Seni düşündüm dün gece yarısı. Gidişini, ayrılıklarımızı ve birlikte
olduğumuz günleri...
Şimdi sen uzaklardasın belki ama ben hala ayrılık anındayım. Radyoda
sevdiğimim türkü yüreğimi kanatıyor. Seninle birlikte bütün güzellikler
yolcu olmuş. Bir tek ben bırakıp gidemiyorum anıları. Bir tek ben
yapayalnız kalmışım. Bir tek ben kaçırmışım otobüsleri. Kent boşalmış gibi
sokaklar bomboş...
Sevgiler hep yürekte taşınır ve hiç ağır gelmez. Ağır gelen,
ayrılıkların verdiği acıdır. Ağır gelen ikiyüzlülüktür. Ağır gelen kötülerin iç
dünyasıdır. Ağır gelen yalnızlıktır. Ağır gelen söyleyecek çok şeyi olup
da konuşamamaktır. Ağır gelen, sözcüklerin boğazında düğümlenmesidir.
Sessiz çığlıktır insanın içinde ki ağır gelen...
Balkondayım, biraz yorgun, biraz da durgun. Acı bir yalnızlık içimi
kemiriyor ve hiçbir şey dört duvarın verdiği yükü hafifletemiyor. Çünkü
sen uzaklardasın. Yokluğun bir yıldız kadar uzak, bir dokunuş kadar
yakın.
“Hiçbir şey istediğimiz gibi tam olmuyor”, demiştin bir gece. “Her
şeyin bir sonu var. Uzak ya da yakın.” Doğruydu. Her şeyin bir sonu vardı.
Kimbilir belki de Eylül gecelerinin o ılık rüzgarlarında bir daha
birlikte olamayacağız.
Ben, hep seninle birlikte bir yaşamı dilerdim gökteki yıldızlardan.
Sense uzaklara bakardın. Kısa bir sessizlik olurdu aramızda öylesi
anlarda. Tebessüm dolu yüzüne sanki bütün yıldızlar gülümserdi. Ve sen
sevgili, gülümsediğinde çok daha tatlı olurdun. Gülümseyişinde yüreğim çiçek
tarlasına dönüşür, gözlerim bahar şölenlerine tutulurdu sevinçten.
Şimdi ellerinin sıcaklığını özledim.
Şimdi sen de özlüyor musun geçmiş günlerini? Unutmak kolay değil
bilirsin. Ayrılıklarda hep kavuşmanın umudu vardır şimdi seni beklediğim
gibi. Kavuşma umudu olmayan ayrılıklar yok oluşu anımsatıyor. Ne kadar
yoğun başlarsa başlaşın aşk, sevgi büyüsü bitti mi bitiyordu her şey.
Her ayrılık, içinde onarılması mümkün olmayan yaralar açıyor insanın.
Hiçbirimiz masum değildik. Ve bir çoğumuz da olması gereken yerde
değildi. Senin yanında olamadım. Oysa sen gökteki yıldızlardaki hayalimdin.
Bulutlara tutunup günün güneşini göremedik birlikte. Sonsuzlukta
sessizce kayıp gittin gecenin içine doğru. Bütün dileklerim silindi, kabul
olmadı.
Bu koca kentte, insan selinin içinde kimi zaman yalnız hissedersin
kendini. En çok mezarlıklardan dönüşte akıllara düşer bir gün sonun
geleceği. Uzun ağaçların rüzgar esintileri uzak diyarlara götürür insanı. Hoş,
kendine özgü bir esintisi vardır mezarlık ağaçlarının. O mezarlıkların,
o kalabalığın içinde, kimbilir ne kadar çok insan vardı birbirini
seven, ne çok sevgililer vardı. Sevenlerin yanında birbirini istemeyen, hep
kin güden akrabalar da vardı. Ama oralarda, o mezarlıklarda, o sessiz
yolculukta her şeyden uzak bir sessizlik var, değil mi? Birbirini
tanımayan, aynı kentten olmayan insanlar kardeşcesine aynı kaderi nasıl da
paylaşıyorlar?
Sevememek mutsuzluğa giden bir yolda ilk adımdı. Kötü sözlerin izleri
yıllarca devam ediyordu kapanmayan bir yara misali. Ailemden öğrenmiştim
insanın tutamayaçağı sözleri vermemesi gerektiğini , “İnsan
tutamayacağı sözleri vermemeli” Oysa söz verip de tutmadığımız o kadar çok şeyimiz
var ki. Sen de uzaklara gitmeyeceğine, hep dost kalacağına, sevginin
hep benimle olacağına söz vermiştin. Sen de sözünü tutmadın, bak yanımda
yoksun. Canım sıkıldığında, odalara sığamaz olduğumda sığınacak kimsem
yok. Hüzünlerimi anlatabilecek, sarılıp ağlayabilecek, bütün sırlarımı
paylaşabilecek, her şeyiyle güvenebileceğim hiç kimsem yok. İyi
günlerde dost olan, kötü günde arayıp sormayan, dargınlığında bütün
bildiklerini başkalarına anlatan, özel sırlarımı bir koz olarak kullanmak isteyen
kötü insanlarla dolu dışarısı. Kendine güven duyan, kendisine saygısı
olan, iyi günde de, kötü günde de o güne kadar bildiklerini
anlatmayacak, gözümde küçülmeyecek kaç insan var ki tanıdığım? Belki de hiç kimse
yok. Olsa da çok az. Belki de hiç kimse sandığımız kadar büyük değil.
Değer verdiklerimiz o kadar da değerli
değil.
Bu ilk değildi böyle aldanışım.
Bu ilk değildi ağlatışın.
Balkondayım. Vakit akşam. Biraz yorgun, birazda durgunum. Yüzündeki o
tatlı gülümseyişini anımsıyorum. dudaklarını, öpüştüğümüzü. Kanım
hızlanıyor. O dudaklarınla başkasını öptün mü bilemiyorum? Bunu düşünmek bile
istemiyorum.
Bir çok şeyi erteledik yaşamımızda.
Bir yanımız ertelenmiş düşlerin toplamı.
Bilemedik ertelemeyi bırakmayı. Geçmişi unutup yeniden başlamayı
ögrenemedik. Sıyrılamadık geçmişin izlerinden. Hatalarımızla, gururumuzla
yeni yaşamlar kuramadık. Başaramadık çünkü geleceğin bilinmeziyle değil,
geçmişimizle var olduk.
Şimdi anımsamak da güzeldi.
Anımsamak ve birbirimizi aramamız az şey değildi en dar vakitlerimizde.
Telefon tellerinden sesini duymak bile çok güzeldi. Mutluydum.
Mutluluk, yıldızların parlamasıydı her gece. Yalnız tek başına olunca mutlu
olamıyor insan. Çünkü mutlulukta bütün boşluklar doluyordu ama tek başına
her şey anlamsızlaşıyordu.
Gözlerinin içinde binlerce yıldız vardı o Eylül gecelerinde. Bütün
günlerin gecelerinde yıldız var sanırdım gökyüzünde, yokmuş. Yanılmışım
ben. Yanılmışım sen de yaşıyorsun bu dünyada. Hemde o yüreğinle.
Seni düşününce gece gözlerim yaşardı ve ben ağladım sevgili. Sevgiler
yürekte taşınır ve hiç ağır gelmez. Ben seni yüreğimde taşıyorum.
Ve sonsuz bir acının esiriyle.
Tatlı rüyaları, iyi geceler dilekleri çalınmış geceler benim artık.
Oysa ne çok isterdim, bir bebeğin ağlayan sesinde gece yarılarında seninle
birlikte uyanmayı...
İnsan tek başına kök salamıyor bu dünyada. Tek başına hayat
paylaşılamıyor...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla