HADİS OKUMALARI II DERS
Sünneti Anlamada Yöntem
Yusuf el-Kardavî / Rey Yayınları
İşlediğimiz kitap, Sünnete şu açılarda yaklaşmaktadır: Sünnetin başındaki belalar ve müslümanların görevi, sünneti ele almada temel esaslar, hukuk ve yasama alanında sünnet, davet ve rehberlik alanında sünnet, zayıf hadislerin durumu ve sünneti iyi anlamak için işaret ve kurallar.
Nebevi sünnet, müslüman birey ve toplum hayatı için detaylı bir proje olup tefsir edilmiş bir Kur'an'ı ve hayata aktarılmış İslam'ı temsil eder. Rasulullah (as), Nübüvet ilminin ve risalet mirasının maruz kalacağı hususlara şöyle temas etmiştir: "Bu ilmi, her nesilde adaletli olanları yüklenir ve ondan aşırıları tahrifini, batıl ehlinin istismarını ve cahillerin tevillerini defederler." Bunlardan her birisi Nebevi mirasa karşı yıkıcı üç tehlikeyi temsil eder. Aşırıların tahrifi, haddi aşma, ve bu dinin ayırt edici özelliklerinden olan vasat olma, müsamahalı olma ve kolaylıktan kaçınma gibi yollardan gelen bir durumdur. İnkarcıların istismarı, Nebevi metotta olmayan şeyleri ona sokmaya, onun tabiatının reddettiği sonradan ortaya çıkan şeyleri ve bidatleri ona katmaya çalışma şeklinde ortaya çıkar. Cahillerin tevili ise bir çok şekilde ve sebepte olmaktadır. Bu yanlış tevil ve çarpık anlayış dini bilmeyen ve onun temel esprisinden anlamayan cahillerdendir.
Bu tür kimselerin, anlayışta haktan uzak olmamalarını sağlayacak muhkem ayetlerden yüz çevirip, heva ve heveslerine uyarak onları kendi arzularına uygun bir şekilde tevil etmek için, müteşabih ayetlere uymaktan alıkoyacak ne ilmi yeterlilikleri ne de hakka ulaşma çabaları vardır. Peki bütün bu sorunlardan, belalardan uzak kalabilmek için ne yapmalı? Bu noktada sünneti anlamada bazı esaslara değinmek gerekmektedir:
i) Senedi ve metniyle sünnetin, bu ümmetin adalet ve zabt yönünden en güvenilir imamlarının koymuş olduğu hassas ilmi ölçülere göre sıhhatinin, güvenilir olup olmadığının tespit edilmesi.
ii) Nebevi nassın, lügavi delaletine uygun olarak, hadisin siyak ve vürud sebebinin ışığında, Kurani ve diğer Nebevi nassların gölgesinde, İslamın genel maksat ve genel prensipleri çerçevesinde doğru bir şekilde anlaşılması
iii) Nassın, kendisinden daha kuvvetli bir muarız ile (mesela Kuran ile ve ya daha kuvvetli hadislerle) veya katiyet sıfatı kazanmış şeriatın genel maksatlarıyla çelişkiden salim olmasının pekiştirilmesi.
Yasama ve yürütmede kendisine başvurulan ve ikinci kaynak olan sünnet çok sıkı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Bu ümmetin alimleri fıkıh ilmin direği, haram ve helalin eası olan, şeri ve ameli hükümlere de ihtiyac edebilecek hadislerde sahih olma şartının aranması hususunda görüş birliğindedirler. Fakat onlar, amellerin faziletleri, zikirler, rekakik (insanları nezaket ve inceliğe, duyarlılık ve hassaslığa teşvik edenler), terğib (iyi ve güzel amellere teşvik eden haberler), terhib (kötülükten sakındıranlar) ve açıkça teşri kısmına girmeyen hadisler hakkında ihtilaf etmişlerdir.
Selef alimlerinden kimisi bunların rivayetinde tolerans göstermiş ve bunda sakınca görmemiştir. Tabi bu, mutlak tolerans olmayıp onun belli bir alanı ve şartları vardır. Fakat çokları onu kötü bir şekilde kullanılmış, onunla doğru yoldan saptırmış ve İslam'ın tertemiz kaynağını kirletmiştir. Nitekim vaaz, rekaik ve tasavvuf kitapları bunlarla doludur! Zahidlerden bir adam, Kuran ve surelerin faziletleri hakkında hadis uydurma yoluna gitmiş. Ona, bunu niye yaptın, diye sorulduğunda "insanların Kurandan koptuklarını görünce buna engel olmak istedim" demiş. Bu defa kendisine "Her kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın" buyurulduğunu söylediklerinde ise o: "ama ben onun aleyhine değil, lehine yalan söyledim" demiştir. Halbuki bilmiyor ki, Allah bizim için dinini kemale erdirmiş, bizim üzerimize nimetini tamamlamıştır. Dolayısıyla, birisinin kendi uydurduğu hadislerle bizim dinimizi tamamlamasına ihtiyacımız yoktur. Uydurma ve batıl hadisleri kabul etmek, onları Peygamber'e nispet etmek ne kadar hatalı ve yanlış ve tehlikeli ise, heva-heves ve kendi fikrini beğenme ile Allah ve Rasûlüne karşı bilgiçlik taslamak, bu ümmet ve onun alimleri hakkında suizan beslemek suretiyle sahih olan hadisleri reddetmek de o kadar batıldır. Çünkü yalan hadisi kabul etmek, dinde olmayan şeyleri ona sokar. Sahih hadisleri reddetmek ise dinde olan şeyleri ondan çıkarır. Şüphe yok ki gerek batılın kabulü ve gerekse hakkın reddi, ikisi de zemmedilip reddedilmiştir. İmam Şatibi der ki: "Bidatçi türedilerden bir topluluk hadisleri reddetmek üzere, çok defa, hadislerin zan ifade ettiklerini, zannın ise Allah Teala'nın şu ayetlerde olduğu zemmettiğini ileri sürdüler: "Onlar sadece zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar" (Necm,23) Halbuki ayet ve hadislerde kastolunan zan başkadır, bu zannı üç şekilde anlarız: birincisi, din esaslarındaki zandır. Zann ile hareket eden insanla yanında bunun zıddının da olma ihtimalinden dolayı, alimlerce o bir şey ifade etmez. İkincisi, zann, tercih unsuru bir delil olmaksızın, çelişkili iki şeyden birisini diğerine tercih etmektir. Şüphesiz burada da hüküm verme söz konusu olduğu için bu da zemmedilmiştir. Üçüncüsü, kati bir asıla dayanan zan ki, nerede olursa olsun şeriatte bu zanlarla amel edilir."
Sünnetin maruz kaldığı nafetlerden birisi de, aceleci bazı insanların bir hadisi okuyunca, manasını anlamada yanılgıya düşüp, hadisi bu yanlış anlayışla tefsir etmeleridir. Halbuki, bu mana ona göre makbul değildir. İşte kabul edemeyeceği bir anlamı içerdiğini sandığı için o kimse, derha hadisi reddetmeye kalkışır. Eğer insaflı davranarak, biraz düşünüp araştırsaydı, hadisin anlamının anladığı gibi olmadığını mutlaka bilecekti. Oysa o kendisine göre öyle bir anlam vermiştir ki, onu ne Kur'an, ne de Sünnet getirmiştir, ne de Arapça o anlamı gerektirmiştir. Örnek verecek olursak, "Allah'ım beni miskin olarak öldür ve miskinler zümresinde haşret" hadisini bazıları okuduklarında, fakirlik, tembellik ve insanlara muhtaç olmayı dilemek şekliyle anladılar. Bu ise Peygamberin bu husustaki ölçü ve düşüncesine terstir, yani bir çelişki var ortada. Ama, bu çelişki elbette ki anlayıştan kaynaklanmaktadır. Burada miskinlikten murad, tevazu, ve alçak gönül sahibi olmaktır.Nitekim Allame İbn-i Kesir, "onunla zorba ve büyüklük taslayanlardan olmamayı murad etmiştir." demektedir
Anlam karışık gelse de sahih bir hadisi çabucak reddetmek pervasızlıktır ki, köklü ilim sahipleri böyle bir şeyi yapmaya cesaret edemez. Zira bu ilim sahipleri, ümmetin selefine hüsnü zann beslerler.onların bir hadisi kabul etmeleri, onu muteber bir imamın da inkar etmediği sabit olunca, netice olarak, onların bu hadiste, herhangi bir söz veya sıhhatini sarsacak bir illetten dolayı ta'n edilecek bir yerini görmemiş olmalarını gerektirir. İnsaflı bir alime gereken, hadisin üzerinde durması, ona ya makul bir mana, ya da uygun bir tevil bulmaya çalışmasıdır. İşte bu meyanda Mutezile ve Ehl-i Sünnet arasındaki fark da budur; mutezile bilimsel ve dini prensipleriyle çelişik gördükleri her müşkül hadisi derhal reddederken, ehl-i sünnet onu tevilde, ihtilafları cem etmede, zahirinde taarruz olanlar arasında uygunluk sağlamada akıllarını kullanıp uzlaştırmaya çalışıyor.
Hukuk ve yasama alanında Sünnet
Sünnet, hukuk ve yasama için, Allah'ın Kitab'ından sonra ikinci kaynaktır. Hatta İmam el-Evzai, "Kitabın Sünnete olan ihtiyacı, Sünnetin Kitaba olan ihtiyacından daha fazladır" demiştir. Çünkü, sünnet Kuran'ın beyanıdır, o Kuran'ın mücmelini tafsil, mutlakını takyid ve umumunu tahsis eder. İşte bazılarının, Sünnetin Kuran'da kastedilen manaları açıkladığını ifade etmek üzere: "Sünnet, Kitab'a kadidir" yargısına varmalarının sebebi bu yaklaşımdır. Lakin İmam Ahmed, bu ibareden rahatsız olmuş ve "Ben bunu söylemeye cesaret edemem, ama Sünnet Kur'an'ı beyan edicidir, derim" demiştir. Bu hususta isabetli yaklaşım da budur, çünkü Sünnet bir yandan Kitab'ı beyan ederken, diğer yandan Kitab'ın yörüngesinde döner ve ondan dışarı çıkamaz. Hadisin hukuk ve yasamada temel kaynak olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, hadis kabul şartlarındaki ve onunla amel konusundaki ihtilafların bir sonucu olarak, ayrıntı ve uygulamayla ilgilidir. Burada şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, mezhebi ister yaşasın, ister tarihe karışsın, tabi olunsun, olunmasın, çeşitli ekollerden, farklı bölgelerden müslüman fakihlerin hepsi delil olarak sünneti almayı ve hükümlerde ona müracaat etmeyi Allah'ın dininden vazgeçilmez bir parça olarak görüyorlar, onun emri dışına çıkamıyorlardı.
Şafii bir gün bir hadis rivayet etmişti. Bir adam ona, "Ey Ebu Abdullal, bu hadisi alıyor musun? dedi. Bunun üzerine o, "ben ne zaman Rasulullah'tan sahih bir hadis rivayet eder de onu almazsam, sizi şahit kılarım ki aklı gitmiştir." dedi.
Sünnet fıkhın köklü bir kaynağı olunca, hadisçilerin fıkıh ilmini iyi bilmeleri gerektiği gibi, fakihlerinde hadis ilminde derinleşmeleri gerekir. Çoğunlukla fıkıhla uğraşanlar, hadis ilminin dallarını iyi bilmezler. Bunun içindir ki, hadis sarrafları olan bu ilimin imamları yanında sabit olmayan hadisler, onlar yanında rağbet görür. Buna rağmen onlara kitaplarında yer verirler, onları delil gösterirler. Hadisle uğraşanlar ise, genelde, fıkıh ve usulünü bilmeyi, onun inceliklerini çıkarabilme gücünü, imamların görüşlerine vakıf olmayı, onların ihtilaf ve yollarını, sebeplerini, içtihatlarının çeşitliliğini iyi kavrayamazlar. Halbuki her gurup, kendisindekini tamamlayabilmek için diğerinin ilmine muhtaçtır. Hatta Süfyan bin Üyeyne şöyle demiştir: "eğer yönetim bizim elimizde olsaydı, gerçekten fıkıhla uğraşmayan her hadisçiyi ve hadisle uğraşmayan her fasihi hurma dalıyla döverdik."
Davet ve rehberlik alanında sünnet
Sünnet, bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı konuşmasında, vereceği dersinde Kur'an'dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen hazinedir. Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyandıracak aydınlatıcı yaklaşımlar, tesirli deliller, ipuçları,ü meseller, kıssalar, emir ve nehiyler vardır.
Hadisle delil getirirken sahihinin araştırılması
Burada, davetçiler için en önemli husus, her hangi bir konuda hadisi delil getirirken güvenilir kaynaklara dayanması, zayıf, uydurma hadislerden kaçınmalarıdır. Muhakkık alimlerce bilindiği gibi, hadis bazen dillerde meşhur olmasına rağmen aslı olmayan ve uydurma olabilir. Bu önemli bir mesele olup, bir çok alim tarafından bu tür meşhur hadislerin sıhhatinin derecesinin işlendiği kitaplar yazılmıştır. Tasavvuf, vaaz ve rekaik kitaplarında bu tür hadisler çoktur ve okuyucular dikkat etmelidir. Daha önce bahsi geçtiği üzere kimi hatiplerin de böylesi hadislere rağbet ettiği görülmektedir, iyi niyetli olmalarına rağmen. Bunun sebebi, alimlerinin çoğunun şer'i hükümle alakalı olmayan konularda, zühd, terğib, terhib, amellerin faziletleri gibi konularda mutlak olarak caiz görmeleridir.mesela Ebu Zekariyya el-Anberi şöyle der: "Gelen haber, helali haram, haramı helal kılmıyorsa, bir hüküm vacip kılmıyorsa ona göz yummak ve rivayetinde müsamaha göstermek gerekir." Lakin isnatlardaki bu göz yumma ve müsamahanın sınırı nereye kadardır? Kimi cahil sufiler, hayra rağbet ettirdiği, şerden sakındırdığı müddetçe, uydurma, yapmacık haberlerin rivayetinin bile caiz olduğu anlayışını benimsediler. Bunun için Hafız ibn Hacer rekaik ve terğib konularında zayıf haberin kabulü için üç şart ileri sürmüştür: birincisi, ittifakla kabul edilen bir şarttır ki, o da yalanla itham edilenler ve hatası çok olanların tek olarak rivayet etmediği hadisler, ikincisi, genel bir aslın altına girmiş olması, üçüncüsü de, onunla amel esnasında, Rasul'un söylemediği bir şeyi ona nispet etmiş olmamak için ihtiyatlı düşünmek ve davranmak. Ayrıca hadisin sahih hadis rivayet ediliyormuş gibi rivayet edilmemesine dikkat etmek gerektir. Sonra, Şari nazarında her bir amelin diğer amellere oranla bir ölçüsü olduğu için bu ölçüye mugayir zayıf hadislere itibar edilmemelidir.
Uydurma olduğunu bilmediğimiz bir rivayetin delalet ettiği anlamın iyi veya kötü olduğu şeri delillerle biliniyorsa, bu rivayetin faydası olur zararı olmaz. Ayrıca sahih olma ihtimali olduğundan rivayet edilmelidir. Kısacası zayıf hadisin, aklın, şeriatın ve dilin kabul etmediği mübalağalara ve korkutmalara şamil olmaması ve kendisinden daha kuvvetli bir şeri delille çelişmemesi gerekir.
Sünneti İyi Anlayabilmek için İşaret ve Kurallar
1-Sünnetin Kuran Kerim ışığında anlaşılması
Sünnetin tahrif, istismar ve yanlış tevilden uzak olarak, doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gereken şey, haber verdiğinde doğruluğu, hüküm verdiğinde ise adaleti kati olan Kur'an ışığında anlaşılmasıdır. Ne beyanın beyan edilenle çelişkiye düşmesi ve ne de fer'in asla ters olma durumu yoktur. Bunun içindir ki, Kuran'ın muhkem ayetlerine ve açık belgelerine muarız olan sahih ve sabit hiçbir sünnet yoktur. Şayet bazı insanlar bunun var olduğunu sanıyorsa bu durumda ya sünnetin sahih olmadığı, ya bizim anlayışımızın doğru olmadığı ve çelişkinin hakiki değil, vehme dayanmış olması gerekir. İşte sünnetin Kur'an ışığında anlaşılmasının anlamı da budur. Herhangi bir hadisin Kur'an'ın muhkem ayetlerine muarız düştüğünü gören bir müslümanın, ona iyi bir tevil bulamadığında yapması gereken şey, hüküm vermeksizin beklemesidir. Burada, sahih bir esas olmaksızın, ikide bir hadisin Kur'an'a muarız olduğunu iddia etmekten de sakınmamız gerekmektedir. Nitekim Mutezile, ahirette, Rasul ve diğer peygamberlerin, melekler ve salih müminlerin, günahkar tevhid ehli hakkındaki şefaatleriyle ilgili, Yüce Allah'ın fazlı, rahmeti ve şefaatçilerin şefaati ile onlara ikram edeceği hakkındaki yaygın sahih hadisleri reddetme cesaretini gösterdiklerinde ölçüyü kaçırmışlardır. Hataları örtmeyi sevdiğini söyleyen, mükafatları kat kat veren, cezayı karşılınca veren ve ailesinden olsun olmasın bütün müminlerin duasını vefatından sonra kişiye kabrinde faydalı kılan Allah'ın, seçilmiş, hayırlı kullarına ikram edip onların da Tevhid kelimesi üzerine ölenlere şefaat etmeleri uzak bir ihtimal değildir. Onların bu hadisleri reddederken delilleri ise, bu haberlerin şefaat edenlerin şefaatini nefyeden Kurana muarız düştükleridir. Halbuki Kuran okuyan kimse, onda, sadece akrabalardan müşriklerin ve diğer dinlerden sapıkların inanmış olduğu şirk şefaatinin nefyedilmiş olduğunu görür.
2- Bir Konuda Gelen Bütün Hadislerin Toplanması
Sünnet'in doğru anlaşılması için yapılması gereken şeylerden birisi de, müteşabihi muhkeme çevrilecek, mutlakı mukayyedine hamlonunacak, ve ammı hassıyla tefsir olunacak şekilde bir konudaki bütün sahih hadislerin toplanmasıdır, çünkü ondan kastedilen mana ancak böyle anlaşılır. Şu halde, diğer hadislere ve konuyla ilgili diğer nasslara bakmaksızın bir hadisin zahirine bakarak hüküm vermek, kişiyi çok defa hataya düşürür, doğru yoldan, hadisin maksadından uzaklaştırır.
3- Çelişkili Görünen Hadisler Arasında Cem ve Tercih
Sabit olmuş şeri nasslarda asıl olan birbirleriyle çelişmemeleridir. Hak, hak ile çelişmez. Şayet çelişki var gibi gözüküyorsa, bunun ancak zahirde olup hakikatte ve pratikte olmadığı görülür. Bize düşen ise bu çelişkiyi gidermektir. Herhangi bir zorlama ve saptırma olmaksızın, her ikisiyle birlikte amel edilecek şekilde iki nass arasını birbiriyle uygun hale getirme (cem) mümkün olursa, bu, ikisinden birini tercih etme yolundan daha evladır. Çünkü tercih, iki nasstan birinin ihmali, diğerinin onun üzerine takdim edilmesi demektir. Ve cem mümkün iken tercihin yapılmaması gerekir. Ve eğer sadece hadisi okumakla yetinmeyip, biraz araştırılırsa bu gerçeklerle uğraşıldığını ve hepsinin cevabının alimlerce verildiğini görürüz.
Hadiste nesh:
Hadisler arasındaki çelişki konusuyla ilgili meselelerden birisi de nesh, hadiste nasih-mensuh meselesidir. Hadiste de, birbirleriyle çelişik iki hadis arasında cem mümkün olmadığında ve o ikisinden sonra varid olanı bilindiğinde bazı hadisçiler nesih görüşüne sığınırlar.hakkında nesh iddia edilen hadislerin çoğunun iyice araştırıldığında mensuh olmadığı ortaya çıkar. Bazen hadislerden kimisiyle azimet murad edilirken, bazısıyla da ruhsat murad edilir. Dolayısıyla her iki hüküm de kendi yerinde kalır. Bazı hadisler bir hal ile, bazı hadisler de başka bir hal üzere mukayyet olabilir. Bu durumların başka başka oluşu hadislerin birbirini neshetmediği anlamına gelir. İki hadisin arası bulunamazsa ve birisi diğerini neshetmişse mensuh olanı alırız. Eğer elimizde neshe dair bir bilgi yoksa, rasgele seçemeyiz. Muhakkak seçtiğimizin diğeri üzerinde ya Kuran'a yakınlık, ya daha kuvvetli delillere yakınlık, ya da ilim ehlinin tercihine yakınlık gibi bir durumu söz konusu olmalıdır.
4- Hadislerin Varid Olduğu Sebepler, Şartlar Ve Maksatlar Işığında Anlaşılması
Nebevi Sünnetin en güzel ve doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gerekenlerden birisi de hadislerin, üzerine bina edildikleri özel sebeplere ve hadiste ister açıkça zikredilsin, isterse ondan çıkartılan bir mana ve hadiste zikredilen olayın akışından anlaşılan belirli bir illete bağlı olup olmadığına bakılmasıdır. Böylelikle benzer illetlere hadisin teşmil edilmesi, illetin ortadan kalkmasıyla işlerliğin ortadan kalkması ve kalkmadığı durumda yaşanılacak sorunun bertaraf edilmesi söz konusu olacaktır. Bunlara ilave edilebilecek bir husus da, peygamberlik zamanında var iken daha sonra asrımızda değişmiş olan, o döneme ait örf üzerine bina edilip edilmediğine bakılmasıdır. Böylesi bir durumda hadisin lafzına harfiyen bağlanmayıp, nasstan kast olunan şeye bakmamızda sakınca yoktur. Hatta bazen öyle olur ki, Sünnet'e harfiyen sarılmak, dış görünüş itibariyle, ona tabi olunmuş gibi görünse de, bazen sünnetin ruhunu ve ondan kast olunanı yerine getirmek olmayacağı gibi tam onun zıddı bile olabilir.
5- Hadisteki Değişken Vasıta İle Sabit Hedefin Birbirinden Ayırt Edilmesi
Sünneti anlamada hataya düşme sebeplerinden birisi de, bazı insanların sünnetin gerçekleştirmeye çalıştığı amaçlarla, istenilen bu amaçlara ulaşmada bazen ona yardım eden anlık ve çevresel etkenleri birbirine karıştırmalarıdır. Bu yüzden onların, sanki bu vesileler bizzat kast olunan şeylermişçesine var güçleriyle düşüncelerini bu vesileler üzerine odaklaştırdıklarını görürsün. Halbuki, sünneti ve onun sırlarını anlamada derinleşen kişinin gayet net olarak bildiği gibi, önemli olan hedeftir, sabit olan da budur. Vesileler ise çevre, asır veya örf gibi tesir eden unsurların değişmesiyle değişir. Tıbba dair, temizlenmeye, giyinmeye dair söylenenler bu meyanda değerlendirilebilir.
6- Hadisi Anlamada Hakikat İle Mecazın Ayırt Edilmesi
Arapça, içerisinde bol miktarda mecaz bulunan bir dildir. Hadislerde maksadın daha iyi anlaşılması için mecazın kullanılması sıkça rastlanan bir durumdur. Hadisin gerektiğinde mecaza hamlinde dini ve şerî bir sıkıntı yoktur. Tabi ki bu, tevilin umum tarafından kabul edilebilecek şekilde olması, körü körüne ve zorlayarak olmaması, orada tevili ve hakikaten mecaza çıkmayı gerektirecek bir durumun olması halinde geçerlidir. Yine bir anlamda, açıkça akla veya şeriatın sahih bir emrine ve ya ilmin kati verilerine yahut vakıanın tekit ettiği şeylere bir engelin bulunması hakiki manayı istemeye engel olur.
Hadislerin anlaşılmasında mecaz kapısının kapanması, nassın asli ve harfi manasında durulması, çağdaş kültür ile yetişenlerden çoğuna sünneti anlamaktan yüz çevirtmektedir, hadisin sıhhati hakkında kolayca şüpheye düşürmektedir. Haddi aşmadan, aşırıya kaçmadan saçma, ya da garip gelen bir çok hadis mecaz olabileceği düşünüldüğünde anlamlı bir şekle bürünebilir.
7- Hadis Lafızlarının Delalet Ettiği Şeylerin İyi Tespit Edilmesi :
Sünnetin doğru anlaşılabilmesi için cidden önemli olan şeylerden birisi de sünnetin getirmiş olduğu lafızların neye delalet ettiğini iyice tespit etmektir. Çünkü lafızların delalet ettiği şey asırdan asıra, çevreden çevreye değişebilir.