• Reklam
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0

    Hadis Okumaları I-II Dersler

    HADİS ÜZERİNE
    MUHAMMED NASİRUDDİN EL BANİ


    Müellif, kitabında kendi bakış açısından bir müslümanın sünnet, sünnetin yeri ve hüccet oluşu karşısındaki durumunu ele alıyor. Dört bölümden oluşan kitapta,

    ilk bölümde ; İslam’da sünnetin yerinden, ona yönelmenin, onunla hüküm vermenin ve ona muhalefetten sakınmanın vacip oluşundan söz ederken,

    ikinci bölümde; asr-ı saadetten sonra ortaya çıkan sünnet karşıtı bir takım kimselerin sünnete muhalefet olsun için ortaya attıkları kıyasların, metotların, usullerin yanlışlığından, kirli hedeflerinden bahsediyor.

    Üçüncü bölümde ; ise hadislerin çok büyük bir bölümünü oluşturan ahad hadislerin akidede delil olmayacağını öne sürenlerin ve hadisleri, akaide taalluk eden hadisler ve ahkamla alakalı hadisler şekliyle ayrıma tabi tutanların mesnetsizliğini açıklıyor.

    Son bölümde ise ; “sünnetin konumunu zayıflatmak ve sünnetle amel etmenin ihmal edilmesi “ demek olan, islam dünyasında her asırda vuku bulan ve bütün bir hayatı, fikri kökleri tümüyle kapsayan bir taklit hastalığı”na değiniyor.


    Kitap hadisle alakalı bazı tanımlamalarla başlıyor; diğer bölümlerimizde bunları detaylarıyla vereceğimiz için sadece konunun ilgilendirdiği bazı tanımları kısaca serdedelim :

    Haber, lügatte hadisle eş anlamlı olmakla beraber, ıstılahta Peygamber'den nakledilen sözlerle beraber başkalarından sadır olan sözleri de içerir. Bu şekliyle, her hadis haber iken, her haber hadis değildir

    Senet veya isnat, metne ulaştıran yoldur, yani en son ravi olan hadis musannifinden başlayarak, Peygamber’de son bulan ravi zinciridir. Metin ise mananın belirlenip doğrulandığı hadis lafızlarıdır.

    Mutevatir, güvenilir olmaları ya da çoklukları sebebiyle yalan üzere birleşmeleri aklen ve adeten mümkün olmayan bir topluluğun verdikleri haberdir. Ahad ise tevatur şartlarını taşımayan her haberdir.


    Hemen bu tanımlamaların ardından vurucu bir tespit, aslında kitap boyunca açıklanacak, delillendirilecek olan şu iddia dava ediliyor: “Sünnet zikirdendir ve kıyamet gününe kadar ortadan kalkıp kaybolmaktan ve içerisine yalan karışmaktan korunmuştur. İçerisine hadis olmayan başka haberlerin karışması ihtimalinden de korunmuştur.”


    Sünnetin korunduğunun delillerinden birisi, “Zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz, biz!” Hicr 9 ayetidir. Bu ayet Allah’ın zikri koruyacağına dair kesin bir vaadidir. Peki Zikir nedir? Hiç şüphe yok ki zikir öncelikle Kuran’ı içerisine alır. Fakat iyice düşünüldüğünde ve araştırıldığında Nebi’nin sünneti de bunun içerisindedir.

    Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın...” Nahl 44 ayeti mucibince Resul’ün dindeki sözleri Allah tarafından bildirilmiş vahiydir. Allah tarafından bildirilen her vahyin “indirilmiş zikir” olduğunda ihtilaf yoktur. Böyle olunca Rasulullah’ın din hususunda söylediği şeylerden bir kısmının kaybolmasına, insanların açık-seçik biçimde birbirinden ayıramayacağı tarzda ona batıl ve uydurmaların karışmasına imkan yoktur. Eğer birisi, “Allah zikirle sadece Kuran’ı kastedmiştir, dolayısıyla korumayı vaat ettiği sadece Kuran’dır, harici vahiyler değil”, derse o zaman deriz ki; Zikir, hem Nebi’ye indirilmiş Kitab’a hem de onu açıklayan Sünnet’e verilmiş isimdir.

    Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın...” Nahl 44 ayetince Rasulullah’ın insanlara Kuran’ı açıklamakla emrolunduğu açıktır. Kuran’da Allah’ın, lafzıyla tam olarak neyi, nasılı kastettiğini anlayamadığımız birçok mücmel ayet vardır ve bu ayetleri ancak Resül’ün açıklamasıyla anlayabiliriz. Eğer, Rasulullah’ın bu mücmel ayetleri açıklamaları, Kuran’a dair izahları korunmuş değilse, kendisinde olmayan uydurmalar karışmışsa ve bunların olmayacağına dair Rahmani bir kefalet ortada yoksa, Kuran naslarından istifade etmek de boş bir uğraş, batıl bir uğraş olmaktan kendini kurtaramazdı. Ayrıca üstümüze farz olan hükümler de batıl olurdu. Bilinen bir gerçektir ki, İslam şeriatının iki ana mercii, temel kaynağı vardır: Kuran ve Sünnet.Bir anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onu Allah ve resulüne götürün...” Nisa 59 ayetiyle, “Dikkat ediniz, bana Kuran ve O’nun bir benzeri verildi.” (Ebu Davud) hadisi bu manada çok şey ifade etmektedir.

    Kuran bize mutevatir olarak geldiği için korunmuştur. Sünnete gelince, o Kuran’ın açıklayıcısı, şerhedicisi, ondan gelen hükümleri özelleştiren, mutlak hükümleri takyit edendir. Sünnetten yoksun salt Kuran’ı anlamak, onunla hükmetmek, amel etmek mümkün değildir. Bu yüzden Rabb’imizin Sünneti koruması bir gerekliliktir. Bunun üzerine sahih bir usul kaidesi konulmuştur: “Kendisiyle vacibin tamamlandığı şey de vaciptir.”

    Nebevi sünnetin gayba taalluk eden itikadi hususlarda olsun, ameli, siyasi yahut eğitimle alakalı konularda olsun, hayatın her yanına dair bütün durumlarda İslam şeriatının ikinci kaynağı olduğu noktasında ilk müslümanlar arasında tam bir ittifak vardır. Bu sebebe binaen rey, içtihat veya kıyas sebebiyle Sünnete muhalefet caiz olmaz. İmam Şafii, meşhur eseri Er-Risale’de şöyle der: “Haberin bulunduğu yerde kıyas yapmak helal değildir.”


    “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

    “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” Hucurat 1

    “De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez”. Al-i imran 32

    “ Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik! "Başüstüne" derler, ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; sana vekil olarak Allah yeter.” Nisa 79-80-81

    “ Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.” Maide 92



    Ve daha başka nice ayette bu hususlar vurgulanmaktadır; Resulün hükmetmesi Allah’ın hükmetmesi gibidir, Resule itaatsizlik Allah’a itaatsizliktir. Allah’ın hüküm koymasıyla Resulün hüküm koyması farksızdır. Nasıl Allah’ın önüne geçmek haramsa, Peygamberin önüne geçmek de haramdır. Resule itaat Allah’a itaat gibidir.

    Resulullah’ın dine taalluk eden, akıl ve tecrübeyle bilinemeyen gaybi bütün haberleri, Allah’tan ona gelen vahiy kapsamında mütalaa edilmiştir. Vahiy ise ne arkasından ve ne de önünden kendisine batılın yetişemeyeceğidir. Nebi’nin sünneti bize getirdiği Kitab’ın açıklamasıdır. Delalet ve sapıklıktan kurtulmanın tek yolu Kuran ve Sünnete sarılmaktır.

    Kitaptan ve dahi Sünnetten yukarda getirilen deliller, Nebinin getirdiği her hususta sünnete mutlak surette tabi olmanın vacip olduğuna kesin bir şekilde delalet etmektedir. Ayrıca, sünnetle hükmetmeye ve ona tabi olmaya rıza göstermeyerek ona karşı çıkan kimsenin de mümin olamayacağına bu nasslar delalet etmektedir. Bu nasslar, din ile ilgili her emre şamildir. Akide ilmine yönelik olsun, amele taalluk eden hükümlerde olsun yahut diğer hususlarda olsun aralarında fark yoktur. Nasıl ki sahabenin bir meselede Rasulullah’ın hadisini reddetmesi caiz olmuyor ve sahabenin kendileri gibi bir kişi olan sahabenin Nebi’den rivayet ettiği haber-i ahad’lar akidede bile bizatihi hüccet kabul ediliyor idiyse, aynı şekilde sahabeden sonra gelenlerin de ravisi güvenilir olduğu müddetçe başlı başına hüccet olan ahad haberleri reddetmeleri caiz değildir. Bütün bu gerçeklere rağmen, bazı kelam bilginlerinin ortaya koyduğu usuller, bir takım usul alimlerinin mesnetsiz olarak koyduğu kaideler ve mukallit fakihlerin delilsiz olarak verdikleri fetvalar yüzünden sünneti terkeden, ihmal eden bir nesil geldi.

    Zikredilen bu ihmalin neticesi olarak onlar sünnetin büyük bir kısmından şüphe etmeye başladılar. Sünnetin geri kalan kısmını da bu usul ve kaidelere ters düştüğünden dolayı reddettiler. Bundan ötürü ayetler onların katında yanlış anlaşıldı. Sünnetin yerine bir takım kaide ve kurallar oturtarak onlarla hükmettiler. Böylece işi tersine çevirdiler, sünnete bu kaide ve kuralların perspektifinden baktılar. Şayet sünnet kaide ve kurallarına muvafıksa kabul ettiler, değilse reddettiler. Bu sebepten ötürü, müslümanlarla Nebi arasındaki sağlam bağ koptu. Acaba insanları sünnete uymaktan alıkoyan, halef bilginlerinin ortaya attıkları bir takım kaide ve kurallara göre hareket etmelerine sebepler nelerdir? Bunun belli başlı nedenleri şöyle sıralanabilir:


    1. Bazı kelam bilginlerinin “ahad hadis inançta delil olmaz” şeklindeki sözlerinin ve günümüzde bazı İslam davetçilerinin “akide konusunda ahad hadisi delil almak caiz değil, bilakis haramdır” şeklindeki düşüncelerinin yaygınlık kazanması.

    2. Kendilerine tabi olunan bazı mezheplerin usul olarak kabul ettikleri bir takım kaideler.

    3. Taklidin din yerine konularak yol yordam ittihaz edilmesi ve ilim öğrenmek için yeterli çabanın sarf edilmemesi.


    Yukarda zikri geçen kıyas ve başka kaide ve kurallardan ötürü sahih hadisin reddedilmesi olgusu şüphesiz ki daha önce kaydedilen ayet ve hadislere ters düşmektedir. Asıl olan sahih hadisi, bu kaide ve kurallara takdim etmektir. İmam İbn-i Kayyım bir eserinde şöyle der: “Selef-i salihin Rasulullah’ın hadisine ters düşen görüş, kıyas, istihsan ve söyleyen kim olursa olsun, insanlardan herhangi birisinin sözünü şiddetle reddeder ve bu durum karşısında feci bir şekilde öfkelenirler. Peygambere kelimenin tam anlamıyla boyun eğmekten, onun emirlerine teslim olmaktan ve onun sözlerine karşı işittik, itaat ettik demekten başka çıkar yol olmadığını savunurlardı. Amel, kıyas veya herhangi birinin sözünü hadise uygun düşmediği müddetçe kalplerinden bile geçirmezlerdi.

    Hadise rağmen, sünnetten açık delillere rağmen kıyas yapmak, başka kaide ve kurallara göre hareket etmek dinde noksanlık anlamına gelir. Bir kişi kıyasa başvurmada ne kadar ileri gidiyorsa, bununla doğru orantılı olarak söz konusu kişi bir o kadar da sünnete muhalefetinde ileri gidiyor demektir.


    Arkası Yarın İnşallah..

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Hadis Okumaları I - Ders

    HADİS OKUMALARI II DERS
    Sünneti Anlamada Yöntem
    Yusuf el-Kardavî / Rey Yayınları


    İşlediğimiz kitap, Sünnete şu açılarda yaklaşmaktadır: Sünnetin başındaki belalar ve müslümanların görevi, sünneti ele almada temel esaslar, hukuk ve yasama alanında sünnet, davet ve rehberlik alanında sünnet, zayıf hadislerin durumu ve sünneti iyi anlamak için işaret ve kurallar.

    Nebevi sünnet, müslüman birey ve toplum hayatı için detaylı bir proje olup tefsir edilmiş bir Kur'an'ı ve hayata aktarılmış İslam'ı temsil eder. Rasulullah (as), Nübüvet ilminin ve risalet mirasının maruz kalacağı hususlara şöyle temas etmiştir: "Bu ilmi, her nesilde adaletli olanları yüklenir ve ondan aşırıları tahrifini, batıl ehlinin istismarını ve cahillerin tevillerini defederler." Bunlardan her birisi Nebevi mirasa karşı yıkıcı üç tehlikeyi temsil eder. Aşırıların tahrifi, haddi aşma, ve bu dinin ayırt edici özelliklerinden olan vasat olma, müsamahalı olma ve kolaylıktan kaçınma gibi yollardan gelen bir durumdur. İnkarcıların istismarı, Nebevi metotta olmayan şeyleri ona sokmaya, onun tabiatının reddettiği sonradan ortaya çıkan şeyleri ve bidatleri ona katmaya çalışma şeklinde ortaya çıkar. Cahillerin tevili ise bir çok şekilde ve sebepte olmaktadır. Bu yanlış tevil ve çarpık anlayış dini bilmeyen ve onun temel esprisinden anlamayan cahillerdendir.

    Bu tür kimselerin, anlayışta haktan uzak olmamalarını sağlayacak muhkem ayetlerden yüz çevirip, heva ve heveslerine uyarak onları kendi arzularına uygun bir şekilde tevil etmek için, müteşabih ayetlere uymaktan alıkoyacak ne ilmi yeterlilikleri ne de hakka ulaşma çabaları vardır. Peki bütün bu sorunlardan, belalardan uzak kalabilmek için ne yapmalı? Bu noktada sünneti anlamada bazı esaslara değinmek gerekmektedir:

    i) Senedi ve metniyle sünnetin, bu ümmetin adalet ve zabt yönünden en güvenilir imamlarının koymuş olduğu hassas ilmi ölçülere göre sıhhatinin, güvenilir olup olmadığının tespit edilmesi.

    ii) Nebevi nassın, lügavi delaletine uygun olarak, hadisin siyak ve vürud sebebinin ışığında, Kurani ve diğer Nebevi nassların gölgesinde, İslamın genel maksat ve genel prensipleri çerçevesinde doğru bir şekilde anlaşılması

    iii) Nassın, kendisinden daha kuvvetli bir muarız ile (mesela Kuran ile ve ya daha kuvvetli hadislerle) veya katiyet sıfatı kazanmış şeriatın genel maksatlarıyla çelişkiden salim olmasının pekiştirilmesi.

    Yasama ve yürütmede kendisine başvurulan ve ikinci kaynak olan sünnet çok sıkı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Bu ümmetin alimleri fıkıh ilmin direği, haram ve helalin eası olan, şeri ve ameli hükümlere de ihtiyac edebilecek hadislerde sahih olma şartının aranması hususunda görüş birliğindedirler. Fakat onlar, amellerin faziletleri, zikirler, rekakik (insanları nezaket ve inceliğe, duyarlılık ve hassaslığa teşvik edenler), terğib (iyi ve güzel amellere teşvik eden haberler), terhib (kötülükten sakındıranlar) ve açıkça teşri kısmına girmeyen hadisler hakkında ihtilaf etmişlerdir.

    Selef alimlerinden kimisi bunların rivayetinde tolerans göstermiş ve bunda sakınca görmemiştir. Tabi bu, mutlak tolerans olmayıp onun belli bir alanı ve şartları vardır. Fakat çokları onu kötü bir şekilde kullanılmış, onunla doğru yoldan saptırmış ve İslam'ın tertemiz kaynağını kirletmiştir. Nitekim vaaz, rekaik ve tasavvuf kitapları bunlarla doludur! Zahidlerden bir adam, Kuran ve surelerin faziletleri hakkında hadis uydurma yoluna gitmiş. Ona, bunu niye yaptın, diye sorulduğunda "insanların Kurandan koptuklarını görünce buna engel olmak istedim" demiş. Bu defa kendisine "Her kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın" buyurulduğunu söylediklerinde ise o: "ama ben onun aleyhine değil, lehine yalan söyledim" demiştir. Halbuki bilmiyor ki, Allah bizim için dinini kemale erdirmiş, bizim üzerimize nimetini tamamlamıştır. Dolayısıyla, birisinin kendi uydurduğu hadislerle bizim dinimizi tamamlamasına ihtiyacımız yoktur. Uydurma ve batıl hadisleri kabul etmek, onları Peygamber'e nispet etmek ne kadar hatalı ve yanlış ve tehlikeli ise, heva-heves ve kendi fikrini beğenme ile Allah ve Rasûlüne karşı bilgiçlik taslamak, bu ümmet ve onun alimleri hakkında suizan beslemek suretiyle sahih olan hadisleri reddetmek de o kadar batıldır. Çünkü yalan hadisi kabul etmek, dinde olmayan şeyleri ona sokar. Sahih hadisleri reddetmek ise dinde olan şeyleri ondan çıkarır. Şüphe yok ki gerek batılın kabulü ve gerekse hakkın reddi, ikisi de zemmedilip reddedilmiştir. İmam Şatibi der ki: "Bidatçi türedilerden bir topluluk hadisleri reddetmek üzere, çok defa, hadislerin zan ifade ettiklerini, zannın ise Allah Teala'nın şu ayetlerde olduğu zemmettiğini ileri sürdüler: "Onlar sadece zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar" (Necm,23) Halbuki ayet ve hadislerde kastolunan zan başkadır, bu zannı üç şekilde anlarız: birincisi, din esaslarındaki zandır. Zann ile hareket eden insanla yanında bunun zıddının da olma ihtimalinden dolayı, alimlerce o bir şey ifade etmez. İkincisi, zann, tercih unsuru bir delil olmaksızın, çelişkili iki şeyden birisini diğerine tercih etmektir. Şüphesiz burada da hüküm verme söz konusu olduğu için bu da zemmedilmiştir. Üçüncüsü, kati bir asıla dayanan zan ki, nerede olursa olsun şeriatte bu zanlarla amel edilir."


    Sünnetin maruz kaldığı nafetlerden birisi de, aceleci bazı insanların bir hadisi okuyunca, manasını anlamada yanılgıya düşüp, hadisi bu yanlış anlayışla tefsir etmeleridir. Halbuki, bu mana ona göre makbul değildir. İşte kabul edemeyeceği bir anlamı içerdiğini sandığı için o kimse, derha hadisi reddetmeye kalkışır. Eğer insaflı davranarak, biraz düşünüp araştırsaydı, hadisin anlamının anladığı gibi olmadığını mutlaka bilecekti. Oysa o kendisine göre öyle bir anlam vermiştir ki, onu ne Kur'an, ne de Sünnet getirmiştir, ne de Arapça o anlamı gerektirmiştir. Örnek verecek olursak, "Allah'ım beni miskin olarak öldür ve miskinler zümresinde haşret" hadisini bazıları okuduklarında, fakirlik, tembellik ve insanlara muhtaç olmayı dilemek şekliyle anladılar. Bu ise Peygamberin bu husustaki ölçü ve düşüncesine terstir, yani bir çelişki var ortada. Ama, bu çelişki elbette ki anlayıştan kaynaklanmaktadır. Burada miskinlikten murad, tevazu, ve alçak gönül sahibi olmaktır.Nitekim Allame İbn-i Kesir, "onunla zorba ve büyüklük taslayanlardan olmamayı murad etmiştir." demektedir


    Anlam karışık gelse de sahih bir hadisi çabucak reddetmek pervasızlıktır ki, köklü ilim sahipleri böyle bir şeyi yapmaya cesaret edemez. Zira bu ilim sahipleri, ümmetin selefine hüsnü zann beslerler.onların bir hadisi kabul etmeleri, onu muteber bir imamın da inkar etmediği sabit olunca, netice olarak, onların bu hadiste, herhangi bir söz veya sıhhatini sarsacak bir illetten dolayı ta'n edilecek bir yerini görmemiş olmalarını gerektirir. İnsaflı bir alime gereken, hadisin üzerinde durması, ona ya makul bir mana, ya da uygun bir tevil bulmaya çalışmasıdır. İşte bu meyanda Mutezile ve Ehl-i Sünnet arasındaki fark da budur; mutezile bilimsel ve dini prensipleriyle çelişik gördükleri her müşkül hadisi derhal reddederken, ehl-i sünnet onu tevilde, ihtilafları cem etmede, zahirinde taarruz olanlar arasında uygunluk sağlamada akıllarını kullanıp uzlaştırmaya çalışıyor.

    Hukuk ve yasama alanında Sünnet

    Sünnet, hukuk ve yasama için, Allah'ın Kitab'ından sonra ikinci kaynaktır. Hatta İmam el-Evzai, "Kitabın Sünnete olan ihtiyacı, Sünnetin Kitaba olan ihtiyacından daha fazladır" demiştir. Çünkü, sünnet Kuran'ın beyanıdır, o Kuran'ın mücmelini tafsil, mutlakını takyid ve umumunu tahsis eder. İşte bazılarının, Sünnetin Kuran'da kastedilen manaları açıkladığını ifade etmek üzere: "Sünnet, Kitab'a kadidir" yargısına varmalarının sebebi bu yaklaşımdır. Lakin İmam Ahmed, bu ibareden rahatsız olmuş ve "Ben bunu söylemeye cesaret edemem, ama Sünnet Kur'an'ı beyan edicidir, derim" demiştir. Bu hususta isabetli yaklaşım da budur, çünkü Sünnet bir yandan Kitab'ı beyan ederken, diğer yandan Kitab'ın yörüngesinde döner ve ondan dışarı çıkamaz. Hadisin hukuk ve yasamada temel kaynak olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, hadis kabul şartlarındaki ve onunla amel konusundaki ihtilafların bir sonucu olarak, ayrıntı ve uygulamayla ilgilidir. Burada şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, mezhebi ister yaşasın, ister tarihe karışsın, tabi olunsun, olunmasın, çeşitli ekollerden, farklı bölgelerden müslüman fakihlerin hepsi delil olarak sünneti almayı ve hükümlerde ona müracaat etmeyi Allah'ın dininden vazgeçilmez bir parça olarak görüyorlar, onun emri dışına çıkamıyorlardı.

    Şafii bir gün bir hadis rivayet etmişti. Bir adam ona, "Ey Ebu Abdullal, bu hadisi alıyor musun? dedi. Bunun üzerine o, "ben ne zaman Rasulullah'tan sahih bir hadis rivayet eder de onu almazsam, sizi şahit kılarım ki aklı gitmiştir." dedi.

    Sünnet fıkhın köklü bir kaynağı olunca, hadisçilerin fıkıh ilmini iyi bilmeleri gerektiği gibi, fakihlerinde hadis ilminde derinleşmeleri gerekir. Çoğunlukla fıkıhla uğraşanlar, hadis ilminin dallarını iyi bilmezler. Bunun içindir ki, hadis sarrafları olan bu ilimin imamları yanında sabit olmayan hadisler, onlar yanında rağbet görür. Buna rağmen onlara kitaplarında yer verirler, onları delil gösterirler. Hadisle uğraşanlar ise, genelde, fıkıh ve usulünü bilmeyi, onun inceliklerini çıkarabilme gücünü, imamların görüşlerine vakıf olmayı, onların ihtilaf ve yollarını, sebeplerini, içtihatlarının çeşitliliğini iyi kavrayamazlar. Halbuki her gurup, kendisindekini tamamlayabilmek için diğerinin ilmine muhtaçtır. Hatta Süfyan bin Üyeyne şöyle demiştir: "eğer yönetim bizim elimizde olsaydı, gerçekten fıkıhla uğraşmayan her hadisçiyi ve hadisle uğraşmayan her fasihi hurma dalıyla döverdik."

    Davet ve rehberlik alanında sünnet

    Sünnet, bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı konuşmasında, vereceği dersinde Kur'an'dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen hazinedir. Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyandıracak aydınlatıcı yaklaşımlar, tesirli deliller, ipuçları,ü meseller, kıssalar, emir ve nehiyler vardır.

    Hadisle delil getirirken sahihinin araştırılması

    Burada, davetçiler için en önemli husus, her hangi bir konuda hadisi delil getirirken güvenilir kaynaklara dayanması, zayıf, uydurma hadislerden kaçınmalarıdır. Muhakkık alimlerce bilindiği gibi, hadis bazen dillerde meşhur olmasına rağmen aslı olmayan ve uydurma olabilir. Bu önemli bir mesele olup, bir çok alim tarafından bu tür meşhur hadislerin sıhhatinin derecesinin işlendiği kitaplar yazılmıştır. Tasavvuf, vaaz ve rekaik kitaplarında bu tür hadisler çoktur ve okuyucular dikkat etmelidir. Daha önce bahsi geçtiği üzere kimi hatiplerin de böylesi hadislere rağbet ettiği görülmektedir, iyi niyetli olmalarına rağmen. Bunun sebebi, alimlerinin çoğunun şer'i hükümle alakalı olmayan konularda, zühd, terğib, terhib, amellerin faziletleri gibi konularda mutlak olarak caiz görmeleridir.mesela Ebu Zekariyya el-Anberi şöyle der: "Gelen haber, helali haram, haramı helal kılmıyorsa, bir hüküm vacip kılmıyorsa ona göz yummak ve rivayetinde müsamaha göstermek gerekir." Lakin isnatlardaki bu göz yumma ve müsamahanın sınırı nereye kadardır? Kimi cahil sufiler, hayra rağbet ettirdiği, şerden sakındırdığı müddetçe, uydurma, yapmacık haberlerin rivayetinin bile caiz olduğu anlayışını benimsediler. Bunun için Hafız ibn Hacer rekaik ve terğib konularında zayıf haberin kabulü için üç şart ileri sürmüştür: birincisi, ittifakla kabul edilen bir şarttır ki, o da yalanla itham edilenler ve hatası çok olanların tek olarak rivayet etmediği hadisler, ikincisi, genel bir aslın altına girmiş olması, üçüncüsü de, onunla amel esnasında, Rasul'un söylemediği bir şeyi ona nispet etmiş olmamak için ihtiyatlı düşünmek ve davranmak. Ayrıca hadisin sahih hadis rivayet ediliyormuş gibi rivayet edilmemesine dikkat etmek gerektir. Sonra, Şari nazarında her bir amelin diğer amellere oranla bir ölçüsü olduğu için bu ölçüye mugayir zayıf hadislere itibar edilmemelidir.

    Uydurma olduğunu bilmediğimiz bir rivayetin delalet ettiği anlamın iyi veya kötü olduğu şeri delillerle biliniyorsa, bu rivayetin faydası olur zararı olmaz. Ayrıca sahih olma ihtimali olduğundan rivayet edilmelidir. Kısacası zayıf hadisin, aklın, şeriatın ve dilin kabul etmediği mübalağalara ve korkutmalara şamil olmaması ve kendisinden daha kuvvetli bir şeri delille çelişmemesi gerekir.

    Sünneti İyi Anlayabilmek için İşaret ve Kurallar

    1-Sünnetin Kuran Kerim ışığında anlaşılması

    Sünnetin tahrif, istismar ve yanlış tevilden uzak olarak, doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gereken şey, haber verdiğinde doğruluğu, hüküm verdiğinde ise adaleti kati olan Kur'an ışığında anlaşılmasıdır. Ne beyanın beyan edilenle çelişkiye düşmesi ve ne de fer'in asla ters olma durumu yoktur. Bunun içindir ki, Kuran'ın muhkem ayetlerine ve açık belgelerine muarız olan sahih ve sabit hiçbir sünnet yoktur. Şayet bazı insanlar bunun var olduğunu sanıyorsa bu durumda ya sünnetin sahih olmadığı, ya bizim anlayışımızın doğru olmadığı ve çelişkinin hakiki değil, vehme dayanmış olması gerekir. İşte sünnetin Kur'an ışığında anlaşılmasının anlamı da budur. Herhangi bir hadisin Kur'an'ın muhkem ayetlerine muarız düştüğünü gören bir müslümanın, ona iyi bir tevil bulamadığında yapması gereken şey, hüküm vermeksizin beklemesidir. Burada, sahih bir esas olmaksızın, ikide bir hadisin Kur'an'a muarız olduğunu iddia etmekten de sakınmamız gerekmektedir. Nitekim Mutezile, ahirette, Rasul ve diğer peygamberlerin, melekler ve salih müminlerin, günahkar tevhid ehli hakkındaki şefaatleriyle ilgili, Yüce Allah'ın fazlı, rahmeti ve şefaatçilerin şefaati ile onlara ikram edeceği hakkındaki yaygın sahih hadisleri reddetme cesaretini gösterdiklerinde ölçüyü kaçırmışlardır. Hataları örtmeyi sevdiğini söyleyen, mükafatları kat kat veren, cezayı karşılınca veren ve ailesinden olsun olmasın bütün müminlerin duasını vefatından sonra kişiye kabrinde faydalı kılan Allah'ın, seçilmiş, hayırlı kullarına ikram edip onların da Tevhid kelimesi üzerine ölenlere şefaat etmeleri uzak bir ihtimal değildir. Onların bu hadisleri reddederken delilleri ise, bu haberlerin şefaat edenlerin şefaatini nefyeden Kurana muarız düştükleridir. Halbuki Kuran okuyan kimse, onda, sadece akrabalardan müşriklerin ve diğer dinlerden sapıkların inanmış olduğu şirk şefaatinin nefyedilmiş olduğunu görür.

    2- Bir Konuda Gelen Bütün Hadislerin Toplanması

    Sünnet'in doğru anlaşılması için yapılması gereken şeylerden birisi de, müteşabihi muhkeme çevrilecek, mutlakı mukayyedine hamlonunacak, ve ammı hassıyla tefsir olunacak şekilde bir konudaki bütün sahih hadislerin toplanmasıdır, çünkü ondan kastedilen mana ancak böyle anlaşılır. Şu halde, diğer hadislere ve konuyla ilgili diğer nasslara bakmaksızın bir hadisin zahirine bakarak hüküm vermek, kişiyi çok defa hataya düşürür, doğru yoldan, hadisin maksadından uzaklaştırır.

    3- Çelişkili Görünen Hadisler Arasında Cem ve Tercih

    Sabit olmuş şeri nasslarda asıl olan birbirleriyle çelişmemeleridir. Hak, hak ile çelişmez. Şayet çelişki var gibi gözüküyorsa, bunun ancak zahirde olup hakikatte ve pratikte olmadığı görülür. Bize düşen ise bu çelişkiyi gidermektir. Herhangi bir zorlama ve saptırma olmaksızın, her ikisiyle birlikte amel edilecek şekilde iki nass arasını birbiriyle uygun hale getirme (cem) mümkün olursa, bu, ikisinden birini tercih etme yolundan daha evladır. Çünkü tercih, iki nasstan birinin ihmali, diğerinin onun üzerine takdim edilmesi demektir. Ve cem mümkün iken tercihin yapılmaması gerekir. Ve eğer sadece hadisi okumakla yetinmeyip, biraz araştırılırsa bu gerçeklerle uğraşıldığını ve hepsinin cevabının alimlerce verildiğini görürüz.
    Hadiste nesh:

    Hadisler arasındaki çelişki konusuyla ilgili meselelerden birisi de nesh, hadiste nasih-mensuh meselesidir. Hadiste de, birbirleriyle çelişik iki hadis arasında cem mümkün olmadığında ve o ikisinden sonra varid olanı bilindiğinde bazı hadisçiler nesih görüşüne sığınırlar.hakkında nesh iddia edilen hadislerin çoğunun iyice araştırıldığında mensuh olmadığı ortaya çıkar. Bazen hadislerden kimisiyle azimet murad edilirken, bazısıyla da ruhsat murad edilir. Dolayısıyla her iki hüküm de kendi yerinde kalır. Bazı hadisler bir hal ile, bazı hadisler de başka bir hal üzere mukayyet olabilir. Bu durumların başka başka oluşu hadislerin birbirini neshetmediği anlamına gelir. İki hadisin arası bulunamazsa ve birisi diğerini neshetmişse mensuh olanı alırız. Eğer elimizde neshe dair bir bilgi yoksa, rasgele seçemeyiz. Muhakkak seçtiğimizin diğeri üzerinde ya Kuran'a yakınlık, ya daha kuvvetli delillere yakınlık, ya da ilim ehlinin tercihine yakınlık gibi bir durumu söz konusu olmalıdır.


    4- Hadislerin Varid Olduğu Sebepler, Şartlar Ve Maksatlar Işığında Anlaşılması


    Nebevi Sünnetin en güzel ve doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gerekenlerden birisi de hadislerin, üzerine bina edildikleri özel sebeplere ve hadiste ister açıkça zikredilsin, isterse ondan çıkartılan bir mana ve hadiste zikredilen olayın akışından anlaşılan belirli bir illete bağlı olup olmadığına bakılmasıdır. Böylelikle benzer illetlere hadisin teşmil edilmesi, illetin ortadan kalkmasıyla işlerliğin ortadan kalkması ve kalkmadığı durumda yaşanılacak sorunun bertaraf edilmesi söz konusu olacaktır. Bunlara ilave edilebilecek bir husus da, peygamberlik zamanında var iken daha sonra asrımızda değişmiş olan, o döneme ait örf üzerine bina edilip edilmediğine bakılmasıdır. Böylesi bir durumda hadisin lafzına harfiyen bağlanmayıp, nasstan kast olunan şeye bakmamızda sakınca yoktur. Hatta bazen öyle olur ki, Sünnet'e harfiyen sarılmak, dış görünüş itibariyle, ona tabi olunmuş gibi görünse de, bazen sünnetin ruhunu ve ondan kast olunanı yerine getirmek olmayacağı gibi tam onun zıddı bile olabilir.


    5- Hadisteki Değişken Vasıta İle Sabit Hedefin Birbirinden Ayırt Edilmesi


    Sünneti anlamada hataya düşme sebeplerinden birisi de, bazı insanların sünnetin gerçekleştirmeye çalıştığı amaçlarla, istenilen bu amaçlara ulaşmada bazen ona yardım eden anlık ve çevresel etkenleri birbirine karıştırmalarıdır. Bu yüzden onların, sanki bu vesileler bizzat kast olunan şeylermişçesine var güçleriyle düşüncelerini bu vesileler üzerine odaklaştırdıklarını görürsün. Halbuki, sünneti ve onun sırlarını anlamada derinleşen kişinin gayet net olarak bildiği gibi, önemli olan hedeftir, sabit olan da budur. Vesileler ise çevre, asır veya örf gibi tesir eden unsurların değişmesiyle değişir. Tıbba dair, temizlenmeye, giyinmeye dair söylenenler bu meyanda değerlendirilebilir.

    6- Hadisi Anlamada Hakikat İle Mecazın Ayırt Edilmesi

    Arapça, içerisinde bol miktarda mecaz bulunan bir dildir. Hadislerde maksadın daha iyi anlaşılması için mecazın kullanılması sıkça rastlanan bir durumdur. Hadisin gerektiğinde mecaza hamlinde dini ve şerî bir sıkıntı yoktur. Tabi ki bu, tevilin umum tarafından kabul edilebilecek şekilde olması, körü körüne ve zorlayarak olmaması, orada tevili ve hakikaten mecaza çıkmayı gerektirecek bir durumun olması halinde geçerlidir. Yine bir anlamda, açıkça akla veya şeriatın sahih bir emrine ve ya ilmin kati verilerine yahut vakıanın tekit ettiği şeylere bir engelin bulunması hakiki manayı istemeye engel olur.

    Hadislerin anlaşılmasında mecaz kapısının kapanması, nassın asli ve harfi manasında durulması, çağdaş kültür ile yetişenlerden çoğuna sünneti anlamaktan yüz çevirtmektedir, hadisin sıhhati hakkında kolayca şüpheye düşürmektedir. Haddi aşmadan, aşırıya kaçmadan saçma, ya da garip gelen bir çok hadis mecaz olabileceği düşünüldüğünde anlamlı bir şekle bürünebilir.

    7- Hadis Lafızlarının Delalet Ettiği Şeylerin İyi Tespit Edilmesi :

    Sünnetin doğru anlaşılabilmesi için cidden önemli olan şeylerden birisi de sünnetin getirmiş olduğu lafızların neye delalet ettiğini iyice tespit etmektir. Çünkü lafızların delalet ettiği şey asırdan asıra, çevreden çevreye değişebilir.


  3. #3

    Kayıt Tarihi
    22-12-2004
    Mesajlar
    249
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Hadis Okumaları I-II Dersler

    H a d i s i n D e ğ e r i
    Ö z c a n T E K G Ü L
    ..: Araştırmacı - Yazar :..

    Hadis, lugatta kadîmin/eskinin zıddı anlamına geldiği gibi, haber manasına da gelir ve bu kelimeden türeyen bazı fiiller, haber vermek ve nakletmek gibi manalarda kullanılır(1). Daha sonra bu kelime dinle ilgili özel manalar kazanmaya başlamıştır. İbni Mes'ud'tan nakledilen söz bunu göstermektedir. İbni Mes'ud şöyle demiştir: "Sözlerin en güzeli/ahsenu'l-hadis Allah'ın kitabı, yolların en güzeli ise Muhammed (s.a.v.)'in yoludur.(2)" Allah Teala da kitabını hadîs diye isimlendirmiştir3) "Doğrulardan iseniz bu sözün/ hadisin bir mislini getirin.(4)" Nihayet hadis lafzı, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sözlerine de kullanılır olmuş ve onunla ilgili bütün haberlere de hadis denilmiştir. Bu kelime, bu anlamıyla bizzat peygamberimiz tarafından da kullanıla gelen bir kelimedir(5). Bundan sonra da kelime bu anlamıyla yaygınlaşmış, alim-cahil herkes hadis denildiğinde peygamberimizin sözlerini algılar olmuştur.

    Hadis ilmi, H. 3. asrın sonunda bütün konuları ile teşekkül etmiştir. Her ne kadar, bu konuları içine alan kitapların telifi bir müddet daha gecikmiş olsa bile, usul ve kaidelerin, tabir ve tariflerin H.1. asrın sonundan itibaren hadis imamları arasında kullanılması, H. 2. asırda ise hiçbir kayda tabi olmaksızın münakaşa edilmesi, bu ilmin bir hayli erken bir devirde teşekkül ettiğini gösterir. Zaten en mükemmel hadis mecmualarının 'altın çağ' diye anılan H.3. asırda tasnif edilmiş olması da, bunun bir başka delilini teşkil eder; zira bir ilmin usûl ve kaideleri belirlenmeden o usûl ve kaidelere uygun mükemmel eserler tasnif edilmesi mümkün değildir.

    Hiçbir ilim terminolojisiz olamaz. Her ilmin kendine göre bir kavram bilgisi vardır. Bir bilimin terminolojisine vakıf değilseniz, ilim yapmanız ve üzerinde yorumlar yapmanız mümkün değildir. Terminolojide de karşımıza çıkan en önemli mesele dil meselesidir. İngilizler nasıl İngilizce, Fransızlar nasıl Fransızca konuşuyorsa, tıplılar tıpça, hukukçular hukukça ve hadisçiler de hadisçe konuşurlar. Şeklî yakınlık ve anlatım özdeşliği bulunsa bile, ifade ettikleri mana bakımından, aynı kavramın içi, farklı ilmî disiplinlerce değişik olarak doldurulur. Mesela bir "by-pass" ifadesi, kavram olarak tıpta, iktisatta ve politikada kullanılmasına rağmen, içinde bulunduğu ilmi disipline göre, farklı mana boyutlarına sahip olmuştur. Bu, suyun farklı renkteki bardaklarda, bardağın rengine uygun olarak farklı renklerde gözükmesine benzer. Yoksa su, sudur(7). Bu sebeple hadisle uğraşacak kimselerin bu ilmî disiplinin diline -hem Arapçaya ve hem de terminolojiye- hakim olmaları gerekir.

    İslam dini üzerinde az bir bilgi birikimine sahip olan kimseler sünnetin dolayısıyla hadislerin dine kaynaklık etmedeki önemini bilirler. Bu dinin merkez noktası ve dinin etrafında gezindiği eksen, sünnettir. Sünnet Kur'an'dan sonra ikinci kaynak, hakikatin güneşi ve hidayetin kaynağıdır ve bu konuda bütün Müslümanlar ittifak halindedir(8).

    Sünnet ve hadis kelimeleri, usulcüler arasında farklı tanımlar yapılmasına rağmen çoğunlukla birbirleri yerine kullanılırlar. Bir farkla ki hadis peygamberimizin peygamberlik dönemini kapsadığı gibi peygamberlikten önceki hayatıyla ilgili haberleri de kapsar(9). Bir başka deyişle sünnet, hadislerin, yani peygamber asrından nakledilegelen bilgilerin kanunlaşmış şeklidir.

    Sünnetin konumu bu olunca, İslam düşmanları hadisler üzerinde, hadislerin delil olarak kullanımında ve güvenilirliğinde bir takım şüphe tohumları ekmeye başladılar. Bunu -Allah korusun- başardıkları takdirde İslam binasını temelinden çökertmeleri ve neticede Müslümanları diledikleri yöne yönlendirmeleri kolaylaşacaktır(10).

    Bir müsteşrik/oryantalist(11) olan Louis Massignon, Müslümanları ve içine düşürdükleri boşluğu şöyle dile getirmektedir: "Doğulu kendisi için var olabiliyordu ama kendisini anlamıyordu. Kısmen Avrupa'nın ona yaptıklarından olacak, dinini de felsefesini de kaybetmişti. Müslümanlar da muazzam bir boşluk vardı. Anarşiye ve intihara yakındılar.(12)" Yine bir diğer ünlü oryantalist William Robertson Simith peygamberi ve onun getirdiklerini insanların gözünden düşürmek ve böylece insanların kafasına şüphe tohumları ekebilmek için şöyle diyordu: "Ne yazık, peygamberin dini, ilk vaaz olunduğu yerdeki önyargılara yenik düşüyor! Bu bir kusurdur. Yine bu din, koruması altına barbarca fikirleri ve modası geçmiş olanları almıştır, bunların sayısı hayli de kabarıktır. Herhalde Muhammed de bunların faydasızlığından emin bulunuyordu, ne var ki dinin (reformun) yayılması için bu gerekli bir işti. Bir de şu var ki, bizim İslam'dır dediğimiz safsataların pek çoğunun Kur'an'la bir ilgisi yoktur.(13)" Aman Allah'ım! Şu cümleleri bu gün ne çok işitmeye başladık.

    Sünnetin, tarihin sayfaları arasında yok olup kaybolan eski inkarcılarından sonra, çağdaş oryantalistler ve onların Müslüman görünen talebeleri bunların yerlerini doldurmaya ve İslam'a hücum etmeye başladılar. Esas üzücü olan ise Müslümanların hadislerle irtibatını kesmek için çaba sarf edenlerin sadece oryantalistler olmaması, Müslümanlardan batılılaşmış bir gurup insanın da bunlara katılması ve bu zalimce eyleme bulaşmış olmasıdır(14). Bu insanlar halkın cahil bırakılmış olmalarından faydalanmak suretiyle, kavram bilgisinden yoksun olan insanlara doğru yanlış birçok bilgi sunmuş, tartışmalı bir çok konuyu hakikat diyerek takdim etmişlerdir.

    Hadislere karşı yürütülen savaş öyle birden bütün cephelerde başlatılmamış, önce mevzi çalışmalar yapılmıştır. Tarihi seyir içerisinde önce bir bir hadisler mevzu ilan edilmeğe, H.3. asırda ortaya konmuş teknik ve metodlarla tespit edilmiş sahih hadisler, yine aynı metodlarla tek tek yok edilmeğe başlanmıştır.

    Daha sonra faaliyetler raviler üzerinde yoğunlaştırılmış, sahabeye varıncaya kadar dil uzatarak bir kısım ravilerin rivayet ettikleri hadislerin güvenilir olmadıkları işlenmiştir. Okuyucunun bu bilgileri tahlil edebilmesi mümkün olmadığından, iddia sahipleri, rical ve tabakat kitaplarında yan yana bulunan bilgilerden sadece bir kısmına yer vermek suretiyle okuyucunun yanlı yönlenmesine sebep olmuş ve böylece bir çok değerli insanı kendi şöhretleri uğruna tarihte mahkum etmişlerdir. En çok hadis rivayet eden değerli sahabe Ebu Hureyre (r.a.) bunlardan sadece birisidir. Bir hadis yok etmek için yıllarını harcayanlar işin kolayını bulmuşlar bir Ebu Hureyre'yi yok etmek suretiyle binlerce hadisi yok etmek istemişlerdir.

    En son olarak da günümüz de sahabenin tamamı ele alınmış, bu insanların cerh ve tadilden geçirilmediği üzerinde durulmak suretiyle hadislerde bir güvensizlik ortamı oluşturulma gayreti içerisine girilmiştir. Hangi mantığa hizmet ettiğinin bilinmemesi pek mümkün görünmeyen bu gayretin tek dayanak noktası da halkın içinde bulunduğu cehalettir. Çünkü yazımızın başında belirttiğimiz üzere hadis bir ilimdir ve bu ilmin temelleri H.1. asırda atılmış ve H.3. asra kadar da tescil edilmiştir. Tarihimizde bir şeref tablosu olarak andığımız alimlerimiz, üzerine düşen vazifeyi yaparak hadisleri ayıklamak için metodlar koymuşlar ve bu metodlara riayet ederek de neredeyse ümmetin ittifakını kazanmış olan değerli hadis mecmuaları oluşturmuşlardır. Aradan geçen bin yılı aşkın bir süre içerisinde, bu gün birileri çıkıyor ve ilim adına, sahabenin eleştirilmesi gerektiğini, onların da hadis aktarımında hata edebileceğini, hatta yalan söyleyebileceğini işliyor fakat sahabeyi mezardan çıkarıp cerh ve tadile tabi tutamayacağımıza göre ne yapabileceğimizi söylemiyor. Bu zatlara göre meselenin çözümü gayet basit olduğu için böyle bir şeye zaten ihtiyaç da görünmüyor. Hepimiz Allah'ın bize takdim ettiği akla sahip olduğumuza göre bize sunulan pirinç çuvalı içerisinden taşları ayıklayabiliriz. Böylece mesele çözülmüş bütün taşlar yerli yerine konulmuş oluyor. Ya da öyle görülüyor. Hayır bu bir ilme yapılabilecek en büyük kötülüktür. 1400 yıllık bir kültürü aklın ellerine, birbirinden farklı anlayışlara terk etmek demektir.

    Ortaya koydukları ikinci şey ise hadislerin Kur'an'la kıyaslanmasıdır ki, masum görünse de bu da birincisinden çok farklı bir düşünce değildir. Buna mesned olarak gösterilen hadisi ve hadisle ilgili alimlerimizin yapmış oldukları değerlendirmeyi olduğu gibi kaydediyorum: "Muhakkak ki siz benden sonra ihtilafa düşerseniz, aranızda fikir ayrılıkları çıkar, öyle ise benden size bir hadis rivayet edildiğinde, onu Allah'ın kitabına arz ediniz, onunla karşılaştırınız, ona muvafık olan bendendir, muvafık olmayan benden değildir." Sevban'dan rivayet edilen bu hadis sahih kabul edilecek olursa Kur'an-ı Kerim'de açıkca bulunmayan bir hükmü ihtiva eden hadislerin hiçbiri peygamberden değildir, diye hükmetmek gerekir. Bu ise dini yıkmaktan başka bir şey değildir. Sevban'dan hadis diye aktarılan yukarıdaki söze gelince meşhur hadis tenkitçilerinden Yahya b. Main bu hadisin zındıklar tarafından uydurulmuş asılsız bir şey olduğunu söyler. İmam Şafii "Rivayet ettikleri hadisler kayıt ve tespit edilmiş olan hadisçilerden hiç biri, peygamberden böyle bir şey rivayet etmemiştir." diyor(15).

    Bütün bunların ardından bizce söylenecek şey, çevremizde kendi değerlerimize karşı yönlendirilen açık saldırılar gün gibi ortadayken her bir Müslüman üzerine düşeni ciddiyetle yapmalı ve dinine gereken ciddiyeti göstermelidir. Bugün buna dünden daha çok ihtiyaç vardır. Çünkü bu gün peygamberimizin 1400 yılık yoldan bildirdiği "Koltuğuna yaslanıp, 'Allah'ın kitabı bana yeter' diyen insanlar" aramızda yaşamaktadır. "Kur'an Müslümanlığı" tabiri, ne anlama geldiği üzerinde düşünülmeden kutsal bir söz gibi ağızdan ağza taşınır olmuştur. Bu sebeple bu gün hadisler ve hadislerin sıhhatine dair sıhhatli bilgi daha değerlidir ve bu uğurda gösterilecek gayretler de o oranda değerlidir. Tarih en güzel yargılayıcıdır.


    Kaynaklar(1) Hadis Usûlü, Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, s: 10, Ankara, 1997, T.D.V. yay.
    (2) Buhari, K. Edeb H. no:5633
    (3) el-Müfredat Fî Garîbi'l-Kur'an, Rağıb el-İsfehanî, Beyrut,
    (4) Tûr: 34 5633
    (5) Hadis Usûlü, Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, s: 11, Ankara, 1997, T.D.V. yay.
    Hadis Tarihi, Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, s: 3, Ankara, 1981, İlmî Yayınlar
    (7) Alandışı/Layman'lerin Tasavvufu Anlayamamalarının Bazı Nedenleri Üzerine, Makale, Doç. Dr. Ethem CEBECİOĞLU,
    (8) Fıkıh Usûlü, Prof. Dr. Abdulkerim ZEYDAN, Çev: Doç. Dr. Rûhi ÖZCAN, s: 140, İstanbul 1993, M.Ü. İlahiyat Fak. yay.
    (9) Hadis Usûlü, Prof. Dr. Talat KOÇYİĞİT, s: 11, Ankara, 1997, T.D.V. yay.
    (10) Sünnetin Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Tahir Hekim, Çev: Hüseyin Arslan, s: 11, İstanbul, 1985 Pınar yay.
    (11) (Şark. dan) Doğu memleketlerinin din, dil ve tarihlerini ve diğer bâzı hususları araştırıp tespite çalışan batılı âlim. Garplı âlim. (Orientalist),
    Osmanlıca-Türkçe Büyük Lugat, Türdav, s: 728, İstanbul, 1985
    (12) Oryantalizm, Edward SAİD, Çev: Selahaddin AYAZ, s:421, İstanbul, 1982, Pınar yay.
    (13) Oryantalizm, Edward SAİD, Çev: Selahaddin AYAZ, s: 370, İstanbul, 1982, Pınar yay.
    (14) Sünnetin Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Tahir Hekim, Çev: Hüseyin Arslan, s: 11, İstanbul, 1985 Pınar yay.
    (15) Riyazu's-Salihin c: I, s: XXI (Mukaddime), Ankara, 1981, D.İ.B. yay.

  4. #4
    student adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2005
    Mesajlar
    5,219
    Karizma Gücü
    8
    Allah Razi olsun

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •