• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
9 sonuçtan 1 --- 9 arası gösteriliyor
  1. #1
    title=
    Kayıt Tarihi
    22-07-2004
    Mesajlar
    7,476
    Karizma Gücü
    0

    Onay MUTLULUK ve FELSEFE, Mutluluk = ?

    İNSAN HAYATININ AMACI OLARAK MUTLULUK VE KAYNAĞI NEDİR?
    MUTLULUĞUN RESMİ ÇİZİLEBİLİR, TARiFi YAPILABiLİR Mİ?


    KESİNLİKLE EVET, ÇÜNKÜ; MUTLULUK: REALİZMLE BARIŞIKLIĞIN MÜKAFATIDIR...
    ÇÜNKÜ MUTLULUK= " DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve AMAÇ " lar TOPLAMIDIR...!




    Çünkü: Bir bilgisayar, nasıl ki doğru bir program olmadan çalışamaz ise; aynen bir insan aklı da, doğru bir felsefeye sahip olmadan çalışamaz. Kaldıki; İQ'su, ya da ZEKA'sı, ne kadar üstün de olsa bu temel değiştirilemez.
    Bu durumda:" AKLI doğru bir programa, SAHİP olamayan bir insan " zaten HUZUR içinde olamaz.
    Ama bir insan, " Doğru bir felsefe sahibi " de olsa; " Yaratıcı bir iş, güç ve bir amaç sahibi " değilse: yine MUTLU olamaz.
    YANİ MUTLULUK: = " DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve AMAÇ " lar TOPLAMIDIR...!

    BU DURUMDA TEMEL AMAÇ, MUTLULUK DEĞİL: HUZUR; Yani RASYONELLİĞİ- MEVCUDİYETİ-KABULLENMEK olmalıdır.

    Yani bir insanın,
    " DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve AMAÇ'lar SENTEZİNE " sahip olamadan;
    MUTLU OLMASI : NA-MÜMKÜNDÜR.

    Bu anlamda bir insan, HUZUR'lu olmayı da tercih edebilir...
    BÖYLESİ RASYONEL BİR AHLAKIN TEMEL SOSYAL PRENSİPLERİ ŞUNLARDIR:

    Nasıl ki, hayat başlı başına bir amaçsa, yani başka hiç bir amacın aracı değilse; aynı şekilde, her insan da, başlı başına bir amaçtır.
    Yani insan başkalarının amaçlarının ve refahlarının bir aracı değildir ve de olamaz.
    Dolayısiyle, insan kendi hatırına yaşamalıdır; ne kendisini başkalarına, ne de başkalarını kendisine feda etmelidir.

    " Kendi hatırına yaşamak " şu prensibi kabul etmektir:
    Kendi mutluluğunu gerçekleştirmek, insanın en yüce ahlaki amacıdır.

    İnsanın hayatta kalma meselesi, insan bilincine kendisini psikolojik bir hadise olarak dayatırken,
    doğrudan doğruya bir " yaşam veya ölüm " sinyali halinde ortaya çıkmaz.
    Bu mesele, insan bilincinde bir " mutluluk veya mutsuzluk " duygusu olarak ortaya çıkar...

    Mutluluk, insanca yaşama işinde başarılı olma halinin duygusudur;
    mutsuzluk duygusu ise başarısızlık ve ölümün ikaz işaretidir.

    Nasıl ki, insan vücudunun zevk-acı mekanizması, o vücudun sağlığının veya yarasının otomatik gösterge tablosuysa; başka bir deyişle, yaşamak veya ölmek arasındaki temel alternatifin barometresiyse; insan bilincinin duygusal mekanizması da, aynı fonksiyonu gören bir tabiata sahiptir.
    Duygusal mekanizma, yaşam-ölüm alternatifini iki temel duygu vasıtasıyla kaydeden bir barometredir: neş'e veya hüzün.
    Yani zevk veya acı mekanizması, vücudun, insanın fiziki durumunun gösterge tablosudur. Bilincin neşe-hüzün mekanizması ise, bilincin, yani insanın zihinsel durumunun gösterge tablosudur. Duygular, insan bilincinde -veya bilinçaltında- bulunan değer yargılarından doğan otomatik sonuçlardır; duygular, insanı değerlerine götüren veya değerlerinden uzaklaştıran şeylerden, yani insana yararlı veya zararlı olan şeylerden haber veren bir bültendir.
    İnsan vücudunun zevk-acı mekanizmasını işleten değer standardı, otomatik ve doğuştandır, vücudun tabiatınca belirlenmiştir; mesela çıplak olarak kaynar suya sokulan bir elin, acımamasını sağlamak mümkün değildir. İnsanın duygusal mekanizmasını işleten değer standardı ise, otomatik değildir;
    mesela, bazı insanların, bir diktatörlüğün milyonlarca insanı katletmesine hüzünlenmesi, bazılarının ise buna neşelenmesi mümkündür.

    İnsan hiçbir otomatik bilgiye sahip olmadığından, hiçbir otomatik değere de sahip olamaz; hiçbir fıtri (doğuştan) fikre sahip olmadığından, hiçbir fıtri değer yargısına da sahip olamaz.

    İnsan bir bilgilenme (öğrenme) mekanizmasına sahip olarak doğduğu gibi, bir duygusal mekanizmaya da sahip olarak doğar; fakat, doğuşta, her ikisi de "tabula rasa"dır;
    yani, ne öğrenme mekanizması herhangi bir şey bilir, ne de duygusal mekanizması herhangi bir şey duyar.
    İnsanın öğrenme yeteneği, yani zihin, her ikisinin de içeriğini (muhtevasını) zamanla belirler.

    İnsanın duygusal mekanizması, zihni tarafından programlanacak bir bilgisayar gibidir; bu program, zihnin seçeceği değerlerden ibarettir.

    İnsan zihninin çalışması otomatik olmadığından, diğer bütün düşünceler gibi, insani değerler de, düşünme eyleminin veya bu eylemi tam yapmamış olmanın sonucudur.
    İnsan, değerlerini, ya bilinçli bir düşünce süreciyle seçer, ya da bunu yapmamış olmasının sonucu doğan boşluk, rasgele bir şekilde şunlardan biri veya birkaçıyla doldurulur:
    Bilinçaltı çağrışımlar, iman, inanç, ideoloji, başka birisinin otoritesi, herhangi bir tür sosyal ozmos olayı (duyulanları, rasyonel olup olmadığını anlamadan, otomatikman benimsemek), taklit.
    İster bilinçle seçilmiş olsun, isterse bilinçaltı ile, ister açıkça bilinsin, isterse zımnen kabul edilmiş olsun; değer yargıları, bütün duyguların kaynağıdır.
    İnsanın duygusal mekanizması ister istemez çalışır: herhangi bir şeyin, kendisi için iyi mi kötü mü olduğunu hissetme kapasitesinin işleyip işlememesi seçeneğe bağlı değildir.
    Fakat, kendisine iyi veya kötü gelecek şeyin ne olacağını, kendisine neşe veya hüzün verecek şeyin ne olacağını, neyi sevip neden nefret edeceğini, neyi arzu edip neden kaçacağını, kendisi belirleyebilir; bu işi, bir değer standardı kullanarak yapar.
    Bir insan, yanlış bir değer standartı, yani irrasyonel değerler seçerse, duygusal mekanizmasını, hayatının koruyuculuğu rolünden çıkarıp, yıkıcısı rolüne iter.

    İrrasyonel olan, imkansız olandır; irrasyonel olmak, realitenin olgularıyla çelişki halinde olmak demektir.

    İrrasyonel duygulara sahip olmak, irrasyoneli arzulamak, realitedeki olguların değiştirilemez olanlarından bazılarına karşı çıkmak demektir; oysa, olgular, bir arzu ile değiştirilemediği gibi, arzu eden kişiyi yıkma gücüne de sahiptir. Bir insan herhangi bir çelişkiyi kabul ederse; çelişkili bir bilgiyi doğru kabul ederse, çelişki barındıran bir amaç içinde olursa -mesela, hem elindeki hıyarı yiyip bitirip, hem de o hıyara sahip olmak isterse- bilincini parçalar, dağıtır; iç dünyasını, karanlık, tutarsız, anlamsız çatışmalara girişmiş kör kuvvetlerin iç savaşına çevirir.

    MUTLULUK REALİZMLE BARIŞIKLIĞIN MÜKAFATIDIR

    Mutluluk, değerlerine erişen insanın bilincinde doğan bir olumluluk duygusudur.
    Üretken, çalışmaya değer veren bir insan için mutluluk, onun kendi hayatına hizmet yolundaki başarısının ölçüsüdür.
    Fakat, bir sadist gibi acı vermeye veya bir mazohist gibi kendine eziyet etmeye veya bir mistik gibi mezardan ötesine veya gazozuna araba tokuşturan bir serseri gibi akılsızca maceralara değer veriyorsa; yani, tahrip onun için bir değerse, bu insanın hissedebileceği sözde-mutluluk, kendi hayatının tahribi doğrultusunda gösterdiği başarının ölçüsüdür.
    Bu irrasyonelistlerin duygusal durumunu ifade etmek için; mutluluk kavramını, hatta zevk kavramını kullanmak pek de doğru olmaz:
    Çünkü, değer verdikleri şeylere erişmeleri, onları, içinde bulundukları sürekli terör halinden kısa bir süre için kurtarmaktan başka bir işe yaramaz.

    İrrasyonel kaprisler peşinde, ne yaşamak, ne de mutluluk elde etmek mümkündür.

    Nasıl ki, bir insan, bir parazit gibi, bir beleşçi gibi, bir soyguncu gibi rasgele araçlarla hayatını sürdürmeyi denemekte serbest olduğu halde; çok kısa süreli rahatlamalar hariç, bu işte başarı göstermekte serbest olamazsa; aynı şekilde, bir insan, herhangi bir irrasyonel hayatın içinde, bir yanılgının peşinde, realiteden bir kaçış denemesi içinde mutluluğu aramakta serbesttir; ama, çok kısa süreli rahatlamalar hariç, bu işte başarı göstermekte ve sonuçlarından kurtulmakta serbest değildir.

    Mutluluk, çelişkisiz bir neşe demektir; cezası ve suçluluk duygusu olmayan, hiçbir değerle çelişmeyen, insanı tahrip etmeyen bir neşe demektir.

    Sadece rasyonel bir insan mutlu olabilir; çünkü, rasyonel bir insan mümkünü kovalar: sadece rasyonel amaç, arzu ve değerlerin peşinde gider; sadece rasyonel faaliyetlerden neşelenir.
    Başka bir deyişle, rasyonel bir insan, realiteyle dövüşmeyen bir insan olduğundan; sadece o, realiteyle barışıklığın bir mükafatı olan mutluluğa erişebilir.
    Hayatı sürdürmek ve mutluluğu aramak iki ayrı konu değildir. Bir insanın, kendi hayatını nihai değer olarak kabul etmesi ile kendi mutluluğunu en yüce amaç olarak alması, aynı başarının iki veçhesidir. Realitede, rasyonel amaçlar peşinde gitmek, hayatın sürdürülmesinden başka bir şey değildir; bu işi başarıyor olmanın psikolojik sonucu, mükafatı, mutluluk halinde ortaya çıkan bir duygusal durumdur. İnsan hayatının her anı, her yılı, tamamı, böyle bir mutluluk hissederek yaşanmalıdır.

    Bir insan böyle pür bir mutluluğu yaşıyorsa, bu sonuç başlı başına bir amaçtır; " hayat yaşamağa değer " dedirten, böyle bir insanın hayatıdır.

    Fakat, sebep-sonuç ilişkisi tersine çevrilemez.
    Ancak "insana-özgü hayat"ı birincil olarak alıp, onun gerekli kıldığı değerler elde edilerek mutluluğa varılabilir; "mutluluk," tanımsız bir birincil olarak alınıp, bunun "rehberliğinde" yaşayarak mutluluğa varmaya çalışmak, bir yere götürmez.
    Rasyonel bir değer standardı açısından "iyi" bir şey elde ederseniz, mutlaka mutlu olursunuz; fakat, tanımsız bir duygusal standartın dürtüsüyle elde edilen bir şey, size "mutluluk" diye niteleyebileceğiniz bir durum hissettirse bile; bu şey, mutlaka "iyi"lik getirecek demek değildir.
    "Her ne sizi mutlu edebiliyorsa" kavramını bir eylem kılavuzu olarak almak ise, duygusal kaprislerle yöneltilmeyi kabul etmek demektir.
    Duygular, bilgilenme (öğrenme) araçları değildir; bir insanın kaprislerle, yani kaynağını, tabiatını, anlamını bilmediği arzularla yöneltilmesi, görmeği reddettiği realitenin duvarlarına çarparak parçalanacak bozuk bir robot haline gelmesi demektir.
    KAPALI

  2. #2
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7

    Cevap: MUTLULUK ve FELSEFE, Mutluluk = ?

    Kaldıki; İCQ'su, ya da ZEKA'sı, ne kadar üstün de olsa bu temel değiştirilemez.

    çok güzel bir yazı olmuş, katılarak bir yazım yanlışını düzeltmek istiyorum.

    sanırım IQ demek istediniz. zira ıcQ ile yazınız arasında pek alaka kuramadım...

  3. #3
    NO_ESCAPE+
    Ziyaretçi

    Cevap: MUTLULUK ve FELSEFE, Mutluluk = ?

    Mutluluk, çelişkisiz bir neşe demektir; cezası ve suçluluk duygusu olmayan, hiçbir değerle çelişmeyen, insanı tahrip etmeyen bir neşe demektir.

    çok doğru valla.. güzel yazı uzun olmasına rağmen okumaya değer bir yazıymış.

  4. #4
    ...DeNGeSiZ... SpielMitMir adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-12-2004
    Mesajlar
    2,430
    Karizma Gücü
    0
    mutluluk kalptedir.yada zihinde.kimse tanımlayamaz bence.lakin konu çok güzel.ilginç bir açıdan bakmış

  5. #5
    haha... chesss adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-10-2005
    Mesajlar
    5,466
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Başarılı = huzur

    aynen öyle kardeş = huzur varsa hiç sorun yok demektir .... sorun yoksa hayatında felsefeyede yer yok ...:ty48:
    &

    Hamlet: Yaptığı işin farkında değil mi bu adam ? Türkü söulüyor mezar kazarken.
    Horatio: Alışmış, umursamıyor artık!


    Shakespeare

  6. #6
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    Kurduğumuz iletişimler sırasında birbirimize aktardığımız çok çeşitli enerji türleri vardır. Ve bunlar sadece elektrik ya da manyetik enerji türünden enerjiler değil aynı zamanda spritüel, astral veya ruhsal olarak tanımlayabileceğimiz enerjilerdir. Bu enerjileri birbirinize aktarırken ortamın uygun olup olmadığını anlamak için öncelikle ilgili alanınızın genişliğini tespit etmeniz gerekir. İletişim kurabildiğiniz alanlarınız varsa bu, orada sevgi enerjisinin nakline uygun bir kanallaşmanın mevcut olduğunu gösterir. Çünkü iletişim kurulması demek, karşılıklı enerjilerin birbirlerine yakın seviyede olmaları demektir. Tam iletişim demek -örneğin telefonun, radyonun, televizyonun ve bilgisayarların birbirleriyle tam iletişimi demek- onların bütün frekanslarının, her şeylerinin birbirini tutması demektir. Yani tam bir frekans uyumu söz konusudur.


    İletişim kurabileceğiniz alanların olup olmadığını kontrol etmek için frekanslarınızın uyup uymayacağını anlamanızı gerektirecek birtakım ölçümler, araştırmalar yapmanız gerekir. Bilgi alanınızın genişliği meselesini ele almanız lazımdır.


    Toplum içerisinde yani çeşitli benliklerin bir arada bulunduğu bir yerde yaşarken, o benlerin kendi aralarında bir anlaşmaya varmalarını sağlamalıyız. O benlikler karşı karşıya gelebilmeli, birbirlerinin enerjilerini alıp vermeye hazır olmalıdırlar. Fakat burada örf ve adetler ya da diğer eğitim şekilleri devreye girmekte ve onlar sebebiyle oluşan birtakım kabuklar, önyargılar bu karşılaşmaları yani insanların birbirlerinin gözlerinin içerisine bakmalarını engellemektedir. Doğrudan doğruya birbirlerine bakamayan gözler ise birbirleriyle enerji alışverişinde bulunamazlar. Dolayısıyla bu enerjiler ister sevgi enerjisi, isterse başka türlü bir enerji olsun, birbirleriyle ilişki kuramazlar. Sevgi alışverişlerinde titreşimlerin uyum içerisinde olması gereklidir. Kişinin, kozmostan aldığı yüce enerjiyi, sevgi enerjisini kendi varlığında değişik bir vibrasyona tabi tutarak onu diğer insanlara, diğer varlıklara göndermesi, onlarla bunu paylaşması o kadar kolay bir iş değildir. "Ben seni seviyorum" demekle sevgi enerjisi iletilmez. Hareketlerle de bu enerjinin iletilmesine yardım etmek lazımdır ama bu hareketlerin çok samimi olması gerekir. Yapmacık hareketler uyum sağlatmaz. Hareketlerin samimi olması demek, onların sevgi enerjisinin gücüne, kapasitesine uygun bir şekilde ortaya çıkmaları demektir. Bunun gerçekleşebilmesi için ise fedakarlık duygusunun çok yüksek bir seviyeye çıkması gerekir. Çünkü seven ve sevilen arasındaki fedakarlık duygusu en yüksek seviyesini bulmazsa, belli bir zaman sonra sevgi enerjisinin paylaşımında, aktarımında birtakım frekans düşüklükleri meydana gelir, seven ve sevilen arasında bir seviye farkı oluşur. Halbuki sürekli akış halinde olan sevgi enerjisini, dar şuur evrimi içerisinde, dünyada ya da geniş şuur evrimi içerisinde, ahirette doğrudan doğruya iletebilmemiz çok önemlidir. Samimiyet dediğimiz budur; doğrudan doğruya iletebilmek, araya hiçbir vasıta koymamak. Vasıtalar daima bir seviye meydana getirir, bir yükseklik-alçaklık, bir farklılaşma meydana getirir. Halbuki kendi varlığımız içerisinde bu seviyeyi bizim bizzat düzeltmemiz gerekir. Seviyesizlik varsa seviyeyi yükseltmek yani sevgide samimiyeti, yapıcılığı, fedakarlığı yaşamak gerekir. Bunları gerçekten realize ettikten sonra artık sevginin başka birisine akmamasına ve oradan da size sevgi enerjisinin gelmemesine imkan yoktur. Yani uygun ortamı yine varlıkların kendilerinin yaratması lazımdır. Fedakarlık, tolerans, özveri ve uyum gibi özellikler sevginin temelini teşkil ederler.


    Burada önemli bir noktanın daha üzerinde durmamız gerekmektedir ki, o da enerjilerin dozunun ayarlanması meselesidir. Bırakın sevgi enerjisini, bizler hiçbir tür enerjiyi dozunda kullanabilme yetkisine ve yeteneğine sahip değiliz. Dar şuurlu bir evrim süreci içerisinde bulunmamız bazı incelikleri gözetmemize ve bazı özellikleri kullanmamıza engel olmaktadır. Enerjiyi veriş dozunu ayarlamak için epey zorluklar çekiyoruz. Bu, gerçekten zor ve ayrıca da çok tecrübe ve maharet gerektiren bir konudur. Fakat aslında varlığımızın kendi dışındaki varlıklarla ve eşya ile olan uyumu bu dozu kendiliğinden ayarlar. Uyumlu bir bağlantı kurduğumuz zaman, enerji akışının debisinde, taşıdığı yükte kendiliğinden bir ayar meydana gelir. Karşı tarafla uyum sağladığınız için karşı tarara zarar verebilecek, onun tekamülünün seyrine veya seçme özgürlüğüne, varlıksal ilkelerle alakalı her türlü bütünlüğüne zarar verebilecek, engel olabilecek hiçbir şey yapmazsınız çünkü uyum sağlamış durumdasınızdır. Ayrıca doz ayarlamasına ihtiyacımız yoktur. Uyum sağladığınız ölçüde ilettiğiniz sevgi enerjisinin de dozu yükselir. Daha çok sevmeye başladığınız zaman da yaptığınız fedakarlıklar, özveriler artık herhangi bir sınır taşıyamayacak şekilde kendiliklerinden artarlar. Artık "Acaba sevgimi belli etsem mi, etmesem mi, sevgimi belli edersem karşı taraftaki bunu istismar eder mi, sevgimi kötüye kullanır mı?" diye düşünmezsiniz. Çünkü uyum sağlamışsanız muhakkak birtakım kıstaslarınız olmuştur, birtakım araştırmalar yapmış, replikler almışsınızdır. Enerjiyi o tarafa yönelttiğiniz zaman, o enerji "cevap enerjisi" dediğimiz bir karşı enerjiyle size dönmüş ve sizin gereken ayarlamaları yapmanızı sağlamıştır. Karşımızdaki kişinin inançlarıyla, örf ve adetleriyle, annesiyle, babasıyla, kendisiyle, yetişmesiyle, terbiyesiyle, kafa yapısıyla hatta enkarnasyon ihtiyaçlarıyla alakalı kabuklar ise gerçek sevgi akışında bir engel teşkil edemezler çünkü karşılıklı bir anlayış, bir uyum söz konusudur. O kabuklar uyum sağlamanın sonucunda meydana gelen dirençlerdir, uyum sağlamak demek dirençlerin ortadan kalkması demektir.


    Eğer karşınızdaki insanın size karşı bazı dirençleri varsa, onun sevgisi, biraz evvel açıklamaya çalıştığım şekilde, fedakarlık oranı olmayan bir sevgidir, fedakarlıkla beraber gitmeyen bir sevgidir ki bu, sevgi değildir. Bu sevgi sadece bazı dünyasal çıkarlarla alakalı olan, kısa vadeli, basit, yüzeysel menfaatlerle alakalı olan bir sempatize oluş durumudur. Ortam değiştiği zaman, sempati de hemen değişebilir. Bir anda tek bir kelimeyle yok olabilir.

    kaynak: evrensel insan

  7. #7
    VAK VAK Özlem adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-04-2006
    Mesajlar
    5,251
    Karizma Gücü
    8
    hayatımda sorun varsa felsfe yok diye birşey yok(çok yok oldu yahu)

    benim varolmam demek; bedenim ,ruhum,aklım üzerinde ,bir keşif yolculuğunun parçası olmam demek bile felsefenin olması adına geçerli nedenlerdir..

    arayışlarım,sorduğum tüm sorular,keşfetmek için ardına düştüklerim....hepsi hepsi mutluluğuma giden yolda çıktığım basamaklardır.bunlar felsefe midir?hani şu 'bana felsefe yapma be' dediğimiz felsefeden mi?yoksa hepimizin kendi içinde büyüttüğü beslediğimiz ama hep bastırdıklarımız,ya da birden dışarıya fışkırttıklarımız mıdır felsefe?sorularımızın içinde mi hayat bulur?yoksa davranışlarımız mı çok felsefiktir(entel dantel derler ya işte o misal)düşüncelerimiz çok mu farklıdır,korkutucudur (da felsefik diye alay geçilir)?

    kaçtığım şey midir felsefenin adı?

    peki ya soruşturduğum yine felsefe iken,merak ettiğim ve düşündüğüm yine o iken nesinden kaçıyorum...

    işte budur zaten olay..budur kısır döngü..budur bizi yoran.ama budur yine, cılız bir ışık gördüğümz yerde bizi gülümseten,kayda değer hissettiren,mutlu eden...ve mutluluk kocaman birşey değildir,avuç içi kadarı bile çoktur,yeterlidir.sizi gülümsetse,kelebek etkisi kadar bile olsa razı olacağınız şeydir.sorularımın cevapları sadece teori olarak kalsa ve yasa olmasa bile,'bir gün belki' demektir mutluluk işte

    ve felsefemle birlikte yaşıyorlar..aynı kimyada hayat buluyorlar...



    -kaç yıldır bu sokaktan geçiyorsun, başka yol bulamadın mı ?
    -demek sen de kaç yıldır bu sokaktasın. hala çıkamadın mı ?...

  8. #8
    birgünahgibi <span style='color: #006400'><span class='glow_FFFFFF'>anlamıyorsun</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-10-2005
    Mesajlar
    29,054
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    12
    mutluluk bana bayadır çok uzak bi kavram ama saol paylaşım için
    O zamanlar hâla bir umudum vardı. Bedeli karşılığında mutlu
    olabileceğimi düşünüyordum. Ancak büyüdüm artık. Dünya'yı versem
    Tanrı'ya, damlasını vermez bana mutluluğun

  9. #9
    altar adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2005
    Mesajlar
    161
    Karizma Gücü
    0
    bilmek + eylemek = mutluluk
    biri eksik olursa sonuç mutsuzluk olur.........
    Oηlу dєαdѕ нανє ѕєєη тнє єηd σƒ ωαя...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •