da hatırlatalım. Bu terim bug&#252;n yaygın olarak telekominikasyon olarak yanlış yazılıp tel&#226;ffuz edilmektedir.
    Karşılık önerilmiş bir başka
    tele-’li kelime teleks’tir. Bunun için gösterilmiş olan uzyazım benimsenmemiştir. Bilindiği gibi yazım o yıllarda iml&#226; karşılığı olarak önerilmişti. Bunun gibi telem karşılığı olarak ileri s&#252;r&#252;lm&#252;ş olan uzyazar önerisi de dilde tutunmamıştır. Telepati için gösterilen uzaduyum örneği de yayılmamıştır. Uzaduyum terimindeki uza, uzamak fiilinin kök&#252;d&#252;r. Fiilin bu biçimde bir isimle kelime oluşturması dil bilgisi kurallarına uymaz. Uz ile kurulmuş bir başka terim uzadevim’dir. Nesnelere dokunulmadığı h&#226;lde onların hareket edişini anlatan telekinezi söz&#252;n&#252;n karşılığı olarak ileri s&#252;r&#252;lm&#252;ş olan uzadevim benimsenmemiştir. Bir başka örnek telyazar’dır. Bu da ötekiler gibi t&#252;retildiği dönem içinde ilgi görmemiştir. Gör&#252;ld&#252;ğ&#252; gibi T&#252;rkçede bir ön ek yaratmakta, batıdaki biçimlere ve yapılara uygun olarak T&#252;rkçe köklerden terim t&#252;retmekte başarılı olunamamıştır. Bu durumun T&#252;rkçenin yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
    Tele- ön ekinin ırak kelimesiyle karşılandığını da görmekteyiz. Teleskop için önerilmiş olan ırakgör&#252;r yapı olarak kurallıdır. Ancak ırakgör&#252;r Farsçadan dilimize geçmiş olan d&#252;rb&#252;n için de önerilmişti. T&#252;rkçe Sözl&#252;k’te teleskop için verilmiş olan tanımda ırakgör&#252;r karşılık olarak gösterilmiştir. Irakgör&#252;r maddesini açıp baktığımızda bunun ön&#252;ne yalnızca d&#252;rb&#252;n ve teleskop kelimelerinin konulduğunu gör&#252;r&#252;z. Bu durumda ırakgör&#252;r iki ayrı terim için karşılık olmuştur. Terimlerin anlamlarının sınırlı olduğu göz ön&#252;ne alındığında her kavramın mutlaka ayrı ayrı karşılıklarının bulunması gerektiği daha iyi anlaşılır. Ne yazık ki ırakgör&#252;r gibi yapıca doğru olan bu söz de dilde yerini bulamamış, teleskop varlığını s&#252;rd&#252;rm&#252;şt&#252;r. Bu gelişmede, söz&#252;n batı kaynaklı olmasının b&#252;y&#252;k etkisi olduğunu hatırlatmamız gerekir.
    Fotoğrafçılıkta geçen
    teleobjektif için uzak odaklı mercek söz&#252;n&#252;n kullanılmasının yerinde olacağı kanısındayım. Bunun gibi teleferik için asılı araç da uygun bir karşılıktır. Her iki terimde de çeviri yoluna gidilmemiş, aracın işlevi esas alınmıştır. Asılı araç, bug&#252;nlerde gelişmesini izlediğimiz cep (cep telefonu) örneğinde olduğu gibi zamanla tek başına asılı biçiminde dile yerleşebilir. -lı sıfat ekinin yapım eki gibi T&#252;rkçede kullanılmasının tatlı söz&#252;nde olduğu gibi pek çok örnekleri vardır. Böylece Asılıya bindim, asılıdan g&#252;zel manzaralar seyrettim biçimindeki kullanımlar dil bilgisi kuralları ile bağdaşır.
    B&#252;t&#252;n bu açıklamaların uygulamaya konulması yapılamayacak iş değil. Ancak önce o bilinçli toplumu, diline saygılı bilim adamını hazırlamamız gerekir. &#220;z&#252;lerek belirteyim ki bu özellik Atat&#252;rk dönemi gençliğinde belirdi ve bu ışık daha sonra giderek sönmeye y&#252;z tuttu. Bana göre sorunumuz, bilime, uzmanlığa kulak vermememiz, dilin öne
    mini kavrayamamış olmamız ile ilgilidir. Bunun gerçekleşeceği yer de okuldur. Bu bakımdan öğretmenlerin doğru bilgilerle donatılmasına, sorunlara yönlendirilmesine ve bilinçli bir toplumun kurulmasına acilen ihtiyaç vardır.
    Söz&#252; telekonferans’tan açtım. Konu ile ilgili bazı açıklamalar yapma ihtiyacı duyduğum için söz&#252; uzattım. Telekonferans da öteki örneklerde gör&#252;ld&#252;ğ&#252; gibi tele- ön ekiyle kurulmuştur. &#214;teki örneklerdeki olumsuz durumları göz ön&#252;ne alarak ve bu kalıba bağlı kalmadan telekonferans’a bir karşılık önermeliyiz. Bu ara dilimizde sık kullanılmaya başlanan gör&#252;nt&#252;l&#252; basın örneğine bakıp telekonferas için de gör&#252;nt&#252;l&#252; konferans terimi ileri s&#252;r&#252;lebilir. “Neden konferans’a bu terimde yer veriliyor?” diye bir soru sorulabilir. Bunun için konferans’ın artık dilden kolay kolay çıkarılamayacak kadar yerleşmiş olduğu biçiminde bir savunma yapılabilir. Bu söz için başka öneriler ileri s&#252;ren olursa ve öneriler T&#252;rk Dil Kurumuna bildirilirse yazımızda değerlendirir, tartışmaya açarız.
    Bakış atmak
    Osmanlı T&#252;r
    kçesinde atf-ı nazar biçiminde Farsça kurallara göre t&#252;retilmiş bir tamlama vardır. Bu tamlama ile birlikte etmek fiili kullanılmış ve kelimenin çekimi sağlanmıştır. Genel olarak “bakmak” demek olan bu söz “kısa bir s&#252;re bakmak” anlamında da kullanılmıştır. Cumhuriyet Dönemi romancıları bunu bir bakış atmak biçiminde T&#252;rkçe sözlerle karşılayıp kullanmışlardır. Show televizyonunda 15.02.2002 g&#252;n&#252; saat 21.00’de ekrana getirilen Elli Yedinci Yolcu adlı filmde bu söz bakış fırlatmak biçiminde geçti. Göz atmak, şöyle bir göz atmak veya Cumhuriyet Dönemi yazarlarının kullandığı gibi bir bakış atmak varken, insanların aklına bakış fırlatmak fiilinin nasıl geldiği d&#252;ş&#252;nd&#252;r&#252;c&#252;d&#252;r. Yarın biri de bakış savurmak diyebilir. Sözl&#252;kleri taradım bakış fırlatmak söz&#252;ne rastlayamadım.
    T&#252;rkçeleştirme çalışmalarında yaşadığımız sorunlardan biri de bu t&#252;r örneklerle ilgilidir. Bir deyimin hangi kelimelerden oluştuğu bilinmediği için benzeri kişisel deyimler dilde ulu orta kullanılıyor.

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Obez, obezite; misyon, vizyon; Adapazarı, adım başı, ayakkabı, dağ başı, cumartesi, çarkçıbaşı. Emiroğlu, hafta başı, İnönü, iş başı, kahvaltı, Kırklareli, Kocaeli, köprü başı, Köprübaşı, köşe başı, madde başı, liste başı, Orhaneli, Pazartesi, Rumeli, satır başı, söz başı, ustabaşı, yüzbaşı, Tunceli, zeytinburnu üzerine.



    Son birkaç yıldır sık sık duyduğumuz yabancı kaynaklı kelimelerden biri de obez (İng. obese)’dir. “Çocuk tam anlamıyla obez.” kullanımı yanında “Çocuk obez oluyor. Bu çocuk obez doğmuş.” biçiminde cümlelerle de karşılaşıyoruz. Bu sözün dilimizde yaygınlaşmasının ve sık sık söylenmesinin sebebi çağın bir hastalığı olarak insanlarda başgösteren aşırı şişmanlamadır. Refah düzeyi yükseldikçe çağımızda bu tür hastalıklar ortaya çıkıyor. Bu hastalığı Dr. Mustafa Çetiner, Cumhuriyet gazetesinin 8 Ocak 2005 tarihli nüshasının Bilim Teknik adlı ekinde ele alıyor. “Güncel Bilim” adlı köşede işlenen bu konunun başlığı “Obezite ve Çocuklarımız”. Dr. M. Çetiner, yazısında şişmanlığın çağımızın ciddi bir sağlık sorunu olduğunu açık, anlaşılır bir dille anlatıyor; yararlı bilgiler veriyor. Bu yazıda bizi daha çok kullanılan yabancı terimler ilgilendiriyor.
    Yazıda, bir tıp terimi olarak son yıllarda dilimize giren obez yanında bir de obezite (İng. obesity) sözü kullanılıyor. Obez, obezite Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde bulunmuyor. Millî Eğitim Bakanlığının çıkarmış olduğu Örnekleriyle Türkçe Sözlük adlı dört ciltlik eserde de bu kelimeler yer almamış.
    Yazıya bilimsel bir anlatım katmak için bilim adamlarının, uzmanların sık sık başvurdukları bu kullanım, özellikle sağlık alanında pek çok yabancı kelimenin dile yerleşmesine yol açtı. Bir başka gelişme ise kişilerin bu örnekte olduğu gibi şişman, şişmanlık gibi kelimeleri bayağı (amiyane) bulmalarıdır. Bu gelişmenin bir örneği de ahlak yerine kullanılmakta olan Fransızca kaynaklı etik’tir.
    Dr. M. Çetiner, yazısının birkaç yerinde ve başlığında şişmanlık yerine obezite terimini kullanıyor. Bu konuyu işlerken Prof. Dr. Abdullah Bereket’in bir açıklamasını anıyor. “Obezitenin başlama yaşı düştükçe, şişmanlığın derecesinin de orantılı olarak arttığını belirtiyor.” biçiminde onun bir cümlesini yazısına ekliyor. Ayna anlama gelen iki sözün kullanıldığı bu cümleyle insan, ilk anda şişmanlık ile obezite’nin farklı şeyler olduğunu zannediyor. Yazının bir başka yerinde yazar, “Obezite yani şişmanlık vücuttaki yağ dokusu oranının artışı sonucu ortaya çıkan kilo fazlalığı olarak tanımlanabilir.” diye obezite’nin anlamını açıklıyor.
    Dilde karşılığı olan bir sözün yerine bir başka dilin kelimesini koymak insana ters geliyor. Şişman, şişmanlık, şişmanlamak, şişmanlatmak, şişmanca gibi türevleri bulunan ve köken olarak da Türkçe olan bir kelime yerine, kullanımı kısıtlı bir yabancı kelime kullanmak hoş olmuyor. Bu durum Türkçenin aleyhine işliyor. “Bu, bir bilim terimdir; bütün ileri ülkeler bu terimi kullanıyor” dememeliyiz. Bir bilim dalının veya sanat kolunun terimi yazı diline girebileceği gibi günlük dilin bir kelimesi de bilim dilinde veya sanat alanında bir terim olarak kullanılabilir. Buna engel bir durum yoktur ve örnekleri az değildir. “Obez, tıptaki anlamıyla tam olarak şişman değildir” de denebilir. Bu durumda obez’in karşılığı aşırı şişman, obezite’nin karşılığı da aşırı şişmanlık olabilir. Varsın bu terim tek kelimeyle değil, iki kelimeyle ifade edilsin.
    Bu tür gelişmelerin önü alınmadıkça önce ismi ardından sıfatı daha sonra da zarfı dile giriyor. Umarım, bu olumsuz gelişme bir gün sıfat ve zarf olarak kullanılan şişmanca’yı etkilemez.
    Bu konuyu geçmeden bir noktaya açıklık getirelim: Şişman kelimesinin ünlüleri arasındaki uyumsuzluğa bakıp bunun Türkçe olup olmadığı konusunda tereddüde düşülmemeli. Şişman’ın ş ile başlaması ve içinde ünlü uyumunun bulunmaması bizi şaşırtmasın, şişman ve türevleri Türkçedir. En eski sözlüğümüz olan Divanü Lûgat’it-Türk, bu kelimenin kökü olan şiş biçimini sış olarak gösteriyor. Arapça olan tanımını da Besim Atalay “şişmiş olan her nesne, yumru” biçiminde veriyor. Anlaşılan şişman sışman’dan gelişmiş bir biçim ve türevleriyle birlikte Türkçedir.
    misyon, vizyon

    Birkaç gün önce üniversite öğretim üyelerinin, öğrencilerin eğilimlerini, katılımlarını ve beklentilerini belirlemek üzere Ankara Üniversitesi kanalıyla bize bir anket dağıtıldı. Üzülerek belirteyim ki anketin başlangıcında verilen cümleleri anlamakta güçlük çektim. Öğrencilerin de bu cümlelerden yeterince bir şey anladığını sanmıyorum. Ama herkes bunu bir görev sayarak doldurdu ve ilgili yerlere gönderdi. İngilizceden çeviri olduğunu sandığım anketin başında yer alan cümle aynen şöyle:
    Bu anket, Üniversitemizin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen vizyon ve Üniversitemizin amaç ve önceliklerini belirten ya da varoluş nedenlerini açıklayan misyon ifadelerine katılma durumunuzun saptanması ve Üniversitemiz için geniş paylaşımlı vizyon ve misyon ifadelerinin belirlenmesi amacıyla hazırlanmıştır.”
    Anketin son cümlesi de şöyle:
    Önereceğiniz misyon ve vizyon ifadeleri de bu konudaki değişikliklere temel oluşturması açısından son derece önemlidir.”
    Anket üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümün adı “kişisel bilgiler” öteki bölümlerin adı yok. En sonda da büyük harflerle “Anket bitti teşekkürler” biçiminde gereksiz bir uyarı cümlesi yer almış.
    Burada anlaşılmayı asıl zorlayan misyon ve vizyon kelimeleri ile bunlara bağlı misyon ifadeler, vizyon ifadeler’dir. Bu sözlerden de ne kastedildiği anlaşılmıyor.
    “Üniversitenin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen misyon ve ...” diye devam eden cümlenin ilerisinde yer alan ... misyon ifadeler tamlamasında yer alan ifadeler sözü anlaşılan misyon’a da ait. Buna göre cümleyi “Bu anket, Üniversitemizin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen vizyon ifadelerine ve Üniversitemizin amaç ve önceliklerini belirten ya da varoluş nedenlerini açıklayan misyon ifadelerine...” biçiminde anlamalıyız. Yazar, tekrar etmemek için böyle bir yola başvurmuş ama düşünceyi uygun kelimelere dökememiş, anlaşılmayı sağlayamamış. Cümlenin belirttiğimiz bu yapısı içinde vizyon ifadelere katılma durumunuzun, misyon ifadelere katılma durumunuzun sözleriyle de ne demek istendiği açık değildir. İfade yerine günümüzde kullanılan ve kökeni Türkçe olan anlatım’ı koymayı denedim, anlamdan büsbütün uzaklaşıldı.Bu uzun cümlenin sonunda yer alan geniş paylaşımlı misyon ve misyon ifadelerin belirlenmesi ibaresi de düşünceyi yansıtmıyor. Cümlenin anlaşılır olan tek yanı özne ve yüklemden oluşan “Bu anket ... hazırlanmıştır” bölümüdür.
    Metni anlamaya çalışırken bu cümlenin misyon, vizyon, misyon ifadeler, vizyon ifadeler gibi sözleri kullanmadan daha kısa, öz ve anlaşılır biçiminde nasıl söylenebileceğini düşündüm. Kendimce şöyle bir cümle kurdum:
    “Bu anket, Üniversitemizin gelecekteki görünümünün nasıl olması gerektiğini araştırmak, üstleneceği görevlerin hangileri olduğunu belirlemek için değerlendirmelerinizi almak üzere hazırlanmıştır.” Demek ki cümlede geçen vizyon ve misyon kelimelerini kullanmadan bu düşünce başka bir biçimde de verilebilir.
    Daha önceki yazılarımda vizyon kelimesiyle ilgili olarak yaptığım açıklamalarda söz konusu kelimenin 1993 yılında Türk Dil Kurumunca görüşüldüğünü, sinema terimi olarak vizyona girdi örneğinde olduğu gibi bu sözün gösterim ile karşılandığını, vizyon sahibi gibi bir kullanımda ise, bu kavram için ufku geniş, geniş ufuklu, uzak görüşlü, geniş görüşlü sözlerinin önerildiğini yazmıştım. Bu sözün isim biçimlerinin ise Türk Dil Kurumunda yapılan çalışmalarda uzak görüşlülük, geniş görüşlülük olabileceği üzerinde durulmuştu.
    Vizyon kelimesinin Türkçeye girişi yeni değildir. Bu sözü on beş, yirmi yıldan beri duyuyorum. Söz konusu kelimeye karşılık arama işi ise 1990’lı yıllara rastlar. 1991 yılında Cemal Mıhçıoğlu buna uludüş sözünü karşılık olarak gösterdiğini Sözcüklerin Öyküsü adlı kitabında belirtir. Ancak bu söz benimsenmedi. C. Mıhçıoğlu, kitabında vizyon’un sinema terimi olarak kullanımına ise gösterime girmek, gösterilmeye başlanmak fiilleriyle karşıladığını yazdı. Bu yerinde öneri zaten dilde, kullanımda bulunan bir anlatımdı.
    Bu açıklamaların ışığında yukarıdaki ankette geçen vizyon kelimesi görünüm ile karşılanabilir. Bir üniversitenin görünümü yaptığı bilimsel çalışmalar, araştırmalar, verdiği konferanslar, ait olduğu toplumun insanlarını refaha kavuşturmak, ürettiği her türlü bilgi ile yol göstermek ile belirginleşir. Bu bakımdan görünüm, söz konusu kavramı vizyon kelimesinden daha iyi karşılar.
    Misyon (Fr. mission) sözüne gelince, sözlüklerde misyon bir yandan dinî, öte yandan diplomatik alanda kullanılan bir söz olarak tespit edilmiştir. Bir bilimsel kurum olan üniversitenin misyon’u ise başta ülkesi olmak üzere bütün insanlık karşısında üstlendiği görevdir. Her kurumun üstlendiği bir görevi yani misyonu vardır. Üniversitelerin üstlendiği görev ise çok özeldir. Bu açıklamalara dayanarak bir anket metninde misyon yerine üstlenilen görev çok daha uygun düşer ve anlatımı berraklaştırır.
    Bu kelimenin Türkçeye girişi vizyon kelimesinden çok daha öncedir. Şemsettin Sami’nin 1900 yılında tamamladığı Kamus-ı Türkî adlı eserinde bu kelimeye yer vermediğini görüyoruz. Bundan 25 yıl sonra yazılmış Mehmet Bahaettin Toven’in Yeni Türkçe Lûgat adlı eserinde ise, misyon ve misyoner kelimelerini tanımlarıyla bulabiliyoruz. Bu sözlükten birkaç yıl önce yazılmış Raif Necdet Kestelli’nin Resimli Türkçe Kamus adlı eserinde ise yalnızca misyoner sözü alınmış. Anlam olarak “Neşr-i din ile iştigal eden rahip” tanımı verilmiş.
    Aslında Türk sözlükçülük alanında bu tür kelimelerin Türkçeye ne zaman ve hangi eserle girdiği, ne zaman kullanılmaya başlandığı araştırılmamış bir konudur. Bu yolda hazırlanmış bir kaynak da yoktur. Sözlüklerimizde bu tür bilgiler bulunmaz. Bunu ileri ülkelerin sözlüklerine bakarak ihmal edilmiş bir durum sayıyoruz. Her ne kadar tarihî dönem sözlüklerini karıştırarak veya çeşitli makalelerden ipuçları çıkararak bazı bilgiler toplayabiliyoruz ama derlemeler doyurucu olmuyor. Bu durumla ilgili olarak terimlerin dile giriş tarihleri hakkındaki bilgilerimizin biraz daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Cumhuriyet döneminde türetilenlerin ve dile mal edilenlerin giriş tarihleri bulunabilir.
    Misyon kelimesinin bir Türkçe kelimeyle karşılanması gerektiği üzerinde vaktiyle Mümtaz Soysal’ın Milliyet gazetesinde yazı yazdığını C. Mıhçıoğlu’nun kitabından öğreniyoruz. C. Mıhçıoğlu’nun bu kelimeye karşılık araması da M. Soysal’ın yazısı üzerine olmuş. C. Mıhçıoğlu, 1991 yılında misyon için ulugörev karşılığını önerdiğini ve bu öneriyi Siyasal Bilgiler Fakültesinde M. Soysal’a söylediğini, onun da bu yeni kelimeyi beğendiğini Sözcüklerin Öyküsü (300. s.) adlı kitabında belirtmiştir. C. Mıhçıoğlu’nun ulugörev önerisi basın ve yayın hayatında kullanılmadı.
    Adapazarı, adım başı, ayakkabı, dağ başı, çarkçıbaşı, cumartesi, Emiroğlu, hafta başı, İnönü, iş başı, kahvaltı, Kırklareli, Kocaeli, köprü başı, Köprübaşı, köşe başı, madde başı, liste başı, Orhaneli, pazartesi, Rumeli, satır başı, söz başı, usta başı, yüzbaşı, Tunceli, zeytinburnu
    Belirtisiz tamlama biçiminde olan, bazen ayrı bazen de bitişik yazılan kelimelerin son sesindeki 3. teklik iyelik eki belirtme ve yönelme durum eklerini aldıklarında bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Çarkçıbaşıyı mı, Çarkçıbaşını mı? Türk Dil Kurumunun imla komisyonlarında her zaman bu, bir sorun olarak ortaya çıkar. Bu otobüs Tunceli’ye mi Tunceli’ne mi gidiyor? Pazartesiye kadar mı pazartesine kadar mı? 1965 yılında Vecihe Hatiboğlu’nun başkanlığında hazırlanan ve benim de uzman yardımcısı olarak Kurumda çalıştığım sırada bu mesele tartışıldı ve V. Hatiboğlu, 1965 yılında yayımlanan kılavuzun giriş bölümünde cumartesiye, pazartesiye, başörtüye, aşçıbaşıya örneklerini vererek şöyle bir açıklamada bulundu:
    Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere bu çeşit birleşik kelimeler iki türlü ek almaktadır. Gelecekte bu iki şekilden yeni şekil olan -y-e seslerini taşıyanların yerleşeceği sanılmaktadır; çünkü eski şekiller artık sarsılmıştır: Cumartesine değil cumartesiye gibi.”(50. s) Bu açıklamadan ikili kullanımların o tarihte başladığı anlaşılıyor.
    Son sesteki iyelik ekinin ayakkabı örneğinde olduğu gibi doğal süreci içinde kalıplaşması beklenirken bazı ikili kullanımlar dolayısıyla bu soruna bir çözüm getirilmeye çalışılmış, yapay olarak bu kalıplaşmanın hızlandırılmasına imla kılavuzları aracı edilmiştir. Kalıplaşan yalnızca ayakkabı örneği değil, birer yer adı olan Tunceli, Rumeli ve İnönü örneklerinde de kalıplaşma, sürecini tamamlamış ve getirilen ek -ni değil -yi olmuştur. Ancak el-i ile kurulan Orhaneli, Çayeli, Korkuteli gibi yer adlarında herhangi bir gelişme olmamış; Tunceli yapısındaki bu yer adları 2002 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan İlk Öğretim Okulları İçin İmlâ Kılavuzu’nda Tunceli adı Tunceli’yi aynı el ile yapılmış Orhaneli’ni, Çayeli’ni, Korkuteli’ni biçiminde kesme ile ayrılarak gösterilmiştir.
    Geçen kırk yıllık süre içinde cumartesi, pazartesi kelimelerindeki iyelik eki -sı, eğitim aracılığı ile kalıplaştırılmış, bu kelimelerin cumartesiyi pazara bağlayan gece veya pazartesiye kadar biçiminde kullanılmasını sağlamış; kılavuzlar bu kelimeleri dizin bölümünde cumartesi,-yi, pazartesi,-yi biçiminde vererek -yı’lı biçimleri yaygınlaştırmışlardır. Ancak öğrenciler arasında yaptığım bir ankette cumartesini, pazartesini biçimlerinin bugün bile kullanıldığına tanık oldum.
    1965 yılında yapılan düzenlemeyle sağlanan bu tutarlılığın öncesinde herhangi bir açıklama veya bilgi yoktur. 1928’den 1957 yılına kadar çıkan kılavuzlarda cumartesi, pazartesi kelimelerinin önünde hiçbir ek bilgi verilmemiştir. Kılavuzların açıklamalar bölümünde de bunların -yı mı, -nı mı alacağı hususunda herhangi bir şey söylenmemiştir. Bu durumda cumartesi, pazartesi, denizaltı, kahvaltı gibi kelimelerin son sesindeki iyelik ekinin kalıplaşmasının ve bu kelimelerin - ekiyle kullanılışının 1960’lı yıllara rastladığını söyleyebiliriz.
    1965’ten bu yana, bu yapıdaki örneklerin bazılarına kılavuzlarda hâlâ bir istikrar getirilemediğini görmekteyiz. Örnek olarak Türk Dil Kurumunun 2000 ve 2002 yıllarında yayımladığı kılavuzlarda 3. teklik iyelik ekiyle biten aşçıbaşı kelimesi aşçıbaşı,-yı,-nı biçiminde iki ek bilgiyle verilmiştir. Bu bilgiyle aşçıbaşı kelimesinin aşçıbaşıyı ve aşçıbaşını biçiminde ikili kullanabileceği anlatılmaktadır. Ancak N. Özön tarafından yayımlanan ve Yapı Kredi yayınları içinde çıkan Büyük Dil Kılavuzu’nda aşçıbaşı sözü, dizinde aşçıbaşı,-nı biçimindegösterilmiş. Ali Püsküllüoğlu da kılavuzunda aynı biçimi vermiştir.Dil Derneğinin kılavuzunda ise aşçıbaşı biçimiyle yetinilmiş - veya -yı gibi bir ek bilgi verilmemiştir.
    Üç askerî terim olan onbaşı, yüzbaşı, binbaşı kelimeleri de kılavuzlarda 1960’lı yıllara kadar bir ek bilgiyle dizinlere alınmamış, onbaşı,-yı, yüzbaşı,-yı, binbaşı,-yı biçimlerinin ek bilgilerini daha sonraki kılavuzlarda görüyoruz. Yukarıdan beri verdiğim örnekler içinde en tutarlı imla bu üç kelimede olmuştur. Bu kullanım, binbaşıyı, yüzbaşıyı, onbaşıyı biçimlerini “Şunları binbaşına, yüzbaşına, onbaşına ver” cümlesinde olduğu gibi senin binbaşın, senin yüzbaşın, senin onbaşın gibi iyelik ikinci teklik biçimlerinden de ayırmıştır. Bu arada takımbaşı, subaşı, kolbaşı gibi terimlere dokunulmamış; bunların - mı, -nı mı alacağı hakkında herhangi bir bilgi verilmemiş veya bunların da aynı grup kelimelerden olduğuna dikkat edilmemiştir. Kılavuzların genel eğilimine göre dizin bölümünde ilgili kelime önünde - veya - biçiminde ek bilgi verilmemişse, bunların imlası subaşına, takımbaşına, ekipbaşına, kolbaşına biçiminde kullanılması gerektiği doğrultusundadır. Bununla iyelik ekinin kalıplaşmadığı fikri verilir.
    Baş kelimesiyle kurulmuş bu tür belirsiz tamlamaların birçoğunun imlasında bugüne kadar bir tutarlılık sağlanamamıştır. Bu tutarsızlık birleşik veya ayrı yazmaktan kaynaklandığı gibi -mı, -nı mı alacağı ile de ilgilidir. Bunların bir bölümü başlıkta sıraladığım kelimelerdir. Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılan bu kelimelerden iş başı, köprü başı, satır başı Nijat Özön’ün Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında bitişik gösterilmiştir. Aynı bitişik yazma Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’nda, Ali Püsküllüoğlu’nun Yazım Kılavuzu’nda, Adam yayınlarının Ana Yazım Kılavuzu’nda da görülmektedir. Bunun yanı sıra Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılan adım başı, dağ başı, hafta başı, köşe başı örnekleri yukarıda saydığım kılavuzlarda da ayrı yazılmıştır. Bunların imlasında kılavuzlar arası bir birlik sağlanmışken iş başı, köprü başı, satır başı örneklerinin imlasında bir birlik görülmüyor. Usta başı, madde başı Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılmış, bu sözler, yukarıda saydığım kılavuzlara girmemiştir. Türk Dil Kurumunun kılavuzunda bulunan söz başı kelimesini N. Özön, A. Püsküllüoğlu, kılavuzlarına almış, diğerleri bu kelimeye yer vermemişlerdir. Görüldüğü gibi işin boyutu yalnızca farklı imlalarla, ek alışlarıyla sınırlı değil, arandığında kılavuzlarda bulunamayan kelimeler de var.
    Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda yukarıda söz konusu ettiğim kelimeler genel tutuma bağlı olarak -yı-nı mı alacağı belirtilmemiş. Bu durum hepsinin -nı ile kullanılacağı anlamına geliyor. Daha doğrusu söz konusu örneklerin Türk Dil Kurumunun kılavuzunda belirtme (yükleme) durum ekinin getirilmesi hâlinde bu ekin -yı mı, -nı mı olacağı hakkında herhangi bir bilgi, bir uyarı yapılmamıştır. N. Özön, bitişik yazdığı satırbaşı, odabaşı, işbaşı, köprübaşı sözlerinin -ile kullanılacağına ilişkin kelimelerin önüne bir bilgi eklemiş. Aynı kelimelere A. Püsküllüoğlu da bu bilgileri eklemiş ve kılavuzlarında bunları satırbaşı, -nı, odabaşı, -nı, işbaşı, -nı, köprübaşı, -nı biçiminde göstermişlerdir. Aynı durum Adam yayınlarının Ana Yazım Kılavuzu‘nda da uygulanmıştır. Baş ile kurulmuş bu tür yapılardaki kelimelerin çoğunda böyle bir uygulamaya gidilmezken, kendilerince bitişik yazılmasını istedikleri kelimelerde söz konusu sayılı kelimelerin önüne - bilgisi eklenmiş. Buradan bitişiklere ek bilgi verilir, bitişik olmayanlara ek bilgi verilmez anlamı çıkıyor.
    Dil Derneğinin kılavuzunda ustabaşı kelimesinin önünde herhangi bir bilgi yokken aynı yapıda çarkçıbaşı kelimesine dizinde - bilgisini buluyoruz. Oysa Türk Dil Kurumunun kılavuzunda bitişik yazılsın veya yazılmasın bu tür kelimelerin hiçbirinde - biçiminde bir bilgi eklenmemiştir. Bu tamlamalarda son sesteki iyelik eki kalıplaşmadığından, görevini canlı olarak sürdürdüğünden, bunlara belirtme durum ekinin normal olarak - geleceği kabul edildiğinden böyle bir uygulamaya gidilmemiş ve bu bilgi gereksiz bulunmuştur.
    Konunun bir başka boyutu kişi ve yer adlarındadır. Birer yer adı olan Emirdağ, Elmadağ, Samandağ, Arpaçay, Kadıköy gibi kelimelerden iyelik eki düşürülmüş ve böylece sorun ortadan kaldırılmış. Dağların, çayların adları söz konusu olduğunda Emir Dağı, Elma Dağı, Arpa Çayı imlası tercih edilmiştir. Ancak Sarayönü, Altınözü, Saraydüzü, Köprübaşı, Beylerbeyi, Zeytinburnu, Kocaeli, Adapazarı gibi daha pek çok yerleşim adında böyle bir tasarruf söz konusu olmamıştır.
    Dizin bölümüne girmeyen soyadlarının kullanımı ile ilgili bilgiler de kılavuzlarda yer almalıdır. Farsça kökenli zade’nin yerini alan oğul, tamlama kurarken iyelik eki alır ve oğlu biçimine girer. Oğlu kelimesiyle kurulmuş Kılıçoğlu, Emiroğlu, Gençoğlu gibi soyadlarına gelen ekler için de kılavuzların kesme işareti başlığı altında bir açıklama getirmesi gerekir. Bu örneklerde iyelik eki canlıdır. Dolayısıyla Kılıçoğlu’na, Saraçoğlu’na, Emiroğlu’nu, Genç­oğlu’na kullanımı geçerlidir. Kılavuzların bütün bu örnekleri derleyip tutarlılık içinde, ek bilgilerle vermesi, giriş bölümüne aydınlatıcı açıklamalar konulması yaşanan boşlukları dolduracaktır.

  9. #9

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Dize - mısra, uyak - kafiye, değişmece - mecaz, çoğul - çokluk, tekil - teklik, belirteç - zarf, söz varlığı - kelime hazinesi - kelime dağarcığı - söz dağarcığı - söz hazinesi - kelime serveti - vokab&#252;ler, c&#252;mle - t&#252;mce, c&#252;mle bilgisi - söz dizimi, yazım - iml&#226;, ana d&#252;ş&#252;nce - ana fikir, hik&#226;ye - öyk&#252;, sıfat - ön ad, hece - seslem, fiil - eylem, &#252;nl&#252; - sesli, vecize - özdeyiş, edat - ilgeç - takı, anlatım - ifade, &#252;sl&#251;p - biçem, yazılı anlatım - kompozisyon, isim h&#226;lleri - durum ekleri, adıl - zamir, şahıs zamiri - kişi zamiri - kişi adılı, kişi ekleri - şahıs ekleri.
    İtibarıyla, gurur duymak, iftihar etmek &#252;zerine.

    Y


    ukarıda sıraladığımız terimlere ilk bakışta bir anlam verilemeyebilir. Derlediğimiz bu birbirinin karşılığı olan, herhangi bir anlam farklılığı bulunmayan dil ve edebiyat terimleri, eğitim çağındaki T&#252;rk çocuklarının içine d&#252;şt&#252;ğ&#252; çıkmazlardan biridir. &#214;rnekler ilköğretimde okutulan ders kitaplarından seçilmiştir. Burada ders kitaplarındaki açıklamalarda kullanılan dildeki farklılık &#252;zerinde durmuyorum. Alınan her parçanın altında yer alan “Metin kısaltılmış ve dili sadeleştirilmiştir.” biçimindeki uygulamadan da burada söz etmek istemiyor, yalnızca terimleri ele alıyorum.
    İlköğretim sınıflarında okuyan komşu çocuklarına soruyorum, “&#214;ğretmeniniz T&#252;rkçe derslerinde zarf mı, belirteç mi; hik&#226;ye mi, öyk&#252; m&#252;; dize mi, mısra mı, hangisini kullanıyor?” Verilen cevaplar farklı. Kimisi “&#214;ğretmenimiz her ikisini de kullanıyor.” diyor. Bazı öğrenciler, “&#214;ğretmenimiz hik&#226;ye’yi, zarf’ı, mısra’yı beğeniyor.” diye cevap veriyor. Bazı öğrenciler ise, “&#214;ğretmenimiz hik&#226;ye, zarf, mısra deyince kızıyor; öyk&#252;, dize, belirteç sözlerini seçiyor ama biz her ikisini de biliyoruz.” diyorlar. Bu, aşağı yukarı hepimizin gözlediği açık bir durumdur. &#214;ğretmenlerin içinde bulunduğu bu çıkmazın çeşitli sebepleri vardır. Mezun oldukları fak&#252;lte veya y&#252;ksek okulda aldıkları eğitim, bu ikili kullanımın ortaya çıkmasında başlıca etkendir. Bu durumla ilgili olarak kargaşanın bir yandan ilkokuldan, bir yandan da y&#252;ksek öğretimden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
    Ders kitapları yazanların, okullar için iml&#226; kılavuzu, sözl&#252;k yayımlayanların da bu gelişmede payı vardır. Onlar da kullandıkları terimleri değiştirmek istemezler. &#214;te yandan tarih&#238; kelimesini kılavuzunda ve sözl&#252;ğ&#252;nde tarihi biçiminde yazan, bu iml&#226;yı benimseyen yazar, onun değişmesine pek razı olmaz. Terimlerde de aynı tutumu s&#252;rd&#252;r&#252;r. Daha önce ders kitabında kullandığı terimi değiştirmek istemez. Kimisi öyk&#252;’y&#252;, kimisi hik&#226;ye’yi, kimisi mısra’yı, kimisi dize’yi, kimisi edat’ı, kimisi ilgeç’i, kimisi de takı’yı tercih eder.
    T&#252;rk Dil Kurumu, Talim Terbiye Kurulu, kitap yazarları ve öğretmenler arasında bir uyum olmadığı, uzlaşma sağlanamadığı için yıllardır kargaşa s&#252;r&#252;p gider. Biri diğerini inandıramaz, saplantılardan kurtulmak m&#252;mk&#252;n olmaz ve doğruda birleşilemez; ne olursa öğrenim çağındaki öğrencilere olur. Yeni nesiller, d&#252;zeltiyorum, yeni kuşaklar, batı hayranı dostlarım için tekrar d&#252;zeltiyorum yeni jenerasyonlar, bu kargaşa içinde bilgilerini ortak terimler içinde toplayamazlar. Bu sorun onların ön&#252;ne daha ileriki sınıflarda ve hatta hayatta tekrar çıkar. Onlar &#252;niversitelere ve y&#252;ksek okullara gittiklerinde bu sorunlarla karşılaşır, ancak buradaki eğitim çok kez onlara batı dillerinden alınmış tek karşılığı öğretir.
    Bizdeki bu terim kargaşasının batı dillerindeki durumuna bakalım: Adverb, adjective, verb, syllable b&#252;t&#252;n ders kitaplarında, öğretmenlerin dilinde aynı kelimedir. Ders kitaplarıyla öğretmenler veya öğrenciler arasında terim açısından bir uyumsuzluk, farklılık yok. Hepsi söz konusu bu kavramlara değişmeyen tek adı verir. Hata bu birlik, aynı dil grubuna bağlı çağdaş öteki batı dillerinde de ortaktır. Bize gelince adverb, zarf, belirteç; adjective, ön ad, sıfat; verb, fiil, eylem; syllamble, hece, seslem gibi ikili hatta &#252;çl&#252; karşılığı ile yaşar. Aslında bu olumsuz durum yalnızca dil ve edebiyat terimlerinde değil, öteki bilim dallarında ve sanat kollarında da gör&#252;l&#252;r.
    Terim sorunu bug&#252;n ortaya atılmış veya yeni çıkmış değildir. Yıllardır bu konu T&#252;rk bilim hayatında, T&#252;rk Dil Kurumu çevresinde tartışılır ve dile getirilir. Mill&#238; Eğitim Bakanlığı, K&#252;lt&#252;r Bakanlığı, &#252;niversite kurulları, nedense bu olumsuz gidişe eğilmez, bir çöz&#252;m getirmez. Dolayısıyla öğrenciler, sınıflarda farklı terimlerle yetişir, kavram kargaşası içinde boğuşur, ileriki sınıflarda ise batı dillerindeki terimi tercih etmek zorunda kalır.
    Bug&#252;nlerde basından öğrendiğimize göre ders kitaplarının teminini Mill&#238; Eğitim Bakanlığı &#252;stlenecek ve kitaplar öğrencilere parasız dağıtılacak. Böyle bir girişimde beni ilgilendiren husus, yukarıda sıraladığım terim çıkmazına bir çöz&#252;m getirilip getirilemeyeceğidir. &#199;ıkarılacak olan kitaplar söz konusu terimlerdeki ikiliği giderecek mi? “&#214;ğrenci belirteci de zarfı da bilsin, ders kitabında belirteç de olsun, zarf da olsun” mu denecek? Eğer bu d&#252;ş&#252;nce h&#226;kim kılınırsa ve b&#252;t&#252;n terimlere bu gözle bakılırsa bu kargaşa devam eder, yöneliş batı dillerindeki karşılıklarına olur ve 1932 yılından beri sağlanan gelişme boşa gider.
    Bu durumda yapılacak iş, 1932 yılından bu yana s&#252;ren geleneğe uymak, T&#252;rk Dil Kurumu ile Talim Terbiye Kurulu arasında ortak çalışmalar yapılmasına imk&#226;n sağlamak; kuruluşu doğru, kullanım sıklığı bulunan terimlerden birini tercih etmek ve onun ders kitaplarında yerleşmesine çalışmak; kök&#252; doğu ve batı dillerine dayanan fıkra, virg&#252;l, nokta, manzume gibi yaygınlaşmış, T&#252;rkçenin ses kurallarına uymuş, T&#252;rkçe karşılıkları bulunamamış terimleri de korumaktır.
    İtibarıyla, dolayısıyla, tamamıyla, sırasıyla
    İkili iml&#226;sı ve ikili söyleyişi bulunan ve “bir durumdan sayılma” veya “bakımından” anlamlarıyla kullanılan itibarıyla söz&#252;n&#252;n, televizyonlarda konuşmalarını dinlediğimiz devlet adamlarından basın mensuplarına kadar, toplumumuzca genel olarak itibariyle biçiminde söylendiğine tanık oluyoruz. Sorun, bu söz&#252;n doğru iml&#226;sının ve söyleyişinin ne olduğudur. İtibarıyla mı, itibariyle mi? Bu konu ile ilgili olarak bir başka soru, söz konusu kelimenin yazılışı itibarıyla, okunuşu itibariyle midir?
    T&#252;rk Dil Kurumunun çıkarmış olduğu T&#252;rkçe Sözl&#252;k’te ve İml&#226; Kılavuzu’nda bu kelimenin iml&#226;sı itibarıyla’dır. Ali P&#252;sk&#252;ll&#252;oğlu bu kelimeyi Yazım Kılavuzu’na itibariyle biçiminde almıştır. Nijat &#214;zön’&#252;n Yapı Kredi yayınları içinde çıkan B&#252;y&#252;k Dil Kılavuzu adlı çalışmasında ve Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’nda itibariyle iml&#226;sı benimsenmiştir. Piyasadaki öteki kılavuzların bazıları itibarıyla, bazıları da itibariyle iml&#226;sını tercih etmişlerdir. Mill&#238; Eğitim Bakanlığınca yayımlanan &#214;rneklerle T&#252;rkçe Sözl&#252;k adlı eserde de itibariyle iml&#226;sına uyulmuştur. Burada &#252;zerinde durulması gereken bir husus bulunmaktadır. Aynı yapıdaki dolayısıyla, tamamıyla, tabiatıyla gibi örnekler yukarıda saydığımız yazım (iml&#226 kılavuzlarında, sözl&#252;klerde uyuma bağlı olarak alınırken, itibariyle biçimine gelince neden b&#252;y&#252;k &#252;nl&#252; uyumuna uyulmamıştır? Kanaatimce bu durum kelimenin itibar&#238;, biçiminin esas alınmasından kaynaklanmıştır. Oysa itibar&#238; kelimenin sıfat şeklidir ve buradaki &#238;, iyelik değil, nispet ekidir. Vasıta-sı-yla örneğinde olduğu gibi b&#252;t&#252;n bu t&#252;r yapılarda ile edatı bir iyelik eki &#252;zerine gelmektedir.
    İtibarıyla söz&#252;nde ile bir edattır, kalıplaşıp kelimeye bağlanmıştır. Dilimizde aynı yapıda zarf olarak kullanılan dolayısıyla, tamamıyla, sırasıyla, tabiatıyla, yoluyla, aracılığıyla, l&#226;yıkıyla, kanalıyla, hakkıyla, vasıtasıyla gibi başka sözlerde de aynı durum gör&#252;l&#252;r. İle’nin bitişik yazıldığı bu örneklerin iml&#226;sında T&#252;rkçenin b&#252;y&#252;k ses uyumu kuralı dikkate alınmıştır.
    Konunun, son hecesi ince &#252;nl&#252; taşıyan kelimelerle ilgili örnekleri ise şunlardır: Nedeniyle, ziyadesiyle, m&#252;nasebetiyle, suretiyle, var kuvvetiyle, var g&#252;c&#252;yle, g&#252;nd&#252;z göz&#252;yle vb. Bu t&#252;r ince &#252;nl&#252; taşıyan kelimelerle kurulan zarfların söyleyiş ve iml&#226; açısından herhangi bir sorunu yoktur.
    &#214;rneklere h&#226;liyle kelimesini de eklemeliyiz. Ancak dikkat edilirse bu örnek h&#226;lıyla değil h&#226;liyle iml&#226;sıyla kullanılmaktadır. Bu durum h&#226;l kelimesinin ince sıradan ek almasından kaynaklanmaktadır.
    İtibar dilimize Arapçadan geçmiştir. T&#252;rkçede kazandığı anlamlar “g&#252;venilir olma, değerlilik, kazanılan saygı”dır. Söz konusu kelime, dilimizin ses kurallarına uymuş, ilk hecede kesmeli söylenen ayın sesi (i’tibar) kaybolmuş, açılan boşluğu aslında bulunmayan ve uzun tel&#226;ffuz edilen i: sesi doldurmuş, kelimenin söylenişi i:tibar biçimini almıştır.
    Eskiden doğu dillerinden özellikle Arapçadan bir kelime girince onun sıfatı ve zarfı da birlikte dile mal edilmiştir. Bu örnekte de böyle olmuştur. İtibar isim, itibar&#238; sıfat, itibaren zarftır. Her &#252;ç söz de bug&#252;n canlıdır ve kullanımdadır. Bu örneklerde itibar kelimesine sıfat ve zarf yapmak &#252;zere getirilen eklerden biri nisbet eki &#238; ve diğeri zarf yapan Arapça kökenli tenvin eki -en’dir. İlk anda itibarıyla söz&#252;n&#252;n itibariyle söylenmesine söz konusu kelimelere getirilen yabancı eklerin ince okunuşu bir sebep olarak gösterilirse de, gerçekte bu kelimenin son sesinin ince okunması, ile edatından kaynaklanmaktadır. İtibar kelimesine bir iyelik eki getirilmiş, kelime itibar-ı biçimini almış ve onun &#252;zerine de itibar- ı - ile biçiminde ile edatı eklenmiştir. İki &#252;nl&#252; arasına ise kurala göre y sesi girmiş ve bu ses bir önceki iyelik ekini inceltmiştir. Bu arada vurgusuz kalan ile edatının i &#252;nl&#252;s&#252;, söz konusu kelimenin bitişik yazılmasında konuşmaya bağlı olarak d&#252;şm&#252;ş ve itibar- i - y- le biçimi elde edilmiştir. Söyleyiş genel olarak itibariyle biçimindedir. Ancak dilciler ortaya çıkan bu uyumsuzluğu, b&#252;y&#252;k ses uyumuna ters d&#252;ş&#252;ş&#252; gidermek için bu kuruluştaki b&#252;t&#252;n kelimeleri -haliyle dışında- sözl&#252;klere ve kılavuzlara uyuma uygun olan biçimleriyle almışlar ve dolayısıyla, itibarıyla, tamamıyla gibi örneklerin ince olan son hecesi de kalın &#252;nl&#252;ye çevrilmiştir.
    Söyleyişle yazılış arasındaki farklılık ile edatının uyuma bağlanması çabalarından kaynaklanmaktadır. Bu konuda bir anket yapılacak olursa, söyleyişin daha çok itibariyle, dolayısiyle, tamamiyle, sırasiyle biçiminde olduğu gör&#252;lecektir. G&#252;lben Ergen’in şarkısındaki dolayısiyle söyleyişi bunun için canlı bir örnektir. Ancak yazının söyleyişi etkilediğini hesaba katarsak, zamanla söyleyişin de itibarıyla, dolayısıyla, sırasısıyla, tamamıyla olacağını tahmin edebiliriz.

    İftihar etmek, gurur duymak
    Sertap Erener’in Avrupadaki şarkı yarışmasında elde ettiği başarı en y&#252;ksek derecedeki devlet adamından televizyon ve radyo muhabirlerine kadar, halkımızca alkışlandı ve duyulan sevinç, seninle gurur duyuyoruz, seninle gururlanıyoruz, sen bizim gururumuzsun gibi c&#252;mlelerle dile getirildi. Bu kullanım aslında yenidir. Eskiden böyle bir duygu seninle iftihar ediyoruz, sen bizim medarıiftiharımızsın biçimindeki c&#252;mlelerle dile getirilirdi. O tarihlerde gurur kendi yerinde ve anlamında, iftihar da kendi yerinde ve anlamında kullanılırdı ve gurur, iftihar; iftihar, gurur anlamına gelmezdi. Şimdi her iki kavram gurur ile karşılanıyor. Dolayısıyla bunların t&#252;revlerinde de birtakım anlam kaymaları ortaya çıkıyor ve gurur’un anlamı genişliyor. Bu arada iftihar’a da yazık oluyor. İftihar kullanımdan çıkıyor. Okullarda iftihara geçilirdi, iftihar listelerinde yer alınırdı. Anne ve babalar, öğretmenler, çocuklarıyla, öğrencileriyle iftihar ederdi. Bu gelişme karşında T&#252;rkçe Sözl&#252;k’e baktığımızda, sözl&#252;k, bu anlam kaymalarını hen&#252;z sayfalarına geçirmemiş. T&#252;rkçe Sözl&#252;k, gurur’u “Kendini beğenme, b&#252;y&#252;klenme, kibir”, gururlanmak fiilini ise, “&#214;v&#252;nmek, b&#252;y&#252;klenmek, kurumlanmak” anlamlarıyla tanımlamıştır. Bu tanımlama yol göstericiyken, birilerinin yanlış kullanımı giderek yayılmıştır. Bu durum, sözl&#252;klere, kaynaklara bakmamaktan, yabancı T&#252;rkçe ayrımı yaparken kavramın, anlamların, dikkate alınmamasından, yapılan keyf&#238; m&#252;dahalelerden, uzmanlığa önem vermemekten kaynaklanıyor.
    Sertap Erener’in başarısı b&#252;y&#252;klenme, kibirlenme, kurumlanma değildir. Onun başarısı bir öv&#252;nçt&#252;r. Duyulan sevinç, onu y&#252;celtme, onunla iftihar etme anlamlarında bir öv&#252;nmedir. Gösterişe, kendini beğenmeye dayalı bir öv&#252;nme değildir. Gururlanmak, öv&#252;nmenin belirttiğim anlamlarından yalnızca biridir. Bu duruma bakıp öv&#252;nmeyi yalnızca dar anlamda gurur olarak alamayız.
    Bu t&#252;r yapay anlam kaymalarına gitme, bir kelimeyi gerçek anlamının dışında kullanma dil eğitimimizin içinde bulunduğu durumu gösteren acı örneklerden biridir. Bu durum söz dağarcığının giderek daralmakta olduğunu gösterir. Kaynaklara bakılmayan, onlara itibar edilmeyen böyle bir ortamda keyf&#238; kullanımlar, ne yazık ki, kısa zamanda yayılıyor, dilimize sahip çıkıyoruz diyen bir avuç insanın da sesi duyulmuyor.

  10. #10

    Kayıt Tarihi
    15-10-2005
    Mesajlar
    287
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Doğru Yazalım Doğru Konuşalım *A*

    Çörbilim, stok, blok, adrese teslim, Azerî, Azerbaycan, dikkatleriniz için teşekkürler, hanımlar ve beylerüzerine.


    Çörbilim


    Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Süreyya Ülker, hazırladığı kitabına Çörbilim Terimleri Sözlüğü adını vermiş.
    Çörbilim terimini patoloji yerine kullanıyor. Türkçe Sözlük’te patoloji teriminin tanımı verilmemiş, hastalıklar bilimi karşılığı ile yetinilmiştir. H maddesinde ise hastalıklar bilimi alınmamış.
    Doç. Dr. Süreyya Ülker, çalışmasından ve yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Türkçeye gönül vermiş bir bilim adamı. O, sözlüğünün ön sözünde “Osmanlıca terimler kullanımdan kalktığından beri dirgerlerimiz yetmiş yılı aşkın bir süredir Lâtinceye dayalı terimlerle yetişmekte, bunların Türkçelerinin bulunamayacağı gibi yanlış düşünceler b
    elleklerde yer etmiş bulunmaktadır.” diyerek bir gerçeği vurguluyor. S. Ülker, burada dirger’i hekim, doktor yerine kullanıyor. Türkçe Sözlük’te yer almayan dirger terimi, Çörbilim Terimleri Sözlüğü’nde “Medikal otopsi, tıbbî otopsi” anlamında dirgersel ölüaçımı teriminde geçiyor.
    Dirger
    , Türk Dilini Tetkik Cemiyetince 1934 yılında yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adlı sözlükte dergir biçiminde geçer. Söz konusu sözlüğün tabip maddesine bakıldığında atasagun, emçi, ongaltıcı, dergir gibi karşılıklar görülür. Dergir, bu çalışmaya Radloff’un ünlü sözlüğünden alınmıştır. Bu terim, Radloff’un sözlüğünde dergir biçimindedir ve buna arzt (doktor) anlamı verilmiştir. (3. C., 1973. s.)
    Dergir Kazak ve Kırgız Türkçelerinde doktor anlamında geçer. Ahmet B. Ercilasun’un başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan KarşılaştırmalıTürk Lehçeleri Sözlüğü’nde (180. s.) doktor’un Kazak Türkçesindeki karşılığı deriger, Kırgız Türkçesindeki karşılığı ise dariger olarak verilmiştir.
    Farsça sözlükleri araştırdığımızda kelimenin Türkçe olmadığı, Farsça ilâç anlamındaki dâru (Ë—«œ) ile ger () den oluştuğu görülmüştür. (ger, -cı/-ci anlamındadır.)
    Cumhuriyet Dönemi boyunca, sağlığımızı emanet ettiğimiz uzmana Türkçe bir ad ararken en sonunda Fransızca
    doktor’da karar kılmışız. Türkler yüzlerce yıl Arapça kökenli tabip ve hekim kelimelerini kullanmışlardır. Bunların başkanına, büyüğüne, yöneticisine sertabip demişler. Sertabip zamanla yerini başhekim, baştabip sözlerine bırakmış. Baştabip, başhekimbenimsenmiş ki, kimsenin aklına başdoktor demek gelmemiş. Tabip ve hekim terimlerinden hekim ses uyumuna uygunluğu sebebiyle biraz daha yaygınlaşmış ve benimsenmiştir. Önceleri familya hekimi diye kullanılan terimde de birtakım aşamalar kaydedilmiştir. Familya hekimi; aile hekimi, aile tabibi son olarak da aile doktoru olmuştur. Bütün bu hızlı değişmeler içinde şimdi de doktor’a, dirger demek ve kökeni bilinmeyen bir terimi ileri sürmek doğru değildir. Unutmamak gerekir ki, bulunacak karşılığın yaşayan bir köke dayanması gerekir. Elli yıllık deneyim ve elde edilen sonuç bunu göstermiştir. Buna özen gösterilmediğinde önerilen karşılığa itibar edilmiyor.
    Hekim sözünün geçtiği atasözlerinden birkaç örnek verelim:
    kimsiz, hekimsiz memlekette durma. Hekimden sorma çekenden sor. Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder. İyi olacak hastanın hekim ayağına gelir. Hekim hekim değil, başına gelen hekimdir.
    Tabip terimi bu ölçüde bir kullanım sıklığında değildir.
    Doç. Dr. S. Ülker, çalışmasına bu adı koyarken geniş bir kaynak araştırması ve taramalar yapmış. Anadolu ağızlarında ve eski Türkçe metinlerde çör’ün geçtiğini, Türkçe olduğunu savunmuş; Çorlu ilçesinin adını, söz konusu çör ile ilişkilendirmiştir.
    Doç. Dr. Süreyya Ülker, bu söz için Amerikalı R. Dankoff’un “Türkçedeki Ermenice Kelimeler” adlı İngilizce makalesine de bakmış, onun ve Hasan Eren’in, çor kelimesini Ermenice olarak göstermelerini kabul etmemiştir.
    Çor’un eskiden Ermenilerin yaşadığı Anadolu illerinde ve ilçelerinde kullanıldığına bakıldığında bu kelimenin Ermenice olabileceği ihtimali artıyor. Nitekim bu kelime Bitlis’te bir birleşik kelime olarak lıhçor sözünde de geçmektedir. Lıh, lığ’dan bozulmuştur. “Çamur, pislik” demektir. Azerbaycan sahasında lığ biçiminde geçer. Lığçor veya lıhçor eli ayağı temiz olmayan, pislik içinde bulunan veya pislik içinde yaşayan için kullanılan bir sıfattır. Bu sıfat, bir iş için de kullanılır. Görüldüğü gibi kelimenin Türkçe olma ihtimali zayıftır. Öte yandan söz konusu bilim adını yazarken halk bilimi, sağlık bilimi terimlerinde olduğu gibi çör bilimi terimi de ayrı yazılmalı ve sonuna iyelik eki eklenmelidir.
    Burada üzerinde durulacak asıl husus, önerilecek karşılığın tutunup tutunmamasının iyi hesap edilmesidir. Yoğun bir çabaya rağmen,
    iltihap için eski metinlerde geçen ve tartışmasız Türkçe olan yangı dile yerleşmezken ve tıp dilinde yerini almazken; çör, dirger gibi Türkçeolup olmadığı tartışmalı terimlerin yerleşmesini beklemek boşuna sarf edilmiş bir çaba olur.
    İçinde en çok yabancı kelime bulunan tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesi bir hekimin veya bir dilcinin tek başına yapacağı bir iş değildir. Tıp alanındaki bilginler bir araya gelir, bir uzlaşma ortamı oluştururlarsa ve dilcilerle de iş birliği sağlarlarsa işte o zaman bazı olumlu adımlar atılabilir. Bu da ana dile saygılı bir ortamın sağlanmasıyla mümkün olur.
    Stok, blok
    Türkçeyi kurallarına uygun bir biçimde yazma ve okuma yolunda savaş veren Sayın Cem Moretti, dikkatimi stok ve blok gibi kelimelerin stoğu, bloğu biçiminde söylenmesine ve yazılmasına çekiyor.
    Stok İngilizceden (stock), blok ise Fransızcadan (bloc) Türkçeye geçmiştir. Tek heceli oldukları için ünlü (sesli) ile başlayan ek alınca son sesleri değişmez. Türkçenin bu kuralı tok, tokuz, yok, yokum örneklerinde olduğu gibi asıl Türkçe kelimelerde geçerlidir. Stokumuz, blokunda örnekleri de bu kurala uyar; söz konusu kelimelerin son sesleri ünlü ile başlayan ek aldıklarında değişmez.
    Burada denebilir ki aynı yapıdaki Türkçe
    çok‘un nasıl oluyor da çoğu, çoğumuz biçiminde son sesi değişiyor? Gök, göğe örneğini de buna ekleyebiliriz. Kural dışı gibi görünen bu örneklerin son seslerinin yumuşaması tarihî gelişmeye, uzun ünlü bulundurmaya bağlı bir husustur.
    Tek heceli kelimelerin son seslerinin değişmemesi yalnızca
    k sert sesiyle sınırlı değildir. p, ç, t son seslerinde de bu durum söz konusudur. Stop ünlü ile başlayan ek alınca son sesteki p, b olmaz. Bunun gibi streç, rest kelimeleri de ünlü ile başlayan ek aldıklarında son seslerindeki ç ve t sesleri değişip c, d olmaz; streçi, resti olur. Dilin bu incelikleri okul programlarına girmezse, bu tür sorunlar çeşitli zeminlerde söz konusu edilmezse, imlâda ve söyleyişteki bu sorunlar giderek büyüyecektir.
    Adrese teslim (gol)
    Futbol karşılaşmalarını yorumlayan Ömer Üründül 19.9.2002 tarihinde tam isabetli bir atış veya isabetle elde edilmiş bir gol anlamında adrese teslim (gol) sözünü kullandı. Spor programlarında ara sıra duymaya başladığımız bu sözün yeni bir kullanım olduğu açıktır. Anlaşılan bu söz bir başka dilden çevrilerek kullanılıyor. Adrese teslim İngilizce delivery to the adress sözünün Türkçeye çevrilmiş biçimine benziyor. Ancak buna da şükretmek gerekir. Ya doğrudan delivery to the adress deselerdi ne yapacaktık? Türkçede bu kavramı anlatacak bir söz olup olmadığını düşünürken aklıma askerde atış sırasında kullanılan tam isabet sözü geliyor. Kişinin bildiği İngilizceden hareket ederek Türkçeyi çeviri yoluyla da olsa yabancılaştırmaya hakkı olmasa gerek. Böyle bir kavramın Türkçe nasıl söylenebileceğini düşünüp bulmalıyız. Bu durumda isabetle atılmış bir gol, hedefine ulaşmış bir gol gibi sözlerle bu tespit, bu gözlem adlandırılabilir.
    Azerî, Azerbaycan
    Geçen 26 Eylül günü Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresince düzenlenen etkinlikler sırasında sunucu Azerbaycan kelimesini sürekli olarak Azarbaycan biçiminde ses uyumuna sokup telâffuz etti. Azerbaycan özel adının Azarbaycan biçiminde söylenişi yalnızca bu bayan sunucuya özgü değil, pek çok kimse söz konusu kelimeyi Azarbaycan biçiminde telâffuz ediyor. İlk hecedeki ünlünün kalın oluşu ikinci heceyi de etkiliyor; ikinci hecedeki ince e sesi kalın a olarak söyleniyor. Öte yandan kelimenin ilk hecesi uzundur; bu özellik de dikkate alınmıyor. Aynı durum Azerî sözünün ilk hecesinde de söz konusudur. Pek çok şanlı şöhretli aydınımız, Azeri biçiminde kelimenin ilk ve son seslerini kısa telâffuz ediyor.
    Düzeltme işaretinin (^) uzun heceyi göstermek üzere kullanılması kaldırıldığından ve bu durum işitmeye, kulak yoluyla öğrenmeye bırakıldığından bu yana Türkçede uzun hecelerin kısa söylenmesi giderek yaygınlaşmış; günümüzde uzun heceyi kısa okumanın örnekleri epeyce artmıştır. Bu durum toplumumuzda baş gösteren ikili imlâ gibi, ikili söyleyişe de yol açmıştır.
    Dikkatleriniz için teşekkürler, hanımlar ve
    beyler
    Bir topluluğa hitap eden konuşmacı, konuşmasını bitirirken dinleyicilere ne demeli, kürsüden ayrılırken nasıl bir söz kullanmalıdır? Kongre ve konferanslarda hep bu hususa dikkat ediyorum. Aslında oturmuş, kalıplaşmış bir sözümüz yok. Genel olarak “Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.” deniyor. Konuşmacı alçak gönüllü bir tavır içinde ise, “Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılarımısunarım.cümlesiyle yetiniyor. Yalnızca saygılarımla sözü ile konuşmasını bitirenler de var. “Sözümü burada noktalıyor, saygılar sunuyorumbiçiminde bir veda sözüyle konuşmasını tamamlayanlara veya “İlginize teşekkür ederim.” diye kısa bir söz kullananlara da rastlıyoruz. Bu örneklerin yanı sıra son yıllarda “Dikkatlariniz için teşekkür” sözünü de duymaya başladık. Bu ara konuşmacılardan duymaya başladığımız bu sözün Azerbaycan Türkçesinden dilimize geçtiği kanaatindeyim. İstisnasız her Azerbaycanlı bilim adamı kongrelerde sözünü “Dikketleriniz içinteşekkür edirem.” sözü ile bitiriyor. Bana kalırsa, bu da Rusçadan kelimesi kelimesine aktarılmış spasibo za vinimaniye biçimindeki çeviri bir sözdür. Bilindiği gibi İngilizcede de aynı anlamda “Thank you very much for your attention.sözü kullanılır. Bu durum biraz da kendi dilimizi iyi bilmememizden, inceliklerini tanımamamızdan kaynaklanıyor. Dilimizde bu tür sözleri kalıplaştıramadığımızdan, bunlarda bir birliğe varamadığımızdan çeviri sözlere meylediyoruz.
    Burada hatırlatılması gereken bir başka hitap kelimesiyle sözümüzü bitirelim. Konuşmaya başlarken
    Hanımlar ve beyler veya hanımefendiler ve beyefendiler biçimindeki söz de İngilizceden aktarıldı. Bu da ladies and gentleman’in karşılığıdır. Dilin var olan söz varlığını kullanmayıp çeviri sözlere itibar etmenin sınırı nereye kadar varacak?
    Yapacağımız işler arasında bütün bu tür sözleri ele alıp değerlendirmemiz bulunmaktadır. Çok katılımlı bir toplantıda bu örnekleri ortaya koyup bazı esaslar üzerinde birleşmeliyiz.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •